Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Sondeyiş'te, "Henüz okunmamış öykülere öndeyiş yazmak hemen hemen olanaksız bir iştir, çünkü önceden yapılması pek doğru olmayan öykü kurgularının çözümlenmesini gerektirir." (s. 105) diyen dayımız, Babil Kitaplığı için yaldır yaldır yazdığı ön deyişlerle kendini cortlatsa da, bazı bazı keyif kaçırsa da bunlar lazım, çünkü adamın her türlü deyişinde bir şeyler arıyorsunuz, bir öykü veya anı kırıntısı. Kütüphanede bir ömür geçiren adamdan daha azını beklemek olmazdı.
Kurgusal metinler için ön deyiş cinayettir. Güdülürsünüz, metnin sonunda çıkacağınız yerden bambaşka bir yerde bulabilirsiniz kendinizi ve hatta bulduğunuz yer hiç hoşunuza gitmeyebilir. Ön deyişi isterse yazar hakkında yıllar boyunca araştırma yapmış biri yazsın, böyle acayip manyak bilgiler versin, okuma ediminin özgürlüğünü okurun elinden alınır. Bir anlamda metnin gardiyanı olur ön deyiş, parmaklıklar arasından gördüğünüzü anlamaya çalışırsınız.
Bazı bazı otobiyografik, fantastik hikâyeler var. Saygı duruşları var, sonsuzluk var, var da var. Bir de aralara serpiştirilmiş bazı metinler var ki iyi bir avcıysanız birini bile kaçırmak istemeyeceksiniz. Ne yazık ki hepsine ulaşılabileceğini sanmam.Borges zannediyorum, örtük olsa bile, okuruna yol göstermekten zevk alan bir yazar. Eh, yazarların ne okuduğunu merak ederiz, o kitapları biz de okumak isteriz ama Borges konusunda biraz şanssızız, kütüphane çalışanı değilsek tabii.
Borges'in anlatıcı olarak, "Bak bu hikâye yaşandı tamam mı, yemin ediyorum gerçek," deyişleri bir yana, neden olmasıncılık belli. Elbet bir zaman, bir yerde yaşanmış olaylardır bunlar, Borges vaka olarak inceler gibi yapıyor alayını. Bir arşivci, hatta vakanüvis. Animatrix'in bir bölümünde gerçekliği sorgulayan birine verilmiş bir cevabı hatırladım şimdi: "Neyin düş, neyin gerçek olduğunu bilmiyorum. Tek bildiğim, bunların benim aklımın ürünü olduğudur." Aşağı yukarı böyle bir şeydi.

Ne diyeyim, sıkı fantazya okurlarını kesmeyecek bir kitap ama Borges'in düş gücü kendisine bağımlı kılacak ölçüde. Bir kitapla hüküm vermiyoruz, okumaya devam ediyoruz.
Uzun zamandır böyle güzel bir şey okumamıştım.

Nasıl desem, bir hikâye anlatıcısı Kutlu. Yani okurken okumuyormuş da dinliyormuş hissi uyandırıyor. Veya ne oluyorsa izliyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Hikâyenin dünyası okurun etrafına örülüyor. Yazar oyun oynamıyor, kurgusal bir muziplik yok. Destancı emmiler vardır ya, anlatırlar da anlatırlar, dinlemeyi bırakamazsınız. O kadar tatlı gelir muhabbet. Annemlerin memleket Bursa'nın bir köşesinde bir tanesini dinlemiştim, abartmıyorum adam kilitlemişti resmen. Kutlu da bu emmilerin dupduru, su gibi yazanından.
Bir kasaba tasviriyle başlıyoruz. Meydandaki köpek, dükkanlar, esmeyen rüzgar, sıcak, hepsi beyaz bir zeminde yavaş yavaş belirmeye başlar. Anlatıcı, meydanda ne varsa hepsine teker teker hayat verir. Ben kitaplara post-it yapıştırırım not almak için, "sinopsis" diye not düşmüşüm. Bu bölümler tıpkı bir senaryonun temeli gibi. Kitabın sonuna gelince güldüm, harbiden de öyleymiş. Neyse, geleceğiz oralara.

