Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Necati Tosuner'in ikinci romanı. Sancı.. Sancı... sonrası bir modern zaman bunaltısı. İsim değişse de insanların yaşadıkları sancılar benzer, hatta romanın dili birebir aynı. Pek bir değişikliğe gitmemiş Tosuner, sesini korumuş. Kurgu da korunmuş, bir dünya birbiriyle alakalı, alakasız insan ve bir dünya sıkıntı. Bu sefer yaş aralığı geniş, dedelerle torunlar bir arada. 32 kısım tekmili birden.
Burada da Okan var, kambur bir oğlan yine. Yazar olmak istiyor, kuzen Pınar'a aşık. Okan'ın babası Kadir biraz ayıca bir kardeşimiz, oğlunu seviştiriyor bir kadınla falan çok affedersiniz. Tabii böyle değil, hepsi bir sıkıntı içinde veriliyor. Evet.

Pınar'ın abisi var bir tane, adını unuttum. Ayrı eve çıkmak istiyor, annesi perişan oluyor falan ama her şeyi içinde yaşayan bir kadın. Güçlü görünmek istiyor, çünkü eşinden ayrılmış ve oğlu da bırakıp gidiyor işte.

Ekrem, Pınar'ın babası ve esas adamımız. Ortağı olduğu şirketten şutlanmış, mutsuz sonlu ilişkilerin adamı. Kendi sonu da mutsuz olduğu bir anda gelecek.

Diğerleri, bir sürü insan. Bir sürü ev, bir o kadar hikâye. Yalnızlar, iç dünyaların ilişkilere yansıması kaynaklı bir yolculuk bu roman. Pek hoş.
Çoğumuz Stephen King'le tanımışızdır Straub'ı, Tılsım ne kadar güzeldi mesela, Kara Ev ne kadar güzeldi. Jack adlı çocuğumuzla, ikinci kitapta yetişkin Jack'imizle sırlardan sırlara, maceralardan maceralara düçar olmuş idik. Güzel anılar korunuyor, hatırlayınca mutlu oluyor insan. Kitapları okumuş kariler, Jack'i düşününce hepimiz mutluyuz sanıyorum.

Yitik Oğlan Yitik Kız, Straub'ın okuduğum ilk kitabı. Stephen King, okuduğu en iyi Straub kitabı olduğunu söylemiş. Bu şöyle süperdir, böyle manyaktır, en kraldır olayı riskli, çünkü umduğunuz şeyle karşılaşmazsanız önyargı öyle çabuk oluşur ki anlamazsınız bile. Eh, biraz da reklam kokan hareketler tabii, bu yüzden tekrar şans verebiliyorsunuz. Bir süre sonra. Konu Straub'sa ben vereceğim. Ki şans vermelik bir olay da yok, sevdim ben bunu.
Nancy Underhill'ın ölümüyle giriyoruz. Nancy, mutsuz bir evliliği sürdürmeye çalışan bir bacı. Kendisinin de hayattan pek bir beklentisi yokmuş zaten, lakin kocası Philip de biraz öküz çıkınca var olan minik umutlar da yok oluyor. Bir gün, oğlu tarafından bilekleri kesik bir vaziyette bulunuyor, kafaya da bir naylon poşet mi ne geçirilmiş. Oğul Mark için ne kadar travmatik bir hadise olduğunu düşünün ki Mark da gayet hoş bir çocuk. Babasının hödüklüğünden zerre geçmemiş buna, gayet yakışıklı ve normal bir genç. 15 yaşındaki gençler nasılsa öyle bir genç yani.

Tim var, New York'ta yaşayan bir yazar. Philip'in kardeşi. Zamanında kasabadan gitmiş, kardeşini orada bırakmış. Bu yüzden Philip beyinsizlik sebebiyle zaten zor bir insanken Nancy'nin intiharını araştırmak için kasabaya gelen Tim'e daha da uyuz davranıyor. Tim, Mark'ın ne kadar hayat dolu bir çocuk olduğunu gördüğü için sallamıyor kardeşini, Mark'la mail'leştikleri için çocuğu da biraz biraz tanıyor. Amacı çocuğun kötüye gitmesini önlemek, bir de işte hadiseyi aydınlatmak. Cenaze merasimi, şu bu. Bir şey bulamıyor ve New York'a dönüyor, Mark'la irtibatı koparmadan.

