Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Borges'in hikâyelerden oluşan ilk metni. Dünyanın her yerinden alçaklık hikâyeleri. Alçaklık yerine katakullileri anlayacağız, tabii Katakulliliğin Evrensel Tarihi gibi tırto bir çeviri hoş olmayacağı için "alçaklık" daha hoş.

Hikâyeleri okurken kitabın adını rehber olarak görmek gerekiyor. Karakterlerden ve olaylardan ibaret metinler değil bunlar, bir tarihçinin zamanı sayfalara sığdırma çabası demek doğru olur sanırım. Bunu uydurukçulukla birlikte yürütmenin zorluğunu düşününce, sözlük jargonuyla söyleyelim, insan gerçekten hayret ediyor. Olayların öncesi, adamımız, olaylar ve sonuç. Çok çeşitli detaylar. Böyle şeyler var hikâyelerde. Bazı bazı İhsan Oktay Anar tadı almak mümkün.
Korkunç Kurtarıcı Lazarus Morell: Morell bir güney soylusu. Vaazları gözlere yaş dolduracak kadar etkileyici. Aynı zamanda "zenci hırsızı". Zencileri kurtarırmış gibi yapıp tekrar satıyor. Adam öldürüyor, zina yapıyor, bir sürü şey. Bir zenci isyanı ayarladığı sırada akciğer kanamasından ölüyor.

İnanılmaz Sahtekâr Tom Castro: Bir deniz kazasında yaşamını yitiren leydi evladının yerine geçmeye çalışan bir adamın öyküsü. Arkadaşıyla birlikte kurdukları dümen tam başarılı olacakken işin beyin kısmı olan arkadaş ölüyor, bizimki ortada kalınca yakayı ele veriyor. Castro ilginç bir adam, bu dümen dışında bebek kadar masum. Hapisten çıktığı zaman kasaba kasaba gezip hikâyesini anlatıyor. İnsanlara kendini sevdirmek tek görevi.

Dul Ching, Korsan: Akla direkt Pirates of the Carribean: At World's End geliyor.

Ching bacımız, kocası öldürülünce koca bir korsan donanmasının başına geçer, imparatorlukla çekişmeye başlar. Japon komutanlar başarısız olur, harakiri falan yaparlar. En sonunda bacımızın donanması kuşatılır. Bacı teslim olur, köylüler kılıçlarını satar, her şey normale döner.

Haksızlık Üstencisi Monk Eastman: Bu da tam Gangs of New York. Önce bir New York çeteleri tarihi var, sonra Eastman geliyor. Eastman başarılı bir gangster. Bu başarıdan kol kırmayı, göz çıkarmayı vs. anlamalıyız tabii. Bir yandan da devlet hesabına çalışıyor. Sakat bir mevzu, bir taraf desteğini çektiği zaman ortada kalıyor Eastman. Hapse giriyor, o sırada patlayan savaşa gidiyor, dönünce beş kurşun yiyip ölüyor.

İlgisiz Katil Bill Harrigan: Kendisi Billy the Kid oluyor, ünlü suçlu. 14 yaşındayken nam salmış ünlü suçluları gözünü kırpmadan öldürmesiyle adını duyuruyor. Ününün doruğunda dostu Komiser Garret tarafından tek kurşunla öldürülüyor, cesedi sergileniyor ve sevinç gösterileri arasında gömülüyor.

