Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Bir post apokaliptik dönemdeyiz. Ben böyle dönemleri pek severim. Saçma sapan kahramanlıklar işlenmemişse ve en ince detaylarına kadar incelenen bir dünya yaratılmışsa of, kral. Bu da kral. Bunda şöyle bir olay var, biraz tefrika mantığıyla yazılmış bu. Brin, yazdığı bölümleri bir dergide yayımlamış, sonra onlar üç kitap halinde basılmış. Birbirinden tamamen kopuk olmayan, lakin tam bir bütünlük de oluşturmayan kurgu zamanlar var, Dede Korkut'un hikâyelerine benzer ama öyle büyük bir kopukluk yok.

Gordon Krantz namlı kardeşimizin başından geçenler. Dayımız otuzlarının sonunda. Çetelerden kaçarak yaşamını sürdürüyor. Kıyamet savaşları falan sırasında canlı kalanlardan, o zamanın hükümetten geriye kalan yönetim organında asker olarak yer almış, çetelerle savaşmış derken arkadaşları öldürülmüş, bu da vurmuş kendini yollara. Başta bunun soyulduğunu görüyoruz. Bir çete geliyor, bunun eşyalarını düdüklüyor. Bu yapmayın etmeyin falan diyor işte, dalgaya alınıyor. Çete uzaklaşınca peşlerine düşüyor, bu sırada düşünüyor. Neydik, ne olduk gibisi.

"(...) Ve her halükârda, eğer mutlaka bir cesede dönüşecekse, piçlerden en az birkaç tanesini de beraberinde götürerek dağları bir sonraki yolcu için daha güvenli bir hale getirebilirdi.
Yine de, çatışmaya doğru yaklaştıkça, bu noktaya varmayı içten içe istemediğini de fark ediyordu. Bu adamların hiçbirini öldürmeyi gerçekten arzu etmiyordu.
Barışı ve çoktan ölmüş bir ulusun bir parçasını Teğmen Van'ın küçük mangasıyla birlikte korumaya çalıştığı günlerde de böyle olmuştu.
Daha sonra ise bir ozanın, gezgin bir oyuncu ve işçinin yaşam tarzını benimsemişti - kısmen hareket etmeyi sürdürmek, bir yerlerde bir ışık bulabilmek umuduyla." (s. 25)

Tam olarak böyle bir insan. Yaşadığı onca olaya, katliamlara, çatışmalara rağmen ruhunu kaybetmemiş, katılaşmamış bir insan. Oradan oraya gidip şarkı söylüyor, masallar anlatıyor ve daha birçok şey yapıyor. Mesela tanıdığı herkesin ve bildiği küçük, sevimli dünyanın yok olduğunu, daha 18'indeyken parçalara ayrıldığını, paranoyanın ve depresyonun bu yeni dünyada doruğa ulaştığını düşünüyor. Yine de durmuyor, vazgeçmiyor ve bildiği en iyi şeyi yapıyor; yürüyor.

Adamları takip ederken gözüne bir parıltı çarpıyor, uzaklarda bir bina var. Lan zaten gebertmeyecektim diyerek bu binaya gidiyor. Binanın önünde bir cip var. Bizimki cipe gidiyor ve kaderiyle karşılaşıyor: Ölü bir adam, mektupla dolu torbalar. Bir de viskiyle dolu bir içki tenekesi. Bu noktadan sonra olaylara bodoslamadan dalıyoruz.

İlk olarak bir kasabaya gidiyor Gordon, burada Hamlet mi, Othello mu, bir şey oynuyor. Oyunculuktan hiç anlamaz ama kıvırıyor bir şekilde, sonuçta yemek yemesi lazım yaşayabilmek için. Bok gibi oynuyor ama tutuyorlar bunu, zira sanata benzer bir şey yıllardır görülmemiş. Yemek veriyorlar, hatta bir kız bununla sevişiyor, çünkü atom savaşlarında radyasyonik bir şeylerden ötürü erkeklerin üreme organları hacamat olmuş, Gordon'a zarar gelmemiş. Kız evli mi, nişanlı mı, öyle bir şey. Nişanlısı da orada üstelik. Böyle bir dünya. Neyse, yiyip içiyor ve yollara düşüyor yine. Kasabanın ileri gelenlerinden biri aslında postacı olmadığını tahmin ettiğini söylüyor ama onay da beklemiyor, zira Gordon kasabaya umut getiriyor ve umut, neredeyse yiyecek kadar değerli bir şey.