Mekan tasvirlerinden sonra dükkanlara, dükkan sahiplerine geliyoruz. Çok renkli tipler var ve çoğu metnin ilerleyen bölümlerinde yer almıyor ne yazık ki. Kutlu bu tiplerden en aşağı üç kitap daha çıkartabilirmiş. Çıkartmıştır belki de, bilmiyorum. Sadece tipler yok, leylek de var mesela. Hacı leylek. Caminin çatısında yuvası var, her sene göç ediyor ve dönüşü kasaba eşrafı tarafından bekleniyor. Birazcık gecikirse, "Yahu nerede kaldı bizim hacı" diye endişe ederlermiş. Böyle küçük detaylarla dolu bir kasaba, oldukça gerçek. İçine girmek son derece kolay.

Bu sıcak ortamın içinde devlet daireleri son derece soğuk, resmi. Korkulacak bir yer, devletin kasabaya uzanan, kendini hatırlatan bir eli.
Kutlu bir düşünce adamı. Satırlarında Yunus Emre'ye, Tanpınar'a rastlayacaksınız. Kasabayla güzel bir uyumları var. Anlatıcı da yazarın ta kendisi olduğu için doğal olaylar. Okurla doğrudan iletişim kurma olayı da var, okurla konuşuyor Kutlu. En başta dediğim hikâye anlatıcılığı buradan geliyor.

Kasabayı dolaştıktan sonra Mavi Kuş'la tanıştırılıyoruz. Mavi Kuş bir otobüs. Kapaktaki. Kapıya yapıştırılan kuş beyaz, otobüs mavi. Eski püskü, yuvarlana yuvarlana gidiyor. Sahibi ve şoförü Deli Kenan. Deli Kenan'ı tanıdıktan sonra otobüse binecek kişiler çıkıyor karşımıza.
Otobüsü hayata benzetmiştim ben, hani illa bir şeye benzetilecekse. Herkes aynı otobüste. Seyfi'nin saflıkları güldürüyor, karanlık adamlar korkutup heyecanlandırıyor, Kenan'ın delilikleri korkutuyor. Hissedilebilecek her şey var, o insanlar o kadar sahici ki.
Sahici de, her şey bir film çekimi çıkıyor ya! Menzile vardıkları zaman yönetmen, "Stop!" diyor, oyuncular, yani otobüstekiler çay may içiyorlar, dedikodu yapıyorlar! Bir şaşırtıcı olay daha, karanlık tipler gerçek çıkıyor, vuracakları adamı vuruyorlar! Kutlu harbiden çok iyi şaşırtıyor, taca atıyor okuru. Keskin bir dönüş olsa da rahatsız etmiyor bu.
On numara kitap.
Alakasız bir yerden bir alıntıyla başlayacağım, hangi kitapta olduğunu hatırlamıyorum ama sanırım son kitaplardan birinde Dumbledore'la Harry Potter konuşurlarken Harry, "Ya ben istemiyorum bu mücadelenin başına geçmeyi, aklımdan hiç geçmemişti," gibi bir şey diyordu, Dumbledore da, "Belki de en iyi liderler, liderliği hiç düşünmemiş erdemli kişilerin arasından çıkar," diyordu. Sır'daki şeyhimizin durumu biraz böyle. Aklında şeyhlik yokken, rençberlik ederken bir anda en üst kademede buluyor kendini. Mevzu Takva'ya benziyor ama Sır'da psikolojik altyapı Takva'daki kadar derin değil, daha çok tekke-şeyh etrafında dönen hadiseler var.
Sekiz hikâye var, bunlar bir şekilde ilk hikâyedeki tarikatla bağlantılı. Sekizinci hikâyede ilk hikâyedeki şeyhe dönüyoruz, devriye tamamlanıyor böylece.

Sır: Rençberlik yapan, kendi halinde yaşayıp giden bir mürit var, bir gece şeyhi geliyor, emaneti kendisine devrettiğini, usulünce himmet etmesini söyleyerek gidiyor. Rençber yalvarıyor, kendisinden önce nice uluların olduğunu, kendisinden önce onların geldiğini söylüyor ama şeyhin kararının üstüne söz söylenmez, çaresiz kabul ediyor.

