Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Eş hamile, baba huysuz, peder baskıcı, Fante çaresiz. Otobiyografik öğeler taşıyan bu kitapta Fante, eşinin hamileliğinin son dönemlerini anlatıyor.
Teliflerden kazandıkları yetiyor, bir süre çalışmalarına ara veren Fante'nin tek amacı Joyce'un kaprislerine katlanıp sıkıntılı dönemi en az hasarla atlatabilmek ama bu pek kolay olmuyor.

"Bazen başımı kaldırıp baktığımda onu gözlerini bana dikmiş başını sallarken buluyordum.
'Tanrım, neden evlendim ki seninle?'
Tek kelime etmeden aptal gibi sırıtmakla yetinirdim, çünkü ben de nedenini bilmiyor, ama benimle evlendiği için mutluluk ve huzur duyuyordum." (s. 9)

Kadına haller geliyor; ev işlerini tek başına halletmeye çalışıyor, gece gündüz bebeklerle ilgili kitaplar okuyor ve bütün huysuzluğuyla doğumu bekliyor. Fante de makaleler okuyor, hatta doktorla konuşurken sürekli makalelerde okuduklarından bahsedip adamı bezdiriyor. Herkesin minik takıntıları var. Gecenin bir körü Joyce'un tuvalete koşup gümbür gümbür adımlarla yatağa dönmesi de bir başka ıstırap kaynağı. Fante, yazarlık kariyerini borçlu olduğunu söylediği, sevdiği kadına kavuşmak için bütün sıkıntıların geçmesini, çocuğun bir an önce doğmasını bekliyor. Joyce da öyle. Bebekten nefret edecekler neredeyse. Sadece bebekten de değil, pek sıkıntılı bir zamanda Fante geçmişi düşünmekte huzur buluyor, hüzün de buluyor gerçi.

"Sessiz sokaklar boyunca eve sürerken öbür kızları düşündüm, tatlı Avis'i ve sevgili Monica'yı, ve geçen onca yıldan sonra öyle bir özlem duydum ki onlara. Ne kadar güzel ve körpeydiler, vücutları ne kadar biçimliydi, hamilelikle şiş filan değillerdi, şimdi beni kendimden geçiren bıktırıcı bir arzuyla özlediğim kızlar geri gelmemek üzere gitmişlerdi ve onlara asla sahip olamayacağımı idrak edince az kalsın ağlayacaktım. Evlilik buydu, bir mezar, kendinden güçlü bir iyi ve doğru olanı yapma isteği ile sabahın üçünde insanın aptal konumuna düşmesine neden olan berbat bir hapishane. Evliliğin tek ödülü çocuklardı, onlar da nankördüler. Kendi çocuklarımı yaşlılığımda tahayyül edebiliyordum; beni kapıya koyuyorlar, ihtiyarlık maaşımı bağlatmak için bazı evrakları imzalıyorlar, böylece benden, hayatının en iyi yıllarını onlara daha iyi bir hayat verebilmek için dürüst bir işte alın teri akıtarak geçirmiş ihtiyardan kurtuluyorlardı. Böyle ödüyorlardı şükran borçlarını." (s. 19)

Baba mevzuları diğer kitaplarda da var, hatta direkt Dostoyevski'ye bağlamış Fante. Oralara sonraki kitapta geleceğim. Bu kitaptakini vereyim şimdilik. Evlerinin ortasında koca bir delik açılınca duvarcı olan babasını ziyarete gidiyor Fante, adamı tamirat amacıyla eve getirebilmek için. Şimdi İtalyan aile yapısı hakkında The Godfather'dan, The Sopranos'tan bir şeyler biliyorum, bu yüzden evde geçen bölümleri, aile üyelerinin ilişkilerini gözümde canlandırabildim. Tipik Amerikan ailesi gibi yaklaşırsanız zannediyorum bu bölümlerin güzelliği önemli bir ölçüde kaybolur. Bu aile yapısı bilinirse neden bazı şeyler üstünde öylesi ısrarcı olunduğu falan anlaşılabilir. Bunu göz önüne alarak okumanızı tavsiye ederim. Neyse, anne zaten evlatlarına bitiyor, John'ı her gördüğünde bayılıyor falan. Baba tam baba; sert ve otoriter ama anneye verilen değer her daim ortada. Kardeşler de kardeş işte. Bu anne-baba ikilisi, torunun erkek doğması konusunda batıl inançları gereği yapmadıklarını, demediklerini bırakmıyorlar. Ceplere sarımsak koymak, sabah çiğ yumurta içmek gibi. En komik bölümlerin çoğu bunlar. Bir de baba-oğul ilişkisi var, inceldiği yerden kopmuyor da orta yolu bulmak için uğraşıyorlar bayağı. Kopamıyorlar tabii birbirlerinden, kesin bir rest yok. Aile her şeyden önemli.