Dünyanın ayvayı yemesiyle ilgili bir bölüm, olanları anlayak:

"Çok uzun bir süredir korku saçmış olan atom bombalarına gelince: Slav Dirilişi kendi içinden çöküp beklenmedik bir zafer ilan edilmezden önce sadece küçük bir kısmı kullanılmıştı. O elli altmış bomba da (ohaa, çok küçükmüş yazar kardeş) Üç Yıllık Kış'ı başlatmaya yetmişti, ama insanoğlunu da dinozorların peşi sıra gönderecek Yüz Yıllık Gece'ye değil. Birkaç hafta boyunca gezegen mucizevi biçimde kurtulmuş gibi görünüyordu.
Ama bu görünüşteydi yalnızca. Ve gerçekten de belalar bir araya geldiklerinde bile -birkaç bomba, biraz mikrop ve üç adet kötü hasat- büyük bir ulusu ve onunla birlikte bir dünyayı mahvetmeye yetmezdi.
Ama ortada bir başka hastalık, içten içe kemiren bir kanser daha vardı.
Sonsuza dek cehennemde yanasın, Nathan Holn, diye düşündü Gordon. Karanlık bir kıtanın bir ucundan diğerine sıklıkla yinelenen bir beddua olmuştu bu." (s. 34)

Demek ki bombalar patladı, panik ortamında insanlar aç kaldı, hasat iyi olmadı ve kıtlık doruk noktaya ulaştı, çöken sağlık sistemiyle birlikte sağlık da dibi boyladı. Ardından Nathan Holn adlı şahıs ortaya çıktı ki gücün olmadığı bir ortamda kendi gücünü yaratarak insanları ezen bir diktatör oldu. Bu adamdan korunmak için feodalite hortladı ama bazı kentlerde de mini demokrasiler kuruldu. Bir şekilde insanlar kendilerini bu adamdan korumaya çalıştılar, savaştılar ve hayatta kaldılar. Yine de Holnistler korkulacak kadar güçlüydü.

Gordon bir kasabaya geliyor ve ayrıldığı kasabadaki bir adamdan aldığı mektubu bu kasabadaki bir kadına veriyor. Postacılık olayı böyle başlıyor. Ardından başka bir kasabada bir süper bilgisayar buluyor, meğer o bilgisayarın içinde bir adam varmış da insanları bu adam yönlendiriyormuş. Poe'nun da bir hikâyesinde işlediği Mekanik Türk'e benzer bir olay. Sonrasında başka bir kasaba, feministler, Holnistlerin mutasyona uğratılmış süper askerleri falan derken olaylar bir sürü.

Pek fazla olmasa da toplumun bir felaket karşısında nasıl değiştiğinin incelendiği bölümler var. Köpek dövüşleri düzenleniyor mesela insanlar eğlensin diye ki bunu yapanlar zamanın profesörleri, bilmem neleri. Çevreci çevreci insanlar. Sonrasında bizim Kurtuluş Savaşı ortamının Türk köylüsü gibi insanlar. Savaşlardan bıkmış, kadercilikle sonlarını bekleyen ve hiçbir şeye karışmayan insanlar. Sonlara doğru Holn'un Stalin'le, Hitler'le karşılaştırılması. Dünya tarihini bir kıyamet sonrası kurgusuna uyarlayın, romanda yer alan kişiler ve olaylar tam olarak bu. Süper, kaçmaz.
Kitap güzel, çünkü hayatını yaşamak istediği gibi yaşayan bir adam var. Sırf bu yüzden güzel. Bendeki 93 basımı, ikinci baskı. Roman üç bölüme ayrılı. Birinci kitapta Erling Haefs'in Oslo'ya dönüşü ve Charly'yi buluşu var. İkinci kitapta başa dönüyoruz, bu üçünün çocukluğuna. Küçük bir kasabada yaşıyorlar, okula gidiyorlar, bildiğimiz hayat yani. Sonra kırılma noktası geliyor, çizginin dışına çıkıyorlar. Üçüncü kitapta da Erling'in yaptıkları, ettikleri.
"(...) Durup sokaktaki ışığın güzelliğine, karanlığın yumuşak aurasına hayran oluyordum. Kentin doğusuna doğru ilerlerken tüm duygularım şiirselleşmişti. Her şeyi, evlerin cephelerini, arabaları, telefon kulübelerini, sosis satan büfeleri, tramvay raylarını gerilerdeki bir başka şeyin ifadesi, bir ruhun belki de Tanrı'nın mistik bir manifestosu olarak düşünüyordum. İnsan yaratıcılığının eseri - evet tamam. Ama nereden geliyordu düşünceler, itkiler? Ve niçin aramızdan yalnızca bazılarına doğuştan armağandı engin düş gücü, arayıp bulma tutkusu? Çünkü böyleydik biz; çok uzaklarda, çılgınlığın savanlarına çıktığımız, yaşam boyu sürecek olan safaride, varlığına derinden inandığımız altın gergedanın peşinden koşan bir çete..." (s. 25)

