Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Heinlein, insanoğlunun bir şekilde bastırılmış güçlerinin peşinde. Bu güçler neydi, nereye kayboldu, neler oldu, neler yaşandı, az sonra.
Phil Huxley, Western Üniversitesi'nde psikoloji profesörü ve parapsikolojiyle ilgileniyor. Ben Coburn namlı arkadaşı da aynı üniversitede tıp profesörü gibi bir şey, cerrah. İyi arkadaş bunlar. Phil, kartların arka yüzünü görebilen bir çocukla ilgileniyor ve Ben'e anlatıyor hadiseyi. Sonra bu çocuk kaza geçiriyor, fakülteye getiriliyor ve Ben, çocuğun akan pekmezini durduruyor, beyninden bir bölümü alıyor, pek işe yaramayan bir bölüm. Joan adlı bir öğrenciyle birlikte pikniğe gittiklerinde kaza geçirenin bütün yeteneklerini kaybettiğini öğreniyoruz, beyin bütünlüğü bozulunca yetenekler kaybolmuş. Testler yapılıyor, çocukta hiçbir değişiklik yok kişilik olarak. Kazadan önceki gibi ama yetenekler puf, gitmiş.

Piknikte konuşurlarken bir davranışçılık eleştirisi yapıyor Phil. Psikolojinin özgür irade hakkında bir açıklama getiremediğini, kutuplaşmış ekollerin çözüm bulamadan tartışmaya daldığını söylüyor. Davranışçıların insanların estetik yaratılarına bir açıklama getiremedikleri söyleniyor. Bu şey işte; koşulsuz bir uyarıcıyla nötr uyarıcıyı birlikte verirsiniz, nötr uyarıcı koşullu uyarıcı haline gelir. Yani kıçınıza yıldırım düştüğünde göl kenarında yürüyorsanız göl gördüğünüz zaman koşar adım uzaklaşırsınız. Pavlov ve köpekleri. Anladınız mı? Haa?!?!

Joan da Phil'in yolunda, o da felsefeye giydiriyor. Görünüşte her şey güzel ama iş ısırmaya gelince ağız boş kalıyor. Felsefeyi anlatışı tam olarak böyle. Ben de benzer şeyler söyledikten sonra konu parapsikolojiye geliyor. Daha doğrusu tam sınırda olan olaylar var en başta; mesela fotografik hafızaya sahip, saniyede seksen iki milyon işlem yapabilen insanlar. Kitapta gerizekalı olarak geçiyorlar ama biz "yavaş" diyelim. Yavaş da denir mi bilmiyorum, otistik insanlar işte. Rain Man'deki Dastin Hofpırt mesela. Buradan havada duran Sabri Bey gibi, döşeğini yorganını yakan pirokinetik dayı gibi insanların varlığına geçiyoruz. Şöyle bir elden geçiriliyor hepsi ve sonuçta bir fikre ulaşılıyor: Bu yetenekler insanlarda mevcut ama bir şekilde kullanım dışı. Joan eğitim görmeyi, bir manada denek olmayı kabul ediyor ve bir süre sonra telepatik bazı özellikler geliştiriyor. Zannediyorum kurgunun en ilgi çekici bölümleri buraya kadardı, temeller yani. Ardından olanları özet geçiyorum: Gizli bir toplulukla karşılaşıyorlar. Bu toplulukta Ambrose Bierce var, 100 yaşında falan. Demek roman 1940'larda falan geçiyor ve güzel bir öngörü; cep telefonu var, Heinlein kullanmış bunu. Daha ilginci, Ambrose Bierce var lan. Kaybolmamış da inzivaya çekilmiş o toplulukta falan. Her neyse, bu topluluğun mekanında eğitim görüyorlar ve yetenekleri gelişiyor. Bu sırada insanoğlunun yeteneklerinin nasıl silindiğini öğreniyoruz. Mitolojik varlıklar toplantısı gibi bir şey görüyorlar rüyalarında, aşağı yukarı buna benzer şeyler. İnsanlar cezalandırılmış, Atlantis ve Mu b.k edilmiş. Odin var, sallıyorum Zeus var ortamda. Falan. Yani bu şekilde kaybolmuş yetenekler, bir örgüt de bu yetenekler ortaya çıkmasın diye uğraşıyor. Bizimkiler ortamdan ayrılıp bu yetenekleri insanlara tanıtmak, onlara kavuşmalarını sağlamak için işlerinin başına dönüyorlar ama karşı örgütün adamları çok güçlü. Devlet yönetiminde yer alanlar, profesörler, ne kadar güçlü adam varsa hep düşman. Savaş çıkıyor elbette ve bizimkiler alt ediyor karşı tarafı. Pek sağlam değil açıkçası bahsettiğim bölümden sonrası, büyük bir keyif vermiyor. Ayrıntılı bir şekilde ele alınmamış çünkü, tarihin en büyük sosyopsikolojik, sosyopolitik savaşı ciyuv ciyuv şeklinde beyin savaşı olarak hoop, hemen geçiliyor. Olmaz.