Bir süre sonra Mark ortadan kayboluyor, Tim kasabaya dönüyor yine. Bu sefer ellerinde incelenecek iki olay var. Biri, ailenin yaşadığı evin arkasında yer alan metruk ev. Mark, bu evde katakullilerin döndüğünden şüpheleniyor ve yakın bir arkadaşıyla evi inceliyor. Cenaze yemeğinde, sokağa çıktığında falan arkası dönük, korkunç bir adam görüyor; dev gibi ve kapkara giyinmiş. Bir gece evden arka bahçelerine atlayan ucubemsi şeyi de görünce ikisini birbirine bağlıyor. Sonradan ortaya çıkıyor ki evde manyağın teki kaçırdığı çocukları öldürmüş, saçlarını kesip saklamış. Böyle şeyler. Bu psikopat kardeşimiz de Nancy'nin kuzeni. Aile bağları... Diğer hadise de kasabada çocuk kaçırma olaylarının tekrar başlaması. Nöbetçi polislerin sayısı artıyor, aileler endişeli. Kasabanın başında böyle bir dert de var. Sonuçta bu iki hadise ileride birleşiyor, gizemler bir şekilde ortadan kalkıyor.

Bu ne bir korku/gerilim romanı, ne bir polisiye, ne de başka bir şey. Belgesele daha yakın; korkulu ve polisli bir davanın nasıl çözüldüğüne dair bir anlatı. Mesela Mark'ın öcülü evde dolandığı ve bir şeyler bulduğu bölümlerde korkuyoruz, öcülü evden arka bahçeye atlayan ucubeli sahnede gerim gerim geriliyoruz, Tim'in dedektif dostuyla yaptığı beyin fırtınalarında, polislerle ailelerin toplandığı bölümlerde polisiye tadı alıyoruz. Sonuçta elimizde metruk bir ev ve çocukları kaçıran bir manyak var, her şey birbiriyle bağlantılı olduğu için meyve kokteyli gibi bir şey bu roman. Her şeyden bir parça, lakin ortaya çıkan tat hiçbir şeye benzemiyor.

Anlatımda Tim'in günlüklerinden faydalanılmış, lakin ağırlıklı olarak olayları dışarıdan izleyen bir anlatıcı var. Belgesel gibi düşünün işte. Beklediğinizden çok farklı bir kitapla karşılaşıyorsunuz ama paradigmanıza ölümüne bağlı değilseniz kaldırıp bir kenara atmıyorsunuz, devam ediyorsunuz. Çünkü bir annenin ölümü, bir çocuğun ortadan kayboluşu, kasabaya dönen bir yazar, her şey sizi hikâyenin içine çekiyor.

Güzel, gayet okunabilir.
Ayfer Tunç'un Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek'ini okurken sepya fotoğrafları yanınızda tutun ve dikkatlice bakın. Her bir eşyanın, her bir ağacın, her bir binanın canlandığını görürsünüz. Öylesine detaylı anlatmıştır 70'li yılları Tunç, milenyuma on kala doğan çocuklar için bile o yılları canlandırmayı başarabilmiştir. Büyük bir duyarlılık ister bu, gözlem yeteneği ister. En başta sabır ister, çünkü koca bir 10 yılı her yönüyle incelemek hiç de kolay değil.