Baba ikna ediliyor, eve dönüyorlar ve karnaval iyice karışıyor. Baba Nick, dev göçüğü tamir etmek için uğraşırken oğluyla çekişiyor, Joyce ve Nick birbirlerini pek sevdikleri için eşine karşı Nick'i savunuyor. Bir de Peder Gondalfo çıkıyor ortaya. Hamile kalana kadar koyu bir ateist olan Joyce, katolik olmaya karar veriyor ama Fante'de bir değişim yok, ateist olmasından mutluluk duyduğu eşi gibi düşünmüyor. Sonrası üçlü ittifak, ortada kalan bir adam ve bir dünya tantana, bebek doğana kadar.

Mis ya, Mustafa Kutlu okurken aldığım keyfin hemen hemen aynısını Fante'den alıyorum. Süper.
Steinbeck'in en pastoral metinlerinden biri bu. Doğayla iç içe geçen yaşamlar, coğrafyalar, kültürler vs. ne kadar farklı olursa olsun birbirine benziyor. Aynı mücadele, aynı sağlam insanlar ve aynı mutluluklar, üzüntüler. Bizim yazarların öykü dünyasını görebiliyorsunuz bu metinde. Toprakla, hayvanla uğraşan insanların benzerlikleri bir ölçüde mutlu edici; onca farklılaştırılmaya, ayrılığa rağmen dünyanın bir ucundan öbür ucuna aynı şeyleri duyumsayan insanların var olduğunu düşünmek, insanların birbirinden o kadar da uzaklaşmadığını gösteriyor belki. Biz insanız ve bizi hiçbir devlet, hiçbir din, hiçbir şey ayıramaz.
Dört hikâye var. Tiflin ailesi tatlı bir aile. Baba sorumluluklarının farkında olan, toprakla uğraşan insanlar gibi sert fakat şefkatli. Anne sevgi dolu bir arkadaş, Jody ise 10 yaşında, altın sarısı saçlı bir çocuk. Çiftlik ortamında büyüyen, hayvanları seven, meraklı bir velet. Bu dört hikâyeye çiftlik işlerine yardım eden Billy Buck da katılıyor ara ara. Başkaları da var, yeri geldikçe yazacağım.

Armağan: Baba, Jody'ye bir midilli hediye ediyor. Çok güzel bir hayvan bu, Jody pek seviyor midillisini ve okulda bile hep midillisinden bahsediyor. Bir gün midilli yağmur altında kalıyor, biraz Billy Buck'ın ihmalkarlığı yüzünden. Adam normalde her işi pek ciddiye alır ama midillinin varlığına alışamadığı için unutuyor hayvancağızı. Midilli hasta oluyor, suçluluk duygusuyla kıvranan Buck, Jody'ye söz veriyor hayvanı kurtaracağına dair, lakin kurtaramıyor ne yazık ki. Jody midillinin cesedini buluyor, cesede tünemiş akbabayla boğuşuyor ve kuşu parçalıyor, üstü başı kan. Babasıyla Buck geliyor, baba çocuğa kızıyor bayağı, kuşu parçaladığı için. O an Buck, belki de hayatında ilk kez patronuna öfkeyle bakıp çocuğun neler hissettiğini anlayıp anlamadığını soruyor. Bir anlamda kendi suçunun yüküyle Jody ne hissediyorsa aynı şeyi hissediyor. Doğanın kazandırdığı tecrübe, verdiği ders de sert olur, hele hele küçük bir çocuk için: Sevdiğin şeyleri kaybedebilirsin, bunu aklından çıkarma.

