Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Hüseyin Cahit'le, "Bir makaleyle akım bitirmiş," diye dalga geçerdik. Öğrenci aklı. Öyle bir şey yok tabii, anılarını okuyunca neler olmuş, hepsini görüyoruz.
Hüseyin Cahit daha pek küçükken evdeki Kerem hikâyelerini okuyor, destancılardan destan alıyor, gazavatnamelerin altından girip üstünden çıkıyor. Babasının verdiği oyuncakları elinin tersiyle itip kitaplara yumulan bir genç. Divanlara pek yüz vermiyor, daha çok Ahmet Midhat Efendi'nin romanlarını okuyor. Babası kitap okurken Hüseyin Cahit de dinlermiş çoğu gece.

"Bu gece okumalarından hatırladığım ilk romanlardan biri Felâtun Bey'le Rakım Efendi'dir. Babam, yazarı Ahmet Midhat Efendi'ye çok değer verirdi. 'Ne yazarsa iyi yazar' diye överdi. Kitabın böyle dikkatle okunduğunu, ilgiyle izlendiğini görüp övüldüğünü işittiğim kişi de, hayalimde bir yarı Tanrı gibi yücelirdi." (s. 20)

Liseye geçtikten sonra Fransızca kitaplar giriyor Hüseyin Cahit'in hayatına. Fransızca bilmemesine rağmen kitaplarla çekişerek, mücadele ederek bir şekilde öğreniyor. Okuldaki Fransızca hocaları rezalet. Devletin resmi yabancı dili Fransızcaydı o vakit, lakin II. Abdülhamit dönemi felaket olduğu için bütün kurumlar kokuşmuş durumda. Yaşlılıktan ölmek üzere olan bir adam geliyormuş derslere, uyuyormuş zaten. Sonradan tanışacağı dönem arkadaşları gibi maddi imkanları pek yerinde olmayan Hüseyin Cahit için yabancı dil, yine kitaplardan öğrenilecek bir şey.

Bir gün, yeni basılan bir kitap hakkında Recaizade'nin övücü bir yazısını görüyor ve ben de yazayım lan, benim neyim eksik diyor Hüso. Yazıyor: Nadide. Bastırana kadar bir sürü bürokratik işle uğraşıyor. Sansürden geçecek, izin alacak, bir dünya para dökülecek. En sonunda basılıyor kitap, başında da Ahmet Midhat'ın övgüsü var. Başarılı bir eser olmadığını söylüyor yazar, kötü bir Ahmet Midhat kopyası. Kitaptan bir bölüm verilmiş, felaket. Anneler, çocukları güzel yetiştirin lan falan tarzı, dönemin sosyal olaylarına yüzeysel bir bakış. Bu kadar. Nereden nereye gelmişiz, 100 yıl öncesinin edebiyatına bak. Rezil gibi.

Dönemin koşulları içinde yaşanan aydınlanma da var. Tıbbiye'de okuyan dayı oğlunun Allah'la ilgili bir iki yorumundan sonra kendi kendine düşünmeye başladığını belirten bir aydın var ortada. Düşünmek o zamanın aydını için böylesine basit şeylerden etkilenecek kadar kırılgan, değişken durumda. Toplum ve baskıcı rejim birleşince bazılarına nefes alacak yer kalmıyor. Hüseyin Cahit'in okul arkadaşı Ahmet Şuayıp hakkında söyledikleri de bunun bir kanıtı. Yasaklanan bir Avrupa gazetesini bulmak için Şuayıp ta nerelerden Samatya'ya gidip geliyor karda kışta kıyamette, gecenin bir körü.

"Şuayıp'ın on paraya satılan bir kağıt feneri vardı. Bunu giysisinin arka cebinde taşırdı. İşte o sarışın, cılız çocuk fenersiz sokaklarda, karanlıklardan geçerek bunun ışığı ile kendisine yol bulurdu. Ne anlamlı bir örnek: Tıpkı o günkü desteksiz ve yoksun kuşağın durumu. Her yan, korkunç bir baskı yönetiminin karanlığı içinde. Kendi kendisine bırakılmış, düşman sayılmış bir gençlik, öteden beriden sızan özgürlük ışıklarını kılavuz edinerek kendisine bir yol bulmak, yüce bir ereğe varmak için bütün güçsüzlüğüyle çırpınıyor... Bir gençlik ki, yurt sözcüğünü söyleyebilmek özgürlüğünden yoksun... Ama bütün bu yoksunluklara karşın o çocukların içinde sanki bir insanüstü gücün yaktığı ışık, bir ateş var: Yurt ve özgürlük aşkı. Onlar için tek dayanak ise: Gençliğin yılmayan direnişi ve iradesi..." (s. 53-54)

