Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

"Stefan Zweig'u Türk okuyucularına tanıtmaya hacet var mı? Ünü bütün dünyayı tutmuş olan bu Avusturyalı yazar edebiyat meseleleri ve kişileri üzerine etüdleriyle olduğu kadar kısa romanlariyle de kendini her milletin sanatseverlerine sevdirmiştir.

Burada onun kısa romanlarından en güzelini bulacaksınız. Amok, onun eserleri arasında en tanınmışıdır diyebiliriz. İkinci başlığı Malezya Delisi olan bu uzun hikâyesinde Avrupalıların Malezyanın sıtmalı ve korkunç ikliminde duydukları acı gurbet hissini ve sonsuz can sıkıntısını eşsiz bir kuvvetle canlandırmıştır. Bu hikâye aynı konuyu defalarca işlemiş olan Somerset Maugham'la aralarında bir kıyaslama yapmak fırsatını da verir bize."

Satranç'ı yıllar önce okudum, bir şey hatırlamıyorum. Acımak'ı okumaya çalıştım, zamanı değildi, bıraktım. Bu okuduğum ilk Zweig romanı diyebilirim.
Bendeki tam olarak bu, evet. Can'dan çıkanda birçok öykü varmış, bilmiyorum. Onu okuyunca onu yazarım, şimdilik sadece bu.

O kadar sömürgemiz var, ele geçirmişiz, kaynaklarını çatır çatır yiyoruz. Oraları elimizde tutmak için kölelerimize küçük de olsa hizmet götürmek durumundayız. Doktor, polis, bürokrat, elde ne varsa. Asimile edelim, etmeyelim, kültürümüzden bir şeyler geçti oraya ve kaç nesil sonraysa artık, edebi ürünler yetişmeye başladı. Değişik olur bunlar. Orwell mesela, böyle eser veren. Saki'de bunun izleri var. Orada yetişen kültürden bir şeyler çıkar ve bizimkine benzer, bu tamam. Bir de buradan oraya yolladıklarımızınkiler var. İşte bu novella, oradan dönen anlatıcımızın hikâyesidir.

Sömürgelerden birinden dönen anlatıcı abimiz, 1922'de Napoli'de gerçekleşen bir kazanın ayrıntılarını bir tek kendisinin bildiğinden bahseder ve bu hadiseyi anlatmaya başlar. Dönüş sürecinde bok gibi bir gemiye biner, geminin burnunda bir yere gidip orada zaman geçirmek ister. İşte, anlatının içindeki anlatıyı ortaya çıkaran arkadaşımız burada ortaya çıkar. Diğer insanlardan kaçma gereksinimi duyan, gnoma benzeyen bir acayip doktor. Önce bir iki selamlaşma olur, ardından konuşmaya başlarlar. Doktor, insanların gürültüsünden, kahkahalarından uzaklaşmak ister, çünkü başına bir felaket gelmiştir ve konuşmazsa öleceğinden korkmaktadır. Eh, şu noktadan sonra olayı anlatmaması imkansız zaten.

Almanya'da başarılı bir doktor olan adamımız, peşine takıldığı kadın yüzünden para çalar ve Hollanda adına çalışmaya başlar, tabii dünyanın bir ucunda. 10 yıllık bir kontrat imzalar, sürenin sonunda büyük miktarda para kazanacaktır. Neyse, büyük umutlarla çıkar yolculuğa, dünyanın bir ucuna gider ve gittiği yerin dilini öğrenmek ister, oranın insanını yakından tanımak ister falan. Bu tarz bir idealizm en başta. Sonra yalnızlaşma geliyor, büyük bir uyumsuzluk hadisesi. Sıtma, bitmek bilmeyen bir sıtma ve bu sıtmadan bıkmış adamımız. Céline'in anlattığı Afrika'yı bildiniz mi? Hani bir türlü bitmeyen sivrisinekleriyle, haşlayıcı sıcağıyla dünyanın en büyük cehennemi. Eh, burada da benzer koşullar var ve bu da Avrupa'dan gelen insanları delirtir elbette, yalnızlaştırır ve toplumdan koparır. Hatta yaşama sevincini elden alır. O derece.