İşler bir grup tembelin maceraları olmaktan böylece çıktı. Sırayla gidersek öncelikle kent. Cemal Süreya, şairliğini her şeye bir şiirmiş gibi yaklaşmasına bağlar. Her şey bir şiir. Öyleyse daha çok şey görmek doğal bir istektir, bir doyumsuzluk vardır burada çünkü.
Erling'in saydıkları kenti, büyük bir kenti ne kadar önemsediğini gösterir. Böyle bir kentte gidilecek çok yer, görülecek çok şey ve tanışılacak çok insan vardır. Bu insanlar hep bir aradadır, çünkü toplum böyle asalakları istemez. Üretmeni ister. Ürettiğin şeyi beğenmez. Daha iyi yenilmek için biraz daha dibe batarsın. Yalnız olduğunu sanırsın, bakarsın ki etrafında birileri var. Hepsi senin gibi olmak zorunda değil, aylaklık aynı düşüncelerde buluşmak zorunda değil. Yine de bir, iki, üç, kaç kişiyi bulursan o kadar iyi. Eh, kentin de bu insanlardan pek farkı yoktur. Aynı rayları, aynı büfeleri görmekten mutlu olmaz mı insan? Bazı şeylere tutunmak gerekir, hep orada olduğunu bildiğiniz bir şeyler lazım.
Öncelikle bir seçimler romanı değil bu. Dediğim gibi, bazı şeyler kendiliğinden gelir. İkincisi, bir seçimler romanı. İstediğiniz gibi yaşayacaksınız ve sadece yapmak istediğiniz şey, yaşamak istediğiniz hayat etkili olacak bunda, başka hiçbir şeyi düşünmeyeceksiniz. Toplum, aile, bunlar yanınızda olmayacak, bunları özlemeyeceksiniz. Yeterince nefret ediyorsanız özlemeyeceksiniz zaten.On numara roman.
Bu sayı, bebek evi izleğinden gidiyor. Önceki sayıdaki olaylarla bağlantılı. Zaten bütün olaylar bağlantılıymış bir şekilde. Göreceğiz, evet.
Sandman eşyalarını geri almıştı, mekanından kaçan hizmetkarlarının peşine düşüyor. Kum Masalları, giriş hikâyesi. Böyle yan hikâyecikler var, Sandman'in geçmişini ve Endless tayfasını öğrenmek için süper.

