Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Anlatım biçimlerine göre söz konusu olan mevzunun kimlik değiştirmesi güzel. Bunlar edebi işler. Bizde Ferit Edgü'nün böyle bir çalışması var, Gökdemir İhsan'ın Kurmaca Alıştırmaları var, usta Raymond Queneau'nun Biçem Alıştırmaları var. Bir şey anlatırken kimileri bunu oyun oynayarak anlatmak istiyor. Queneau şuna benzer bir şeyler diyordu: "Bütün bilimler tek bir noktaya doğru ilerliyor, edebiyat da bunun bir parçası ve yazar, yazarlığını korumak istiyorsa kendini bu olanlardan soyutlamamalıdır." Aşağı yukarı. Oyunları bu görüşün bir köşesinden çıkarabiliriz. Bunun belli bir sınırı yok; az oyun, çok olay/durum olur, tamamen oyun olur. Edebiyat bu yüzden çok güzel; istediğinizi seçebilirsiniz. Her çeşit yazarımız mevcut. Bütün dünyadan bahsediyorum.
Cem Akaş da bana göre bir oyuncu. Röportajlarında böyle bir çaba gütmediğini, sadece yazdığını söylüyor. Kuralları koyarken oyun oynamak istemediğini söylüyor ama bu da bir oyun. Edebiyatla yaşam iç içe geçmiş, olayı bu.

Tekerleksiz Bisikletler, postişten ek yazımlara kadar geniş bir alan sunuyor okura. Belli bir hikâyenin peşinde koşan bir okur değilseniz değişik anlatım teknikleri hoşunuza gidecek. Bir iki örnek vereyim, gerisi sürpriz. Şimdi gördüm, künyede şu yazıyor: "Bu kitapta yazım kuralları konusunda yazarın isteklerine bağlı kalınmıştır." Neden böyle bir şey ekleme ihtiyacı duydular acaba. Okur için oldukça yabancı bir olay olduğunu mu düşündüler, bilmiyorum. Leyla Erbil'in Karanlığın Günü metninde üç virgülden türetilmiş vs. noktalama işaretleri vardı. Bilge Karasu da yeni anlatım biçimleri denemiştir. Yeni bir şey değil bu yani, belki yayınevinin sadık okurları için bir uyarıdır bu. Öyle düşünmek istiyorum.

Halı Nerde, Dedi: Diyaloglarla ilerleyen bir hikâye. Sayılı durum cümleleri dışında alayı diyalog. Tırnak işareti kullanılmamış.

Bir Gün Hepiniz: İçinden Banksy geçen, fiilsiz bir hikâye. Jilet'in sokak sanatı, Lale'yle tanışması ve bol bol Kadıköy. Dediğim gibi, cümlelerde fiil yok.

Feniks'in Külleri: Bir Borges anlatısı gibi başlayıp Borges'i anarak biten bir metin. Dipnotların pek de dip olmaması var üstelik.

Madame Bovary eklemeleri, Thérèse Raquin çıkması, fotoğraf altı hikâyelemeleri. Üslubun özgürlüğü konusunda ufuk açıcı bir kitap. Tavsiye. 7'yi de tavsiye ederim.
Metis Polisiye olarak geçiyor bu üçleme ama polisiyeye tür olarak yakın bulamadım ben. Sıkı bir polisiye okuru da değilim, pek ahkam kesmek istemem ama kitaplardan genel olarak anlamadığım için buna hakkım olduğunu düşünüyorum. Kara anlatı işte. Paris'in gettoları, kaybeden insanlar. Gırla. Leo Malet, gençliğinde böyle ortamlarda bulunmuş, hayata tutunmaya çalışmış biri. Breton'la vs. tanışmamış olsaydı kendi metinlerinin kahramanlarından biri haline gelebilirdi belki.
Albert, Paul, Marcel ve Jean, para yüklü bir banka aracını soymak üzere araçlarından fırlıyorlar. Kamyonet diyelim, kamyonetin arka kapısı açılıyor ve Jean, içerideki iki kişiyi tarıyor. paraları alıp tüyüyorlar, bir de yastık bırakıyorlar ki Paul'ün kamburu numaradanmış gibi algılansın. Paul gerçekten kambur.