Ulu Dağlar: Bir gün yaşlı bir adam çıkageliyor çiftliğe. Kilometrelerce yol yürümüş, gençken ayrıldığı çiftliğe dönebilmek için gece gündüz yol almış. Adı Gitano. Tiflinlerin çiftliğine gelince görüyor ki eski çiftlik yıkılmış, yeni sahipleri tanımıyor fakat yine de geri döndüğünü, çalışabileceğini söylüyor durmadan. Adam çok yaşlı.
Bir günlük misafir ediyorlar adamı, o bir gün iki güne çıkıyor, sonra bir süre kalıyor adam orada. Bir de yaşlı at var çiftlikte, Gitano hep bu atla ilgilenmeye başlıyor, arada Jody'le konuşuyor ve bir gün o yaşlı atı alıp dağlara gidiyor, kimseye haber vermeden. Yine Jody'nin sevdiği bir şey yitiyor.

Vaat: Babası Jody'ye bir tay alıyor, Nellie. Midillinin ölümünden sonra çocuk biraz da gönül eğlesin diye. Tay büyüyor, hamile kalıyor ve Billy Buck, hayvanı öldürmeden yavruyu kurtaramayacağını söylüyor. Doğum sürecine şahit oluyor Jody, travmatik bir olay. Buck'ın üstü başı kan içindeyken hem de. Yazık be.

İnsanların Önderi: Dede geliyor, annenin babası. İç savaş kahramanı, anlattığı hikâyeler babayı sıkmış artık, adam da biraz bunamış herhalde. Anne-baba çekişmesi, dedeye makul davranma ve bütün sıkıntılara rağmen sevgi çekiyor başı. Eh, insanın bin bir türlü hali var. Annemiz, babamız bir gün iyice yaşlanacak, bunayacak, altına kaçıracak çok affedersiniz. Onlara bakacağız. Annemle birlikte anneanneme yıllardan beri bakıyoruz. Sevgiyle. Sevgi olmasa vefa da olmaz, hiçbir şey olmaz. Neyse işte, böyle bir olay.

Çocuk ve hayat, en kocamanından ve acılarla dolu, mutluluklarla da. Bir deneyin, çok şey katabilir.
Oğlum biz hiçbir şey okumamışız lan.
Bunun 300 küsur sayfalık olanını lisede okumuştum, muhteşemdi. Post apokaliptik dünya, mistisizm soslu yaşam mücadelesi, bir gencin ilgisini çekebilecek her şey. On numara. Sonra geçen sene tekrar okuyayım dedim, bir yavan geldi... Karakterlerin arka planı tam dolu değil, oradan oraya sürükleniyorlar ama her şey akıp gidiyor, olaylar ansızın gerçekleşiyor ve hop, bitiyor kitap. Klasikler her on yılda bir tekrar okunmalı derler, aynı şeyin bu tür için geçerli olmayacağını düşünmüştüm açıkçası. Sonra bu 1200 sayfalık canavarın çıktığını duydum, okumak yeni kısmet oldu. Heh! İşte mevzu buradaymış zaten. Pek karşılaştırma imkanı bulamadım ama 300 sayfalık olanından daha ilk bölümüyle ayrılıyor. Benzin istasyonuna çarpan araç bölümüyle açılıyordu kısa olan, Stu'yla tanıştığımız bölüm. Hastalıkla bodoslamadan tanışıyorduk. Bunda öyle değil. Laboratuvardan kaçan Charlie'nin ailesiyle birlikte gizlice arazi olması, bu sırada öksürdüklerini görmemiz, sonraki bölümde benzin istasyonuna bindirmesi, hastalığın inanılmaz bir hızla yayılması ve King'in bu yayılma esnasında en küçük detayları bile vermesi, şahane. Ailesine hastalık bulaştıran hemşire, markette üç dakika içinde üç kişiye hastalık bulaştıran adam... Yok yok, okunacaksa bu okunmalı. Öbürü pek yavan.

Kitabın başında King'in okurlara bir notu var, neden öyle olduğunu anlatıyor. Yani neden kitabın kuşa çevrildiğini söylüyor işte. Muhasebeden söylemişler kitabı kısaltalım diye. King kabul etmiş, sonra okurlar tam metnin basılması için baskı yapmış ve bunu da kabul etmiş, çünkü eksik olan bölümlerin hikâyeyi gerçekten zenginleştirdiğini düşünüyormuş. Gerçekten, olan da tam olarak bu. Dev bir epik mevzuyu kırpıp kırpıp basmak da ne oluyor. Efendi olun önce efendi!