Mülkiye yılları... Şuayıp'la ayrılırlar ama dışarıda görüşürler, dostluk bitmez. Başka bir ülkeye gitmek, kaçmakla eşdeğer anlama geliyor, idamdan sürgüne kadar cezası bol. Mülkiye'ye yarışmayla öğrenci almayı protesto eden gençlerden mezun olurken dereceye girenler, gelenek haline gelmiş mabeyn memurluğuna alınmazlar ki içlerinde Hüseyin Cahit de var. Geçinmek için çeviriler yapmaya başlıyor genç yaşında, polisiye çeviriler. Kutuplaşma öyle bir noktaya gelmiş ki polisiye roman hastası olan II. Abdülhamit'e hizmet ettiğini düşünüp vicdan azabı duyuyor.

Yazarın basın hayatı da bu dönemlerde başlıyor, Mektep diye bir gazete çıkarıyorlar. Edebiyat çevrelerinde Cenap'ın şiirleri tutuluyor. Cenap, yazarın kardeşi Hüseyin Suat'ın yakın arkadaşı. Mehmet Kaplan'ın Tevfik Fikret'le ilgili bir monografisi var, doçentlik teziymiş. Dergâh'tan çıktı. Orada Servet-i Fünun tayfasının oluşumuyla ilgili bilgilerde sanatçıların bir araya geliş hikâyeleri mevcut, derinlemesine bilgi orada var. Bir de konuyla alakasız, Mehmet Kaplan ekolünden gelen akademisyenlerin olduğu okullarda yüksek lisans yazılı mülakatında Tevfik Fikret garanti sorulur. Bir şiiri verilir, Osmanlıcadan Türkçeye çevirirsiniz. Dönemin şartlarıyla birlikte incelersiniz, zira o dönem, akımın eserlerine sinmiştir, mutlaka birden fazla gönderme mevcuttur. Böyle bir delilik yapmayı düşünen varsa dikkat.

Mehmet Rauf'la tanışma, Mektep'e yazılmış bir mektup yoluyla gerçekleşiyor. Mehmet Rauf bodur, miyop, sevimli bir gençmiş. Hüseyin Cahit, Rauf'la Cenap'ın üsluplarını benzetir ve bunu şaşırtıcı bulmaz, yaşanılan dönemin bir sonucudur bu. Uzun uzun almıyorum, ayrıntılar kitapta.

İki sanatçıya yer ayıracağım biraz; Tevfik Fikret ve Halid Ziya. Mehmet Rauf'un Halid Ziya sevgisi dillere destan. Halid Ziya İzmir'deyken mektuplaşmaya başlıyorlar, Mehmet Rauf, Halid Ziya'yı İstanbul'a çağırıyor galiba ve Halid Ziya da geliyor. Tanışmadan önce Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit'e Nemide'yle Ferdi ve Şürekâsı'nı veriyor.

"Bunları okurken ilk duyduğum şey, tam bir şaşkınlıktı. Ben Türkçe romanları hâlâ Ahmet Midhat Efendi'nin yazıları gibi olacak, ya da Samipaşazade Sezai Bey'in Sergüzeşt'i, ya Kemal Bey'in Cezmi'si gibi olacak kanısındaydım. Oysa şimdi beni o kadar ilgilendirmiş ve büyülemiş olan Fransız edebiyatıyla yakınlık iddia edebilecek gerçek bir sanat eseri karşısında kalıyordum." (s. 88)

Hüseyin Cahit, bütün beğenisine rağmen edebiyatımızın ölmez eserleri arasında sayılamayacağını belirtiyor Halid Ziya'nın eserlerinin, oysa günümüzün sanatçıları bile Halid Ziya'nın dünyasını pek beğenirler. Selim İleri mesela, adları aklıma gelmeyen bir dünya yazar. Ya.