"(...) Bu taraftan gelen herkes aynı hayali kurar. Ama orada, yolcuların gözünden kaçan boğucu 'ser' de gücü çabuk tükenir adamın, sıtma -istediğiniz kadar kinin yutun, yine de yakalanırsınız- sıtma bedeni kemirir; kayıtsız, tembel olur adam, sudan çıkmış bir tavuk oluverir. Avrupalı, büyük şehirlerden ayrılıp da bu bataklıklar arasında kaybolmuş duraklardan birine geldi mi varlığından sökülüp alınmış gibidir; kaçınılmaz silleyi er- geç yiyecektir; kimi içer, kimi afyon çeker, kimi dayak atmaktan başka bir şey düşünmez, odunun biri oluverir, hepsi bir delilik edinir. Avrupa'nın özlemi tutuşur yüreklerde, bir gün yeniden bir sokakta yürümek, beyaz insanlar arasında, aydınlık bir taş odada oturmak hayal edilir. Yıllar boyunca hayal edilir bu, sonra izin zamanı gelince adam bu yolculuğu göze alamayacak kadar tembelleşmiş, gevşemiştir. Avrupa'da unutulduğunu, artık bir yabancı, okyanusta bir midye, herkesin ayaklar altında çiğnediği bir midye olduğunu bilir. Böyle kalınır işte bu sıcak, nemli ormanlarda, böyle alıklaşılır. Kendimi bu pis çukura gömdüğüm güne lanet olsun!.." (s. 18)

Bir gün bir kadın gelir, soylu bir kadın. Doktordan karnındaki çocuğu almasını ister. Çocuk, kadının eşinden değil ve asker olan eş de kısa bir süre sonra gelecek, o gelmeden bütün işlerin halledilmiş olması lazım. Bir kadın-erkek savaşına dönüyor olay. Kadın, parayla halletmeye çalışıyor işi ama zaten akıl sağlığını kaybetmek üzere olan bir adama para teklif etmek pek mantıklı olmuyor o koşulda. Doktor, kadının kendisi üstünde bir egemenlik kurmak istediğini sanıyor. Belki gerçekten öyle ama doktorun tutumu da sertleşiyor, zaten zor durumda olan kadının üstüne gidiyor o da. Önce rica etmesini, sonra yalvarmasını istiyor kadından. En sonunda da seks istiyor çok affedersiniz, onu ima ediyor. Kadın da buna bir tane patlatıp çıkıyor. Tokadı yediği anda bizimkinin aklı başına geliyor ama artık çok geç. Yalnızlıktan iyice delirmemek için bir toplantıya gidiyor ve orada kadını görüyor, kadın hiç sallamıyor bunu, bir de aşağılıyor. Kayışı koparıyor bizimki en sonunda. Amok bağlantısı burada.

"Evet, amok, bakın nedir: Bir malezyalı, alelade, iyi, sevimli adam, ağır ağır içkisini içmektedir... Gevşek gevşek oturmuştur öyle, kaygısızdır, güçsüzdür... Benim odamda oturuşum gibi... Sonra birden yerinden sıçrar, hançerini kapmasıyla sokağa fırlaması bir olur... İleriye atılır, koşar, hep ileriye, dosdoğru, nereye gittiğini bilmeden... Yolunun üstündekileri, insan olsun, hayvan olsun, deviriverir, kan kokusu şiddetini daha çok arttırır... Koşarken salyalar akar ağzından, deliler gibi bağırır... Ama koşar, durmadan koşar, sağını solunu görmeden, bağıra bağıra koşar bu korkunç gidişte, elinde kanlı hançeri... Köylüler, bu kanlı delilik krizine tutulmuş olanı dünyada hiçbir gücün durduramayacağını bilirler... Geldiğini görenler, uğursuz haberi mümkün olduğu kadar uzaklara duyurmaya çalışırlar: "Amok! Amok!" Herkes kaçar... Ama o duymaz, yoluna devam eder; hiçbir şey görmeden koşar, önüne geleni öldürür... Bir kuduz köpek gibi öldürülünceye kadar, yahut da bitkin bir halde, kan-ter içinde devrilinceye kadar..." (s. 40)

