Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Şadan Gökovalı'nın bir ucundan girip diğer ucundan çıkamadığı tonla yazıdan derlenmiş Balıkçı kitaplarından biri. 1950'lerde Demokrat İzmir adlı gazetede çıkan tarih yazıları, Gökovalı'ya göre İzmir tarihi konusundaki en ayrıntılı ve en özgün çalışmalardan biriymiş. Antik eserlerin resimlerini de kendi çizmiş Balıkçı, çizimler on numara.
Önce İzmir'in 3000 yıl önceki coğrafi durumuna bakıyoruz. Akarsuların isimleri nereden geliyor, Efes'in önü denizdi, böyle şeyler. Amazonların İzmir'le bağlantıları var mesela, İzmir adının kökenlerine gittiğimizde Amazonlara da denk geliyoruz. Buradan İskitlere yol oluyor, Kimmerler beliriyor ve o dönemde yakınlarda kim varsa hepsini bir bir görüyoruz. Birçok araştırmacıyı referans alıyor Balıkçı, sallama bilgiler değil bunlar. Mitolojilere de tarihle paralel olduğu yerlerde inandığını belirtmişti. Yeterince geriye gidersek her mitolojinin bir gerçeğe dayandığını düşünmek gerek, anlamadığımız şeyleri abartmaya, efsaneleştirmeye çok meraklı olduğumuz için mitoloji, söylence falan çıkıyor ortaya. Bence süper, masal gibi geliyor hepsi. Yok Hera İo'yu kovalamış, İo öküz olmuş, kaçmış da bilmem ne. Çok güzel lan.

Eski Söylencelerin İçyüzü adlı bir bölüm var ki Balıkçı'yı sevmek için yeterli. Şimdi bu İzmir'in kurucusu hakkında üç iddia var; biri bir Amazon savaşçısı, diğeri Tantalos namlı bir yarı-tanrı ki bu kardeşimizin hikâyesini öğrenip sinirlenmeyen insan yoktur sanıyorum, diğeri de başka bir adam. İşte bunların olayına Zeus falan da karışıyor, işin içine mitoloji girdi mi eski zaman tarihçilerinin dilleri bir değişiyor, bir süsleniyor. Ben buraya alamam hepsini, çok rica ederim 36. sayfadan itibaren bir okuyun.

Aslında bu yazıların tümü, bir iki yeni bilgi dışında Balıkçı'nın diğer kitaplarında da incelediği mitolojik hadiselerden ibaret. İşte Anadolu'da eskiden anaerkillik mevcutmuş, bu yüzden Kibele'ye tapılıyormuş, sonra güç sahipleri değişmiş, bu sefer ataerkillik baskın olmuş. Sümerlerin Tammuz'undan Adonis'e, başka bir ata tanrı çıkıyor ortaya ve ana tanrılar şekil değiştirip varlıklarını sürdürseler de geri planda kalıyorlar. Oysa Kibele'ye, Bereket'e tapmak için erkekler cinsel organlarını kesip toprağa gömerlermiş ayinlerde. İnsanlar kurban edilirmiş falan. Stephen King'te bile bunun izleri mevcuttur. Tarihle mitolojinin karışması da bu yüzden güzeldir zaten; gerçekliğinden emin olamadığımız şahsiyetler, arketipler olarak varlıklarını sürdürürler, günümüze kadar gelebilirler hatta. Gılgamış'ın Herkül'e dönüşmesi, çok basit bir örnek. Hristiyanlıktaki birçok geleneğin paganizm kaynaklı olması, daha neler neler.

Çok çok öküzce anlattım, bir dünya ayrıntı mevcut. Anadolu'nun tarihini incelemek isteyenler için birebir.

Büyük Kukuriko, bir distopya. Ya da bazılarının ütopyası. Teknolojinin nimetlerinden faydalanarak bir toplumun koyunlaştırılmasını inceleyen bir hikâye.