Çölde bir dayı ve dayının torunu. Ergenliğe giren her gencin yaşaması gereken bir ritüel var. Çocuk etrafı arayıp bir cam parçası buluyor, yeşil ve kalp şeklinde. Dayımız anlatmaya başlıyor çocuğa. Orada camdan bir kent varmış bir zamanlar, kentin prensesi aşık olacağı birini arıyor. Buluyor da; bir gece kulesinden aşağı bakınca lacivert elbiseli bir bay görüyor. Sonra bir daha göremiyor onu, kuşlara haber salıyor ki bulsunlar. Rüyaya daldığı bir zaman Habil'le Kabil'i görüyor rüyasında, tabii isim verilmemiş ama biz anlıyoruz, ilk kitapta da vardı bu ikisi. Ardından tahtına kurulmuş bir adamın karşısına geçiyor, sevdiğini aradığını falan söylüyor. Tahttakinin başlığı var, başlığı çıkarınca anlıyor ki aradığı adam o. Sandman'in kendisi. Sandman de kızı seviyor ama tanrılarla ölümlülerin aşkı yasaklanmış gibi bir şey. Bunlar seviştikten sonra Güneş vaziyeti görüyor ve kente alev topu falan yolluyor, adeta aduket atıyor ve kent cort. Kız vaziyeti görünce intihar ediyor. Ölümün krallığında bir kez daha karşılaşıyorlar, Sandman kızı ikna etmeye çalışıyor ama kız istemiyor Sandman'i. Şehrin yok olduğundan bahsediyor, kavuşmalarının mümkün olmadığını falan söylüyor. Öyle bitiyor. Bir de kadınların anlattığı versiyon varmış ama onu bilmiyoruz, muhtemelen sonraki kitaplarda o da anlatılır.

Bebek Evi'nin başında Desire'la karşılaşıyoruz. Tutku, hırs, falan. Böyle şeylerin tanrıçası. Evet. Bir haltlar karıştıracağı belli. Haltlarla ilgili olan anneyle kızı görüyoruz sonra. İngiltere'ye geliyorlar ABD'den. Kız, arabada uyuyakalıyor. O sıralarda Sandman, yardımcısına hizmetkarlarının sayımını yaptırıyor ve eksikleri tespit ediyor. Brute ve Globe. Korintli. Bu Korintli çok acayip, göreceğiz. Bir de Kemancının Bahçesi var. Kayıplar bunlar. Konuşurlarken Sandman'le yardımcısı bir anda dönüyor ve kıza bakıyor. Kızın her şeyin çözümü olacağını konuşuyorlar derken kız uyanıyor. Olay şu: Kız bir girdap. Rüya girdabı. Her şeyi çevresinde topluyor ve her girdap, Sandman tarafından öldürülmeye mahkum. Lakin sonunda ortaya çıkıyor ki ilk kitapta Sandman kaçırıldığı zaman yıllar süren bir uykuya dalan kadın, bu kızın anneannesiymiş. Uykudayken tecavüze uğrayıp doğurmuştu kadın, heh işte. Kızın girdap olma hadisesi aslında büyükanneye kısmetmiş ama o uykuya dalınca yalan olmuş. En sonda büyükanne, torununun hayatını kurtarmak için girdaplık işini üstüne alıyor. Böyle. Bu zamana kadar da Sandman'in kayıp hizmetkarları bulunuyor ama nasıl bulunduklarını söylemeyeyim, mükemmel psikopatlıklar var çünkü.

Bir yan hikâye de şey, Talihli Adamlar. Sandman'in ölmesine izin vermediği bir adamla ilgili. 100 yılda bir buluşuyorlar ve zamanın yarattığı farklılıklar, adamın değişimi, ortamlar, mükemmel. Bir de Sandman'in Shakespeare'e yetenek vermesi var, üçüncü kitapta ayrıntılarıyla göreceğiz. Son diyeceğim şey de şu: Sandman insanları seviyor. Yani onlara bir görevle bağlı olduğunun da farkında ama varlığı da insanlardan hoşlanıyor. Bu adamla bir dostluk geyikleri var, on numara. Biraz The Man From Earth olayı.

Bir karede The Cure posteri vardı, Gaiman'ın Robert Smith'ten etkilendiği malum, Sandman'in tip de Smith'e benzediği için hoş olmuş o poster.
Okuduklarım arasında en sevdiğim kitap bu oldu. Tahir Alangu demiş ki Sait Faik'in hikâyelerinde hayatla balıkçılar iç içe geçmiştir, Balıkçı'nın hikâyelerinde balıkçıların denizle mücadelesi vardır. Aşağı yukarı böyle bir şey. Sevmem böyle şu şunu demiş olayını ama baktığımız zaman sade bir mücadele değil bu. Hayatlarını denize, fırtınalara adamış insanlar var ve bu insanların yıkımı denizle alakalı değil, hayatla alakalı. Kafası patlamış kardeşinin kemikleriyle, beyniyle dolu başlığı kafasına geçirip kardeşinin katili olan denize dalan adamın durumunu başka türlü nasıl anlatabiliriz, bilemiyorum.
Derleme bir kitap bu, Balıkçı'nın diğer kitaplarından hikâyeler var. Kitaplara girmemiş hikâyeler de var. Balıkçı okumaya başlamak için en uygun kitap bu zannediyorum.