Ya, sırf erkeklik gururunu tatmin edebilmek için zor durumdaki bir kadını kıça tekmeyi basıp yollayan adamımız, sonradan bu kadının peşinde köpek olacak, bu kadın için durmadan koşacak, onun için delirecektir. Ne ki kadın kendini yerli bir doktora biçtirir, ölür. Ölmeden önce doktora yemin ettirir ki kocası olanları öğrenmesin. Sonra gemiye geri dönüyoruz, anlatıcı öğreniyor ki kadının cesedi de aynı gemide. Napoli limanında da doktor kendini aşağı atıyor, atarken tabutu da beraberinde götürüyor. Olay bu. Valla güzel. Kadın-erkek çekişmesi, sömürge ortamları, zorluklar. Bilmem ne.
Erhan Bener'in pek bilinmediği, pek incelenmediği malum. Tanınmıyor. Hakkında dört tez var, ikisinin konusu aynı. Abi Vüs'at O. Bener ve evlat Yiğit Bener kadar bilinmiyor Erhan Bener diye düşünüyorum. Çok kez hakkının yendiği söylenmiştir ama bence hak yenmesinden ziyade okunmuyor. Neden okunmadığı hakkında hiçbir fikrim yok, bence gayet okunması gereken bir yazar. Belki nitelik diyeceğim sıkıntı ama öyle de değil, bir Baharla Gelen, bir Oyuncu gayet süper romanlar. Öyküleri de gayet başarılı. Neden böyle? Bilemiyorum. Kendisi de sorguluyor bunu, yeri gelince göreceğiz.
Bu bir günce ama günler belirsiz. Bu bir anı ama anılar serpiştirilmiş, bir Arabalarım değil. Bu bir deneme ama her seferinde denenmiyor. Bu üçünün karışımı, en basit tabiriyle. Ölüme yaklaşmış, öleceğinin bilincinde, varoluşunun sonlu olduğunu düşünen bir bireyin kaleme aldığı bir kitap. Selim İleri, bunun Erhan Bener'in son kitabı olduğunu söylüyor ama son kitap Türküsünü Arayan Adam'dı, hatta kitabın son öyküsü bölük pörçüktür, son saatlerde yazılmaya çalışılmış bir öykü. Yazabildiği kadar yaşayabileceğini düşünen bir yazarın son eseri. Nokta konamamış, demek ki ölümden sonra bile yazılabilecek şeyler kalıyor, yaşam hiçbir zaman yazın için yeterli gelmiyor.
Böyle eserlerin en güzel özelliği, yazarın diğer eserleri hakkında gerek otobiyografik, gerek kurgusal ayrıntılar içermesi. Mesela Acemiler için Bülent Ecevit'in yazdığı bir değerlendirme yazısı varmış, ben bilmiyordum. Bir de Erhan Bener'le eşi Neşecan Otyam'ı bir manada evlendiren Nezihe Meriç'miş. Ne kadar güzel.

Edebiyat dünyasıyla ilgili güzel yorumlar da var. Kitabın yazıldığı zamanlarda Orhan Pamuk ve Nobel olayı çok sıcakmış, Bener bu olayı değerlendiriyor ve Orhan Pamuk'un söylediklerinden ziyade ortaya koyduğu yapıtlarının incelenmesi gerektiğinden bahsediyor. Küçük bir hoşnutsuzluk hakim; Bener, Pamuk'un demecini pek tutmuyor ama Pamuk'un düşünce özgürlüğüne de sonuna kadar arka çıkıyor.
Oha denilecek yerler de var. Şu ne lan: "(...) Kayseri Lisesi'nde okuduğum yıllarda belediyenin zabıta memurları sokakta çatşafla (çatşaf, evet) dolaşan kadınların çarşaflarına ellerindeki pompalarla asit sıkarlardı, kılık kıyafet devrimine aykırı giyiniyorlar diye." (s. 63)