"Dekadanlar" tartışması, Yeni Zelanda'ya kaçma girişimi, Tevfik Fikret'in kırılgan dünyası, daha bir sürü olay. Yeni Zelanda olmayınca Manisa'da bir çiftliğe çekilme hadisesi var. İstanbul'dan çıkmak bile bir dünya bürokratik hadiseden geçiyor. İzin al, para ver, bilmem ne. Hüseyin Cahit Manisa'ya gidiyor, ortamı görüp dönüyor. Her şey süper, Tevfik Fikret cayıyor bu sefer ve yıkılan bir rüya için iki üç şiir yazıyor. Hüseyin Cahit, sanki o şiirleri yazabilmek için bir rüyadan vazgeçtiğini söylüyor Fikret hakkında.

Sansürle alakalı dudak uçuklatan ayrıntılar var ama bazı şeyler de gizli kalmış, Hüseyin Cahit belirtmemiş hiç. Otosansür gibi. Tevfik Fikret'in "hemşiresi" hakkında yazılmış bir şey yok. Yanılmıyorsam Mehmet Rauf'la evleniyordu kardeş, sonra şiddet görüp ölüyordu. Fikret'in Hemşirem İçin adlı bir şiiri var konuyla alakalı. Bir de jurnalci bazı isimler gizli, verilmemiş.

Böyle. Bir dönemin edebiyatı, sosyal ortamı hakkında güzel bir anı kitabı.
Yine bol entrikalı, bol aksiyonlu bir Drizzt kitabı. Drizzt kardeşimiz mazlum mazlum yurt arıyor, yuva arıyor ama başına gelmeyen kalmıyor. Bu dandik girişten sonra kitaba geçek, kadere depik atak.
Karizmayı kes. Adam şekilden kaybediyor, benim kapıma böyle biri gelse kahveden adam toplayıp dalarım. Saça bak, anarşik mi ne.

Hacı Drizzt, mağaraları terk edip yüzeye çıkmıştı. Alışmaya çalışıyor ama ortam çok farklı tabii, mağaraya benzemiyor. Bir dolu it kopuk var. Beladan uzak durmaya çalışıyor, lakin bir gnoll grubuyla karşılaşıyor. Bu gnoll dediğimiz mahluk, köpek yüzlü bir kötü insan gibi bir şey, cümleyi de toparlayamadım. Neyse, bunlar hakkında bir bilgisi olmayan Drizzt tayfaya katılıyor, bir köye gidiyorlar. Çocuklar var, baba var bir tane. Gnolller bunlara dalacak. Drizzt anlıyor mevzuyu, bunları katlediyor. Sonra pişman oluyor, "Lan ben bunları kestim ama belki de köylüler bunlara daldı, hıı?" diyor mesela, sonra köylüleri izlemeye başlıyor. Üç gün boyunca izliyor, sonra izlediği yere çocuklardan biri yaklaşıyor, bir kız. Drizzt'le karşılaşıyor, korkup kaçıyor. Ailesine söylüyor olanları. Bu sırada gnolllerin bağlı olduğu Ulgulu namlı, güçlenmek için bulduğu bütün canlıları yiyen öküz gibi bir mahluk Drizzt'in peşine düşüyor. Tephanis adlı bir cin, Drizzt'i izlemeye başlıyor. Bu esnada kızın ailesi Drizzt'i arıyor ve yalnız kalmaktan fıttıran Drizzt, bunların karşıına çıkıyor bir şekilde. Ailenin genç erkeğini tokatlıyor, adamın kılıcını alıp geri veriyor. Kaçıyorlar. Mevzuyu görüyor Tephanis, Ulgulu'ya söylüyor. Köylü aile, mevzuyu kasabanın ileri gelenlerine anlatıyor. Roddy McGristle adlı bir kelle avcısıyla birlikte gidiyorlar, Drizzt yine karşılarına çıkıp Roddy'nin kulağını falan koparıyor, köpeklerinden birini öldürüyor. Drizzt'in açığa çıkmasına sebep olan Tephanis, palalardan birini alıp uzuyor. Drizzt de uzuyor tabii. Sonra Ulgulu bir plan yapıyor, köylü aileyi öldürüp kırık palayı eve saklıyor. Drizzt katletti hesabı. Drizzt ölüleri görüyor, gidip Ulgulu ve tayfasını dağıtıyor, Tephanis'i tokatlayıp gidiyor. Ölülerle karşılaşan köylüler, valiye haber verip bir avcı grubunu Drizzt'in peşine takıyorlar. Drizzt bunları atlatıyor, aralarında Roddy de var. Roddy tam bir mankafa adam, küçük düştüğü için Drizzt suçsuz olsa bile gebertecek. Neyse, Drizzt bunları bir tehlikeden kurtarıp uzuyor, lakin gruptaki Kellindil adlı bir elfle karşılaşıyor. Elf Drizzt'e uza diyor, drowun suçsuz olduğunu anlamış. Drizzt gidiyor, bir yaban olan Kellindil grubu bırakıp kendi mekanına dönerken Roddy tarafından öldürülüyor. Bir sürü karışık iş.