Güç sahipleri, birçok düşünürün görüşlerini alarak bir sentez oluşturuyor ve bu sentez, toplumun yönetilmesi için temel oluyor. Şurayı almakta da fayda var: "(...) İlk önce kahraman , Tanrı olarak tanınır. Sözgelimi Odin ve Thor gibi. Sonra peygamber olarak, daha sonra büyük bir şair olarak Dante, Shakespeare gibi. Bunların ardından asker ve edip olarak, vb... Eğer Carlyle günümüze kadar yaşamış olsaydı, endüstri ve makinalaşma çağımızda kahraman, büyük bir endüstri şefi olarak ortaya çıkardı." (s. 156)

Temel bu, ardından yapay yüz ifadeleri, yapay tepkiler, yapay düşünceler veriliyor insanlara. Bunlar elektronik aletlerle, maskelerle sağlanıyor. Böyle bir uyuşturulmuş, düşünemeyen, mutluluk sanrısı içinde yaşatılan toplum. Ben sadece bir noktaya dikkati çekmek istiyorum, bir arkadaşımdan aynı şekilde dinlemiştim çünkü. Gerçek bir olay! Büyük firmalar var ya hani, giyim firmaları. Öküz gibi paralara kıyafet satarlar. Artık öyle bir noktaya gelinmiş ki mesela bu firma bir takım elbise üretiyor, sadece 10 adet. Para babalarına haber uçuyor, benim giydiğimi başka kimse giymesin diye inanılmaz paralara alıyorlar bu elbiseleri. Başka kimse giymesin diye. Ben sizin aklınızın bam telini sikeyim çok affedersiniz. Ulan donunla birlikte yıkayacaksın o gömleği, pantolonu, ona özel çamaşır makinesi de al bari. Neyse işte, aynı olaydan Balıkçı da bahsediyor.

En sonda da dört beş deneme var, fıkra var, bir de radyo konuşması var. Böyle bir kitap. Balıkçı yine süper.
Kaosun tam ortasına düşüyor okuyucu. 10 dakika sonra havaya uçacak bir binanın en tepesinde kafaya dayanmış bir silah, "Ölmeden yaşayamayız," gibi, "Bu aslında ölüm değil," gibi felsefik gibi şeyler söyleyen Tyler isminde bir adam, susturucu ve bomba yapım teknikleri, havaya uçmak, silah, Marla. Kurgu zamanında bir ileri, bir geri gidiyoruz, o yüzden sallamadan okumak gerekiyor. Bu kaostan sonra anlatıcımızı bir şişkoya sarılırken görüyoruz. Bob. Testis tedavisi yüzünden memeleri çıkmış ve iyi hissetmek için hastalığının toplantılarına gidiyor. Romanın çözümüne dair ilk ipucu burada geliyor: "O koca ıslak surat yüzümün üstüne kapanıyor ve ben içeride kayboluyorum. İşte o zaman ben de ağlıyorum. O sarmalayıcı karanlıkta, başka birinin kolları arasına hapsolmuşken, hayatta elde edebileceğiniz her şeyin sonunda çöpe gideceğini anladığınız zaman ağlamak çok kolaydır." (s. 17) Böylece bu tip terapilere gelme sebebi olan uyku sorunu da bir süreliğine atlatılmış oluyor. Yaşamak için yeterince makul.

Marla Singer'ı bu toplantılarda tanıyor anlatıcı. İkisi de çeşitli destek gruplarına gidiyor. Akciğer kanseri, bağırsak kanseri, bilmem ne bir şeyi, buralarda karşılaşıyorlar ve anlatıcının uykusuzluğu geri dönüyor, kendisi gibi biri daha var çünkü ve birbirlerinin oraya geldikleri zamanki mutluluğunu yok ediyorlar. Suçluluk duygusu.
Anlatıcımızın işi ürün iptali koordinatörlüğü. Bir barın bodrumunda her cumartesi toplanıyorlar, Tyler kuralları söylüyor. Dövüş kulübü hakkında konuşmak yasak, yasak ve eğer ilk gecenizse dövüşmek zorundasınız. Kıvılcım ilk dövüşle başlıyor, Tyler'la Anlatıcının etrafında bir kalabalık toplanıyor.
Bir zaman sonra Tyler evin bodrumu için hesap kitap yapıyor ve buraya bir sürü ranza alıyor. Böylece kulüp elemanlarından ilk ordu da kuruluyor. Üç grup vardı galiba; biri vandallık yapıyor, diğerleri de ona benzer şeyler yapıyor.. Okuyun, çok arıza bir bölüm o. Anlayacaksınız zaten.
Bener'in son kitaplarından biri. Hikâyeler.
Sabırlık: Yazlık, Foça tarafları muhtemelen. Bener oraları pek seviyor. Neyse, ressamımız var bir tane. Bir gün bir misafir geliyor buna, bir kız. Ressamın bir sergisinde tanışmışlar, kız haber vermeden pat diye geliyor. Ressam şaşırıyor, sonra alışıyor duruma. Kızı da beğeniyor açıkçası. Kız da sıcak davranıyor adama. Çeşitli sohbetler, bir şeyler. Adam çekiniyor biraz, arada kırk yaş falan var. Lan hamle yapsam mı, yapmasam mı diye düşünüyor. Kız bunu öpüyor, bu da dur falan diyor. Öyle bir anda höy diye olmaz gibisinden. Sonra sevişiyorlar sanıyorum, ardından kız gidiyor. Bu kadar. Bir adamın çekinceleri, bir kızın rahatlığı, Lolita atmosferi. Böyle acayip bir şey.