Ah be abi, direkt napalm ataymışınız, daha rahat olurmuş. Uygulamalardaki b*k çıkması hadisesi yüzünden toplumdaki kutuplaşma bugün bu düzeyde bence. Birazcık suyunuza gideymişiniz birbirinizin, radikal olaylara girmeseymişiniz. Bir de sevmediğim bir yan; Bener'in karafatma benzetmesi. Elbette iktidara sinirliyiz, elbette tepkimizi ortaya koyacağız ama bu yolla değil. Laikçi, cumhurik, sıkmabaş, ninja... Bunların sonu yok ve bunlar bir karış yol aldırmaz. Şimdi iktidar ve muhalefet liderlerinin "o laflar boy boy" seviyesine inmiş atışmalarını izliyoruz mesela. Oy verdiğimiz adamlara bak. Rezillik.
Bener'in romanlarındaki karakterleri çatarken Jung'tan ve Freud'tan etkilendiğini özellikle, ısrarla belirtiyor ve her ikisinin düşüncelerini de incelemiş oluyor. Freud'u aşırı bireysel bulduğu için Jung'un arketiplerinden özellikle etkilendiğini belirtiyor, hatta kitabı okurken çok heyecanlanmış. İşte çeşitli kahramanlarını anlatırken bu iki psikolojik adamdan da bahsediyor.
Eh, Erhan Bener bu dünyadan göçeli beş yıl oldu. Yazdıkları okunuyor, hep iyi şeyler de söylenmiyor. Çünkü bir yazarı yazdıklarıyla değerlendirmek gerekir. İnsan olarak Erhan Bener'se bence çok kral bir adamdı, bende öyle bir izlenim bıraktı. Tanımak isterdim, lakin çok geç.
"Ya kitaplarım? Onlarca romanım, öykülerim, oyunlarım? Benden sonra onları da okuyacaklar olacak mı, ne diyecekler? Ölülerin arkasından iyi şeyler söylenir, işte o kadar. Hakkımda yazı yazan eleştirmen, yazar dostlarım, hemen her yazılarına, 'o değeri anlaşılmamış bir yazardır,' diye başlarlar. Çok kalıplaşmış bir söz. Daha iyi bir formül bulmalarını öğütlerim onlara, arkamdan bir ağıt yazmak isterlerse diye.

Bunun böyle olacağını biliyorum. Üzülüyor muyum? Belki. Şu an sadece, Perşembe sabahı yapılacak biyopsi var aklımda. Görünüşte çok da fazla telaşlı değilim, karımı meraklandırmamak için gülümsüyorum, ama içim üşüyor." (s. 264)

Erhan Bener okunup okunmayacağını soruyordu, ben de bu yazıyı okuyup da kim bu kitabı alacak diye merak ediyorum. Neyse, bunlar kendim için zaten. Sonuçta alın, çok güzel.
Poe'nun muydu, öyle gotikçi bir dayının mıydı, hatırlamıyorum. Bir hikâye vardı, gidip bakmaya da üşendim şimdi. Bir mekana dışarıdan bir abimiz geliyor. Mekanda bir sürü insan var, hepsi böyle hiperaktif, neşeli, acayip. Konuşuyorlar falan, sonra anlaşılıyor ki abimizin görmeye geldiği insanlar bunlar değil, asıl görülecekler hapiste. Bunlar mahkum, şehri ele geçirmişler. Ya da akıl hastaları galiba. Evet, akıl hastaları. Neyse, en sonunda yetkili bir dayımız, "Siz yanıldınız ve gücünüzü kaybettiniz, şimdi 'normal' olan bizler sizi güdeceğiz," falan. Yani iyi-kötü olayının tamamen bir bakış açısından ibaret olması. Heh, bu kitapta da aynı vaziyetler var.
Chuck Ritterstorf namlı kardeşimiz CIA için çalışıyor, ısıl işlem görmüş robot benzeri insan simülakraların yayacağı propagandaları yazıyor. Çünkü ABD'nin etrafı gomonik ülkelerle çevrilmiş ve bu ülkelerde "kurtarılmayı" bekleyen insanlar var, bunlar simülakraların yardımıyla kurtarılacak. Chuck'ın eşi Mary var, evlilik danışmanı gibi bir şeydi galiba. Kocasını boşuyor ve öküz gibi bir nafakaya mahkum ediyor, parasını alabilmek için de kocasına bir metin yazarlığı işi buluyor. Dünyaca ünlü komedyen, Bunny Hentman, Chuck'la birlikte bir senaryo hazırlıyor. Bu senaryoda bir simülakra yardımıyla karısını öldürmeye çalışan bir karakter var. Bu noktadan itibaren akıl oyunları başlıyor. Chuck, bir görevle Alfa III M2'ye giden karısını öldürmeyi düşünüyordu, bu senaryoyla birlikte başkalarının kendisini bu işi yapmak için psikolojik olarak hazırladıklarını anlıyor. İşin içinde CIA de var, simülakra onlara ait. Olay, CIA ile Alfa kabileleri/Bunny arasında çok küçük hamlelerle ilerlenen bir strateji oyununa dönüşüyor. Chuck'ın intihar etmekten kıl payı kurtulması da var, tam PKD hadiseleri bunlar. Bir çıkar ilişkileri, bir şeyler.