Balıkçı'nın ithafı: "Güney Anadolu'nun o masmavi göğü, menekşe denizi, ışığı ve toprakları; çeşit çeşit ağaçları, yemişler, çiçekler, insanlar, uygarlıklar yetiştirmişti. Bu hikâyeler de, o cennet gibi ellerin, dağ otlarının, kıyılarının, vahşi kayalarının, yıkıntılarının ve açık denizlerin ürünüdür.
Hepsini yine onlara adıyorum."

Knidos Afroditi: Mitolojiyle kurmacanın iç içe geçtiği bir hikâye. Bir heykelin, bir tanrıçanın izi sürülüyor ve tanrıçanın uygarlıklar arasında yaptığı yolculuk anlatılıyor. Bir de kent var, Knidos. Kaç bin yıl önce ortadan kalkmış bir hayal şehir.

"Zavallı Knidos!.. Bütün tayfayla birlikte ona denizden çınlayan bir 'merhaba!' yolladık... İki bin yıl önce ölen kent duydu mu acaba?" (s. 25)

Yedi Adalardaki Balık Bankası: Bir balık macerası ve Ege'ye güzelleme. Anlatıcının ortaya koyduğu para kadar balık tutamaması üzerine balıkçı arkadaşlar tuttukları balıklarını anlatıcıyla paylaşır, anlatıcı balıkları kimin verdiğini sorar ve cevap alamaz. Gülüp geçerler. Balıkçılar arasında böyle bir ilişki var.

"Aradan on yıl geçti. Balıkçı arkadaşların yarısı öldüler, bazıları da boğuldular. Denizde gece yıldızlara bakarım. Çünkü, balıkçı arkadaşlarımın her biri, gökte birer yıldız oldular.
Onlar hayatta iken onlara kılavuzluk etmiş olan kutup yıldızının çevresinde kayıklarını sürüyorlar. Onun için, yıldızlar birbirleriyle konuşurlarken dinlerim..." (s. 33)

Güzelliğe bakar mısınız? Şahane.

Ege'nin Öfkesi: Mahmut namlı dayımız bir foku öldürüyor, sonra deniz Mahmut'u öldürüyor. Gaia Bacı'ya çok selamlar.

Halikarnas: Balıkçı vapuru kaçırınca bir sonraki vapur için iki saat beklemek zorunda kalır. Beklemez, antik kenti dolaşmaya çıkar. Yine Helenler, Poseidon, kent ve güzellikler.

"Kenti yapan mimar değil ışıktır, mavi gök ve mavi denizdir. Meltem mavisi, Ege mavisi. Bununla birlikte insan, 'acaba deniz mi kentin güzelliğini süslüyor, yoksa kent mi kıyısıyla denizi süslüyor?' diye düşünüp şaşıyor." (s. 42)

Altmış Altı Bükün Oynadığı Oyun: Ya bu Afrodit'in aşık olduğu bir genç vardı, o da ya sulardan çıkıyordu, ya da suya çekiliyordu. Aynı olayın insanlısı. Ahmet, altmış altı bükü dolanıp sünger ararken denizden çıkan bir kızla karşılaşır, aşık olurlar ve Ege'nin büyülü güzelliğinde yaşarlar, ortadan kaybolmuşlardır tabii. Böyle hikâyelerini seviyorum Balıkçı'nın, efsaneyle gerçek arasındaki çizgi çok ince. Gerçi birini diğerinden ayıran sadece zamansa hangisi daha gerçektir, bilmiyorum.

Ege'nin Dibi'nde önceki kitaplardan bildiğimiz Ege insanı var. Haksızlıklara karşı mücadele, doğayla uyum sağlama uğraşları, insanoğlunun hayvanlığı, güzel tarafları. Bu tarz şeyler.