Kahve Molası: Hikâye öyle bir başlıyor ki sanki çok küçük bir rastlantı çok şey değiştirecek sanıyoruz. Yazar, okuru direkt yönlendiriyor. Ben sevmem böyle bir şey, özgür hissetmek isterim. Burada o yok, hikâyenin sonunda çok manyak bir tesadüf de yok. Dolayısıyla biraz fail.

Bir devrimci ortamı incelemesi aslında. İşte devrimcinin sevgilisi olmaz falan, bu tarz işler var. Aileler, ekonomik durumlar ve gençlerin toplumsal konumları. Böyle. Rastlantı da şu: Esas kıza aşık olan bir adam var, kızın evindelerken kahve dökülecek, bu adam ellerini açıp kahvenin yere dökülmesini engelliyor, tabii eller haşlanıyor. Aynı gecenin sabahında da polislerce öldürülüyor. Olay bu.

İlk Aşk: Liseli iki genç, küçük bir kasaba. Birinin sevgilisi oluyor, parti gibi bir şeye gidecekler, esas oğlana da bir kız ayarlıyorlar. Esas oğlan kıza aşık oluyor, kız da buna aşık oluyor. Kız büyük bayağı. Nişanlı falan, sevgilisi Amerika'da, dönünce evlenecekler. İşte aşk meşk, sonra adam Amerika'dan dönüyor, sonra taşınıyorlar. Bizimki aşk acısından parkeleri kemirecek neredeyse. Böyle. Eskiden insanlar ne pis aşık oluyormuş arkadaş ya, sizli bizli konuşmalar, akrostişli mektuplar. İşte bunlar hep Osmanlı. O zamanın manyaklıkları azalarak bitecek umarım. La git konuş, en fazla reddedilirsin.

Kaçış: Gazeteci bir kardeş var, memleketin uzak bir köşesinde yolculuk esnasında benzini bitiyor. Etrafta PKK'lılar var, tehlikede. Bir köye sığınıyor, köyde de düğün şenlik menlik var. Bir kız evlendirilecek ama kız evlenmek istemiyormuş, kasabada sevdiği bir memur varmış, kaçacakmış. Adamımız kıza yardım ediyor. İşte çeşitli sosyal problemler, kadınlara değer verilmemesi, bu şekil.

Yataklı Vagonlar Mabudesi: Bu güzel işte. Bir kadın var, iyi eğitimli bir bürokrat. Lakin baskıcı bir ailede yetiştiği için duygusal olarak pek gelişmemiş, beyim bilirci. Bir malla evleniyor, maldan çocuğu oluyor ve hayatından memnun değil. Sonra bir adamla tanışıyor, bu adam da hayatından memnun değil falan. İşte kadının hayatını ve toplumu sorgulaması, sıkıntılar, bilmem ne. Sonra beraber İstanbul'a gitmek üzere trene biniyorlar, trende ahlak bekçisi bir biletçi var. Kadının canını çok sıkıyor, sonra kurtuluyorlar bundan ve hikâye bitiyor. Şöyle bitiyor:

"Korkmuştu Murat. Eğer verdiği yüklüce bahşişle memuru susturamamış olsaydı, Haydarpaşa garında benimle birlikte karakola gitmeyi göze alabilecek miydi? Belki o zaman da yine dışarıdan, başka yollarla beni kurtarmaya çalışacak, ama kendisini doğrudan tehlikenin içine atmayacaktı. Bunda da haklı sayılırdı elbette. Mantığın gereği buydu. Ama ya sevginin?" (s. 102)

Buradan anlaşılıyordur nasıl bir atmosfer taşıdığı. Bener'in değinmek istediği noktalar gayet net ama anlatım biçiminde büyük sıkıntılar var. Laboratuvarda deney farelerini izler gibiyiz, her şey bir haritaya göre belirleniyor, her şey pek bariz. Dolayısıyla okuyucu için heyecan yaratıcı bir hadise yok.