Ben tasavvuf bilmiyorum, üniversitede okuduğumuz metinler kadar bir şeyler söyleyeceğim. Dergâha yoklukla girersiniz. Tarikte yürümek için her şeyinizi arkada bırakmanız lazım. Mal, mülk, hatta düşünceleriniz, ne varsa. Hikâyelerde bazı bazı bu mevzuyu, öze dönüşü göreceğiz. Rençberin bir anlamda özgürlüğünün elinden alınması gibi. Gündelik hayatın hayhuyunda, mutlu olup olmadığını bilemiyoruz ama olabildiğince dertsiz bir şekilde yaşarken bir anda tepeye varmak... Alışınca memnunluğunu görüyoruz bu sefer, elinden geleni ardına koymadan hem geçimini sağlamaya çalışıyor, hem de insanlara himmet etmek için uğraşıyor. Yer dar, uzaklardan insanlar geliyor bir misafirhane yapmak için. Gayret her işin daha iyisi için.

Buraya kadar her şey güzel, ne zaman dünyevi işler mevzuya giriyor, orada bozulma başlıyor.
Şeyhin evinden getirip köşeye bıraktığı eşyalara, bir de tekkenin eşyalarına bir bakışı, bunları karşılaştırması var ki...

Rüyalar görüyor şeyh. Şehir yerinde, bunca israfın içinde sınanacağı söyleniyor. Sadece bu da değil, haliyle insanlar akın akın geliyor ve köy yerindeki sorularla şehirlilerin soruları başka başka oluyor. Müslümanın sağcısı solcusu olur mu, saçımızı şöyle mi böyle mi örtmeliyiz, kalp nakillerinde iman nakli de gerçekleşir mi, bir sürü soru. Bitmedi, işin ucu siyasete dayanıyor tabii. Şeyh, partililere elini öptürecek de hem tekkenin itibarı artacak, hem de tarikattakilerin işleri artacak.

Şeyh aynada bir yüzüne bakıyor, bir kalbine bakıyor, kendini görüyor. Cübbeyi çıkarıyor, sarığı yere koyuyor, sırra kadem basıyor. Arkasından kitaplar yazılıp satılıyor, yeni şeyh olduğunu iddia edenler çıkıyor, tekkeden birkaç tekke daha doğuyor en sonunda. Ayna mevzusu Mavi Kuş'ta da vardı, Aynalı Lokanta mı ne. Ayna izleğini sık kullanıyor galiba Kutlu.

Filmlerden, kitaplardan az çok biliyoruz ama Kutlu'nun anlattığı saf, iman dolu dünyanın nasıl yozlaştırıldığını ilk kez böylesine açık seçik gördüm ben. Üzdü. Oldukça gerçek, etkileyici.
Böyle. Karakterlerin vazgeçtiklerinin yanında asıl husus, siyasi veya bireysel güç kazanmak için yapılanlar. Tekkenin amacından saptırılması, politik dalaverelere alet edilmesi, çıkar dünyaları, bir sürü şey. Mis gibi kitap yeminle. Beyhude Ömrüm kaldı, onu da okursam elimde Kutlu'nun hiçbir kitabı kalmayacak. Daha sonra okuyacağım onu, bir anda bitirmek istemedim şimdi. Mis gibi yazıyor adam. Gördüğünüz yerde alın, pişman olursanız gelin bana basın tokadı.
Bertrand Russell, 1950'de Nobel almış bir bay. Hemen her konuda kalem sallamış olmasının yanında dünyayı gezmiş, I. Dünya Savaşı'ndan Vietnam'a kadar bütün savaşlara karşı çıkmış, bu sebeple profesörlüğü elinden alınmış, üstüne bir de hapis yatmış bir amcamız. Yaklaşık 100 yıl yaşadığını da ekliyorum, dünyanın en hızlı yüzyılında hem uzun hem hızlı yaşamak, o ye.
20 bölüm var, bunlar ayrı ayrı da okunabilir ama kronolojik hedeler içerdikleri için sırayla okunsalar daha iyi tabii.

Giriş: Meselelerin hangi bakış açılarıyla işleneceğine dair teferruatlar. Russell, toplum özelliklerini belirlerken ekonomi ve aile sistemlerini ayrı düşünemeyeceğini, ikisinin birbirini tamamladığını söylüyor. Bunun yanında devletin kendisi var, Platoncu devletin baba rolüne bürünüp çocukları himaye altına alması. Buradan anaerkil, ataerkil ailelere bağlanıp mevzunun en başına gidiyoruz.