Drizzt soğukla karşılaşıyor, kış gelmiş. Burada düşünceler, aydınlanma anları, dünyayı tanıma falan. Sonra yine bir akıl hocası çıkıyor Drizzt'in karşısına. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir falan, bir sürü bilgisel konuşma. Başka düşmanlar saldırıyor bu doğada yaşayan iki dosta, buradaki savaş olayları, taktikler güzel. Beraber yaşıyorlar bir süre, sonra akıl hocası yaşlılıktan ölüyor, Drizzt yine yollara düşüyor, gözü yaşlı. Adam yemin ediyorum çok bahtsız; bütün sevdikleri ya ölüyor, ya geride kalıyor.

Dağ gibi bir yere geliyor, Buzyeli Vadisi. Bir sonraki üçlemenin adı aynı zamanda, burada dwarf kralı Bruenor'la karşılaşıyor. Bruenor'un kızı Catti-brie'nin karşısına çıkıyor Drizzt, babasıyla da bu vesileyle tanışıyor. Yıllar geçiyor tabii bu arada kitabın başından beri, Roddy hala Drizzt'in peşinde. Bruenor, Roddy'yi tokatlayıp gönderiyor. Burada bitiyor kitap, Drizzt dağlarda bir yuva buluyor. Ha, bir de o akıl hocasıylayken yeni bir tanrı buluyor, ona bağlanıyor. Adını hatırlamadım şimdi. Çok saf, çok yüce ve doğanın dilinden anlayan bir varlık olduğu için Drizzt bu yeni tanrıyı pek seviyor.

Böyle. Maceralar maceralar. Güzel.
Tezer Özlü'nün kitaplarını uzun bir gece yolculuğunda okudum. Eskihisar'da bindiğim feribot körfezi geçerken iki sigara içmiştim ve tepemde dolunay vardı, çok iyi hatırlıyorum. Neye karşı olursa olsun, açlığımızı dindiren bir şeyle karşılaştığımızda o anı ve sonrasını unutmayız, bütün ayrıntılar zihne kazınır. O gece de öyle oldu. Titreten kış soğuğunda otobüse dönüp okumaya devam etmeden önce adlarını bilmediğim tepelere baktım, tepelerde tek tük yanan ışıklara bakıp oralarda kimlerin yaşadığını düşündüm ve bilmediğimiz yerlerde bilmediğimiz insanların yaşaması korkuttu beni; o kadar çok insan var ki tanıyacak ve bunun için o kadar az zamanımız var ki.

Her neyse, Yaşamın Ucuna Yolculuk'ta Kafka, Svevo ve Pavese vardı. İzi sürülen Pavese'ydi; alıntılarda Pavese vardı. Üç seneden beri Pavese biriktiriyordum ben de, Özlü'nün de izini sürebilmek için. Yeterince çok kitabım oldu, başladım. Pavese'nin yanında Hayalet Oğuz'a da rastladım, sonra O Pera'daki Hayalet'e, ardından Hayalet için yapılmış belgesele kadar sürdüm izini. Demir Özlü'ye sormak lazım, veya Ahmet Oktay'a. Yazdıklarından çok daha fazlasını anlatabilirler. Denk gelirsek.
Ginia 16 yaşında bir genç kız. Kardeşi Severino'yla birlikte yaşıyor. Severino, geceleri sokak fenerlerini yanık tutmakla görevli bir kardeşimiz. Olayı bu kadar.