Anlatıcı Jean, hikâyeyi Jean üstünden öğreniyoruz ama olay bir süre sonra tamamen Jean'a dönüyor. Saldırıdan önce Jean'ın düşündüğü: "(...) Hayat berbattı. Bu her gün kendini gösteriyordu. On yaşında olmak isterdim. Neden bilmem ama on yaşında olmak isterdim. Muazzam bir on yaşında olma arzusu. Hayat berbattı; bu tiksindirici ve korkunç bir çarktı; biz de berbatlığının sürmesine katkıda bulunuyorduk."
Üçlemenin ikinci bölümü. Andre Arnal 16 yaşında, serserilikten ıslahevine düşüyor. Serserilik, sokakta yatmak, kötü kişilerle takılmak ve böyle şeyler. André bunların hiçbirini yapmıyor, bir ayyaşın söylediklerini dinlemek zorunda kalıyor ve o sırada polisler bunu alıp atıyorlar kodese. Şanssızlık. 21 yaşına kadar, yani reşitliğine kadar orada kalma tehlikesi var. Gençlerle dolu bir yer ve çoğu sorunlu. Sıkıntı büyük. Neyse ki dayısından mı ne haber geliyor, bir miktar da para göndermiş. Salıveriliyor Andre.
Yokluktan kurtulmaya çalışan bir çocukla hemen hemen aynı şeyi isteyen bir kızın hikâyesi. Mekan ne kadar değişirse değişsin, her yerde boğuculuğu hissediyorsunuz. İnsanlar karanlık olunca metin de öyle oluyor ister istemez.
Üçlemenin üçüncü bölümü. Paul Blondel, düşlerinden tere batmış bir şekilde kurtuldu. Tıknaz, gözlüklü bir adam kabusu olmuştu; ne zaman görünse Paul'ü ölümüne korkutuyordu. Hele o gece, soyguna çıkmadan önceki gece Paul için çok sıkıntılı oldu. Reis'in söylediklerini yapmak zorundaydı, sevgilisini kaybetmişti ve aşağılık kompleksi yüzünden dünyasını zindana rahatlıkla çevirebiliyordu. Otuzlarına yaklaşmıştı ve yaşamak dışında başarabildiği pek bir şey yoktu.

Birinci bölümde her şeyin başladığı zamana dönüyoruz. Paul bir dolandırıcı, mücevher işi yapıyor. Bildiğimiz şey; kıytırık bir takıyı çok değerliymiş gibi gösterip kakalamak. Gözüne güzel bir kadını kestiriyor, yemi yutturuyor ve ödeme için kadının evinin civarına gidiyorlar. Barın birinde muhabbet ilerliyor. Sonrası yine aptal aşıklık. Serinin diğer iki metnindeki karakterlerin en problemlisi burada: Çok güzel, genç bir kadınla sevgili olan, kendine güveni eksilerde bir adam. Üstelik Jeanne, bütün dolandırıcı numaralarını bilen bir kadın, en başından beri dönen katakulliyi biliyordu, yine de Paul'den etkilendiği için renk vermedi.
On numara final.
Futbol savaş çıkardı, futbol bir ülkenin başka bir ülkeden intikam almasını sağladı, futbol yüzünden insanlar öldü, öldürüldü. Bunların hepsini futbol gibi keyifli bir oyun mu yaptı, yoksa insanlar bu sporu yıkım, şiddet gibi doğal davranışlarında araç olarak mı kullandılar. Soru işareti yok, ikincisi. İnsanın doğasında şiddet vardır demiyorum, şiddete ulaşmanın çok kolay olduğunu söylüyorum ve futbol da insanla şiddet arasında ideal bir köprü vazifesi görüyor ne yazık ki. Bu vazife gördürülüyor daha doğrusu.
Galeano, Uruguaylı bir futbol aşığı. Deneme kitapları varmış, Can'dan çıkmış onlar da. Bende bunun ilk baskısı var.

