Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Mallorya'nın iç işlerine iyice girdik artık. Üç krallık var ve bu üç krallığın Torak'la birlikte bir araya gelmesi, sonra ayrılması, sonra entrikalar derken ortamın karışması. Evet.

Öncelikle şu var; embesil olmadığına emin olduğumuz bazı karakterlerin saçma şeyler söyleyip ayarı yiyince, "Bunu düşünememiştim," demeleri can sıkıcı bir noktaya geliyor bu kitapla. Önceden de vardı, lakin bu kadar göze batmıyordu. Mesela Garion gemi kaçıracak gitmesi gereken yer için, gemideki düşman askerlere ne yapacağını soruyor Belgarath. Garion düşünmemiş onu. Eddings, yirigit.
Şu seriyi şıpıt diye bitiremediysem kapaklar yüzündendir; her gördüğümde gülüyorum lan. Okuma keyfi kalmıyor.

Evet, bizimkiler yakalandıydı. Önceki kitabı pek çabuk geçtiydim, düalizm hakkında bir şeyler yazacaktım ama sıkılmıştım. Serinin son kitabında yazacağım hepsini. Tipik bir düalist bakış açısı var, karanlık-aydınlık. En büyük iki güç bu. Neyse, son kitapta. Devam: Yakalandılar ve gemiyle Kal Zakath'a doğru yola çıktılar. Kehanetlere pek gerek kalmıyor, olaylar yürüyüp gidiyor çünkü, bir de kehanetlik bir mevzu kalmadı; kahinler falan da işin içine girince her şey yolunda yürüyor. Garion'un iç sesi de pek çıkmıyor ortaya. Paralel bunlar.
Ce'Nedra, oğlunun hasretiyle kafayı yiyecek noktaya geliyor. Yolda bir iki sıkıntı çıkarıyor, Polgara'nın yardımıyla iyi oluyor ama asıl iyiliği Kal Zakath yapıyor; bir şifacı buluyor kendisine. Kal Zakath aslında o kadar fena bir insan değilmişmiş, ona geliyoruz.

Ashaba'ya gitmeye çalışırlarken bambaşka bir yere geliyorlar: Hagga'daki Kal Zakath'ın ortamına. Zakath yönetmekten yorulmuş, genç, yakışıklı bir kardeşimiz. Onca kitapta adı geçiyordu, en sonunda karşımıza çıktı.
Güçle alakalı güzel de bir bölüm var, güç ve özgürlükle. Belgarath'la Zakath konuşuyorlar, Zakath Belgarath'a neden dünyayı yönetecek bir güç elde etmediğini soruyor. Çünkü Belgarath'ın öküz gibi bir büyücü olması.

"'Bütün erkler güç peşindedir. Bu insan tabiatında var.'
'Elindeki bütün güçler seni mutlu etti mi?'
'Belirli tatminleri var.'
'Beraberinde getirdiği bütün o ehemmiyetsiz rahatsızlıklara değecek kadar mı?'
'Bunlara katlanabiliyorum. En azından kimsenin bana ne yapmam gerektiğini emredemeyeceği bir konumdayım.'
'Bana da kimse ne yapmam gerektiğini emretmez, üstelik ben bütün o can sıkıcı sorumluluklara bağlı da değilim.'" (s. 39)
Son bir şey: Bazı cümleler var ki embesil macera kitaplarıyla bu tür kitaplar arasına çok güzel bir sınır koyuyorlar:

"'Biliyor musun İpek,' dedi demirci. 'Her şeyi şakaya vurmaya kalkmasan, daha iyi bir yol arkadaşı olurdun.'
'Bu da benim kusurum. Hatırı sayılır bir zaman önce dünyaya bakıp, eğer gülmezsem, büyük ihtimalle ağlayacağımı fark ettim.'" (s. 328)
Olaylar ne biçim oldu ya. Çok acayip yerlere geldik. Şunun en az Belgariad kadar güzel olduğunu iddia ediyorum. Politik hadiseler yeter.
Girizgah bölümünde Mallorya'nın tarihine yakından bir bakış. Üç ırkın Torak etrafında birleşmesi, Torak'ın ölümüyle dağılma aşamasına gelmeleri, Zakath'ın imparatorluğu bir arada tutmak için çabalamaları, böyle şeyler.

