Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Özlü'nün sokaklarına döndük.

İki bölüm, ilki Paris İçin Hikâyeler. Şimdi şöyle; kesitler. Bu kesitlerde aynı insanları farklı yerlerde, farklı zamanlarda görüyoruz. Her şeyin değişmesine rağmen sokaklar, şehirler aynı ve onca değişikliğe rağmen bir kapatılmışlık duygusu oluşuyor. Kadınlar, erkekler, kafeler, binalar, hepsi birleşip şehri oluşturuyor ve bunun bir sonu yok, bitmiyor. Dolayısıyla güdü, bir olaylar silsilesi anlatmak değil, hayatın doğal akışı içinde hayatın ağırlığını göster...memek, çünkü göstermek gibi bir niyet de yok. Çok ince bir duygu; anlatıcının anlatım şeklinde saklı.
Ayşe Öykü İş adlı bir kardeşin tezinden faydalanarak yazıyorum: Demir Özlü, bir yazısında demiş ki ecnebilerin "angoisse" dediği bunaltı hissine biz "boğuntu" diyebiliriz. Aynen böyle. O zaman addaki boğuntu buradan geliyor. Yaa. "Bunaltı" ve "boğuntu" tercihleri için tezde uzun uzun açıklama yapılmış, meraklısı gidip bakabilir. YÖK'ün sitesine giriyorsunuz, tez arıyorsunuz. O kadar.

Kadınlar çok, bir dünya kadın var. Genç, yaşlı. Arkadaş, dost, dost. Cinsellik bir şehre kıstırılmayı ne ölçüde engeller, belki de ne ölçüde sağlar?

Bir kadınla bir diyalog:

"(...) Elindeki kitabı sallıyordu, arada bir masaya vurarak, sonra bıraktı. Salinger'ın son çevrilen romanı. Kitaba baktığımı görünce:
'Okudunuz mu?' dedi.
'Okudum.'
'Nasıl buldunuz?'
'Fena değil.' Durdum: 'Fazla bir şey yok. Argo yazışı iyi.'
Kitabı düzeltti:
'Başka bir şey yok mu?'
'Bilmem ki. Beni yazış ilgilendirir.'" (s. 422)

Kafeler ve barlar, sınırları ve ayrıntıları çizilmemiş kentin en somut bölümleri olarak karşımıza çıkıyor. Buralarda dostlara ve kadınlara rastlanır, buralar şehirdeki görevlerini en iyi yerine getiren yerler arasında başa oynar. İnsanlarla bir şekilde boğuntu dengesi kurulurken arada sırada bu dengenin tek bir kişiye indirgendiğini görüyoruz, sallandırılıyor bir de, böylece anlatıcının ne derecede kurmacaya sıkıştırıldığını daha iyi anlıyoruz. O, o sokakların dışında bir yere gidemeyecek:

"Birden ağlamaya başladı, yere, yanıma uzandı. Biraz sonra da gülmeye başladı.
'Deliyim, değil mi?' dedi.
'Deli falan değilsin.'
Sonra kalktı, giderken:
'Eyvallah,' dedi.
'Bütün bütüne mi gidiyorsun?'
'Bütün bütüne gidiyorum.'" (s. 426)

Sürgün, göç, ne olursa olsun, başka bir ülkede yaşayan küçük bir topluluğun umutsuzlukları çokça büyür. Özlü bu kitabı 66'da yazmış, 20 yıl sonra hissettiği farklı değil. Anılarında göstereceğim.

"'Çürüyüp gideceğiz, göreceksin, bir şey başaramayan bir kuşak, bir Türk kuşağı.'
Güngör eski bir konuşmayı andırarak:
'Les Temps Modernes'de yazan genç yazar,' dedi.
'Sus!' dedim ona bağırarak. 'Belki ressamlar başarır.' Sonra Helena'ya: 'Belki ressamlar başarır.'" (s. 430)

Yazının yetersiz kaldığı anlatılıyor olabilir mi? Onca dar sokağın, üç dört katlı apartmanın, görülecek kadınlar içinde kent bir anlatılamazdır.