Merhaba Akdeniz'de Balıkçı'nın meşhur öyküleri var, mesela Gündüzünü Kaybeden Kuş. Mesela Kancay. Bu hikâyeler olmasa Balıkçı, Sait Faik'e iyice yaklaşmış olurdu, veya tam tersi. Bunlar fark yaratıyor, çünkü Anadolu insanının Anadolu toprağındaki mücadelesine böyle tanık oluyoruz. Sait Faik Anadolu'yu bilmediğini, dolayısıyla Anadolu insanını yazamayacağını söyler mesela. Fark burada.

Neyzen: Büyülü gerçekçiliğin bayrağı bu dört sayfacık hikâyede şevkle dalgalanır. Neyzen Tevfik'in Mesnevi'yi bellemesi, neyle tanışması... Nefis.

Sonraki öykülerde kayığın insanlar gibi konuşup anlaşabildiğinden tutun, denizle mücadelenin yine deniz sevgisinden kaynaklandığına kadar bir dünya olay ve doğayla bütünleşmiş insanlar var. Balıkçı'nın hikâyelerinde nerede olursanız olun, size doğru esen Ege rüzgarını hissedersiniz. Hayırlı imbatlar, lodoslar.
Lloth'a atarlanıp Menzoberranzan'dan uzayan Drizzt, on yıl boyunca o geçit benim, bu mağara senin dönüp durmuş, birçok canlıyı katletmiş ve yalnızlıktan delirmek üzere. Guenhwyvar tek dostudur ama yetmez, bir çıkış yolu lazımdır. Drizzt'in benliğini ele geçiren Avcı kimliği, Drizzt'te kişilik bölünmesine dair güçlü bir kanıt. Drizzt, Avcı'yı sevmiyor, çünkü Avcı katliamdan başka bir şey bilmiyor. Avcı, Menzoberranzan'ın kalıntısı.

Ana evinde Hun'ett Evi'nin saldırısına uğrayan Do'Urden familyası, Jarlaxle Baenre'nin yardımıyla katledilmekten zor kurtulur. Saldıran askerlerin arasındaymış Baenre askerleri, Jarlaxle'ın bir ıslığıyla anında dönüyorlar. Tabii kazancı büyük oluyor. Bu Jarlaxle tipi karakterleri ben çok severim. Belgariad ve Malloreon katakullicisi Prens Kheldar, Game Of Thrones'un kel adamı, neydi adı. Bunlar. Bunlar kurguda büyük değişimlere yol açarlar, hikâye biraz da bunlar üstünden yürür. Dolayısıyla pek ilginç giyinen, küstah bir kardeşimiz olan Jarlaxle, karşımıza çok çıkacak zannediyorum. Neyse, saldırıdan sonra Malice, Baenre mekanına giderek Hun'ett evini suçlar. Saldırısı başarısız olan ailenin boku yemesi, Lloth'un kanunu gereği. Hun'ett Evi'nin başı SiNafay da orada. Baenre, SiNafay'ın Do'Urden tayfasına katıldığını söyler. Malice için kötü bir sürpriz bu, çünkü SiNafay'dan nefret ediyor. Bir de başında Drizzt belası var. Drizzt'in ölmesi lazım çünkü Lloth'a giderin kralını çekti. Malice, Zin-carla namlı bir büyü için Lloth'un kapısını çalar ve bir katakulliyle SiNafay'ı kurban eder. Zin-carla, ölü canlandırma işi. Zaknafein'den arta kalanlar düzeltilir, çürümüş etler falan onarılır ve ruhu Zaknafein'e geri döner. Ruhla birlikte bilinç de geri döner, işi tehlikeli kılan hadise bu. Malice başarısız olursa boku yiyecek, bu yüzden güçlenmesi için Zaknafein'e bilincini parça parça kazandırıyor. Sonu da pek hoş olmuyor.

Böyle. Bu bilinç karmaşasında Drizzt'in pek incelenmediğini, yeterince ayrıntılı bir şekilde anlatılmadığını düşünüyorum ama öyle bir kaygı da yoktu zaten. Hızlıca ilerleyen olayların arasında oradan oraya sürükleniyoruz, Macerayı Seven Adam olan okuyucu için müthiş bir seri. Evet.