Bizim memlekette kalan arkadaşlar; Barak, Porenn, şu, bu, hepsi Mallorya'ya geçip arkadaşlarına yardım etmek için toplanıyorlar, bir plan lazım sonuçta. Gidemiyorlar, çünkü kahin Cyradis demişti ki giderseniz boku yiyecekler, kendi başlarına halletmeleri lazım. Bizimkiler yine de ya olaylara atlamasak da koruyuculuk yapsak falan diye düşünüyorlar. Muhtemelen son kitapta ortaya çıkacaklar bir şekilde, seriye veda ederken bütün kahramanları da göreceğiz. Süper.

Zakath kızgın gibi. Sonuçta Garion ve grubu kaçıverdi. Zakath'ın da öyle kadere, yazgıya çizgiye pek inancı olmadığı için kızgın, kırgın. Garion'la iyi dost olduklarını düşünüyordu ama kaçışına bir anlam veremiyor. Veriyor da işte, inancı yok. Kaçış sebebi saçma geliyor.

Küçük bir şey: Eddings İpek için de ayrı bir kitap yazmalıymış bence. Kurnaz, dalavereci biri. Gambit'i çağrıştırıyor. Bunların dışında Garion'a gönülden bağlı. Neden öyle olduğu belli değil. Yani tamam, memleketlisi hepsi ama... Yetmez lan, adam tam kaotik. Hayata felsefisi derin bakışıyla fark yaratan bir kardeşimiz. Mesela Belgarath. Tam bir yaşlı osuruk. Beldin, daha beter. Polgara, tam teyze. İpek farklı, İpek çok farklı. İpek'in, yani Prens Kheldar'ın birçok kimliği var; tüccar oluyor, kaçakçı oluyor, daha birçok şey oluyor. Bu konuda:

"Garion'un aklına garip bir fikir geldi. 'O halde Prens Kheldar da en az Ambar ve Radek kadar hayali biri, öyle mi?'
'Tabii ki öyle.'
'İyi ama gerçek İpek nerede?'
'Söylemesi çok zor garion.' İpek içini çekti. 'Bazen onu seneler önce kaybetmişim gibi geliyor.'" (s. 83)

Can İpek, canan İpek.

Bu kitapta iki şey önemli: Ashaba Vahiyleri'nin bozulmamış bir nüshasından Artık Olmayan Yer'in nerede olduğunu bulmak. Son savaş orada olacak, dolayısıyla nerede olduğunu öğrenmeleri gerekiyor ama bu vahiylerin üç nüshasından birine ulaşılabiliyor, o da bir topaldaymış. Bu topalı buluyorlar, kendisi Melcena Üniversitesi'nde bir simyacı. Büyüyü kendi kendine bulmuş, tanrılar öğretmemiş. Bu sebeple Belgarath ve Beldin adamı sorguya çekiyorlar. Ara ara olurmuş öyle şeyler. Alıyorlar o nüshayı, yeri öğreniyorlar. Bu sırada Zandramas kendi ifritini çağırıyor, Urvon'un zaten ifriti vardı. Bir de Zakath geliyor Mallorya'ya, bizimkilerle buluşuyor ve zorla da olsa gruba katılıyor. Orduyu morduyu arkasında bırakıyor, kehanete göre hareket ettiği için ordudan yardım alamayacak. Urvon'la Zandramas savaşıyor, ifritlerden birini Durnik öldürüyor ve Belgarath'ın kardeşi yapılıyor Aldur tarafından. Böyle. Şimdi gidecekler, o meçhul yeri bulacaklar ve ne olacağına bakacağız. Çok heyecanlı lan. Yarın biter umarım.
Capote'den bir seyahatname/anı/öykü.
Capote şehirlere şöyle bakıyor: Şehirler. Bu tamam zaten, seyyah gözünden şehir. İkinci adımda şehrin insanlarıyla birlikte değerlendirilmesi var, veya tam tersi. Yaşadığı şehrin kimliğine bürünen insanlar. Üçüncüsü de öykücü Capote. Şehri gezmiyoruz da bir öykü öğesi olarak görüyoruz. Bildiğimiz Capote öykülerine dönüşüyor şehirler bazen. Süper. Bir iki örnek hemen.

New Orleans: Panayır gibi bir yer, tarihi çok eski. Capote'nin çocukluğu burada geçtiği için onca şehir içinde Capote'nin en çok benimsediği, dolayısıyla rahat, keyifli bir anlatımla okuyucuya sunduğu şehir. Verandalarında akşamı eden insanlar, barlar, şehre has gürültüler.