Gibi. Üç hikâye daha var. Masal mı, tarih mi, hikâye mi? Azar azar üçünden de var. Mis kitap.
Peride Celal, yazarlığa romantik, komikli romanlarla başlamış. Romantikli olanları sanıyorum Kerime Nadir çizgisinde. Komikli olanlar hakkında hiçbir bilgim yok. Bende dört adet kitabı var, giriştim. Benim sınırım dört. Mesela Latife Tekin'in üç kitabı var bende, o yüzden hiç okumadım. Mustafa Kutlu için aynı kural geçerli olmadı, çünkü çok merak ediyordum kitaplarını.
Melahat Hanım'ın Düzenli Yaşamı: Melahat Hanım, kocası ölünce İstanbul'a taşınır. Eşyalar alır, evi istediği gibi dekore eder, arkadaşlarıyla buluşur falan. Artık hayatını istediği gibi yaşayabilecektir. İzmir'deki cehennem dolu günleri hatırlar ara ara. Ulu orta zortlayan, geceleri olanca alkol kokusuyla üstüne çöken kocası aklına gelince yeni yaşamına daha sıkı sarılır. Yanından bir gölge geçene kadar.

Olay şu: Yeni bir hayata beyni yakıp sıfırdan başlayamıyoruz ne yazık ki. Geçmişten kalanlar ne kadar yoğun olursa kötü anıların canlılığı da o kadar gerçek oluyor.

Ağaç: Metinde O. Henry'nin bahsi geçiyor. Son Yaprak'ta ressam bir dayımız, camdan görülen bir ağacın son yaprağı düşünce öleceğini düşünen bir kız için yaprak çiziktiriverir bir tane. Kız yaprağın düşmediğini görür, yaşar, dayıysa ölür. İroniyi kes. Neyse, bu hikâyede hediye edilen bir ağaca ölümüne bağlanan bir amcamız var, O. Henry'yle bağlantı buradan geliyor. Evet. Bu kadar. Ağaç konuşmaya başlıyor falan. Kafayı yemek süper bir şey. Etrafta akıllı birileri olmadığı zaman tabii.

Açık Oturum: Türkiye'nin tırto halini anlatan daha derli toplu bir hikâye okumadım.

Evlere temizliğe giden Selvi Hanım, evin hanımıyla konuşurken bir tanıdık vasıtasıyla televizyona çıktığını söyler. Sanıyorum Siyaset Meydanı gibi bir program. Eğlence burada başlıyor; konu her şey. Bir tarafta din, diğer tarafta Atatürk. Profesör hanımlar, türbanlı kadınlara falan çatıyor. Birileri birilerini dinsizlikle suçluyor, yobazlıkla suçluyor. Şamata. İşte bizim hizmetçiye uzatıyorlar mikrofonu, kısaca, "Ekmeğin peşindeyim aga, gerisini bilmiyorum," diyor. İki taraf da kadını sahiplenmeye çalışıyor. Rezillik. Konuşmasını çok beğeniyorlar, haftada iki gün programa çıkması için teklif geliyor. Kadın işi bıraktığını söylüyor hanımına, artık televizyon yıldızı o. Böyle bir şey. E tabii Osman Bey'i, Feridun Bey'i hatırlıyor insan ister istemez.
Toz Duman: Bir ada panoraması. Genç bir kadın, yaşlı bir kadın. Yaşla birlikte sıkıntılar değişiyor, ada değişiyor, insanlar değişiyor. İki neslin değişimle imtihanı gibi.

Karşılaşma: Bu tarz hikâyeleri çok seviyorum ben, Erhan Bener'in de vardı böyle bir tane. Eskinin aşıklarının yıllar sonra karşılaşması. Adam, kadını ziyarete geliyor. İhtilal zamanlarından birinde, adam kaçmış, uzun yıllar yurt dışında kalmış. Evlenmiş falan. Kadın, adamın kaçabilmesi için gelen askerlere silah çekmiş, işkenceye uğramış. Adam dönüyor işte yıllar sonra. Kadın kırgın, adam bir görevmiş gibi görüyor mevzuyu. Adam gidiyor, kadın kocasına anlatıyor olayı. Rahatlıyor.

İskele: Eski dostlarına adamış bu hikâyeyi Celal. Bir mekan epilogu. Adada bir çay bahçesi miydi, öyle bir şeydi. Bu çay bahçesinden görülebilen kişilere, olaylara dair, yine panoramik bir hikâye. Çok hoş.