Üç kitap şeklinde ayrılmış metin, her bir kitabın sonu hikâye için bir dönüm noktasını belirtiyor. İlkinden başlıyorum.
Birinci Kitap : Laboratuvar görevlisi Charlie'yle açılıyor mevzu, Charlie ailesiyle birlikte kaçıyor falan, sonra iyice kötüleşiyorlar ve benzin istasyonuna gümbürt. O esnada hastalık Stu'nun yanındakilere bulaşıyor, oradan alıp başını gidiyor zaten. Bu yayılma safhası çok güzel, King insanların doğal yaşamını anlatıyor, araya hastalığı nerede ve kimden kaptıklarını sıkıştırıveriyor. Hayat rutin bir şekilde sürüyor, bir saman nebzesi, önemsenecek bir şey değil. Komşulara gidelim, bilmeden onlara da virüs bulaştıralım ve hastalık vücudumuzu ağır ağır çürütürken aspirin alalım, yatağa düşelim ve olanlara bir anlam veremeden ölelim. Bazıları hayatından sıkılır, rutini kırmak ister ama bunu ölerek yapmak istemez sanıyorum. Bu insanlar ne olduğunu anlayamadan patır patır ölüyor. Televizyonda bir şey yok, gazetede bir şey yok. Hastalığın ilk zamanları. Katliam sessiz sakin geliyor. Ortalık hareketlenecek, dünya nüfusunun çoğu öldükten sonra.
İkinci Kitap : Karakterler bir araya geliyor ve rüyaların peşine düşüyorlar. Çöpçü, yolda gördüğü her şeyi yakıyor, petrol rafinerilerine kadar her şeyi. Nick ve Tom, Ana'ya gidiyor, diğerleri de öyle. Ana'nın geçmişi iyice bir inceleniyor, 1900'lerin başındaki beyaz-siyah çatışması falan. Sıkıldığım için almayacağım buraya dsfd. Neyse, Ana'nın evinde bir araya geliyorlar ve daha pek çok gelen olacağı için büyükçe bir şehre doğru yola çıkıyorlar, yoldakiler oraya gelecek. Hatta bitireyim ya, bodoslama bundan sonrası.
Üçüncü Kitap : Çöpçü'yle eğlenme hatasına düşen birkaç kişi yüzünden Çöpçü, helikopterlere bomba koyarak Flagg'in elindeki üç pilotu da öldürüyor, işler yolunda gitmiyor Flagg için. Bizimkilerin yolda olduğunu da biliyor. Bir eksikler; Stu yolculuk sırasında bacağını kırıyor ve onu orada bırakıyorlar. Ana ölmeden önce yolculukta birini kaybedeceklerini söylüyordu, okur düşünüyor ki Stu mevta oldu. Öyle değil, hayatta kalan bir tek Stu oluyor.

Şöyle bir şey var; bu hayatta kalanların bazı mistik güçleri var. Çöpçü mesela; orduya vs. ait ne kadar gizlenmiş silah varsa buluyor. Son bulduğu şey atom bombası. Bizimkiler yakalanıp asılacağı zaman radyasyon yüzünden dökülmüş dişleriyle, çürümüş vücuduyla birlikte geliyor. Larry, Glen, Flagg...

Küresel facia, Tanrı ve karanlık, yeni toplumun kuruluş sancıları, karakterlerin sonsuz yolculuğu... Mükemmel. Uzun bir aradan sonra bir kitabın birinci elini aldım, bir ton para bayıldım ve zerre pişman olmadım. Müthiş. Başka bir şey diyemiyorum ve King'i seviyorum. Zamanı geliyor, üç kitap daha yazmayı düşünüyormuş. Biri Doktor Uyku olsa, kaldı iki. Şu adamı yaşatın ne olur, 150 yıl yaşasın. Şöyle uçuk kafalı hayran yazısı yazdırıyor ya, helal. Oğlum bakın bunun 10 katı daha var kitapta, ben bir şey anlatmadım. Alın okuyun, pişman olursanız kafama atın kitabı. Kafamı kırar, garanti.
Bir uzun hikâye olur sevgi, "her şey sevgiyle başlar".
Mustafa anlatıyor, şu koşan çocuk. Bir zamanlar 16 yaşındaki genç. Babasını ardında bırakıp bir başına yola çıkan genç adam. Babasının daktilosuyla bir solukta döküyor hikâyeyi. Uzun, çünkü dolu dolu bir hikâye bu. Yolların, kasabaların, mücadelenin ve umudun hikâyesi.