Bayan Y.. "'Bazı insanlar yaşlı doğar; ben, örneğin, her türlü nitelikten yoksun, iğrenç bir çocuktum. Ama yaşlı olmak hoşuma gidiyor. Bana sanki daha' -sustu, loş odayı gösterdi eliyle- 'uygun olduğum hissini veriyor.'" (s. 11) Bayan Y. için New York taşra sayılıyor mesela. Bazı insanlar için yaşadıkları yerin dünyadaki en büyük şehir gibi gelmesine şaşmamak lazım. Dünyadaki en büyük şehir, hayatın boyunca bulunduğun en büyük şehirdir ve daha büyük şehirler görmediysen dünyanın en büyük şehri, sahiden de dünyanın en büyük şehri değildir.

Şöyle bir dönüşüm de var; 1946'da bu bölümü yazıyor Capote, 22 yaşındayken. Mesela şöyle bir şey diyor: "Hep kullanılan o 'eski cazibe' deyiminden öyle ya da böyle nefret ediyorum. Siz onu, sanırım buradaki mimaride ve (tam yeri olan) antikacı dükkânlarında ya da Fransız Marketi'nde duyacağınız şive karışımlarında bulabilirsiniz. Ama New Orleans diğer güney kentlerinden daha büyüleyici değildir; daha da az büyüleyicidir aslında, çünkü onların en büyüğüdür. Bu kentin asıl kısmı, manevi ovasından, turistik kuşağın oldukça dışındaki sokaklarından ve mahallelerinden oluşur." (s. 12) İki şey diyor yani: Arka sokaklara bakın ve geçmişe mazi. İkincisi biraz daha silik, yine de o tutum kendini belli ediyor biraz. Bir şehrin geçmişi, gençler için çok şey ifade etmeyebiliyor. 1959'daki Brooklyn yazısında bambaşka bir Capote göreceğiz, buram buram geçmiş kokan bir yazı. Değişiyor insan.

New York: Bu da 1946'da yazılmış. Kentin bir mit olduğunu söylüyor Capote, sonradan o mitin ekmeğini de çokça yiyecek zaten.

Ünlüleri görüyor, ünlüler hakkında yapılan dedikoduları işitiyor. Romanlarında, hikâyelerinde kullanacağı malzemeleri o zamandan biriktirmeye başladığı söylenebilir. Tutunmaya çalışan yetenekli insanlar da var, biraz da onların şehri New York. Partiler, yerel delilikler, tam Capote'nin kalemi. Bir de bu yazının penceresinden bakmak lazım Capote'nin romanlarına.

"New York'u terk edersem herhalde çok daha fazla iş yapmam gerek. Ama büyük olasılıkla da doğru değil bu. İnsan belli bir yaşa gelinceye dek taşra sıkıcı görünür ve zaten ben doğayı genel olarak değil, özel olarak severim. Yine de insan ya âşık, ya halinden memnun, ya da hırsların güdümünde, veya meraksız, ya da kendiyle barışık (ki mutluluğun eşanlamı haline geliyor bu laf) değilse, kent hiç durmaksızın zaman tüketmek için tasarlanmış, illüzyonları yiyip bitiren, anıtsal bir makine gibidir." (s. 23)

Kısanın kısası, böyle.

Haiti: Holly Golightly'nin prototiplerinden biri var burada: Estelle.

Seyyah Capote burada.

Bir de Avrupa gezisi var, iki yıl boyunca Sicilya'da yaşıyor Capote. Napoli, Roma, Venedik, böyle yerleri geziyor. Afrika'ya 120 kilometre, yazın deli sıcak, kışın rüzgarlı ve soğuk. Bir de Lola diye bir bölüm var, bir kuzgun hakkında. Birçok Capote hikâyesinden güzeldir. Bitirince gülümsedim.

Böyle. "Şehirli" Capote'nin şehirleri. Eserlerine aldığı yerel renkleri görebilirsiniz, dikkatli okuyucular iyi bir okuyucu olurlarsa diğer kitaplarda tanıştıkları karakterleri bile görebilirler.
Seri bitti, rahatladım ama böyle bir bitiş olamaz. Düalizmle alakalı bir şeyler yazacaktım, çok üşendiğim için yazamıyorum. Bu karanlık-aydınlık meselesini merak edenler Jeffrey Burton Russell'ın Şeytan'ına bakabilirler, Kabalcı'dan çıktıydı. Serinin olayı bu olduğu için bakın diyorum, teolojik felsefeyi merak edenler yani.
Kell'e gidiliyor, Cyradis'i alıyorlar yanlarına. Peşlerine bir kurt takılıyor ki her taşın altından bir şey çıktığı için bu kurtla ilgili sürprizler de düşünülünce çıkan şey pek sürpriz olmuyor. Çok sürpriz var.