Güzel başlangıçtı, sevdim ve devamını getireceğim.
Mezarlarınıza Tüküreceğim'i biliyordum bir, arıza bir romandı. Buradaki hikâyeler de arıza.
Çevirmen önsözde "saçma ile akılcının bir düeti" şeklinde özetliyor hikâyeleri. Saçma dediği şu ki uzuvları cart cart kesilen bir insanın uykudan uyanması bir yana, savaşın orta yerinde başından geçenleri bilgisayar oyunu oynuyormuş gibi anlatan bir adam var. Gerçeküstüyle yaşamın saçmalığı karışmış birbirine, düğüm olmuş. Ayırt edebilene helal, patlayan bombalar yüzünden sağa sola uçuşan uzuvlarla uyuyan adamın kesilen uzuvları arasında çok bir fark göremiyorum ben. İşin içinde insan varsa her şey saçmadır. Bence.

Karıncalar: "(...) Herifler bizimkilerden tutsak aldıkları adamların üniformalarını giyip bizim gibi görünmeye başladılar, dikkatli olmak lazım. Bu da yetmezmiş gibi, elektriğimiz yok ve her yandan üstümüze havan mermileri yağıyor. Şu an için geri hatlarımızla yeniden bağlantı kurmaya çalışıyoruz. Bize birkaç uçak yollamaları gerek, sigaralarımız bitmek üzere." (s. 15)

Tabii, durmadan savaşan bir asker için sigaradan daha önemli ne olabilir? Etrafta kafası papatya gibi açan arkadaşlar, uzuvlarını ödünç veren insanlar, her şey var. Bombalar askerlere yalnız olmadıklarını gösteriyor, tanklar karanlık geceyi aydınlatmak için havaya uçuyor. Bu güzelliklerin arasında sigara yoksa sıkıntı büyük demektir.

Adamımız mayına basıyor sonda, bırakıp gidiyorlar bunu. Cebindeki not defterine yaşadıklarını yazıyor, hikâyenin oluşum aşaması. Ayağa yürüyen karıncaların varlığından haberdar olduğumuz an hikâye bitiyor.

İyi Öğrenciler: Konformist Parti üyesi iki üç elemanın şiddet olayları, Haneke filmi gibi. Etraftakileri faşist olarak görmeleri, birilerini vurmaları. Falan.

Khonostrov'a Yolculuk: Birkaç genç trende, kabinde bunları sallamayan bir adam var. Uyuz oluyorlar, önce yakıyorlar adamı biraz. Sonra kırt kırt kesiyorlar herifi. Adam uyanıyor, "Geveze değilim, değil mi?" diyor. Gülümsüyor bir yandan. Güldüm ben de, on numara.

Istakoz: Yatağa düşen bir müzisyen yavaş yavaş delirir mi diyeyim, ulan aradan da uzun zaman geçti, hatırlamıyorum. Neyse, çaldığı gruptan şutlandıktan sonra kafasını kesiyor. İntihar amacıyla değil.

Daha fazla katletmemek için yazmıyorum, bunun üç katı daha hikâye var. "Saçma" güzel bir şey, okuyalım.
Kaybolmayan anı istiyoruz. Biz öldükten sonra bunlar bir şekilde varlığını sürdürse, bu dünyada kalan bilinç kırıntılarımızla birlikte yaşasalar. Bencilce bir şey ama en doğal hakkımız; aklımıza kazınmış, istediğimiz an bütün canlılığıyla gözümüzün önüne getirebildiğimiz anılarımız korunsun. Geride bir şeyler kalmalı. Bu cümleye kitabın adını alacaktım, üşendim. Almışım gibi düşünün. Bachelard'ın evlere dair bir sözü vardı, tam hatırlamıyorum. Evlerin binlerce anıyı peteklerinde hapsetmesi gibi bir şeydi. Brautigan bir şato. Anlattıklarından daha çok anlatmadıklarını düşünerek tedirgin oluyor insan. Cansever kendi için "hiç kimselerin ilgilenmediği bazı olayların tarihçisi" der ya, Brautigan'ın çabası da benzer bir çaba.
Brautigan'ın okuduğum ilk kitabı. Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek, kişisel tarihçiliğin on numara bir örneği. İntiharından iki yıl önce tamamlamış bu kitabı Brautigan, 1981-82 gibi. Beat Kuşağı'nın en kendine özgü, içe dönük ve kendini öldürmeli adamı.