Serinin en zayıf halkası olabilir ama yine güzel, Fringe seven bunu da sever.
Pavese'nin gençlik ve ilişkiler yoluyla çattığı bir roman.
Pieretto, Oreste ve anlatıcı, üç yakın arkadaş. Öğrenci bunlar Oreste tıp okuyor, diğerleri hukuk fakültesi için hazırlanıyor. Günler aylaklıkla, arada sırada da çalışmakla geçiyor. Kadınlarla kurulmaya çalışılan ilişkiler, alkol, gençlik, her şey çiçek kokusuyla bir olmuş ve günlerin nasıl gelip geçtiği anlaşılmıyor.

Bir gün tepe tepe gezerlerken bir araba görüyorlar, arabada bir adam var ve ölmüş gibi gözüküyor. Yanına gidiyorlar, görüyorlar ki Poli. Zengin bir arkadaş, ailesinde para gani. Poli öylesi rahat ki anlatıcının dediğine gel: "(...) Ama o akşam keyfim biraz yerindeydi. Poli ile geçen günkü karşılaşmamız vicdanımı rahatsız eden birçok kuruntudan kurtarmıştı beni, dünyada benden daha saçma, ayrıcalıklı kişiler, gece gündüz benden daha fazla eğlenen tembeller var, dedim kendi kendime. Kentte oturan birer taşralı olan annemle babam, bilmeden şunu sokmuşlardı kafama: Ancak yoksulların çılgınlıkları sana göredir, zenginlerinki değil. Yoksul, dilenci anlamına gelmiyor elbet burada." (s. 22) Burası önemli, ileride Poli'yle bu üç arkadaşın yaşadıkları olaylarda bu izleği takip etmek gerekecek.

Bir gece Poli'yle birlikte dansa gidiyorlar, Rosalba da yanlarında. Rosalba'ya Poli'nin kırığı diyebiliriz. Acı çekiyor, Poli'ye aşık çünkü. Poli'yse kayıtsız, sadece yaşayan bir adam. "Korkunç bir güç var bizde, özgürlük. İnsan masum olabilir. Acı çekmeyi de seçebilir." (s. 30) Gerçekten de acı çekiyor Poli, Rosalba tarafından bıçaklanıyor ve Oreste'nin gözetiminde yatıyor bir süre. Sonraları Rosalba'nın intihar ettiğini duyacağız.

Üç arkadaş, Pieretto'nun ailesinin çiftliğinde geçiriyorlar tatillerini. Kentteki aylaklıklarının üzerinden uzunca bir süre geçiyor. Bir gün Poli'yle karşılaşıyorlar, tepedeki evde kalıyor, yanında eşi var. Evlenmiş. Gidip bir süre onlarda kalıyorlar. Eve zengin dostlar geliyor, bunların ortama kattıkları garip vaziyet, falan. Sonra Oreste'yle Poli'nin eşi Gabriella arasında bir yakınlaşma oluyor, meğer severek evlenmemişler. En sonda da Poli'nin verem olduğu ortaya çıkıyor, hastaneye götürülürken bizimkiler de hayatlarına geri dönüyor.