Nazife Hanım'la Kızları: Bir genç ve iki kız kardeş hakkında. Yine gençlerin ilk maceraları falan. Uzun uzun anlatmaya gerek yok.

Eski Kareler: Okuyucu şaşırtmacalı tipik bir hikâye. Sekiz milyon tane benzeri olduğu için şaşırılmaması doğal. Eski bir oyuncu var, parasız kalıyor, kimsesiz kalıyor, bir gün otobüste bir kız bunu görüyor, gülümsüyor. Adam da kızın kendisini tanıdığını düşünüyor. Aşk meşk olayı kuruyor kafasında. Meğer kız yerini vermek için bakıyormuş. Bu.

Pavyonda: Tipik bir Türk gencinin pavyonla imtihanı. Düz.

Sonuncu: Kangrene dönmüş 10 yıllık bir ilişkinin incelemesi. Düz.

Evlilik Ajansı: Sosyetik zengin düşürmeye çalışan kızların maceralarını dinleyen bir adam. Düz.

Eski Defter: Heh, kitaptaki en güzel hikâye bu. Geçmişte yaşanmayan bazı şeyler gelecekte nasıl yaşanabilir, ilişkiler, böyle şeyler.

Şimdi mekan yaratmada bir sıkıntı yok, kasaba, insanlar falan süper. Dediğim gibi, bir konuyu bodoslamadan anlatmak ne yazık ki sıkıyor. Bener meraklıları okusun, öbür türlü bulaşmayıp devam edin.
Tarihimizi biliyoruz. Vatanın elden gideceğini gören Türk insanı, bütün imkanlarını, hatta canını bile ortaya koyarak Kurtuluş Savaşı'nı kazandı. Özakman'ın muazzam eserlerinde bunun örneklerini görürüz.
Kitap üç bölüm, ilk bölümün adı Von Kres Paşa'nın Dürbünü. Cehennem Topçu'yla başlıyoruz. Cemil, Almanya'da balistik eğitimi falan almış bir topçu yüzbaşıdır. Lakabı Cehennem, çok deli topçu. Büyük savaşta cepheden cepheye koşmuş, onca koşturmaya rağmen zafer yüzü görmemiş, haliyle yorulmuş bir savaşçı. Ucunda zafer olan savaşta ne kadar çabalarsanız çabalayın, pek yorulmazsınız. Ödülünüzü alırsınız çünkü. Bu öyle değil. Cemil, yenilmiş bir savaşçı.
Roman uzun, ana noktalar da uzun. Caddebostan'daki mekanda Cemil'in Kanal Cephesi anılarını görüyoruz. Alman generallerin yanlış kararları, Osmanlı askerinin bozgunu. Bu tarz şeyler. Benzer olayları Falih Rıfkı Atay'ın Zeytindağı adlı kitabında ayrıntılarıyla bulabilirsiniz. Çok sıkıntılı bir cephe, savaşın kaybedileceği ortada olmasına rağmen hem çöle, hem de düşmana karşı savaşılıyor. Düşman demeye de dilim varmıyor, daha farklı adlandırılmalı ama teknik olarak düşman.

Romandaki tüm karakterlerin kurmaca olmadığını söylemem lazım.

Sıkıntılar içindeki bir mücadeleyi gerçekçi bir biçimde anlatır Kemal Tahir. O yıllara bir de buradan bakmak lazım. Okunursa süper.
Arthur Pitt, Birlik binasından çıkar çıkmaz güruhun farkına varır. Aynen böyle. Arabasına biner, üstü Taubmann'a kalabalık hakkında bilgi verir. Arabaya saldırırlar, Arthur yardım ister, yardım gelmez. Çekerler bunu arabadan, boğazını keserler. O sırada puro çakmağı şeklindeki bir tarayıcı, olanları kaydeder. Arthur'ın bu tarayıcıdan haberi yoktur. Bir el, bu tarayıcının bağlı olduğu kabloyu çekiyor sonra. Burada Birlik'te bir katakulliler döndüğünü anlıyoruz.