Ginia, Rosa adlı arkadaşıyla takılıyor ancak Amelia çıkıyor ortaya. Amelia ressamlara modellik yapan, kafelerde gezinen bir kız. Özgürce yaşıyor, karışanı yok. Ginia da gençliğin keşfetme arzusuyla yanan biri olduğu için Amelia'yla gezmeye başlıyor. Kafelere gidiyorlar, sanatçılarla tanışıyorlar. Bir gün Amelia modellik yapmaya giderken Ginia'yı da götürüyor yanında. Ressam arıza bir dayımız. Olayı seviyor Ginia, o da modellik yapmak istiyor ama çekinceleri var, bilmediği yepyeni bir dünya bu. Çıplaklığın keşfedilmemiş büyüsü çekiyor onu, bütün utanmalara rağmen.

Aynı evde yaşayan iki ressama gittikleri zaman Ginia için değişim de başlamış oluyor; aşık oluyor en başta. Hissettiğinin ne olduğunu bilmediği için çekiniyor önce, alıştıkça aşığına daha çok yaklaşıyor, sürekli o eve gitmeye başlıyor, en sonunda Amelia olmadan. Amelia'yla adamın ilişkisi olabileceğini düşünüyor ama Amelia frijit olmuş, başka bir kadından.

Çocukla beraber oluyor Ginia, istediği özgürlüğe kavuşmuş gibi hissediyor.

"O öğleden sonra Bayan Bice onu görür görmez, 'Siz kızlar nasıl bir yaşam sürdürüyorsunuz? Sanki gebeymiş gibi bir suratın var,' diye bağırınca hoşuna gitti." (s. 109)

Amelia'yla tekrar görüşüyorlar bir süre sonra, yine beraberler ve önlerinde uzun bir gün, koca bir hayat varken sona geliyoruz.

Güzel Yaz'da genç bir kızın hayattan umduğu güzelliklerin peşinde koşuşu var, ister modellik yapmak olsun, ister kafelerde gezinmek. Öyle bir özlemi var ki arkadaşları modellik sırasında kendisini izlerken bile tereddüt anını çok çabuk atlatıyor ve kendini olacaklara bırakıyor.

Kısa, güzel. Devam.
Öykücülüğümüzün şövalyelerinden Adnan Özyalçıner. a'nın gediklisi. Demir Özlü, Erdal Öz, Edip Cansever, Cemal Süreya gibi arayışçılar arasında çizgisiyle yerini belirlemiş bir dayımız. Evet.
Özyalçıner, olayların ve kişilerin gerçek olduğunu belirtirken kurgulama sürecinde olayların yerini değiştirdiğini de ekliyor. Bir gerçeklik üzerine kurulmuş öyküler bunlar. Bazılarında sahiliğin yansımasını bulmak mümkün, fakat bazı öykülerde düşün gerçeklikle istediği gibi oynadığını hissedebiliyoruz.

1964 Yazında: Bir futbol maçı, Keşanlı Ali Destanı'nın oyuncularıyla Edebiyatçılar arasında. Futbolculara gel: Orhan Kemal, Ülkü Tamer, Adnan Özyalçıner, Engin Cezzar, Egemen Berköz, Aydemir Akbaş falan. Hakem de Halit Kıvanç. Maçı Edebiyatçılar 5-3 kazanıyor, Halit Kıvanç'ın beraberlikle bitirmeye dair tüm çabalarına rağmen. Avare Yıllar'ın ünlü topçusu Orhan Kemal, maçı koparan adam oluyor.

Bazı isim karışıklıklarına dair Ülkü Tamer'in düzeltmeleri mevcut öykünün sonunda, bir de şu var ki almadan edemedim: "Şiirim için isteyen istediğini söyleyebilir, ama 1964 yazındaki santraforluğuma laf ettirmem."

Bir Okul Anısı: İstanbul Erkek Lisesi'nde geçen lise hayatının Proustvari bir yansıması. Sürüp giden zamanda çocukluğunu izliyor Özyalçıner, geçen onca yılı uzaktan izlermiş gibi. Okulun kuleleri, öğretmenler, resim, edebiyat, Van Gogh'a benzetilen bir Özyalçıner. Falan.

Bir Hırsızlık Olayının İç Yüzü: Eve hırsız girer, sabah olayın farkına varan Sennur, Adnan'a soyulduklarını söyler. Adnan'ı anlatıcı olarak da alabiliriz. Neyse, bundan sonrası Kafkavari bir hadise. Memurlarla, bürokrasiyle uğraş, takılan parmaklıklarla cezaevine dönmüş bir ev. Bir de kapının çabuk kırılır olduğu söylenip tüy dikiliyor. Şahane.