Ya leş gibi anlattım, kitapları okuyup sıcağı sıcağına yazmayınca unutuluyor çoğu ayrıntı ama genç insanların farklı hayatlarla imtihanı diyelim, kadınlarla özellikle. Buna benzer bir şey. Bir de Poli'nin tedavi olmayı reddettiği bir bölüm vardı, şimdi bulamadım. Tezer Özlü'yü andım, o da kanser olduğu zaman ilk adımda tedavi olmayı reddetmişti. O da anımsamış mıdır Poli'yi, ya da zaten aklında mıydı?
Pek çok şey yapacağız; iş güç, evlenmek, yolculuk. Pek çok şey izleyeceğiz; dizi, film, kendini mahveden insanlar. Pek çok kitap okuyacağız; Mann, Faulkner, Joyce, kimler kimler. Ama bir şey diyeyim, hayatımız boyunca bizi izleyecek birileri var. Biz de onları izleyeceğiz. İsimlerini teker teker sayamayacağım, onları tanıyoruz. Onlar en saf aşka tutulmuşlar, dünyanın görüp göreceği en yakın dostlar, hata yapanlar, hatasını düzeltenler. "Korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar." Tanıyoruz diyebiliyorum, öylesi yakın hissetmiyor muyuz onlara kendimizi?
Biyografik roman üslubuyla başlıyor kitap, evine doğru pedal çeviren Tolkien, çalışma odasına geçip öğrencilerinin sınav kağıtlarını okuyor. 20 yıl boyunca okuyacak, bu bir ek gelir kapısı. Başka türlü evini çekip çeviremeyecek ama sıkıcı, çok sıkıcı bir iş. Kağıt yığınları küçülmek bilmiyor. Bir bıkkınlık anında yere bakıyor Tolkien, halıdaki küçük bir delik gözüne takılıyor. Duruyor. Gündüz düşlerinin ortasında bir kağıt çekiyor önüne, yazıyor: "Yerdeki bir çukurda bir Hobbit yaşardı..." Böyle başladı koca bir mitin kuruluşu.
Tolkien ölene kadar koyu bir dindar olarak yaşamış. Katolik, ağır. Annesinin inancına sıkıca sarılmış, akrabalarını hiçbir zaman affetmemiş. Bu nokta önemli, Tolkien'ın hayatındaki birçok noktaya bu açıdan da yaklaşacağız.
Ronald sınavlara hazırlanıyor tekrar, bu sırada dört arkadaşıyla Ç. K., B. D. diye bir edebiyat kulübü kuruyor. Burada Sir Gawain ile Yeşil Şövalye gibi kitapları okuyorlar. İkinci sınavı kazanıyor Ronald, Oxford günleri başlıyor. Klasik Diller'de okurken İngiliz Dili ve Edebiyatı'nın kendisi için daha uygun olduğunu anlıyor, o bölüme geçiyor.

"Tolkien sadece dille ilgileniyordu. 'Çağdaş' edebiyatı pek sevmiyordu. Shakespeare'in abartıldığını düşünüyor, Bard'ın piyeslerinin çoğunu da beğenmiyordu. Dryden'a ve Milton'a ayıracak zamanı yoktu. Oxford'da İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okutulan 'çağdaş', yani 18. ve 19. yüzyıl yazarlarının eserlerindense nefret ediyordu." (s. 53)
Birinci Dünya Savaşı'na katılıyor Tolkien, ordudaki günlerinden hoşlanıyor başlarda. Disiplinli bir yaşam, düşünmek için bolca zaman. Cephede işler değişiyor.
Savaşla ilgili ayrıntılar çok zengin, Tolkien'in bulunduğu bölüğün hareketlerine kadar her şey var. Var da, korkunç bir savaştan sağ kurtulmayı başarmış yazarın neler hissettiği pek yok. Korku, öfke, üzüntü. Savaş konusunda özellikle bir şey söylemediğini sanıyorum, çok sancılı günlermiş çünkü.
Kitapta Tolkien'in döneminde fantastik edebiyatın bilim kurgudan ayrılmamış olduğu yazıyor. Lord Dunsany sayesinde biraz gerçekleşmişti aslında bu. Weird Tales'ın üç atlısı da çok acayip şeyler yazıyordu o sıra, tabii küçük bir derginin bir türe başlı başına kimlik kazandırması uzun yıllar alır, o yüzden Lovecraft, Smith ve Howard gibi dayıların isimleri kitapta yok, Fantastik edebiyatın bir tür olarak ortaya çıkışı Tolkien'le ele alınıyor. Yine de biz bu üç şahane yazarın Tolkien'den önce bir şeyleri başlatmış olduğunu, fantastik dünyalar kurguladıklarını unutmayalım. Bu dünyalardan bazılarının kökleri yaşadığımız dünyadaydı, evet, lakin bazılarının değildi.
Hobbit 1937'de basıldı, 1954'te Yüzüklerin Efendisi ortaya çıkabildi en sonunda. Kitabın yazılış aşaması sancılı, onun yanında bir de basıma hazırlanış var ki of, Tolkien kanser etmiş adamları. Mükemmeliyetçi bir adam, en ufak bir şeye bile karışıyor.