Hamburger yemeye tercih edilen kurşunlarla başlıyoruz. Ağlayan bir çocuk, sonsuz bir suçluluk duygusu ve okurda uyanan büyük bir merak. Kitabın sonunda çember tamamlanacak. Sondan önce çocuğun yaşadıklarını, iç içe geçmiş anıları adım adım izleyeceğiz. Bunları birbirine bağlayan leitmotif şu:

Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek
Toz... Amerikalı... Toz

Anıların ilki, II. Dünya Savaşı'nın ardından çocuğun yaşadığı civardaki gölün kenarına gelen bir çifte ait. Kadınla adam zebellah gibiler, karavanları var ve deli gibi balık tutuyorlar. Çocuk onları izliyor. Günler boyunca. Bu sırada yaşamayı, güneşi, suyu ve yoksulluğu keşfetmeye çalışıyor. Brautigan'dan naif, hassaslık dolu bir bölüm:

"O zamanlar, giymeye zorlandığım o alay edilecek kadar eskimiş tenis ayakkabılarının anlamıyla, Devlet yardımı aldığımız ve Devlet yardımının da, doğası gereği, bir çocuğun gurur duyması için verilmediği gerçeği arasında ilişki kuramayacak kadar naif ve saftım.

Yeni bir çift tenis ayakkabısı aldığımda, dünyaya bakışım birden değişirdi. Yeni bir insan olurdum, dünya üzerinde yeniden gururlu yürümeye başlardım ve dua ederken yeni bir çift tenis ayakkabısı almama yardım ettiği için Tanrı'ya şükrederdim." (s. 13)

Yoksul çocuklar çevrelerine, hayatlarına biraz daha dikkatle yaklaşıyorlar galiba. Evlerindeki uyarıcı eksikliğini çevredekilerle gidermeye çalışıyorlar. İyi bir gözlemci olmalarının temeli bu. Tabii bunun için yoksulluktan önce duyarlılık, merak ve biraz da kolaylıkla özlemek lazım.

Anlatıcının bahsettiği yoksul bir çocuk, kendi çocukluğu. Çiftin gelişini beklerken yakınlardaki bıçkıhanenin bekçisiyle ahbaplık kuruyor. Bu çocuğun farklı bir kişiliğe sahip olduğunu anlıyor insanlar, o yüzden yüzeysel olmayan ilişkiler kuruluyor aralarında. Çocuk, bekçinin boş bira şişelerini toplayıp depozitolarından para kazanıyor.

Bundan sonra ölü çocuğun cenazesi geliyor. Hassas biri demiştik bizim çocuk için, ölü bir çocuk fikrinin ne kadar travmatik olacağını tahmin edin. Jackson C. Frank geliyor aklıma. Naif bir sanatçı, kendi şarkılarını yazıp söylüyor ama çocukken zor kurtulduğu, arkadaşlarının ölmesine yol açan yangını unutamıyor bir türlü, tek bir albüm çıkarıyor ve gerisi gelmiyor, acılarla boğuşuyor hayatı boyunca. Yalnız başına ölüyor. Bazı insanlar kaldıramaz acıyı. "Çok acı var, dayanamıyorum." Dicle Koğacıoğlu'nun intihar notu. Herkesin bir sınırı var, bizimki nerede başlıyor acaba?

