Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Kutlu'nun mevzulu kasabalarından İstanbul'a uzanan bir uzun hikaye yine.
Kasaba Ege'de zannediyorum. Bir başına bırakılmış. Seçimden seçime hatırlayan politikacılar dışında ziyaretçisi yok, bir vakte kadar. Yatırımcılar bölgeyi keşfedince tarlalar bir bir satılıyor, oteller bir bir belirmeye başlıyor. Şehirlinin parasına akıl erdiremiyor kasabalılar, bunca parayı nasıl kazanmışlar, nasıl gözleri kapalı alıveriyorlar ne varsa? Kasaba bir tatil beldesine nasıl dönüşüveriyor, kasabalıların tepkisi ne oluyor, Kutlu'yu sevmek için bu bölümü okumak yeterli.

Zehra'nın büyük şehri, barlarda geçen yılları bırakıp kasabaya dönmeye karar vermesiyle başlıyor olay. Gül var, Zehra'nın arkadaşı. Dönmemesini söylüyor, idare ediyorlar bir şekilde. Zehra dayanamıyor artık, ne olursa olsun dönecek, yüzleşecek. Sıkıntı büyük, ne olduğunu bilmiyoruz, meraklanıyoruz. Namus belası gerçi, o belli. Kemal'i tanıyoruz; müsrif evlat, keyif erbabı. Ahmet, Zehra'nın ağabeyi. Cihan, içine kapanık bir genç. Zehra'yla evlenecekti, olmadı. Sonra kasabanın dönüşümü, sonra Ahmet'in kardeşi Zehra'yı Kemal'e peşkeş çekmesi. Sözde ortak olacaklar, Kemal parayı basacak da Ahmet için otel yapacak. Kızı kaçırmadan bir gün öncesinde Cihan'la konuşuyor Zehra, yazık olacağını söylüyor. Seviyorlar birbirlerini ama Cihan içine kapanık, sinik biri. O sıralarda elde avuçta bir şey de yok. Sonuçta Kemal Zehra'yı İstanbul'a kaçırıyor, orada kadınlara, kumara takılıyor falan. Bir hesaplaşma olayı yüzünden yurt dışına kaçıyor, Zehra Gül'le kalıyor bir süre. Süs bebeği yapmayı öğreniyor, memlekete dönüp Ahmet'ten sopa yiyince bu bebeklerden yapıp satarak kendine bakıyor. Ahmet suçunun farkında ama kabullenemiyor bir türlü hatasını. Sonra Kemal kasabaya dönüyor derken curcuna. Acılı tatlılı Kutlu hikâyesi işte, mis.

Ben Kutlu'nun anlatımını çok seviyorum, hikâyelerin doğallığı bu yalın anlatımdan geliyor. Alengirli olaylar yok, alengirli bir anlatım yok. Yaşam aslında nasılsa öyle. Basit. Kasabayı anlatırken ayrıntıya girdiğinde bir Ahmet Midhat olmadığını, bu yüzden anlattığı şeyi daha fazla anlatmayacağını söyleyen bir anlatıcı/yazar var, iç içe geçmiş bu ikisi.

Kasabanın tarihini anlatırken araya incileri sıkıştırıveriyor Kutlu: "Cumhuriyet tarihimizin en şanlı mücadelesi verem ile sıtmaya karşı verilmiştir." (s. 26) Nazım Hikmet geldi aklıma.

"Vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
Vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,"

Gider böyle. Bir adet de kaypak politikacı var romanda, eğlenerek okuyacaksınız onun olduğu bölümleri.

Anadolu'nun trajedisi de sıcak oluyor, çekiveriyor insanı. Hele Kutlu anlatmışsa. Belki yazarın en sevdiğim metinlerinden değil ama sırf o hikâyeci dedeyi dinlemek için bile okunur, kendi sesi var bu metinlerin.
Goriot Baba'yı lisedeyken okumuştum, sonuyla ağlatmıştı. 10 yıl sonra Uçurtmayı Vurmasınlar'da yine aynı şey oldu.
Barış'ın İnci'ye mektuplarından oluşuyor. İnci hapisten çıktıktan sonra Barış bir sürü mektup yazıyor, çoğu adresine ulaşamayan mektuplar. Sansür çok sıkı, uçan kuşu bırakmayacak neredeyse. Uçurtmayı bırakmıyor mesela. Çoğu yasak sadece mektupla sınırlı değil. 80 dönemi.