İlk bölümden son bir alıntı: "O Saint-Michel, Saint-Michel'deki oteller, odalar, sokaklar, insanlar diye düşündüm. Nereye akıyor bu? Nerden gelip nereye gittiği belli olmayarak." (s. 452)

Boğuntulu Sokaklar bölümündeki dört öyküde bir kentin betimle, kurguyla oluşturulma çabasını görüyoruz. Bilerek edilgen çatı kullandım, çünkü ortaya çıkmak için kentin çok çabaladığı belli. Yanda bir de kadın var ama pasif. Böyle. Bunaltır.
Önce Demir Özlü'nün Fin eşi gitmek zorunda kalıyor, ardından Demir Özlü. İki tema var, biri sürgün. İkincisi Türkiye'nin siyasi panoraması. Öncelikle Özlü'nün döneme ve sol görüşlere yaklaşımı şöyle:

"Daha 11'ler - CHP Hükümeti sırasında Türkiye'nin yakın siyasal geleceğinden umudu kesmiştim. Sadece iktidar olmaya çalışan siyasal gruplar açısından değil, toplumsal muhalefeti örgütlemesi gereken sol bakımından da. Gerçekten sol olmak isteyen gruplar da tam bir kaos, yöntemsizlik ve en acısı ideolojik gerilik içerisindeydi. Gençlik kesiminden olanları ise, yönlendirilerek ya da mecbur edilerek şiddete sürüklendirilmişlerdi. Sanırım istenen de buydu. Çünkü şiddet alanına, politikada silahların konuştuğu alana girdiniz mi, sonunda ağır basacak olan elinde en güçlü silah olandır. Bu da kuşkusuz "Devlet" olacaktı." (s. 9)

Başlangıç böyle, ardından kısa bir bakış geliyor 70'lerin sonlarına. Koşa koşa gelen darbenin ayak sesleri işitilince siyasetten kopmamak, cuntanın ardından iktidar olmak amacıyla siyasilerin suskunlaştığı veya suskunlaştırıldığı bir dönem. İlerici, vatanseverlikle dolu bir ortamda büyüyen Özlü için Türkiye giderek çekilmez bir yer haline geliyor, karısı da dış basında bir iki yorum yapıyor ve kara listeye alınıyorlar. Gidiş bu sebeple. 6 ay olacağını düşünüyor Özlü ve çok iyimser olduğunu kendi de kabul ediyor.
İstikamet Stockholm. Kültür bakanlıkları, dernekler vs. Özlü'ye burs sağlayacak ve Özlü yaşamını bu şekilde idame ettirecek. Öğretmenlik de yapıyor arada, bu sırada büyük bir yaşama uğraşı var tabii.

Ben daha çok Özlü'nün metinlerini aydınlatabilecek bölümlere odaklandığım için yolculuklarını, kimlerle tanıştığını falan pek anlatmayacağım. Orta Avrupa'yı geziyor diyelim. Tezer Özlü'yle buluşmaları var mesela. Sonra Tezer Özlü'nün vefatı, o kadar. Aralarında ne yaşandı, ne konuşuldu, hiç bilmiyorum ama Demir Özlü'nün Tezer Özlü hakkında tek kelime etmemesinin sebebini çok merak ediyorum. Sonra derin bir nefes alıp kendime geliyorum, başka bir şey düşünüyorum. Çünkü bana ne ne düşündüğünden. Bilinmesini isteseydi kendi söylerdi.