Çocuğun naaşı, cenaze levazımatçısının kızının soğuk, bembeyaz elleri, sürekli tütün çiğneyen yaşlı adam ve gelip geçen tatiller, günler, aylar, insanlar, alayı birbirine karışıp anı bulamacı oluyor. Böyle bir anı topağında kronolojik bir ilerleyiş bulamıyorsunuz. Normaldir. Yine de çember kapatılmış; hamburger-mermi mevzusunda çocuğun gittiği okulun jönü başka bir çocuk var. Bu başka çocuk, bizimkiyle arkadaşlık kuruyor ama okul dışında. Okulda bunları birlikte gören yok. Neyse, ava gidiyor bunlar ve bizimki, hamburger yerine tercih ettiği mermilerden biriyle çocuğu vuruyor. Yanlışlıkla. Eleman ölüyor ve gelsin ömür boyu pişmanlık. Gerisi zaten Brautigan. Tütüncü yaşlı adam ve kendisi hakkında söylediği bir şeyle bitiriyorum:

"O zamanlar, bir takvime baktığımda sık sık zamanın coğrafyasında kaybolduğunu ama yine de bunu umursamadığını düşünürdüm. Çok geçmeden kendimi de onun gibi bulacağımdan pek haberim yoktu:

Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek
Toz... Amerikalı... Toz" (s. 66)

Bitti.

İntihar etmek için kurduğunuz alarmla uyandınız. Giyindiniz, makyaj yaptınız. Belki hiç öyle bir niyetiniz yokken, işinizin ortasında bir anda ofisten çıktınız. Belki evinizdeki izmarit dağının ardınızda bıraktığınız tek şey olduğunu düşünerek ayakkabılarınızı giyip sokağa fırladınız. İstikamet bir gökdelen. Hayat boktan, intihar edeceksiniz. Belki hiçbir şey size yetmemeye başladı, hayatınızda radikal bir değişim istiyorsunuz. Belki canınız çok sıkıldığı için. Her neyse, gökdelene çıktınız ve orada üç kişi daha var. İntihar etmek için en popüler gökdeleni seçtiniz. İntiharı biraz ertelemeniz gerekecek.
Martin Sharp, ünlü bir sabah programı sunucusu. 15 yaşında bir kızla cinsel ilişkiye girdiği için eşini, çocuklarını, işini kaybediyor. Çatıya. Maureen, engelli oğluna yıllardır bakan, kiliseyle ev dışında başka bir yere gitmeyen bir kadın. Rutinden bıkmış. Çatıya. Jess, takıntılı bir genç kızımız. Babası bürokrat, kardeşi kayıp. Zor bir çocukluk geçirmiş, kafayı kırmış biraz. Deli gibi. Chas'in kendisini arayıp sormamasına takmış, çocuğu arayıp bulamamış. Çatıya. JJ, ABD'de iki albüm yapıp dağılmış bir grubun elemanı. Sevgilisinin peşinden İngiltere'ye geliyor, kız bunu terk edince kurye olarak çalışmaya başlıyor. Bir siparişi adrese götürürken motoru yol kenarında bırakıyor. Çatıya. Dördünün karşılaşmalarına kadar hikâyeleri böyle. Karşılaştıktan sonra birbirlerinin hayatlarını toparlamaya çalışacaklar, yapacak başka bir şeyleri yok. Sıkı bir grup da değil bu; her biri çok farklı sebeplerle çatıya çıkmış. Çok farklı insanlar. Bu toparlama mevzusu da haliyle oldukça ilginç olacak.