Fiks son: İyi olan kazanır. Böyle bitiyor. Evren hakkında iki güzel bilgi var; biri cehennemin ayrı bir kainat olduğu bilgisi. O ifritlerin dünyası falan demek ki bizim dünyayla bir değil. Başka bir evren o. Bir de kainatta başka bir sürü dünyanın olduğunu, tanrıların oralara gideceğini öğreniyoruz. Bunlar bildiğimiz anlamda tanrı değil aslında, öyle olmayabilirler. Bunlar görevlendirilmiş ve süper güçlerle donatılmış varlıklar. Yine tanrıya çıkıyor hadise ama bildiğimiz manasıyla değil.

Sonuçta Garion'a, İpek'e, Ce'Nedra'ya, Polgara'ya, Belgarath'a, Beldin'e ve diğer dostlara veda ettik, seri bitti. Bir ayda binlerce sayfa okuduk, on kitabı tamamladık.
Drakula'dan bildiğimiz adam Bram Stoker, dahil olduğu edebiyat çevresinin bütün o romantik ve büyülü ortamını paylaşmaktadır. Shelley'ler, Sheridan Le Fanu, Arthur Conan Doyle, böyle adamlarla yatıp kalkınca doğal. Dolayısıyla bu romantik gotik ortamın izleri hikâyelerde de var, bir de korkunun tabii.
Kapak biraz cort, onu geçelim.

Dracula'nın Konuğu: Romanda yokmuş bu, sonradan eklenmiş mi ne olmuş. Ben olduğunu hatırlıyorum, benim okuduğumda varmış demek ki. Adamımız kontun kalesine giderken ecinnili falan bir gece geçiriyor, Walpurgisnacht. Kurtuluyor falan. Öyle.

Yargıcın Evi: Stoker'ın en bilinen hikâyesidir zannediyorum, lise düzeyi okuma kitaplarında mevcuttu. Gencimiz ders çalışmak üzere bir ev kiralar, ev de ölmüş bir yargıcın evidir falan. Gotiks, korkunçs.

Çingene'nin Kehaneti: Çingenelere dair süper bir öykü, büyüye ve geleceği görmeye meraklı arkadaşları son derece tatmin eder. İki arkadaş bir çingeneye gidiyorlar, çingene bir kehanette bulunuyor. Bu kehanete göre adamlardan biri çok sevdiği karısının kanını akıtacak bıçakla falan. Harbiden de akıtıyor ama mevzu başkaymış aslında. Ters köşeye yatıran, okuyucuya pffrt dedirten bir hikâye.

Abel Behenna'nın Gelişi: Abel'e dikkat edelim, önce can dostu, sonra can düşmanı olan Eric Sanson -Cain de diyebiliriz- ile aynı kızı severler, sonra yazı tura atarlar -kız için yazı tura atıyorlar lan, efsane- ve Abel kazanır, ardından Abel 10 yıllığına gemiye çıkar. Eğer 10 yılı bir gün geçirirse kadın Cain'in olacaktır. 10 yıl sonra fırtınalı bir havada Abel gelir, gemisi batar ve Cain onu kurtarmaya gider kayalıklara. Devamını bilir gibiyiz.

Böyle güzel efsaneler de mevcut hikâyelerde. Güzel bir gönderme daha: "Eric Sanson ve Abel Behenna yüz yüzeydiler. Kendilerinden başka hiç kimse bu karşılaşmayı bilemezdi. Ve tabii Tanrı'dan." (s. 88)

Sıçanların Cenazesi: Lovecraft, Innsmouth Üzerindeki Gölge'yi yazarken bu öyküden etkilenmediyse ben de bir şey bilmiyorum.

Fransız İhtilali sonrasında Paris'in arka sokaklarına giden bir adamımız var, Notre Dame'ın Kamburu'nda bir Paris imajı vardır, bildiniz mi? Daha doğrusu Paris'in arka sokakları, sefaletin kol gezdiği yerlerin betimlemesi. Aynısı, daha beteri hatta. Adamımız yüzükle, kolyeyle falan gidiyor ortama, bir eve girip birileriyle konuşuyor. Meraktan. Sonradan bir de bakıyor ki evin etrafı sarılmış, baltalı birileri var. Fırlayıp canını kurtarmaya bakıyor. Bir kovalamaca var, nefesiniz tutulur. Böyle bir şey olamaz.

Bunların dışında fiks bir gotik-korku öyküsü ve insanoğlunun ne kadar delirebileceğini gösteren şiddet dolu bir öykü var, daha da var aslında ama üşendim. Stoker lan işte, türü sevenin kaçırmayacağı bir yazar. Ve kitap.