Bir sonraki sahnede Taubmann'la Barris'i görürüz. Barris, arkası olmadan yükselmiş, çalışkan ve dürüst bir kardeşimizdir. Taubmann'sa düz bir sistem adamı. İşimiz Barris'le. Arthur'ın ölümünden kısmen kendini sorumlu tutuyor, koltuğunda rahat rahat otururken bir Birlik görevlisi öldü çünkü. Vulcan 3'e İyileştiriciler konusunda neden bir şey yapmadığını sormak için for doldurup yolluyor. Burada İyileştiriciler, sisteme karşı çıkan özgürlükçüler. Tek bir merkezden, hele hele bir bilgisayar vasıtasıyla yönetilmekten rahatsızlar. Vulcan 3 de bilgisayar oluyor. Gerçi bilgisayardan çok daha fazlası. Kendisine dünyada olan bütün olaylar sunuluyor, alet de insanların yürüteceği politikayı belirliyor. Yönetici direktör Jason Dill, hiyerarşide Vulcan 3'ün bir altı ve diğer herkesin üstü. Vulcan 3'e bir tek o bilgi girebiliyor, bir tek o ulaşabiliyor. Zamanı gelince Taubmann veya Barris, Dill'ın yerine geçecek, bu sebeple her türlü tezgah kurulabilir. İşte bunlar hep paranoya. Bir de İyileştiricilerin başı Peder Fields var. Bu adam Birlik'in Atlanta'daki akıl hastanesinde iki yıl kalıyor. "İyileştirilmek" için. Sisteme karşı çıkan görüşlere hastalık olarak bakılıyor. Lakin kendisi iki yılın sonunda sırra kadem basıyor ki orada iki hafta kalmak bile akıl sağlığı açısından büyük sıkıntıymış. Öyle bir yer.

Barris, Bayan Pitt'i ziyarete giderken bir okuldayız şimdi de. Kurgu öncesi zamanın olaylarını, dünyanın nasıl o hale geldiğini burada görüyoruz.

"Tahtanın önünde duran Agnes Parker, '1992 yılı aklınıza ne getiriyor?' diye sordu ve neşeyle sınıfı gözden geçirdi.
'1992 yılı Birinci Atom Savaşı'nın sona erişini ve uluslararası düzenleme on yılının başlangıcını akla getiriyor,' dedi en iyi öğrencilerinden olana Peter Thomas.
'Birlik kuruldu,' diye ekledi Patricia Edwards. 'Akılcı dünya düzeni.'" (s. 15)

Akılcı dünya düzeni. Vulcan 1 1970'te yapılmış, Vulcan 2 1975'te. Okullardaki eğitim bu düzenin ezberlenmesinden ibaret. Her iktidar kalıcı olmak için öncellikle okullara önem verir, çocukların beyinlerini yıkamak yetişkinlerinkini yıkamaktan daha kolay olduğu için. Tam tersi de mümkün gerçi. Neyse, öğretmen bir şeyler anlatırken arka sıralardan bir kız sisteme karşı bir şey söylüyor, tam o sırada Jason Dill sınıfa giriyor. Bir heyecan dalgası tabii, sistemin gelinebilecek en üst düzeyinde yer alan adam gelmiş sınıfa. Kız, adama da laf atıyor tabii. Dediği şu: "Direktör Dill, bir makine size ne yapacağınızı söylediği için kendinizden utanmıyor musunuz?" (s. 18) Afdsf, çıkışa gel. Sonra gerisi geliyor, işte bir makinenin insanlardan daha iyi olduğuna gerçekten inanıyor musunuz falan. Sonradan anlaşılıyor ki kız, Marion Fields, Peder Fields'ın kızı. Jason Dill kızı alıyor, Birlik binasına götürüyor. İşte tatlı sorular, baban nerdeler, bilmem ne. Lakin kız o evreyi çoktan aşmış, laf üstüne laf sokuyor. Şu dediğine gel, aynını Stalin'e veya herhangi bir lidere uygula. Liderlerin topu yerin dibine batsın, kendileri öyle olmasını istemese de ilahlaştırılırlar ve insanları kör ederler. Bunların hepsini Gündüz Vassaf'ın kitaplarını yazarken söyleyeceğim. Lan ne diyorum ben. Heh, kızın dediği: "'Televizyonda göründüğünüzden daha kısa boylu olduğunuzu biliyor musunuz?' diye sordu. 'Bunu bilerek mi yapıyorlar? İnsanları etkilemek için mi sizi daha iri göstermeye çalışıyorlar?'" (s. 25) Bunun ardından iki taraf da birbirine paranoyak diyor, ikna çabaları, bir şeyler. Ardından Dill'ı Vulcan 2'nin ve Vulcan 3'ün yanında görüyoruz, Vulcan 2'ye veri giriyor. Buna da geleceğiz ayrıca. O sırada kendisini izleyen ve giderek uzaklaşan bir çift göz görüyor. Bir uçak mı, bir kuş mu, hayır, o süpergöz. Ne olduğu belli değil. Dill korkuyor.