The Devil's Dictionary var Ambrose Bierce'ın. İnsanoğluna giydirmeli bir kitaptır. Mesela şöyle: "Elbise: İnsanların çirkinliklerini gizlemek için giydikleri hede." Tam böyle odunlamasına değil, ince ayarlar da mevcut. Bu sözlüğü alın, giydirmeleri çıkarın, maddelerin yerine dünya kupalarını, futbolcuları ve olayları koyun, bunu da kronolojik bir şekilde yapın. İşte bu kitabın olayı bu. Galeano, doğumundan önceki futbol olaylarını araştırıp incelemiş, ya da belki yaşlılardan dinlemiştir falan, kitabın ilk bölümlerini bunlarla oluşturmuş.

Taraftar, kaleci, oyuncu, top, bu maddelerle başlıyor kitap. Sonra futbolun tarihçesi. Brezilya'ya futbolun gelmesi var, İngilizler getirmiş. Futbolun kurallarının şekillenmesi, Güney Amerika'nın futbolla yatıp kalkmaya başlaması, sefaletten bir çıkış yolu olarak futbolu gören kavruk gençler, Falkland Adaları ve Maradona, Pele ve o dönemlerin bütün yıldızları, Kolombiyalı Escobar'a kadar giden bir yolculuk. Escobar'ın öldürülmesi çok çok üzücü. Bir küçük şanssızlık ve kurşun yağmuruna tutuluyorsunuz.
Futbolun mucidi İngilizler ve dünyanın geri kalanı arasındaki durum da ilginç. Sınıflar çok farklı olduğu için İngilizlerin şikayeti büyük: Kendileri gayet soylu, kont gibi, dük gibi adamlar ama futbolu başka ülkelerde fakirler, kokmuş adamlar oynuyor. Ühü. Hıyarlığı kes.

Goller, efsane hareketler, bir sürü ayrıntının yanında geniş bir endüstriyel futbol giydirmesi var, bir de faşizmin futbola yansıması elbette. Mussolini ve Franco dönemleri, göğüs reklamları, televizyon gelirleri ve daha fazla para kazanmak için uğraşan sömürücü bir FIFA. Ne pis oyunların döndüğünü görüyorsunuz.

Sadece futbol yok bu kitapta, geçtiğimiz yüzyılın kısa bir tarihçesi mevcut. Galeano'nun esprili üslubu keyif verici. Futbol sevmeyenler bile çok şey bulacak bu kitapta.
Özyalçıner'in 1978 Sait Faik Hikâye Ödülü'nün armağan konuşmasından bir bölüm:

"Sanatıma zaman zaman biçimsel kaygılar da egemen olsa, kimi sanat akımlarından da olumlu, olumsuz etkiler de almış olsam hep onları yazdım. Kendi mahallemin insanlarını. Yoksul İstanbul'u. İstanbul yazıcısı olarak, belki de en çok bu yüzden benzeşir yazdıklarımız Sait Faik'le."

Türk öykücülüğünde Sait Faik'le Sabahattin Ali'nin kendi kuşağı için çok önemli olduğunu belirtiyor Özyalçıner. Özellikle Sait Faik. O zamanlar Nazım Hikmet, Sabahattin Ali yasaklanmış, Sait Faik'se olabildiğince özgür. a tayfası için çok önemli bir yazar Sait Faik. Demir Özlü, Erdal Öz, hepsi söylüyor bunu.
Tutsaklar: İki mevzu bir arada; ABD üslerinin doğayı cortlatması ve faşo baba.

Köy yerinde ağa gibi biri var. Zengin bir adam. Kızı bir kamyoncuyu seviyor, kamyoncu kızı kaçıracak. Ağa haberini alıyor bunun, beraber iş yaptığı ABD askerlerinden birinin evine yerleştiriyor kızı, ev işlerine vs. yardımcı olması için. Kamyoncu dayı bunu öğreniyor, tarlalarında çalışanlara nutuk çekiyor. İşte ABD geldi üs kurdu, suyunuz kesildi, tarlalarınızı sulayamıyorsunuz, şimdi de bizim gönül işleri cortluyor gibi. Anlatıcının üslubu da aynı şekilde, ABD'ye cephe alınmış. Sosyal hayat eleştirisinin yanında siyasi eleştiri de bariz. Gizli olanı biz uyduralım: Tutsak alınan kız Türkiye, ABD yine ABD, kamyoncu da özgürlük mözgürlük.