80'lerde Çocuk Olmak'ın güzelliği, 10 yıllık bir dönemi farklı şehirlerde, farklı sosyal statülerde yer alan insanların incelemiş olması. Çok büyük bir zenginlik bu; apartmanda büyümüş, yazlıkta oradan oraya koşturmuş çocukların yanında köyde ağaçtan meyve koparıp yemiş, geçim sıkıntısı ve siyasi baskılar yüzünden hayatın korkunç bir şey olduğunu düşünmüş çocuklar da var. Erkenden olgunlaşmak zorunda kalmış çocuklar... Kimi 70'lerden 80'lere geçişi yadırgamıyor, arada pek bir fark yok çünkü. Yaşam devam ediyor. Kimiyse 12 Eylül'le bambaşka bir dünyaya gelindiğini düşünecek kadar korkmuş.
Eh, 70'lerden 80'lere geçişte belki saydam bir duvar var kimileri için ama 90'lara girildiğinde kimse bir farklılık hissetmemiştir sanıyorum. 1988 doğumlu bir adam olarak bazı şeyler yabancı gelmedi bana, uzantıları bizim çocukluğumuzu da etkilediği için sanıyorum. Bazı şeyler biz büyürken de devam ediyordu, bazı şeyler biz büyürken sona eriyordu. Eh, anlatırken kendi anılarımı da araya sokuşturabilirim.

Anlatılanlar çocukluğun sihirli dünyasıyla bütünleşmiş yeni hadiseler, yeni eşyalar etrafında toplanıyor. Bir bölümü. Diğer bölümde geçmişin mahalle ortamı, insanları fena özlenmiş. Buram buram eski kokan şeyler var. İlk bölümden girelim, televizyon mesela. Clementine, Tsubasa, Voltron, Heidi, Şeker Kız Candy, çizgi filmlerle ilgili bir dünya anı var. Bunlardan önce televizyonun yarattığı büyülü bir ortam var. Kapıcılar Kralı'nda görmüştük biraz; komşulara çıkıp televizyon izlemeler mesela. Canım Kardeşim adlı kalp öğütücü filmde de renkli televizyon vardı hatırlayacağınız gibi. Televizyon yani, çok büyük bir olay. Yalan Rüzgarı, Bizimkiler, o yıllarda ne varsa. Bizimkiler'i yakaladık biz, Voltron can vermişti ne yazık ki. Diğerleri duruyordu, Şirinler falan. Biz pek garipsemedik, doğduğumuzda evimizde televizyon vardı. 70'lerde doğanlar içinse mucize bir alet.

Okul, öğretmenler. Biz 90'ların çocuklarının önlük rengi açılmıştı yine, maviydi. Adamlar kapkara önlükler içinde, öğretmen teröründen çok çekmişler. Korku dolu bir ortamda neyin eğitimi olacaksa artık. Andımız, İstiklâl Marşı, anlamadığımız neler neler okuduk, neler ezberlettiler bize öyle, aklım hayalim almıyor. Bayrağın ipini düzgün tutamadı diye tokat yiyen arkadaşlar, sizin için çok üzüldüm, hâlâ da üzülürüm. Cetveller, kulakta tebeşir ezmeler, öf. Çok çalışmalıydık, Atatürk geleceği bizlere bırakmıştı, Türkiye kendi kendine yeten bir ülkeydi, Almanlar kaybettiği için biz de kaybetmiştik sayılmıştık. Oğlum ne zırvalar öğrettiler bize lan, düşününce sinirleniyorum, bu kadar beyinsizlik olur mu?

"(...) La Fontaine ya da Aysel Öğretmen protein bakımından gezegendeki en zengin canlı türü olan bu saz şairi flörtöz böceğin yıllarca yerin altında bir kozanın içinde beklediğini ve nihayet yer üstüne çıktığında ömrünün bir kelebekten daha kısa olduğunu, bu yüzden ağaçlara tüneyip tabiatta eşi benzeri görülmeyen, desibeli yüksek bir çiftleşme şöleni için canını verdiğini (çiftleşme sonrası ölürler çünkü) ve toprağı beslediğini bilseydi ne yapardı acaba? Çalıp oynayacak tabii ki hayvan. Çünkü ömrü kısa. Hayvanın ekolojik misyonu bu. Ayrıca sanatçı, saz şairi. Üreten sınıf sırf bu zibidi ile özdeşlik kurup da kalkınma hamlesi sekteye uğramasın diye böyle resmedilmiştir. Bence tarihteki ilk bankacı bu masaldaki karınca. Temkinli, garantici, hesapçı... Ve ağustos böceğini kışın ayazında kapı dışarı edecek kadar da merhametsiz." (s. 33)