Anaerkil Toplumlar: Anneyle direkt bağlantılı olan çocuğun babayla ilişkisi anneye göre dolaylı, daha zihinsel bir olay. Yerlilerle yapılan araştırmalarda dayının baba figürünün yerine geçtiği, babanın da sevgi duyulan adam rolüne büründüğü görülmüş. Çok karışık bir olay bu; bildiğimiz baba ikiye ayrılmış resmen, bu yüzden adamlarda dindeki "baba" figürü var olmadığı için misyonerler ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar adamları Hristiyan yapamamışlar fdf. Bunun yanında anneyle dayı arasında sert bir tabu var; bir arada bulunamıyorlarmış. Anne çevredeyken dayı yok, baba zaten işlevsiz gibi bir şey. Ne acayip . Ödipal komplekse hiç rastlanmıyormuş bu yüzden. Yani onca olumsuz duruma rağmen babalık sevgisi kendiliğinden gelişiyormuş bu gibi durumlarda. Ekonomik kaygı az, sorumluluk duygusu az ve babalık gelişiyor. Dünyanın her yerinde bu evreden geçilmişmiş.

Ataerkil Sistemler: Arkadaş saat sabahın yedisi ya dsfd, yetiştiremedik yine. Neyse.

Anaerkil toplumlardaki babalık ikilemi, şu kudret-sevgi ayrıklığı aşıldığı an ataerkil topluma geçiyoruz. bunun temelinde iki etken var, iktidar aşkı ve neslin kalımı. Bu noktada babayı küçük bir devlet olarak düşünebiliriz; ekonomi babadır, güç de babadır. Bunun sonucu acı tabii, boyunduruk altına alınmış kadınlar, karı-koca arasında Russell'ın dediğine göre "gerçek bir arkadaşlık" doğmaması, dolayısıyla evliliklerin erken sona ermesi. Toplumlara yansıması şöyle, refaha kavuşana kadar çok çocuk. Hem soyun devamı, hem de insan gücü elde etmek için ilk zamanlar böyle, uygarlık ilerledikçe "babalık" mevzusu çok çocuğa sahip olmaktan ziyade devletin üst kademelerinde yer alma mücadelesine dönüşmüş. Falan.

Erkeklik Organına Tapma, Asetisizm ve Günah: Yani demek istiyor ki ilk medeniyetlerden beri cinsel organlara bakış ne oldu, toplumlara ve dinlere göre paradigma değişimi nasıl gerçekleşti. Evet, galiba bunu diyor.

Babalık kurumu önce toprağa karşı gelişmiş. Ekin ekiliyor, toprak dölleniyor yani, sonra ürün alıyoruz. Mısır'da kadınlık organına tapılıyormuş mesela önceleri. İşte bayramlar falan, doğa ana ürün versin diye kurban vermeler mesela. Keltlerde, pagan inanışında falan meşhurdur; korku filmlerinden, romanlardan vs. biliyoruz. Ardından Ay-Güneş mücadelesi geliyor, ekinlerin ürün vermesiyle birlikte Güneş kazanıyor bu mücadeleyi. Ardından cinsel perhiz, sebepleri. Kıskançlıkla cinsel yorgunluğun uygarlık tarihinde büyük etkisi olduğundan bahsediliyor.

Hristiyan Ahlakı: Aziz Paul'e göre evlilik zinayı engellemek içinmiş, Korintlilere yolladığı mektupta böyle yazmış, aileyi çocuğu falan hiç ele almamış. Bunun yanında çocuk yapma amaçlı olmayan her türlü cinsel birleşmeye kötü bir şeymiş gibi yaklaşılmış, bu sebeple eşler arasındaki resmiyet korunmuş. Romantizmin ortaya çıkmasının temeli belki de bu, cinsel birleşmeyle birlikte kadın-erkek ilişkisi bir hayal haline gelmiş. Ondan sonra Werther'le birlikte toplu intiharlar... Rahibelerin tanrının kutsal eşleri olduğu fikri var, bunun yanında Protestanlıkla birlikte mevzu biraz daha yumuşasa da tam olarak ortadan kalkmış değil. Hele Katoliklerde boşanmanın yasak olması ayrı bir olay. Aldatma, Madam Bovary, Anna Karenina hep bu olaydan ortaya çıkmış karakterler. Don Kişot da alabildiğine romantik, ulaşılamayana duyulan özlemin ürünü.