Baskın: Yoksulluk yüzünden köyünü bırakıp gelen bir amca var, eşiyle birlikte kapıcılık yapıyor büyük şehirde. Bir sabah geç uyanıyorlar, servis için kendilerini çağıran da yok. Uzun süren bir sessizlik. Amca dışarı çıkıyor, dolanıyor biraz. Korku olaylarına bağlayacak sandım bu noktada, gerçi yine oraya bağlıyor. Apartmandaki iki genç öğrenci yaka paça götürülüyorlar, operasyon sırasında çıt çıkmamış, herkes evinden korkuyla izliyor olanları herhalde. Çocuklardan biri öldürülmüş çünkü. Amca özel time doğru hamle yapıyor, tekmeyi yiyip oturuyor. Sonra tası tarağı toplayıp köye dönüyorlar, bu olay onlar için son damla oluyor. Özyalçıner'in çaresizliği bir bütün; kişi üzerinden mekanı, mekan üzerinden olayı tamamlıyor. İnce bir işçilik var, okura tamamlaması için pek bir şey kalmıyor belki ama durum tam olarak, her yönüyle ortaya konuyor.

Buluşma: Grev. Hasan'ıyla buluşmak isteyen dikişçi abla, buluşma yerinde yalnız kalır, kimse gelmez. O sırada Hasan'ın götürüldüğü polis aracı geçer önünden. Hasan fabrikada grev başlatıcısı olmuş ama tuzakmış bu, herkes çekilince ortada bu kalmış. Aşık olduğu adamı son bir kez görmek isteyen kadın, aracı takip etmeye başlıyor falan.

İkinci Arka: Tayyar kardeşimiz mitinglere otobüs kiralayıp adam götürüyor ya, o aklıma geldi. Yevmiye de veriyorlarmış. Teşbihte hata olmaz gerçi, onlar yıkıma gitmiyorlar. Sonuçta 50 kayme varsa işin ucunda, kalabalık yapmak güzel bir şey. Bir hüloğ 50 kağıt.

Hamal Habip, ağrıyan bacağını dinlendirmek için yükünü yere bırakır ve geçmiş aklına gelir. Otobüslerle toplanan adamların arasında, 100 kağıt alacaklar gün sonunda. Sopalar, taşlar, yarılan kafalar, kırılan kemikler... Tam bir kargaşa. Bu sırada bir kurşun yiyor bacağa, o günden beri yarı topallıyor, yarı hatırlıyor. Bazı şeyleri hatırlayamasaydık belki de böylesi utanamayacaktık.

Gözleri Bağlı Adam: Yine bir ABD üssü. Teknik bir problem yüzünden Türk teknikerlerden biri ABD üssüne çağrılır. Üsse girerken gözleri kapatılır, adamımızın hayal gücü de ölümüne çalışır tabii. Dışarıda masal alemiymiş gibi anlatılan bir ortam çünkü. İşi biter, döner ve bire bin katarak gördüklerini anlatır. Böyle bir şey.

Hoş.
Yağma bir gelenek. Ele geçirilen şehirler yağmalanır, yenilgiye uğratılan ordunun karargahı yağmalanır. Pahada ağır ne varsa götürülür, bunun yanında kadınlar da götürülür. Ve dahi şehirler fethedildikten sonra da yağmalanır. "Her gün hepimizin bir şeyler yağmaladığı ve her gün hepimizin bir şeylerinin yağmalandığı bir şehrin öyküsüdür bu. İşte bu temel çelişki, kitaba bu adı vermemin başlıca nedenidir. Kitaptaki bütün öyküleri genel çizgileriyle kapsadığına inandığım yağma düzeninin çelişkileri, trajikomik durumlar yaratarak öykülere bir kara mizah havası da katmış oldu. Yoksa öyküleri bu yöne, özellikle ben sürüklemiş değilim."
1972 Türk Dil Kurumu Hikâye Ödülü'nü kazanan Yağma, Han-ı Yağma'yı anımsatıyor. Zaten bu şiirin bir bölümü hikâyelerden birinin epigrafı olarak kullanılmış. Sis de var tabii epigraf olarak, Tevfik Fikret'in ve İstanbul'un olduğu yerde Sis de olur.

Sur Kapılarında, balatayı hafiften yakmış bir dayının şehrin kuruluşuyla başlayan uzun bir hikâyeyi dile getirmesi. Bu anlatıcı dayıya şehrin ruhu da diyebiliriz.