Jess atlamak üzereyken Martin kızı boynundan yakalıyor, Maureen'le birlikte kızın üstüne oturuyor. O sırada ortama JJ geliyor, pizza sipariş edip etmediklerini soruyor. Çalıştığı yerin motosikletini çalışır halde aşağıda bırakmış. Böyle tanışıyorlar. JJ hakkında bir iki şey: Faulkner, Dickens, Vonnegut, Brendan Behan, Dylan Thomas seviyor. Gerisi kendi ağzından:

"Neyse, kısacası bir yılbaşı gecesi Kuzey Londra'da o boktan mopedinizle pizza dağıtıyor, üstelik bütün ay çalışmanın kaarşılığında ala ala asgari ücret alıyorsanız insanlar hemen sizin bir zavallı olduğunuz sonucuna varıyor. Tamam, evet, işin içinde bir zavallılık var tabii. Zavallı adamlara, hiçbir işte dikiş tutturamamış olanlara göre bir iş pizza dağıtmak. Ama bu işi yapanların hepsi de geri zekalı değil. Hatta Faulkner ve Charles Dickens okumuş olmama karşın bu işi yapanlar arasında en aptalı, en azından en eğitimsizi bendim.

(...)

Benim kuşağımın sorunu şu: Hepimiz kendimizi birer dahi sanıyoruz. Elimizle bir iş yapmak ya da bir şeyler satmak bizi tatmin etmiyor, biz ille de bir şey olmak istiyoruz. 21. Yüzyılda yaşayan insanlar olarak bunun en doğal hakkımız olduğunu düşünüyoruz. Eğer Christina Aguilera, Britney ya da bilmem kaç tane boş kafalı Amerikan pop yıldızı bir şeyler olabiliyorsa, biz niye olmayalım? Biz de istiyoruz, tamam mı? Benim grubum için de geçerliydi bu. Biz de böyle düşünüyorduk işte. Bir barda görebileceğiniz en şahane sahne gösterilerini biz yapıyorduk. İki albüm çıkardık. Müzik eleştirmenleri albümlere bayıldı ama sokaktaki insanlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Yetenekli olduğunu bilmek insanı mutlu etmeye yetmiyor, değil mi? Aslında yetmeli tabii. Yetenek bir armağandır, sana öyle bir armağan bahşedildiği için yatıp kalkıp dua etmelisin. Ama ben öyle yapmadım. Tam tersi, öfkelendim çünkü yeteneğim para etmiyordu, üstelik Rolling Stone'un kapağına bile çıkamamıştım." (s. 35)

Sonrasında yapmak istediği ve yapamadığı onca şey var, anlatıyor bir bir. Yeteneği olan, fakat kendi deyişiyle ayaklarının üstünde duramayan bir adam. Kimsenin yetenekli olmakla yetineceğini sanmam, ego manyakları hariç. Kullanılamayan yetenek adamı içten içe yer. Fırsatı olsa dünyanın en iyi müzisyenlerinden biri olacağını düşünen, hatta bilen bir adamın memur vs. olduğunu düşünebiliyor musunuz? Her gün ayrı bir işkence olur. Bu abimiz için de durum bu. Evet, belki herkes bir şey olmak istiyor ama yeteneğinin olmadığını er geç anlayan biri için rüya çabuk bitiyor. JJ gibiler için o rüya devam ediyor. B*ktan bir işte çalışırken bile.

Yarım saat veriyorlar birbirlerine, hikâyelerini anlatmaya başlıyorlar. Martin için kolay bir olay; bir televizyon yıldızının skandalını elbette duymayan yok ama işin öbür boyutunu anlatıyor. Kızın 15 yaşında olduğunu bilmiyormuş, çok alkollüymüş. Böyle şeyler. Jess Chas'i anlatıyor. Maureen oğlunu anlatıyor. Arada intihar sebeplerini tartışıyorlar. Bu dört karakter de sırayla anlatıcı oldukları için olayların her biri açısından nasıl şekillendiğini rahatlıkla görebiliyoruz. Düşüncelerini de okuyabiliyoruz tabii. Mesela JJ'in intihar sebebi olarak beynindeki CCR hastalığını söylemesi. CCR, Creedence Clearwater Revival. Who'll Stop the Rain. Kendi trajedisini intihar etmek için yeterli görmemesi. Her birinin böyle küçük mevzuları çıkıyor arada.