Alfa III M2'nin olayı da şu: Zamanında Alfa/Arz arasında bir savaş yaşanmış ve Dünya bu savaşı kazanmış. Lakin bu aydaki bir akıl hastanesinden kurtulanlar, 25 yıllık bir süreçte galiba, kendi devletleri diyebileceğimiz bir yapı oluşturmuşlar ve bu da dünyalıların işine gelmiyor, bunların tekrar akıl hastanesine kapatılmaları lazım. Bunun için de Mary yollanıyor işte. Burada Manlar var, manik depresifler. Şizler var, şizofrenler. Böyle yedi klan var ve her birinin özelliği, hastalıklarına göre belirlenmiş. Manlar çok agresif ve kuvvetli, şizofrenler sanatçı, böyle şeyler. Bunların yaşadıkları şehirlerin adları da yine aynı mantıkla verilmiş: Adolfville, Gandhitown, bilmem ne. Yukarıda hastalık dedim de, tam bu noktada PKD'nin psikososyal incelemeleri giriyor işin içine.

Bu uyduda yaşayanlar "normal". Çünkü normal olmayanların varlığı, bir savaş başlatıp neyin normal olduğunu belirleyecek kadar kuvvetli değil, hatta hemen hemen hiç yok. Akıl hastalıklarının hasta olmayanlarca belirlenmediği bir dünyada hastalık isimlerinin de klan adı olarak kullanılıp başka bir anlam içermemesi de gayet doğal. Hatta görülüyor ki bu insanlar arasında arzdaki insanlardan farklı durumlar mevcut değil. Yine kuvvetlinin borusu ötüyor, sanatla ilgili çalışmalar yine var, bilmem ne. Başkalarınca normal olmayan bir durumun tanısı konulmadığında uygarlık yine sürdürüyor kendini. Bundan 100 yıl sonra en başta bahsettiğim hadise gerçekleşebilir; "normal" insanlar kendilerini hapiste bulabilir. Sonuçta bize benzemeyenleri parmaklıklar ardına gönderen biziz.

Azizler konusunun üstünde ayrıca durmaya değer, zira konu olarak pek özgün olmayan bir fikrin en özgün noktası burasıydı bence. Üç aziz var, bunların doğaüstü bazı güçleri var. Her şeyin rasyonel olarak ilerlediği bir dünyada bunların varlığı bir dengesizlik yaratıyor ama PKD'nin cevabı hazır: "Bir şizofrenik, ya da daha büyük bir olasılıkla birlikte çalışan birkaç şizofrenik, psikotik algılarını telepatik bir yetenekle işbirliğine sokmuş olabilirler miydi?". Melezler; telepatların etkin olduğu bir dünyada bir tık daha üstte yer alan beyni kuvvetli kardeşler. "Neden olmasın?" fikrini veriyor PKD.

Eh, "bir de öbür taraftan bakalım" romanı. Güzel.
Romanın yazılış aşamalarını Manzaradan Parçalar'da bulabilirsiniz, ayrıntılarıyla anlatılıyor. Bir iki şey haricinde bu kısmı geçek.