Şehir kurulduktan sonra soylular sınıfının başa geçmesiyle insanların koyunlar gibi güdülmesi başlıyor. Duvarlar örülüyor; bilinmeyen, korkunç düşmanlardan korunmak için onca insanın karşılıksız, içten çabası. Duvarlar örülünce belki güvende hissediyor insan kendini ama bazı şeyleri de kaybetmiş oluyor.

"Şimdi ne denizden en küçük bir esinti alıyorduk, ne de ilkyazları ovada açan çiçeklerin kokuları, duvarların içine sıkıştırdığımız şehre ulaşabiliyordu. Soyluların ovadaki çiçeklerden ezdirdikleri kokuları, her özgür vatandaş, şişeler içinde satın alabilirdi. Koku dükkanları almış yürümüştü şehirde. Engin denizi görmek, esintisini duymak isteyenler de, soyluların işlettikleri, denize bakan yüksek kulelerin tepelerindeki çayevlerinde çay içerek bu isteklerini gerçekleştirebilirlerdi."

Aslında kendi özgürlüklerini engellemişlerdi, anlatıcıya göre. İliklerine kadar acı çektikleri düzenden kurtuluş umudu ortaya çıkıncaya kadar böyle gitmişti bu. Bir sabah on binlerce atlıyı gördüler kapılarında ve dayının dediğine göre kapıları açarak bu savaşçıları şehre aldılar. Efendilerinin yerini yeni efendiler almıştı böylece, her şey daha güzel olacaktı belki. Olmadı. Daha özgürlerdi belki, kendi hesapları için çalışıyorlardı ama kölesi oldukları sistem farklı bir şekilde tekrar ortaya çıktı. Kazandıkları hiçbir şeye yetmiyordu, temel ihtiyaçlarını giderdikten sonra ellerinde bir şey kalmıyordu. Böyle bir hikâye.

Yağma'da da benzer bir olay anlatılıyor. Bacağı sakat bir adamın bir akşam gezintisi. Bezmiş, umudunu kaybetmiş bir adam bu. Karısıyla birlikte tutunmaya çalışsa da beceremiyor pek. İş bulmak için çıktığı evine aylak aylak dolaştıktan sonra geri dönüyor her gün. Etrafına bakınca tek gördüğü şu, ya da anlatıcının gördüğü: "Herkes gücünün yettiğince bir şeyler çalıp çırpıyor, bir şeyler kaçırıyordu. Bir talan, bir yağmaydı bu. Kapanın elinde kalıyordu. Işık da, yiyecek de, ev de, otomobil de, iş de, kaldırım da..."

Gökyüzünde Ayaklanma, bir baloncunun çocuklarla, balonlarla ve hayatla imtihanı. Pek dokunaklı olmasının yanında balonların rengarenkliğiyle şehrin karalığı arasındaki çatışmanın anlatımı da on numara.

Pazar Gezintisi, cenaze arabasıyla çıkılan bir hafta sonu gezintisini konu alıyor. Sıcak bir yaz akşamı. Cenaze arabası yenilenmiş, ailenin babası arabayı evin önüne ilk kez çekiyor. Babaanne bir gezinti istiyor, atlıyorlar Kumburgaz'a. Deli bir yağmur, şehre dönüşte üstünden çamurlar damlayan, üstelik o parıl parıl parlayan güneşin altında, tek araba cenaze arabası. Trajikomik işte.

Mis Gibi Anadol'da piyangoluk bir Anadol mevcut. Vapurlardan inen yolculara satılıyor biletler. Kadın daha çok bağırıyor, en sonunda öksürük krizine tutuluyor. Hemen arkasındaki adam babası, o kadar bağırmamasını söylüyor. Bu ikisi, şehrin büyük insanlarından. Kimilerine göre küçük olabilirler ama şehri bu arkadaşlar kadar yoğun yaşamak, onlardan biri olunmadığı sürece çok zor.

Bir bu kadar hikâye daha var. Kara İstanbul'u merak edenler, Özyalçıner'in fotoğrafik ve destancı üslubuyla ele aldığı bu kitaba bodoslamadan dalabilirler.