Önce Jess'in olayı çözülüyor; gökdelenden inip Chas'in olduğu partiye gidip çocuğu buluyorlar. Çocuk, Jess deli gibi bir şey olduğu için onu aramamış falan. Jess müsteşar kızı işte, ailenin durumu iyi olsa da yıllar önce kaybolan bir abla var, aileyi dağıtmış bu. Anne manyak olmuş, Jess'e karşı leş gibi. Jess de tırlatıyor hafiften. Ne diyeceği, ne yapacağı belli olmayan bir kız.

Martin'in evine gidiyorlar sonra. Eşi Martin'den ayrılmış haliyle, çocuklar da yanında. Martin, birlikte program sunduğu Penny ile birlikte yaşıyor. Penny'le hikâyesi için dediği: "(...) Kitapta birbirlerine aşık oldukları halde bir türlü bir araya gelemeyen, nihayet bunu başardıklarındaysa artık yüz yaşına basan bir çiftin hikâyesi anlatılıyordu. (...) İşte Penny'le ilişkimiz de böyleydi." (s. 91) Burası güzel, çünkü kitap Kolera Günlerinde Aşk ve Hornby bundan Ölümüne Sadakat'te de bahsediyordu. Böyle ince izleri bulunca seviniyor insan.

Martin'de Sevgililer Günü'ne kadar intihar etmeyeceklerine dair söz veriyorlar. 14 Şubat'ta buluşacaklar. O arada hayatları daha iyiye gitmiyor tabii, hatta buluşmalarından sonra da işler iyice acayip bir hale geliyor, gazeteciler Martin'den dolayı bu intihar grubuna ilgi göstermeye başlıyor, bunlar da bir meleğin kendilerini intihardan vazgeçirdiğini söylüyorlar, para karşılığı röportaj yapıyorlar falan. Kitabın yarısı böyle, diğer yarısında farklılıklarının ve ettikleri onca kavganın kendilerini iyileştirdiğini görüyorlar. En azından kitabın sonunda kimse ölmüyor. Ha, başka bir buluşma gününde gökdelenin tepesinde bir araya geldikleri zaman beşinci bir kişi görüyorlar, binanın kenarında. Adamı vazgeçirmeye çalışırlarken adam sessizce inleyip bırakıveriyor kendini aşağı. Kendi hayatlarını sona erdirmeye o kadar yaklaşıp başaramadıkları, aslında pek de sorunlu kişiler olmadıklarını düşünerek utanıyorlar diyebiliriz, bu duyguyla birbirlerine sarıyorlar yine. Kim anlatıcıyken düşünüyordu, bilmiyorum ama birinin fikri şuydu: Aslında yaşamayı çok seviyorlar ama hayatları b*ktan. Yaşamla ilgili bir problemleri yok, sadece bazı şeyleri değiştirecek güce, sabra sahip değiller.

Daha pek çok olay var, tatile çıkıyorlar falan, büyük bir toplaşma oluyor tanıdıklarıyla ama şu kadarını söyleyeyim, Maureen kendi hayatını yaşamayı unuttuğunu anlıyor, bir işe giriyor. JJ, kendisini terk eden kızla konuşuyor ve kızın kendisini müziği bıraktığı için terk ettiğini duyunca sokakta gitar çalmaya başlıyor. Başarısızlıktan değil, onu hayata bağlayan müziği bıraktığı için. Martin ve Jess de bir şekilde devam ediyorlar. Hayat devam ediyor.

Hornby okurları bu romanı pek sevmemişler, çok sinematografikmiş. He, bir de kitabın film haklarını Johnny Depp satın almış, öyle de bir olay var. Öyledir, değildir, bilmiyorum. Beş Hornby kitabı okudum, Ölümüne Sadakat bir yana, diğerlerinden iyi veya kötü diyemem. Hornby işte. Akar gider. Pek tavsiye ederim.