Öncelikle bu romanın bir "oyun" olduğunu unutmamak gerekiyor, Pamuk'un hayatına yedirilmiş bir oyun. Gençliğinde ressam olmak isteyen ve bütün zamanını buna ayırıp üniversiteye gelince hayallerini bir anda değiştirmek zorunda kalan yazarın gençlik hayallerinde ve o yılların keyif dolu anlarında yer etmiş büyük mutluluklar, romanın kaynağı. Böyle mutluluklara Pamuk'un diğer romanlarında da rastlamak mümkün, Sessiz Ev'i düşünürsek her bir karakterin beklentisi farklıydı. Yeni Hayat bir yolculuğun romanıydı, yolculukların kendine has bir burukluğu olsa da mutsuzluğundan bahsedemeyiz. Kısaca Pamuk'un romanlarında hiçbir zaman tamamen batmış bir insana rastlamazsınız. Burada da rastlamazsınız. Sebebi, romanın ortaya çıkış sebepleriyle aynı: Unutulmaya yakın bir mutluluğu canlandırma çabası ve oyun oynama ihtiyacı.

Oyunu, romanın kurulduğu dünyada aramak gerekiyor. Pamuk anlatmış; yıllar süren araştırmalar, binlerce minyatürün incelenmesi, daha bir sürü ayrıntı. 1591'deki bir şehre, meydanlara sokaklara, evlere, odalara, mutfaklara, mutfaklardaki tabak çanağa ve yiyeceklere dair ne varsa Pamuk'un zahmetli araştırmalarının ürünü. Hatta söylediğine göre romanı yazmaya bir türlü başlayamamasının sebebi de doymak bilmez araştırma açlığı. Burada ilginç bir nokta, yazarın daha çok Batılı gezginlerin seyahatnamelerinden faydalanması. Kendisi British Museum'da bir deryaya düşüyor, kitapların arasında bir oraya bir buraya saldırıyor ve orada canımız, canısı, pek sevdiğimiz Mario Vargas Llosa'yı görüyor. Neyse, bu seyahatnamelerin bence şöyle bir etkisi olmuştur ki misal Edmondo De Amicis'in İstanbul'una baktığımızda, sanki büyülü gerçekçiliğin kralıymış gibi gelir. 1800'lerde böyle bir İstanbul var, kim bilir 1600'lerde nasıldı. Büyülü bir alemi dolaşan Batılıların izlenimleri, ister istemez Pamuk'un kurduğu dünyayı ve karakterden karaktere dolaştırdığı anlatıcının üslubunu değiştirmiştir. Sanıyorum.

Anlatıcının ağız değiştirmesinin hiçbir fark yaratmadığından şikayetçiydi bir arkadaşım. Yani bizim Kara nasıl konuşuyorsa, Leylek de öyle konuşuyormuş. Sadece anlatıcının değişmesi, karakterin değişimini yansıtmaya yetmiyormuş ama Pamuk'un öyle bir kaygısı olmadığı çok belli. Aslında tek bir anlatıcının varlığını seziyorum ben; her bölümün başında anlatıcıların adı verilirken bölümlerin, dolayısıyla anlatıcıların tümüne kitabın adı vasıtasıyla Benim Adım Kırmızı denmesi mesela, gayet mümkün.