Kargayla Tilki de böyle değil mi? Katakulliye getirip karganın ağzındaki peyniri alan tilki, "İşte babuş, bu dünyada uyanık olmayanı öperler," diyerek uzuyordu. Bize dikkatli olmamız değil, karganın aptallığı ve tilkinin akıllılığı öğretildi. Tilki gibi olmalıydık. Ensesine vurulacakları iyi belirlemeli, peyniri alıp uzamalıydık. İnsanlar kerizdi, devletin malı denizdi, yemeyen domuzdu. Rezillik.

Misketler, gazoz kapakları, ezik kutu kolalarla yapılan maçlar, niteliksiz anne babalar, karışık kasetler, ilişkiler... Her şey var, sosyokültürel bolluktan başınız dönüyor.

Darbenin etkileri tabii, ilk bunu yazmalıydım belki. Evi basılanlar, dayısı, babası götürülenler, dehşet dolu bir ortamda büyüyen masum çocuklar... Her ne kadar geçmişe özlem kitabı da olsa belki de bazıları için geçmişe veda kitabı bu, son bir yüzleşme kitabı. Yazarların bazıları çocukluklarını özlese de bazılarında o yılları geride bırakmış olmanın rahatlığı seziliyor. Kitabı zenginleştiren bir şey bu.

Çok güzel, bunun 90'lar versiyonu da var. Onu merak ediyorum asıl. Nasip, kısmet, mukedderat. Şurada ne yazıyorsa o.
Ali Ünal'ın ilk romanı. Çocukluğun büyülü dünyası ister istemez bu temelde şekillenen bir gerçekçiliğe götürüyor insanı. Geçmiş zamanın güzel insanları, çocuklukta yer edip kaybolan yerler bir süre sonra sihirli bir dünyanın kahramanlarıymış gibi geliyor. Mutlu bir dünyadan geriye kalanlar bunlar, acılar bir şekilde güzel anılara bırakıyor yerini, tabii her zaman değil. Çocukların hafızaları berraktır ve yer yer acımasızdır, her şeyi olduğu gibi anımsarlar. Piaget namlı dayımıza göre somut işlemler dönemi var bir tane, çocuklar bu dönemde hayalmiş, empatiymiş, alayından çakmazlar. Somut dünya, algılanan dünya her şeydir. Katı bir gerçekçilik. Sosyal yaşamla yeni yeni tanışan çocukların zamanı. Hitler Oyuncağımı Çaldı mesela. Buram buram gerçeklik kokar, acı kokar. Ünal'daysa bahsettiğim sihirli dünya var, lakin böyle anlatılarda bir sıkıntı mevcut; geçmişin ne kadarı çocuk gözüyle aktarılıyor? Ya da şöyle diyeyim, çocukluk sadece bu somut dönemden ibaret değil, dolayısıyla bir adam çocukluğunu tahribata uğratmadan nasıl anlatabilir? Yıllar içinde çok şey yaşanmış oluyor, hele o dönemlerde. Hafıza da son derece eklektik bir şey olduğu için o anıların doğallığının bozulması büyük tehlike. Yani hepimiz bir şekilde kaybettiğimiz, hatırlamadığımız duygularımızın çöplüğünü de taşımak zorundayız. Sapla çöpü karıştırmadan nasıl olur bu işler, derdimiz bu.
Antakya'dayız, sıcak bir iklim ve sıcak insanlar. Şimdinin mumla aranan mahalle ortamı o zamanlar had safhada. Sevecen bir anne, ailesi için çabalayan bir baba ve küçük bir çocuk. Çocuğun bacağında sıkıntılar var ne yazık ki, ameliyat üstüne ameliyat oluyor. Bu süreçte babanın hayatta ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Valla ben göremedim, kendisi ben üç yaşındayken uzamış ama isterdim böyle bir babam olmasını. Her neyse, bu bölümlerde Necati Tosuner'in sancılarına benzer sıkıntılar mevcut, tabii o derece yoğun değil, sevecen bir anneyle baba birçok şeyin atlatılmasında, hele çocuklar için çok önemli.