Barış, Piaget'nin Bilişsel Gelişim Dönemleri'ne göre İşlem Öncesi Dönem'de. 4-5 yaşlarında. Bu dönemin çocukları sıklıkla soru sorar, mantık gelişmediği için sihirli nedenler oluşturur. Çocuğun hayal gücünün hayatı anlamlandırma çabasında en etkin olduğu dönemdir. Romanın etkileyiciliği de Barış'ın düşünme şekliyle hapishaneyi, acıları ve mutluluklarıyla insanları, küçücük bir dünyayı algılama çabası yoluyla ortaya çıkıyor. "Miki'nin işemesi" çok küçük bir örnek. Bir de şu var:

"'Nişanlın neden kafeste?' diye sordum. Halkını sevdiği içinmiş.
'Sen niye buradasın?' diye sordum Nevin'e.
O da halkını sevdiği için buradaymış. Ben büyüyünce halkımı hiç sevmeyeceğim. Halkını sevenler hep kafese giriyor." (s. 23)

Böyle örnekler bir dünya. Hapishane yöneticilerinin acımasızlığı, koğuşlardaki çekişmeler, dışarısı, içerisi, Barış'a ablalık yapanlar, herkes, her şey Barış'ın gözünden kara mizaha bürünerek yansıyor okura. Küçük bir çocuğun gözünden bakıldığında yapılan bütün kötülüklerin ne kadar anlamsız olduğu görülüyor.

Filmini de izlerim ben bunun. Okunmalıdır.
Tahir Alangu'nun 1966'da yazdığı önsözden: "Savaşın somut görüntüsünü değil, insanoğlundaki değerleri olumsuz bir evrime nasıl itelediğini anlatan bu savaş kitabının en önemli ve etkin niteliği, üzerinde uzun uzadıya düşünme, ortaya koyduğu sorunları tartışma gereksinmesini duymadan, ezilerek, bir suçlu bilinci ile katılıp kabul edişimizde beliriyor." (s. 13)

Alangu'ya göre Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'u piknik havası taşıyan bir eser. Savaşın dehşetinin yanında acıma duygusu uyandıran, bir süre sonra okura her şeyi, bütün o yıkımı kabullendirip sona varan bir roman. Ademoğlu Neredeydin? ile olayları farklı aslında; ilkinde savaşın dolaysız dehşeti var. Gerçi okuyalı 10 sene olacak neredeyse, hatırladığım kadarıyla yazayım. Onca dehşetin içinde hissizleşen askerler, okurun da hissizleşmesine, yıkımın trajedisine kayıtsız kalmasına yol açıyor. Bu açıdan ele alındığında gayet başarılı, fakat Alangu'nun kastettiği şey bence şu: Olayı savaşa indirgemek yanlıştır. Savaş bir sonuçtur ve sonuçlar sebeplerle birdir. Savaş sırasında yaşadıklarımız, savaşın çıkmasına sebep olan aptallığımız, bombaların, silahların, her şeyin arkasındaki çarpık fikirler ve her şeyi sessizce izleten korkumuz, işte bunlardır anlatılan. Belki Remarque'ın bahsedilen kitabında bunlar yok ama devam niteliği taşıyan Dönüş Yolu bu mevzuya daha yakın.
Epigraf var iki tane: "Dünya çapında bir felaket bazı şeylere hizmet edebilir. Cürmün işlendiği sırada başka yerde bulunulduğunu ispat etmeye de yarar Tanrı önünde... 'Ademoğlu, neredeydin?' 'Dünya savaşındaydım.'" Theodor Haecker, Gün ve Gece Defteri

Savaş sayısız kişisel tarih de demektir, dünya tarihinin yanında. Belgesellerde çok az asker konuşur, geriye kalanlar neler düşünmüştür, neler yaşamıştır acaba? Savaşanlar sadece aracı, diğerleri neredeydi? Herkes ne düşünüyordu? Neler düşünüldü, neler yapıldı da milyonlarca insanın acı çektiği noktalara gelindi?