Barris Kuzey Afrika'da radyasyondan etkilenmeyen bir alandaki Bayan Pitt'i ziyarete gidiyor. Bayan Pitt'e göre İyileştiriciler örgüte sızmış, kocası onlar tarafından öldürülmüş. Bir dünya düşmanı varmış adamın, ayağını kaydırmak istiyorlarmış falan. Kadın, Barris'i kovuyor. Barris de o oluşumun içinde yer alıyor olabilir. Kimse kimseye güvenemiyor. Ortam paranoid başlı başına. Barris, Bayan Pitt'in şüphelerini kimle paylaşabileceğini bilmiyor. Taubmann zaten doğal düşman. Dill da ayak kaydırabilir.

Vulcan 2'nin parçalarına bakıyoruz. Alet havaya uçmuş, biri patlatmış. Dill orada, tehlikeye daha önce hiç bu kadar yakından bakmamıştı. Birlik'i yıkmaya çalıştıklarını ve hedefe yaklaştıklarını düşünüyor. Kendisinin Vulcan 2'ye sorduğu sorular var, cevaplar cebinde. Bunlar daha sonra ortaya çıkacak. Barris'in Vulcan 3'e sorulması için gönderdiği soruları görüyor ve Barris'in geçmişini araştırmaya başlıyor. Bu sırada Agnes Parker, başlarda gördüğümüz öğretmen kadın öldürülüyor. Bir dünya olay, of of.

Barris, Dill'ın Vulcan 3'e veri yüklemediğini, soruların da sorulmadığını öğreniyor ve Dill'ın bir işler peşinde olduğunu düşünüyor haliyle. Cenevre'ye, Birlik'in merkezine gidiyor. Cenevre'ye ulaşınca Rachel Pitt'le karşılaşıyor, bir otele gidiyorlar ve burada Peder Fields çıkıyor ortaya. Barris'in kendisine katılmasını istiyor, Barris Fields'ı reddediyor. Görüşürlerken bulundukları yere uçan bir savaş aracı giriyor, bunları gebertmeye çalışıyor ama Fields, aleti parça pinçik ediyor. Dağılıyorlar, Barris buluşmadan bir süre sonra otele görevlileri gönderiyor ama bir şey bulamıyorlar. Başta onlara katılmayı düşünmüyor haliyle.

Bu esnada Dill'ın Vulcan 3'le iletişime geçtiğini görüyoruz. Vulcan 3, bir anlamda canlı bir bilgisayar. Sürekli bir uğraş halinde; toprağı kazıyor, mekanik sesler çıkartıyor, bir şeylerle uğraşıyor. Büyüklüğü bilinmiyor, ne halt ettiği bilinmiyor. Dill'a kızıyor, onu görüyoruz. Kendisine yeterince bilgi verilmediğini, bir kriz öngördüğünü ve toplumun alt katmanlarının harekete geçtiğini söylüyor. Burada toplumsal bir yönün incelemesi var. Makineye göre toplumun alt kademeleri, yaşamsal gereksinimlerden çok iktidar ister, harekete geçmeleri içinse bir lider yeterlidir. Evet.

Bu kadarını anlatayım, gerisi özet olsun. Dill, Vulcan 2'den aldığı bilgileri Barris'le paylaşıyor. Vulcan 2'ye göre protest hareketler direkt Vulcan 3'e yönelik olduğu için Vulcan 3'ün bu olaylardan bir süre haberinin olmaması daha iyiymiş. Neden böyle olduğu ortaya çıkıyor zaten, bütün o gürültüler, bütün o genişlemeler, şamatalar falan, meğerse Vulcan 3 kendisine bir ordu yapıyormuş, tehlikede olduğunu eksik bilgilendirmeye rağmen düşünebilmiş. Sonrasında iki ana cephe oluşacak; bir yanda ister istemez İyileştiricilerle birlikte hareket eden Dill ve Barris, bir yanda Birlik'in adamlarıyla birlikte kendini savunan Vulcan 3. Sistem sisteme karşı. Böyle bir şahane roman. Gelişine vurulsun, kaçırılmasın.