Çocukluğun sıcak geceleri, aileyle geçirilen güzel zamanlar. Okul arkadaşları, mahalle sakinleri, süper ortam. "Yalnızlığım" kısmı böyle. Alaca Dünya'ysa... Gerçek bir sihir ve ne yazık ki kurgunun dokusunu bozan bir dünya bu, zaten kendi sihriyle işlenen anıların yanında keskin bir dönüşle alınan viraj gibi. Öyle keskin bir dönüş ki From Dusk Till Dawn'u bildiniz mi, orta yerde filmi alıp nerelere götürür, adeta beyin yakar, onun gibi. Sıkıntı şu ki bilinçli bir tercih değil bu; iki dünya bir şekilde tutturulmaya çalışılmış ama gedikler var, diyaloglar bile doğallığın oldukça uzağına düşmeye başlıyor bir süre sonra.

Mahiyar, anlatıcımızın arkadaşı bir büyülü çocuğumuz. Alaca Dünya'nın kapılarını anlatıcı için aralayan kız. Mahiyar'la birlikte o dünyanın kapıları aralanıyor, fantastik olaylar başlıyor. Anlatıcı da değişiyor bir anda, çocuğumuz kendi hayatını anlatırken hoop, diğer insanları anlatmaya başlıyor, bütün ayrıntılarıyla. Bu da ilginç.

Bir ilk romana göre güzel, gayet okunabilir. Çocukluğunuzu seviyorsanız bu kitabı da seversiniz.
Günday'ın edimsel ve tepkisel koşullanan insanlarını laboratuvar ortamında izlediği bir başka roman. Düzenek hazır, denekler hazır, sal ortama. Araya da rapor sıkıştır, "Şu şöyledir, bundan dolayı bu böyledir," diye. Mis gibi bir Hakan Günday romanı.
Kozan adlı bayımız okumuş etmiş bir baydır. Elçilikte torpille iş falan bulur, İsviçre'de çalışırken bir hanımla çeşitli ilişkileri olur, sonra meslekten uzaklaştırılır. Tezgahtarlık yapmaya başlar, turist tokatlar. Roman bunun üstüne. He, tokatlama olayı takı üstünden. Ederinden çok daha fazla bir fiyata takı kakalar Kozan, bu esnada dükkandaki diğer tipleri görürüz, satış olaylarını görürüz, ayaküstü gömüşenleri görürüz mesela. Tehditle adam silkme vardır, katakullilerle para sızdırma vardır. Fikret Altuğ'yla Kemal Sunal'ın Tokatçı'sını izlediniz? Oradaki olaylar gibi.

Günday romanlarının en büyük sıkıntısı, okuru bir fanustaymış gibi hissettirmesi. Özgürlüğünüz yok. Olaylar Günday'ın açıklamalarına bağlanır, açıklamalar olaylara bağlanır. Kullanım kılavuzunu okuyarak bir aleti çalıştırmak gibi. Diyaloglar aynı tornanın ürünüdür, karakterlerin söyledikleri sizi bir yere götürmez. Farklı insanların benzer üsluptaki konuşmaları can sıkıcıdır, yaptıklarıysa bahsettiğim açıklamalarla belli doğrultulara yönlenir, bir yan yol yoktur. Günday'ın aforizmalarından etkilendiniz etkilendiniz, etkilenmediniz, Billur Tuz'ı hatırlayalım: Bayar, bayar, bayar...

Böyleyken böyle. He, Piç, anlatıcının aynı bunaltıcı monologlarından başka, adamın ağzına orta yerinden vuran bir konu içerdiği için onu baş köşeye koyacağım yazdığım zaman. Onda da sıkıntılar bol ama ben adamın böğrünü mengeneyle sıkıştıran başka bir roman daha okumadım.