Neyse, metinler. Stockholm büyük ve sessiz bir şehir, Demir Özlü'nün oturduğu yer daha sessiz. Tek tük insanlar geçiyor. "Yüzü kırmızıya boyalı bir apartmanın dördüncü katıydı bu ve odanın penceresi, boş kumluk bir avluya, kırmızı ya da mavi boyayla boyanmış madeni kaplı öteki yapıların çatılarına bakıyordu. Orda hiç kimseyi görmüyordum. Kuzeyin insansızlığı. Derin ıssızlık. Kentin ortasındaki ıssızlık. Seni kendine çeken yalnızlık. Görünen buydu işte." (s. 18) Gecelerin en uzun sürdüğü zamanlarda bir parçacık ışığa muhtaçlık, bir sürü şey. Bu konuda kendi beğenim doğrultusunda bir bölüm alacağım, bana masal gibi geldi: "11 Aralık 79'da İsveç'e gelişimin ertesi günü, oğlumun, evin yanındaki yuvada katıldığı Santa Lucia töreni vardı. Sabahın 7'sinde oraya gittim. Stockholm'da karanlığın en uzun sürdüğü dönemler... Peri gibi beyaz elbiseler giymiş çocuklar, ellerinde mumlarla dolaşıyorlar, Tanrı'dan ışığını artırmasını isteyen şarkılar söylüyorlar." (s. 34) İnsan Orta Dünya'daymış gibi hisseder kendini ya, ortama bak.

Darbe olur, kaçan aydınlar kaçar, kaçamayanlar hapse atılır. Gönüllü sürgünlükten zorunlu sürgünlüğe doğru adım adım ilerleyen Özlü, kendini diğer sürgün yazarlarla karşılaştırır. Seferis, Mann, Brecht, Remarque. Seferis'in çocukken göç etmek zorunda kaldığı İzmir'e duyduğu özlemini anımsatarak kendisinin bildiği Türkiye'nin yok olduğunu söyler. Türkiye yitik bir ülkedir artık. Demir Özlü'ye kitap okuyup yazmaktan başka, bir de dostlarını görüp Avrupa'yı gezmekten başka bir iş kalmaz. Birçok toplantıya katılır, Ginsberg, Kundera, Steiner gibi mühim yazarlarla tanışır. Bir de üniversiteden hocalarıma rastladım: Emine ve Esko Naskali. Esko Fin, iyi Farsça bilir ama anlatamaz. Emine Naskali'yse tam bir dilbilimci. Finlandiya'da yemek yiyorlar berabercenek.

85'te vatandaşlıktan çıkartılıyor Özlü, birçok Türk ve yabancı aydın bunu protesto ediyor. 91'de vatandaşlık geri veriliyor ve memlekete dönüyor Özlü. Pek kısa anlattım, geri kalan bölümlerde bolca Avrupa, bolca kent ve bolca özlem bulacaksınız.
Şimdi Şemsettin Ünlü diyor ki bu kitap yazarın ilk kitabıymış, bu yüzden öyküler çelimsiz bir nitelik taşıyormuş. Adamın en çelimsiz öyküleri bunlarsa ben bir şey demiyorum sayın Ünlü, değme babayiğit öykücü kolay kolay yazamaz bu incelikte.
Öykü öykü.

Bir Yazın Tarihi: Amcasının mı, dayısının mı, her kiminse onun Çubuklu'daki yalısına gelen gencimiz, uzaktan akrabaları olan Güzin, Nevin, Âliye, Samiye isimli dört kızın arasına düşer. Genç 22 yaşında falan, kızlar 15-18 arası ve bazıları kardeş, hangileri olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Bir de çirkin ördek yavrusu Meliha var, o da uzak bir akraba ama diğer kızlarla takılmıyor pek. Sessiz, sakin, hastalıklı bir kızımız. Diğerleri bunu ya umursamıyor, ya da inceden dalga geçiyorlar. Zorbalık yok lakin.