Padişahın emriyle Enişte Bey'in hazırlaması gereken bir kitap var ve bunu dört usta nakkaş işleyecek: Zeytin, Leylek, Kelebek ve Zarif Efendi. Zarif Efendi daha başta öldürülüyor ve bunun ucu Nusret Hoca'ya dayanıyor. Nusret Hoca, memleketin kötüye gidişini dinden sapılmasına bağlayan kuvvetli bir zat, roman boyunca kendisiyle hiç karşılaşmayacağız ama her sayfada gücünün farkına varacağız, zira nakkaşlar arasında yayılmasından korkulan resim sanatına düşman biri. Buradan da Doğu-Batı konusuna geliyoruz. Denebilir ki Beyaz Kale'deki "ben sen miyim, ben kimim, burası neresi, neresiydi doğu, batı neydi, biz ne olduk, neler oluyor" fikrinin yansıması, Benim Adım Kırmızı'daki nakkaşların dünyasına gizlenmiştir.
Son olarak, kaybolan bir sanata ağıttır bu roman. Manzaradan Parçalar'da Pamuk şey diyor, işte, bu roman kaybolmuş bir güzelliğin izinin sürülmesidir, zira kök salacak kadar bir mazisi olmadı ve Batı da resim sanatında gümbür gümbür geliyor. Enişte Bey'e söyletiliyor ki zamanla minyatür geleneği kaybolacak, üstatlar unutulacak, Batı'nın resimleri ve sanatı baskın olacak. Gerçekten öyle, kendi adıma konuşmam gerekirse küçük adamların, aynı yüzlerin resmedilmesiydi minyatür, felsefesini hiç bilmiyordum. Köklü kültür olayı romanda da mevcut, Katil'in ağzından duyduğumuza göre resim baskın olunca nakkaşlar unutulacak, çünkü Batı yüzyıllardır bu sanatla uğraşıyor, oysa Doğu'da bırakın uğraşmayı, yasaklanmış.
Çocuk denecek yaşta gazeteciliğe başlamış, Cemal Paşa'nın kalem müdürlüğünü yapmış bir kişi Falih Rıfkı. İkinci Abdülhamit'in baskıcı rejiminden bıkan çoğu aydın gibi özgürlük istemiş, özgürlük fırsatı olarak ortaya çıkan İttihat ve Terakki'ye sarılmış ve sonunda çokları gibi bu plansız harekete yüz çevirmiş. Ardından Atatürklü yıllar başlıyor ve koyu bir Atatürk hayranlığı bu sefer.

Anı kitapları tehlikelidir, yazarın düşüncelerinden az çok bir şeyler çıkarabiliriz fakat olayları ve kişileri birazcık olsun saptırdığı anda geçmiş olsun, istersen kazı yaparak oku, çarpıtılmış bir geçmişi öğrenirsin ve eğer yalanlayacak kimse yoksa, susturulmuşsa vb. doğruya ulaşamazsın. Tarihi kazananlar yazar derler ya, burada önemli olan yazma eyleminden çok susturulmuş tarihtir. Bir şekilde öbür tarafı da dinlemek lazım, karşılaştırmalı okuma yapmak lazım.

"Ya ben kimim?

Ben haddini bilen bir yazı adamıyım. Cumhuriyet devrine 'Akşam' gazetesinin dört sahibinden ve iki başyazarından biri olarak girdim. Cumhuriyet Halk Partisi'nin iktidar devrinden 'Ulus' gazetesinin 'eski' başyazarı olarak çıktım. Otuz yıl yazdım, konuştum, dinledim ve gördüm. Hepsi bu..." (s. 9)

Burada hareketin içinde yer almış bir aydının yazdıkları var sadece. Birinci Dünya Savaşı geçer, Falih Rıfkı'ya göre bu savaşa hiç girilmeyebilirmiş, İkinci Dünya Savaşı gibi. İpin koptuğu gemi bombalaması olayından hiç kimsenin haberi olmamış. Enver Paşa'nın Alman hayranlığı var gerçi ama son nokta bu olaydır.

Mustafa Kemal'in İstanbul günleri, harekete geçmek için son planların yapıldığı günlerdir. Samsun, Amasya, Erzurum, Sivas... Ne tehlikeler atlatılmış, inanılmaz. Çerkez Ethem, Demirci Efe, Topal Osman. Entrika yumağı her yer. Gidişat şu: Mustafa Kemal önceliklerini gayet iyi bir şekilde belirlediği için önce düşmanı evine göndermek için çalışıyor, sonra rejim için, sonra yenilikler için. Falih Rıfkı, bunları yakından yaşamış, kendisi Bolu mebusu.

650 sayfalık kitap, çok mevzu var incelenen. Kimi ayrıntılı, kimi değil. Falih Rıfkı'nın Mustafa Kemal için görüşü şu: Milletini uygar medeniyetler seviyesine çıkarmak için uğraşan bir lider. Son olarak, Atatürk'e dair çok sayıda anıya, ilginç olaya rastlanıyor. Ankara'nın ilk başkentlik günleri de var.