Abana'nın Heykelleri: Sennur Sezer'le eşi Özyalçıner'in bir etkinlik için çağrıldıkları yer, bir Kastamonu ilçesi Abana. Bitmeyen bir otobüs yolculuğunun ardından ulaşılan küçük bir kıyı kasabası ve devrik heykeller, bu heykellerin akıbeti.

Yazarın Sabah Yürüyüşü: Sancho vasıtasıyla Haldun Taner geliyor akla, değil mi? Gelmesin, bu başka bir şey.
Yazar bir sabah yürüyüşe çıkar ve kapıcının karısı Emine'yi, bir de Mücella Hanım'ı düşünür. Kendisi uzaklara doğru yürür, yine de aklı onlarda kalmıştır. Bir anlatıcı vasıtasıyla onlar hakkında bir hikâye uyduruverir, evine döndüğü zaman olay kurgusunun kaldığı yeri bilmezmiş gibi yapar. Okurla oynanan bir oyunda zar bizim için atılıyor, tutabildiğimiz yerden tutacağız.

Kalabalıktan Biri: Küçülen bir şehirde bir normal adam. Bu kez uyandığı zaman kendini değil, şehri değişmiş buluyor. Abdi Bey'in etrafındaki insanlar kilo veriyor, içki içerken izlediği adalar birbirine yaklaşıyor, çalıştığı dairede oda küçülüyor, oturacak bir yer kalmıyor. Memuriyette her şey küçülüyor. Yaşam, mekan, uzam, ne varsa.

Bu Öykü Nasıl Yazıldı?: Nasıl yazıyoruz? Bir dostum belli kafelerde yazabiliyor. Ben bilgisayar başında yazıyorum, odamdan başka bir yerde mümkün değil. Özyalçıner bir vapurda yazıyor, 5 saatlik bir yolculukta. Yazmak için uzun yolculuklar düşünüyor, şehir içinde yapılabilecek en uzun yolculuk da kıyıyı takip eden vapurlar vasıtasıyla gerçekleşiyor. Haldun Taner de Moda'da denizin ortasındaki bir kayada yazarmış. Bu da aslında bir inceleme konusu, yazarların nasıl yazdıklarıyla ilgili bir kitap var mı?

Böyle. Severek okuyunuz, çok güzel öyküler bunlar.
Aylaklıkta düşünmeden olmaz: Bu insanlar nereye gidiyor? Yani bir yerlere yürünüyor ama orası neresi, oradan nereye gidilecek, nedir? Demin biri geçti, bir kız. Hızlıca yürüyor, yüzünde bir beklentinin çizgileri. Sen kimsin ve gittiğin yerde neler yaşayacaksın? Ya. İnsanlar bir şeyler yaşamaya gidiyor ve neler yaşayacaklarına dair hiçbir fikrimiz yok. Tedirgin oluyor insan.

Handke'nin anlatıcısını böyle bir izlenimci olarak düşünelim. Karakterler arasındaki ilişkileri tanrıcılıkla incelemek yok. Kurgu oyunları da yok. Bir kadını birkaç gün boyunca izliyormuşuz gibi düşüneceğiz.
Kadının adı yok, Kadın diyeceğiz. Sekiz yaşındaki oğluyla birlikte bir dağ yamacındaki bungalovlardan birinde oturuyor. Kocası işi gereği uzaklara gidip ara sıra gelen bir adam. Bruno. Kadın, Bruno'yu karşılamak üzere havaalanına gidiyor. Bruno Finlandiya'da daima gece olduğunu söylüyor. Burada Kadın'ın adının Marianne olduğunu öğreniyoruz, çocuk da Stefan.