Bütün olay bu altı genç arasında dönüyor, bir de döneme özgü güzellikler var tabii. Yalılar, kayık sefaları, mesireler... Bir de müzik. Halit Ziya için müzik, öykünün doğasının bir parçası. O derece mühim. Burada da piyanolar çalınıyor, udlar çalınıyor. Böyle böyle işler. Bir de sevgiye, aşka muhtaç birkaç genci kat bir araya, tamam. Biz şehirli çocukların anlamaktan çok uzağında olduğumuz bir aşk, sevda vaziyeti var. Yani dönemi de biliyoruz; çok seven insanlar vardır, kavuşamayıp verem olurlar ve ölürler. Gizli gizli aşk yaşarlar, ölürler. Yahut yaşayamazlar, toplumdan çekinirler. Gönül olayları şimdiye göre oldukça sıkıntılı. "Seviyorsan git konuş babuş," diyorsun, bundan 100 yıl önce öyle bir şey olamazdı. Mendiller, kaçamak bakışlar, küçük mektuplar... Bu tarz. Tabii öykünün sonunda bu aşırı hassaslık sayesinde dört güzel kızı değil de hastalıklı Meliha'yı seçiyor gencimiz, biz de şaşırmıyoruz. Ha pardon; şaşırıyoruz, çünkü Meliha gencin gitmesini istiyor. O da çocuğu seviyor olmasına rağmen. Böylesine hastalıklı işte, anlatabildim mi? Hassas.

Bravo Maestro: Yaşlı bir müzik öğretmeni, 70 yaşında. Ders verdiği okuldan şutlanacak, az kalmış. Küçücük, leş bir odada yaşıyor. Zamanında okulu başarıyla bitirmiş, enstrümanında usta, eserler bestelemiş ama eleştirmenler onu hep baltalamış. En sonunda bestelediği ölüm temalı bir eserini öğrencilerine öğretiyor, ölüyor ve arkasından o eser çalınıyor. Son derece dertli, karanlık bir öykü.

Müzik hakkında şöyle söyletiyor karakterini Uşaklıgil: "Müzik şu kağıtlarınızda gördüğünüz işaretler değildir; müzik yalnızca kulağa hizmet eden seslerin birbirini izleyen karışımı ve uyuşumu da değildir. Müzik ölçüler ölçülerde değildir. Müzik başka bir şeydir ki o ancak bestecinin ruhunda bulunabilir. Sorun onu bulup ortaya çıkarabilmek, onu dile getirebilmektir. Müziğin anlamı: İşte bütün sır, sanat oradadır. Müzik ruhun bir dili değil midir? O halde onun anlatımının inceliklerini anlayabilmelidir. Bu, ders alınmak yoluyla öğrenilemez, elde edilemez; sezinlenip duyulunabilir ve sezinlenilip duyulabilinirse sanat başlar..." (s. 61)

Yırtık Mendil: Uşaklıgil'in İzmir günlerinden kalma gerçek, veya gerçeğe pek yakın bir öykü zannediyorum. Mazi ve şimdi arasındaki inanılmaz zıtlık. Zaman geçiyor, her şey değişiyor ve eskinin parıltılı insanları, şimdinin sefilleri oluyorlar. Böyle.

Kırk Para: Halit Ziya, çocukları çok sever. Öyle böyle değil. Onlara maceralar yaşatır, onları mücadelelere sürükler, onları korur, kollar. Bazen de hayata onların penceresinden bakar. Çocuklarla ilgili çok önemli bir sözü var, az sonra gelecek.

Bu öyküde çekirdek bir aile var, tramvay bekliyorlar. Tramvay geliyor, geçiyor, binmiyorlar. Çocuk çok hareketli, sürekli bir şeyler soran, öğrenmek isteyen bir çocuk. Bildiğimiz çocuk işte. Parasızlığı sormadan, yaşayarak öğreniyor. Kırmızı tramvaya neden binemediklerini, kırk paranın nelere kadir olduğunu, her şeyi. Bir ailenin çocuk sevgisi, anneyle babanın ilişkisi, ekonomik vaziyetler, çocukların büyümeleri, her şey hakkında süper bir öykü. İç yakar.