"Eskiden yaşadığım serüvenler oldu: Posta hatlarının kuruluşu, Sahra'nın geçilmesi, Güney Amerika... Ne var ki savaş gerçek bir serüven değildir, sadece serüven erzatzıdır... Savaş bir hastalıktır, tifo gibi..." Antoine de Saint - Exupery, Arras'a Uçuş

Savaşın en yoğun yaşandığı günlerden dokuz tablo. Dokuz ayrı metinde bazı karakterleri tekrar tekrar görüyoruz. Feinhals bunlardan biri. Feinhals mimar, savaşın sona yaklaştığı günlerde yılgın askerlerden biri. Tifo gibi deniyor ya, yılgınlık herkese bulaşmış. Öldürülme korkusu bitmek bilmiyor, yaşamak için öldürmek bitmiyor ve diğer bitmeyen şeylerin arasında yaşamaya çalışıyor Feinhals, vurulması da engel olmuyor buna.

"(...) Taarruz çantasını yana itip sağlama almak istediği sırada bir çatırtı koptu yanında. Sanki biri eline kuvvetli bir darbe indirmiş de omzundan kuvvetle sarsmıştı. Bütün sol kolu ıslak bir sıcaklığa batmıştı. Yüzünü toz topraktan çıkarıp haykırdı: 'Yaralandım..'

Feinhals kendini hiç böylesine mutlu duymuş muydu bilmiyordu. Sancısı yoktu; kapkalın sarılıp yanına uzatılmış olan sol kolunda kaskatı ve kanlı, ıslak ve kendine yabancı olan kolunda hafif bir rahatsızlık duyuyordu o kadar." (s. 30)

Vurulduktan sonra gelen rahatlık ve uzva yabancılaşma, asla zarar görmeyeceğini sanan bir insanın gerçeklerle yüzleşip değişmesi sonucu olabilir, yaralanma sonucu cephe gerisine gönderilme ihtimali olabilir. Şoktan kurtulma veya; sonsuza kadar süren kaza anının sona ermesi belki. Tifodan, savaştan bir an için kurtuluş. Kurşun geldi ve kola saplandı, hepsi bu. Bütün olacak olan buydu belki.

Bir iki şey var aklımda, biri bir askerle yanlış hatırlamıyorsam ekmekçi bir kız arasındaki aşk. Kızın aşktan korkmasına rağmen erkek vazgeçmiyor, kızın gönlünü kazanıyor ve buluşup kaçmak için sözleşiyorlar. Erkek cepheye gönderiliyor, kız bir şekilde yakalanıyor, hatırlamıyorum neden, sonuçta buluşamıyorlar. Kızın sesi güzel, koro kurup yönetmekle uğraşan müzik aşığı bir Alman subayın karşısında şarkı söylerken psikolojisi bozuk olan bu subay, kızı alnından çat diye vuruyor. Sesi çok güzel diye. Adam da cepheden cepheye işte.

Bir de şarap almaya giden biri vardı, bir asker. Şarapları alıyor ve dönüş yolunda savaşın ortasında kalıyor, ölüyor ne yazık ki. Feinhals'in iyi bildiği bir adam bu, evinin civarlarında bir barı falan vardı galiba. Neyse, Feinhals de bir köprünün yapımı için bir yerde işte. Şarapları içiyor arkadaşlarıyla, köprü yapılıyor... ve planlar değişince, Ruslar yaklaşınca köprü yapıldığı gibi imha ediliyor. Kendimce tırto mesaj: İnsanoğlu binlerce yıl boyunca taş üstüne taş koyup bir yerlere geldi, muazzam bir emek var ortada ve bu emek kolayca yıkılabiliyor, bir köprü gibi. Bu bölüm çok güzeldi; Böll köprü yapımında çalışan işçileri ve bu görevle ilgilenen subayı, bulundukları hanı ve han insanlarını da ele alarak, bir tablo yapar gibi yazmış. Ardından yıkım geliyor işte, hastalık bu güzel tabloya da bulaşıyor. Savaşın içinde bir güzellik, savaşın içinde bir yıkım, her şey savaşın içinde eriyip bir oluyor.