Çok ayrıntı var Tolkien'in kişiliği, alegori tartışmaları, basım aşamaları hakkında. Hepsini yazarsam parmak kalmaz bende. Müthiş müthiş müthiş, Justin Bieber konserine giden 12 yaşındaki kız gibi hissettim okurken.

Bitti. Tolkien'e sonsuz saygı, sevgi.
Bir önceki kitabın hemen ardından okudum, farkları üstünden gideceğim. Bir kere bunun kapağı daha güzel. Fdfs, şaka. Ama harbiden daha güzel. Bir de Michael Coren dayıtımız neşeli bir adam, üslubu daha farklı, sohbet havasında.
Bu kitapta Mabel Suffield, ailesinin onayını alarak Güney Afrika'ya gidiyor. White'ın kitabında ipleri koparıp gidiyordu. Gerçek nedir, bilemiyoruz.

Lewis'le ilişkileri de pek ayrıntılı değil. Dostluklarının son zamanlarındaki tartışmalardan hiç bahsedilmemiş, sanki hiçbir sorun yokmuş gibi anlatılıyor. Tolkien dostu öldükten sonra yıkılmış gibi. Elbette üzülmüştür ama White'ta bir iki kelime haricinde hiçbir yorum yapmadığı yazıyordu.

Eserlerin özetleri verilmiş, onun dışında yazılış aşamaları yok. Yayımlanış sırasında ortaya çıkan bazı problemler verilmiş, o kadar.

Genel olarak daha az ayrıntılı ama gayet başarılı, okunur. Süper. Peder'in fotoğrafı falan var. Öyle.
Endless Sülalesi'ni külliyen gördüğümüz sayı bu. Bütün aile orada. Bütün aile değil gerçi, kayıp kardeş ortada yok. Diğerleri toplanıyor.
Destiny'ye Ak Saçlı Hanımefendiler gelir ve savaşın başlamak üzere olduğunu söylerler. Destiny şaşırır, kendisi kaderdir ve bundan hiç haberi yoktur. Elindeki kitaba bakmasını söyler hanımlar ve uzarlar. Kader diyelim, Kader kitaba bakar ve yapması gerekeni anlar.

Önce Ölüm'ü çağırır, sonra Sandman, İhtiras ve Umutsuzluk katılır. Hezeyan gelir en son. Kayıp kardeş dediğim gibi ortada yok. Aileyi tanıtan bölümler var, şahane. Mesela kader hakkında yazılanlar: "Kader toz ve gece kütüphaneleri gibi kokar. Ardında ayak izi bırakmaz. Gölgesi yoktur." Diğerleri daha uzun, en kısası Ölüm.

Ne için toplandıklarını bilmiyorlar, Kader de söylemiyor. Sonra İhtiras, Sandman'i çok kızdırıyor. Sandman'in Cehennem'e kapattığı sevgilisi vardı, Nada, hani ilk kitapta şöyle bir görüyorduk, önceki kitaplardan birinde de bir ritüeli vardı Afrikalı kardeşlerin, orada tanışmalarını görmüştük. İşte İhtiras Sandman'e diyor ki, kardeş, sen galiba biraz aptalsın. Kız sana bir şey yapmadı ama 10000 yıldır Cehennem'de tutuyorsun kızı, üstelik elinde olmayan sebeplerden ötürü seni kabul etmediği için. Sandman atarlanıyor falan, tek başına balkona çıkıyor. Ölüm geliyor, İhtiras haklı dayı, kusura bakma diyor. Sandman de harbiden doğru galiba diyor ve Cehennem'e doğru yola çıkmak üzere hazırlanmaya gidiyor. Ailenin geri kalan üyeleri neden çağrıldıklarını bir kez daha sorunca Kader diyor ki, tamamdır, dağılın, Sandman yola çıktı. Sandman içinmiş onca tatava. Taktiklere gel.