Zevrak'la Ebrû: Halit Ziya'nın bir diğer takıklığı da hayvanlar. Onları kişileştirir, onlara anlamlar yükler. Adam her şeyden bir öykü çıkarabildiği için doğal. Burada da birbirine sadık olmaya çalışan, yavrularını büyüten iki güvercin var. E bunlar hayvan. Haliyle sadakat gibi bir kurum yok aralarında. Dönem edebiyatının bir özetini verivereyim size:

"Zavallı sevda kurbanı! O zaman bana bu trajedi, bir Zevrak olmak için ne büyük bir imrenti vermişti! Ben de böyle mutlu bir sevdadan sonra onun ayrılık acısıyla erimek, ölmek isterdim." (s. 105)

Mavi Yalı: Mai ve Siyah'ın temeli buradadır. Bir kaptan, hayallerinin çok uzağına düşüp vapurlarda çalışmaya başlar, güzergahında mavi bir yalıya bakarak hayal kurar. Sonu elbette mutlu bitmiyor, çünkü bitmez, biterse hüzünlü, dertli bir öykü olmaz. Daha bir bu kadar öykü var, hepsi birbirinden güzel. Ölümlü, ağlamalı. İçim daraldı.
Macondo ellerinde geçen öyküler. Kasabanın kurulmaya başlandığı Yaprak Fırtınası'nın ardından geliyor.
Bir Salı Günü Öğle Uykusu: Trenin kasabaya gelişine şahidiz, trenle kasabaya gelenlerse bir sonraki adımı oluşturuyor. Kadın ve kızı, trenden inerek pederin evine giderler. Peder uyuyor, kaldırıyorlar. Hırsızlık yaptığı için öldürülen oğlunun mezarını görmek istiyor kadın. Her şeyle birlikte yaşayan Bayan Rebeca öldürmüş, Yüzyıllık Yalnızlık'ta hikâyesini görebilirsiniz. Kasabalı olayı duyuyor, kilisenin etrafında toplanıyorlar ve kadıncağız mezarı ziyaret edemiyor. Bu.
Bu Kasabada Hırsız Yoktur: Biraderimiz bir bilardo salonuna girer, çalınacak bir şey bulamayınca üç adet bilardo topu çalar. Mekanın sahibi iki yüz pesonun da gittiğini söyler. Bizim oğlan topları satamaz, bir yandan da Raskolnikovvari bir acı çekmeye başlar.
Bazı öykülerde sadece adı geçen, bazı öykülerde önemli karakterlerden biri olarak karşımıza çıkan insanlardan bir potpuri. Sadece bu dünyanın içine girenler anlayabilir, o yüzden ayrımcılık yapıp ilk kez böyle bir şeyin varlığından haberdar olanlara… , Yüzyıllık Yalnızlık okuyun diyeceğim.
Bener'in çorba romanlarından bir diğeri. Misal bir Baharla Gelen, bir Oyuncular ne kadar güzel romanlardır. Karakterlerin her bir bölümde ayrı yönlerden olgunlaşması, bunların sebepleri için kurgudan kopuk olmayan geriye dönüşler ne kadar süper, ama Bener'in böyle romanlarında aynı özeni bulamıyor okuyucu. Bener'in ortaya koyduğu dünya o kadar düz ki siyahtan ve beyazdan ibaret, düz adam anlatımıyla olay bu. Boğuluyor insan. Karakterlerin tek boyutluluğu ister istemez romanın sonuna dair tahminler oluşmasına zemin hazırlıyor ve beklenilen sondan sonra bir zevksizlik ortaya çıkıyor.
Aydın kardeşimiz 35 yaşında bir avukat. Gençliğinde anarşik olaylarda bulunmuş, koluna bir kurşun yiyince bırakmış o olayları ve fakülteden arkadaşı Semra'nın tenasül uzvu dostu olmuş. Semra'nın da aile zengin, şirketleri falan var. Semra Aydın'ı şirketlerine avukat olarak aldırıyor ve Aydın bir anda sınıf atlıyor. Buraya eski devrimciliği koyduk, para uğruna istemediği ortamlara giren, değişen bir insanı da gördük. Kişisel bunalımlar daha bitmedi, bir de kadınlara karşı yaklaşım var. Aydın pek sevişen bir kardeşimiz. Kimle seviştiği pek fark etmiyor. Sürekli bir doyumsuzluk, tatminsizlik hali. Aşık olmak isteyen bir şapşal yani. Biraz daha akıllıca davranmasını bekleriz bir insandan, öyle değil mi? Yok, Aydın Bey en ebleh işlerin peşinde koşacaktır.