Final biraz dramatik; Feinhals evine dönüyor, dönemiyor. Bombardıman sırasında evi başına yıkılıyor gibi bir şey, daha yeni ulaşmışken.

Böll, "En sevdiğim romanım," demiş bu metin için. Belki de kendi savaş algısını, acılarını en gerçekçi şekilde yansıtabildiği içindir. Yıllar boyunca savaşta bir oraya bir buraya sürüklenip durmuş. Böyle bir yaşamdan böyle bir roman.

On numara, savaş leş bir şey.
Marquez'in gazetecilik zamanlarında Luis Alejandro Velasco, bir deniz kazasından kurtulup günler boyunca denizle mücadele ederek karaya çıkabilmiş bir adam, ofise geliyor ve hikayesini satmak istediğini söylüyor. Velasco kazadan kurtulan tek denizci. Karaya ulaştığında bir kahraman gibi karşılanıyor, dikta rejimi ona ödüller veriyor, reklamlarda oynuyor ve daha sonra silinip gidiyor. Giriş bölümünde Marquez'in anlattığına göre hikaye gazetede tefrika edildiğinde hem Velasco'nun, hem de Marquez'in hayatı tehlikeye girmiş, çünkü Velasco'nun kurtulduğu gemi kaçak mal taşıyormuş ve bu mallar doğrudan rejimle ilgiliymiş. Yani adamlar kendi ayaklarına sıkmışlar biraz.
Gemi yola çıkıyor, batıyor, Velasco arkadaşlarını kurtarmaya çalışıyor ama başaramıyor. Sonrası 10 küsur günlük bir hayatta kalma mücadelesi. Köpekbalıkları, açlık, susuzluk, yalnızlık, ölümü kabullenip bir türlü ölememek gibi. Kurtuluştan sonra ünlü olmanın hikâyesi falan. Kısacık bir metin, çay bitmeden bitirirsiniz.
İlk iki kitabı iki sene önce okumuştum, devamı biraz geç geldi ama diziyi izlerken okumadan edemedim, tabii dayanamayıp diziyi bitirdim önce. Olay örgüsü kitapta dizinin bittiği yerden sonra devam ediyor, her kitaba bir sezon şeklinde bir senaryo yok. Kitap çok daha ayrıntılı tabii.

Nasıl anlatayım bilemedim, karakterler üzerinden gideceğim.
Robb: Robb belki çok savaş kazandı, Jamie'yi tutsak aldı ama tecrübesizliğinin kurbanı oldu. Savaşları kazandığını ama durduğu yerde kaybetmeye başladığını söylüyordu bir yerde. Lordlarını bir arada sorunsuzca tutamadı, bir de tutsaklarını en iyi şekilde koruyamadı. Karstark'ın kellesini alması adaletti ama o duruma yol açan sebepleri en başta kaldırması gerekliydi; tutsak Lannister çocuğunu daha iyi korumalıydı. Tywin Lannister sadece bekledi ve Robb'un ordusu çözülme emareleri göstermeye başladı. Asıl son bunun sonucunda gelmedi, bambaşka bir yerden vuruldu son darbe. Evlilik yeminini bozan Robb, misafiri olduğu Walder Frey tarafından katledildi, feci bir şekilde. Kuzeyin Kralı feci düştü, babası gibi. Ruhuna fatiha.

Catelyn: Kızlarını kurtarabilmek için Jamie'yi kral oğlundan habersiz kaçırdı, Brienne'le güneye yolladı. Kuzey'in parçalanmasındaki katkısı göz ardı edilemez. O da katliamda oğluyla birlikte öldü ama mucizevi bir geri dönüşü var, Beric Dondarrion sayesinde.