Kadınların Haklarına Kavuşması: Anaerkil dönemde, dinlerin yayıldığı dönemlerde kadınların durumları inceleniyor ve 20. yüzyılda kadınların oy kullanma hakkına kavuştukları zamana kadar kadının konumu ele alınıyor. Sonrasında iş hayatına atılan kadın ve erkeğin çocuklara yaklaşımı, devletin baba konumuna geçmesi falan. Bunlar. Ne rezil anlatıyorum ya fgh.

Bunların dışında Russell'ın "Yeni Ahlak" anlayışı da var. Bu anlayış çocuk yetiştirmeden tutun, kadın-erkek ilişkilerinin nasıl olması gerektiğine kadar geniş bir alana yayılmış. Kitabın yarısı bunlardan ibaret. Kısaca diyor ki ne o ne bu, her şeyi oluruna bırakın, hiçbir şeyi yasaklamayın. Yasaklar çekicidir. Ayrıca fahişelik, aile-devlet ilişkisi, kaynanalar falan... Fahişelik lazım diyor Russell, zamanında kutsal mekanlarda fahişe rahibeler vardı ve cinselliğin tabu olmadığı zamanlarda toplumun dinamosu bunlardı.

Eh, benden bu kadar. Her yönüyle evlilik, ilişkiler, çocuk eğitimi. Güzel.
Server Bedi takma adıyla polisiye olaylarına girişen Peyami Safa, Beşir Ayvazoğlu'nun Peyami'de yazdığına göre 1924-1928 arasında onar kitaplık iki Cingöz Recai serisi yazmış: Cingöz Recai'nin Harikulâde Sergüzeştleri ve Cingöz Recai Kibar Serseri. (s.134).

Recai, Arsene Lupin'in yerli versiyonu. Kibar, güzel kadınlara düşkün, şık ve iyi bir hırsız. Yakalanmamak için dahi adam öldürmez, yaralamaz. Daima kaçacak bir yol bulur.
Mehmet Rıza, komiser. Birçok kez Recai'yi yakalamak üzereyken elinden kaçırıyor ama bir dava üstünde çalışırken ölümle burun buruna geldiğinde Recai'nin kendisini kurtardığını da unutmuyor. Aralarında dostluk da var, düşmanlık da. Mehmet Rıza evlendiğinde düğün hediyesi olarak altın bir kelepçe yolluyor Recai, o kadar da iyi bir dost.

Arsen Lüpen'in İstanbul'a gelişi gazetelerde. Herkes bu olayı konuşuyor. İnzivaya çekilmiş olan Mehmet Rıza, olayı merak etse de yaşamından mutlu, karışmıyor başlarda. Sonra bir grup adam bir duvarcıyı kaçırıyor. Boş bir ev, yarım bir duvar, duvarcının tamamlaması gerekiyor ama bakıyor ki yaralı bir kadın, duvarın içinde. Canlı canlı gömecekler gibi bir şey. Adama silah çekiyorlar, zavallı örüyor duvarı. Sonra polise gidiyor, Mehmet Rıza bu noktada karışıyor olaya. Kadını çıkarıyorlar ama ölüyor ne yazık ki. Sonrası curcuna zaten; genç kadının ailesi eroin satıyormuş, aslında hizmetçiler satıyormuş, ailenin yanında kalan bir Belçikalı aslında Arsen Lüpen miymiş, Cingöz Recai o curcunada nereyi soymuş falan. Şey güzel, Arsen Lüpen polise meydan okuyor, kalabalık bir yerde bir mücevheri çalacağını söylüyor, saat bile veriyor adam. Harbiden de çalıyor. O hengamede Cingöz de beğendiği bir kadını kaçırıyor falan. Şamata.

Polisiye işte, olaylar bir dünya. Ben daha çok eski İstanbul'u, zamanın insanlarının nasıl konuştuğunu görebilmek için okudum, memnun kaldım. "Kart işkembe" diye bir hakaret varmış mesela.