Sandman Cehennem'e gitmişti bir kez, çalınan başlığını almak için. Orada Lucifer'a gider çekmiş, kıçını tehlikeye atmıştı. Hizmetkarları gitmemesi için uyarıyorlar kendisini, lakin gidecek, kaçarı yok. Elçi olarak Kabil'i gönderiyor Lucifer'a, çünkü İncil'e göre Kabil'in öldürülmesi yasak. Lucifer, Kabil'in canını alamaz. Akıllı bir tercih yani. Neyse, Kabil Sandman'in geleceğini haber veriyor. Lucifer şekilden şekle giriyor. Onu yok edeceğim, onu parçalayacağım. Bilmem ne.

Sandman'in gidip de dönmeme ihtimali var, bu yüzden bir şekilde tanıştığı kişilere veda ediyor. Her 100 yılda bir buluştuğu arkadaşına mesela. Merasimle Cehennem'in topraklarına adım atıyor, şekil şekil yürüyor, Nada'nın hücresine gelip bakıyor ki hücre boş. Sadece hücre değil, Cehennem de boş. Bomboş, hiçbir iblis yok. Lucifer çıkıyor ortaya, bekçiliği bıraktığını söylüyor. Beraber kapıları kilitliyorlar, sonra Lucifer Sandman'e Cehennem'in anahtarını verip uzuyor. Bomboş Cehennem Sandman'in oluyor.

Bundan sonrası acayip fantastik. Amerikan Tanrıları kokuyor buram buram, tam tersi daha doğru olacak gerçi. Odin, Loki ve Thor, Düzen, Kaos, Gümüş Şehir'den iki melek; Duma ve Remiel, Nada'yı elinde tutan Azazel, Anubis ve Japon panteonundan bir tanrı, hepsi Sandman'in kapısını çalıyor Cehennem'in sahipliği hakkında. Hepsi Cehennem'i kendi için istiyor.

Bir ara hikâye: Yatılı bir okulda kalan Rowland adlı çocuk, Sandman'in yediği bokun sonucu olarak, dolaylı sonucu da diyebiliriz, geri gelen ölüler yüzünden kabus dolu saatler geçiriyor ve hayalet zorbalar tarafından katlediliyor. Sonra hayalet arkadaşıyla birlikte kapıdan çıkıp gidiyor, Ölüm'ün çok işi olduğu için onu o an almıyor. Bu yüzden sorunlar çıkacak galiba. Neyse, göreceğiz.

Her tanrı, Sandman için bir şeyler sunuyor Cehennem karşılığında. Kimi kayıp ağabey hakkında bilgi vermeyi teklif ediyor, Azazel Nada'yı vereceğini söylüyor falan. O iki melek gözlemci, bir şey sunmuyorlar. Son ana dek.

Yaratan, diğer tüm tanrıların üstünde, en tepede. İki meleğe haber geliyor. Cehennem varlığını sürdürecek, iki melek de oranın yeni denetleyicileri olacaklar. İçlerinden biri bunu istemese de Samael gibi isyan etmiyorlar, Lucifer'a dönüşme aşamasını biliyor hepsi. Lucifer çok büyük bir güce sahip, düşmüş olsa bile. Sandman'i korkutacak kadar. Her neyse, diğerleri sorun çıkarmıyor da Azazel yamuk yapıyor, Nada'yı çıtır çıtır yiyeceğini söylüyor. Görünüş olarak Azazel boyut kapısı gibi bir şey. Bir sürü dişi var falan içinde. Sandman atlıyor içeri, Nada'yı kurtarıyor ama Azazel'in dev ağızlarından biri Sandman'in üstüne kapanıyor. Bir sonraki karede Sandman'i görüyoruz, elindeki kavanozda Azazel hapis. Sandman'in rüya diyarında yamuk yapmayacaksın, oranın efendisi Sandman. Senin lolon kime dangalak.

Nada kurtarılıyor, son bir yemek yiyorlar ve Nada, bir bebek olarak doğup Sandman'den sonsuza kadar ayrılıyor. Böylece Sandman affedilmiş oluyor. Son olarak Cehennem'deyiz, iki melek yönetiyor orayı. İşkence gören bir ruhun yanına gelip durduruyorlar ve sonsuz işkencenin bittiğini, kurtuluş için kefaret işkencesinin başladığını söylüyorlar. Yani daha makul boyutlarda, günah kadar diyelim. Ona benzer bir şey.

Böyle bir sayı. Ailenin toplanması, Sandman'in Lucifer'la konuşması, tanrılar falan derken insan şapşallaşıyor. On numara.