Jon: Sur'un yeni efendisi. Yabanıllarla birlikte takıldığı zamanlar Ygritte'le beraberdi ama kirişi kırıp Sur'u savunmak için geri döndüğünde, savaştan sonra Ygritte'in cesedini görünce pek üzülmedi. Stannis Baratheon'un hızır gibi yetiştiği zamanda yorgunluktan kırıldı kırılacaktı, canını ortaya koyup pek dövüştü. Sam'i de haklı olarak gönderdi, bebekli bir katakulliyle ama o sonraki kitaba giriyor.

Joffrey: Melisandre'nin kurbanlarından. Geberdi gitti cins, iyi oldu. Son zamanlarında dedesi Tywin'e bile gider yapmaya başlamıştı. Ulan sen kimsin.

Tywin: Yine iyi dayandı, onca cinsliğin arasında çizgisini koruyan nadir adamlardandı. Tabii oğlundan esirgediği sevgi sonunu getirmeseydi iyiydi. Lan doğarken annesini öldürdü diye çocuğunu sevmemek nedir. Arya'ya gösterdiği samimiyet için kendisini daima saygıyla anacağız tabii.

Sansa: Joffrey'in Margaery ile evlenme olayı ortaya çıkınca Kuzey'in ele geçirilmesi için Tyrion'la evlendirildi. İyi de idare etti durumu ama Joffrey'nin ölümüyle birlikte kellesi gidiyordu az daha. Serçeparmak ile kaçtı da kurtuldu gibi gözüküyor şu an, yine güvende değil. Serçeparmak'ın işlediği bir cinayet var sonraki kitapta, Sansa yine güvende değil. Kıl oluyorum gerçi buna, geberebilir. Ay şövalyeler süper romantik diye diye bok etti hayatını.

Arya: Yazık ya. Harrenhall'dan uzadı, yolda arkadaşları bundan ayrıldı, Dondarrion'un eline düştü, sonra Tazı'nın eline düştü. Karşısına kim çıktıysa fidye için kaçırdı bunu. İkizler'e, annesiyle Robb'un yanına geldiği an, kaleye girerken ailesi içeride katlediliyordu. Kirişi son anda kırıp uzadı, Tazı'yı bıraktı ve Braavos'a yelken açtı. Valar morghulis.

Stannis: Renly cortlayınca bir gazla savaşa girdi ama Tyrion tarafından hacamat edilince dipten ve derinden oynamaya başladı. Davos'un okuduğu parşömenle birlikte Sur'a gitti, kurtardı adamları. Melisandre'nin etkisinde, güvendiği tanrıdan lütuf gördü ama sonrası için neler yapabilir, görürüz.

Tyrion: Yazık be. Üstüne atılan bir cinayet var, giderken babasını öldürüp gidiyor, sırf kalbi kırılsın diye Jaime'ye yalan sıkıyor. Haksızlığa uğradıkça villain'lığa doğru gidiyor. Hiç kızmıyorum, ne yapsa mübahtır. Lan yıllardır adamın gururuyla, haysiyetiyle oynadınız. Kesecek alayınızı.

Jaime: Kitaptaki en uzun serüveni bu herif yaşadı. Paradigma değişti, adamın Kral Katili sıfatının arkasındaki olaylar sayesinde herife sempati bile duyduk. Tabii eli çtart diye kesilince sevinmedim değil. Küçücük çocuğu kuleden aşağı iter misin, oh olsun sana edepsiz herif. Şehre geri döndü, Cersei'sine kavuştu ama kılıç eli yok artık. Pis herif.

Cersei: Bu da iyice kafayı kırmaya başladı. Joffrey öldürülünce Tyrion'ın peşine düştü, Tommen'a bel bağladı, amcasıyla kavga etti falan. Çok durmaz, indirirler bunu aşağı.

Theon: Hak ettiğini buldu. Ailem de ailem. Al sana aile aptal herif, her kemiğini kırmışlardır umarım.

Süper kitaptı.