Aile de bir acayip; babası haftada bir geneleve giden bir bay, annesiyse normal anne. Torun sevdasında, bu yüzden oğlunu evermeye bakıyor. Ailede bir sıkıntı yok, bir anne figürü aratacak kadar baskın da değil anne. Zorluklar içinden gelmişler, Anadolu'da oradan oraya gitmişler ve Aydın da zorlukla okumuş. Bunun getirdiği bir sıkıntı var ister istemez, Aydın'ın girdiği zengin ortamların müsebbibi bu.

Sekreter Güzin Hanım. Olmasa da olurmuş, kurguya bir katkısı yok. Aydın'ın sağduyusu görevinde ama pek akibet değiştirmişliği de yok. Kardeşi anarşik olaylardan hapis yatıyor, Aydın'ın duyduğu yakınlık buradan kaynaklanıyor muhtemelen. Davayı sattığını düşündüğü için.

Aydın'ın aşık olduğu kız, Hârika. 16 yaşında. Dünya güzeli. Ve kutuplar kadar soğuk. Anne Şaziye Hanım. 40'larına gelmiş vamp bir kadın. Aranıyor, Aydın'a da sarkıyor.

Semra'nın ailesi, Hâdi Bey mesela. Bir nakliyat şirketinin, hatta holdingin başı. Bu romanda da nakliyat şirketinin, daha doğrusu nakliyat şirketindeki bir efendinin çevirdiği katakulliler var ki direkt Anafor namlı bir diğer Bener romanını çağrıştırıyor. Neyse ki araya PKK'yı sıkıştırmamış Bener, o da olsaymış tam olurmuş.

Sos olarak araya atılan sol-sağ kapışmaları var, biri zaten Aydın'ın hayatında. Bir diğeri, Aydın'ın Bostancı'da Barba Niko adlı bir meyhanecinin oğlunun olayı. Yunanistan'da cunta sonrasında yaşanan bir çatışmada öldürülüyor. Jale'yle Murat'ın yarattığı bir sen-bizi-sattın havası var üstüne. Fena.

Olay şu: Aydın bu Hârika'yla tanışıyor annesinin vasıtasıyla. Şaziye Hanım tam bir leş anne; otoriter ve kızına nefes aldırmayan cinsten. Aydın da kızı buldu ya, bütün sıkıntılara rağmen evlenmek için elinden geleni yapıyor. Bu sırada işi dolayısıyla tanıdığı bir gümrükçünün vasıtasıyla Bostancı'da işlenen bir cinayet davasını inceliyor. Bir tamirci varmış, evlenmiş ve kızın anasının tacizine maruz kalmış. Tam bir sapkın ilişkiler yumağı. O cinayetteki olayların çok benzeri Aydın'ın da başına geliyor. Okuyucu düşünüyor, lan bu Aydın aslında şizofren olmasın, iki farklı olay ileride birleşiyor olmasın diye. Lakin öyle bir şey yok, son derece düz bir şekilde bitiyor roman. Evleniyorlar, Hârika meğerse bir başkasını seviyormuş, o başkası da Şaziye Hanım'ın sevgilisiymiş de, Hârika o adamdan hamile kalmış da. Eef.

Pek başarılı bulmadım ben, Erhan Bener'in sadık okuyucuları dışında pek ilgi çekeceğini de sanmıyorum. Birkaç cümle ayırmıştım da tipik boğuntular, yazma gereği duymadım.