Bungalov sitesine her döndüğünde derin bir soluk aldığını söylüyor Bruno, Kadın gülüyor. Bir de laf arasında tercüman bir kadınla tanıştığını ekliyor Finlandiya'da. Ardından bir otele gidiyorlar, ertesi gün yürüyüş yaparlarken Kadın duruyor. Aydınlandığını ve Bruno'nun git gide uzaklaştığını söylüyor. Nasıl söyleyeceğimi bilemedim, durgun bir mutluluk var ortada. Yani adam dönüyor, özlediğini ve mutlu olduğunu söylüyor. Kadın tepkisiz. Kaldığı yerden devam ediyorlar sonra ama bu kalınan yer ne kadar belirsizleşirse ana ait olan sevgi de o derecede siliniyor. Silinmiyor da varlığıyla yokluğu birbirine karışıyor. Kadın'ın aydınlanarak fark ettiği şey bu. Ayrılıyorlar, Bruno eşyalarını alacağını söyleyip uzuyor.

Ayrılıktan sonra Kadın'ın hayatına tam anlamıyla girmiş oluyoruz, tahmin edilemez bir şekilde değişen hayatın izini birkaç gün boyunca süreceğiz.

Fransizka, Kadın'ın arkadaşı arayıp en sonunda "uyandığını" söylüyor. Buluşuyorlar. Kadın zamanında çevirmenlik yapması için ısrar eden bir yayınevine başvuracağını söylüyor. Geçinmek lazım. Çocuk da var.

Bruno geliyor, Kadın bavulları hazırlamış. Kilit bir nokta var burada: "Çıkarken başını salladı Bruno. 'Senin bu kayıtsızlığın... Aramızda bir zamanlar, karı koca olmamızın ötesinde, ama gene de karı koca olmamızın belirlediği bir içtenlik olduğunu hiç hatırlıyor musun acaba?'". Belli ki yitirilen bir şeyler var ama bunların ne zaman yok olduğu belli değil, birbirine benzeyen günlerin arasında pek bir şey fark edilememiş. Kadın'ın çocuğuyla yakınlaşma çalışmaları, gözlerin defalarca dolması da bunun bir örneği. Çocuk, "Soğan kokuyorsun," diyor mesela, anne çocuğa sarılırken. Neden? Çünkü çocuk. Muhtemelen somut işlemler döneminde, herhangi bir duygusal yoğunluğu fark edebilecek olgunlukta değil yani. Somut bir dünya.

Fransizka da tam mahalle karısı çok affedersiniz. Yok çok içme, yok yalnız kalma, yok şunu yap, bunu yap. Tam tokatlık. Kadın nelerle uğraşmak zorunda.

Yayınevi sahibi geliyor bir gün, beraber bir şeyler içip konuşuyorlar. Cinsel bir durum yok, o yönde bir etkileşim de yok. Sadece konuşuyorlar ve Kadın, onu o evde rahatsız eden şeyin dik açıların bolluğu olduğunu söylüyor ve keskin dönüşlerden rahatsız olduğunu belirtiyor. Evi hayata bağlamak konusunda yazacaktım, belirtip geçiyorum. Sonraları Bruno'yla yaptığı bir konuşmada insanın boş bir evde çabuk yorulduğunu da söyleyecek.

Kadın'ın babası geliyor, birlikte geziyorlar ve iki hayat arasındaki benzer sonuçları görüyoruz, babayla kızın tercihleri pek uzak değil birbirinden. Sonlara doğru bir toplaşma var Kadın'ın evinde. Fransizka, Bruno, yayınevi sahibi ve şoförü, daha bir sürü insan geliyor. Kadın'ın peşine düşen Oyuncu da orada, kibar bir adam. Bruno'yla kavga ediyorlar ama alkolün etkisiyle kavga hiç yaşanmamış gibi davranılıyor. Bir karmaşa, herkes herkesle birlikteymiş, yıllardır tanışılıyormuş gibi. Herkes gittiği zaman kadın evi toparlıyor ve yeni bir sabaha başlıyor, salıncaklı sandalyede.

Goethe'den yapılan bir alıntıyla bitiyor kitap: "Böylece herkes, her biri kendi usulünce, gündelik hayatını sürdürüyor, düşünerek ya da düşünmeden; her şey alışılmış yolunu izler görünüyor, her şeyin bir kumarmışçasına sallantıda olduğu o dehşetengiz durumlarda bile insan sanki hiçbir şey yokmuş gibi nasıl yaşar giderse, öyle."
Handke sırf bu bölümü okuyup bu kitabı yazmış olabilir, neden olmasın. Böyle bir kitap için bundan daha güzel bir son olamazdı.

Böyle. Benim ilk Handke okuyuşumdu, sevdik, yine bekleriz.