Ali, dedesiyle beraber Bulgaristan'dan göçüp Eyüp'e yerleşir, rızklarını topraktan çıkarırlar. Mahalleli önce diş bilemiş, sonra dede Pelvan Sülüman bir silkelemiş adamları. Pabuç bırakacaklardan değil, bildiği yoldan ayrılmayan bir adam. Doğruluktan şaşmaz. Ali de dedesinden alıyor bu huyunu. Feride'ye aşık oluyor, belalı ailenin kızı. Abileri kızı zengin birine yamamaya çalışıyor, dövüyorlar kızı bir de. Ali bu abilerin ve yamanacakların olduğu sinemayı yakıyor, Feride'yle birlikte düşüyorlar yola. Uzun hikâye böyle başlıyor. Bir istasyondan diğerine, kök salacak bir yer bulana kadar yolculuk devam edecek. Bitmiyor bu yolculuk; Feride'nin abilerinden kaçış bir süre sonra sona erse de ilk duraklardan birinde Ali'nin adı sosyaliste çıkmış, lakap olarak kalmış. 1960'ların Türkiyesi için ana avrat küfretmek oluyor birine sosyalist demek. Dönemin siyasi ortamı bunu gerektiriyor, bu yüzden de sözde sosyalistliği yüzünden hiçbir yerde tutunamıyorlar. Doğruluk, dürüstlük oluyor sosyalizm, komünizm, vatan hainliği, daha neler neler. Dönem insanının çıkarları doğrultusunda kavramları nasıl çarpıttığı ve kötülüğe kılıf bulabildiği söz konusu, bu yüzden Ali duramıyor hiçbir yerde, ailesiyle birlikte kasabadan kasabaya. Umutları hiç kaybolmuyor, bir ev bulacaklar mutlaka.

Üç durak var, hikâye ilkiyle başlıyor. Tren şefiyle arkadaş olan Ali, adını daha önce hiç duymadıkları bir kasabada indiriyor ailesini, eski bir vagonu ev haline getiriyor ve orada yaşamaya başlıyorlar. Ali'nin ağzı laf yapıyor, yakışıklı adam, jilet gibi giyiniyor her gün. Önemli bir insan intibası uyandırıyor, yerliler de seviyor adamı. İş mi ayarlanacak, Ali hemen ayarlıyor. Her şey yolunda gidiyor, ta ki oranın kan emicilerinin ağına takılana kadar. Ali arzuhalci, Ali kitapçı, Ali okul kâtibi. Ali okulun bahçesini işleyip cennet haline getiriyor, müdür bey her şeyin üstüne konuyor, Ali de alıyor bir gece bütün meyveleri sebzeleri, konu komşuya dağıtıveriyor. Başka bir durağa.

Feride hamile, bir gece fenalaşınca doğruca ilk trenle hastaneye. Mustafa evde bekliyor ki beraber dönsünler. Ali dönüyor, elinde annenin pardesüsü. Sarılıp ağlıyorlar. Mustafa, babasının ilk kez o zaman ağladığını görüyor. Biri annesini kaybediyor, diğeri de hayatını büyük bir mutlulukla paylaştığı karısını. Ali için yolculuk eksik kalıyor, Feride yanında olmayacak ama Mustafa var, Feride'nin fotoğrafı var, bir de saka kuşuyla küpe çiçeği. Feride'den hatıra. Yola devam.

Mustafa büyüyor elbette. Annesi öldüğünde küçüktü, lise çağına geldiğinde bir kasabada babası arzuhalcilik yaparken hikâye biraz kendisine dönüyor. Kasaba yaşantısı, dönemin gençleri, aşklar, yazılan mektuplar, dönemin sosyal ve siyasal ortamı. Bu kitabı üç kez okudum ve son okuyuşumda, birkaç aydır küçücük bir kasabada yaşadığım için, İstanbul'un kaosundan uzaklaşıp küçük yerlerin yaşam tarzını gördükten sonra tam olarak anladım. En ufak bir hareketiniz bile laf olur, yayılır sağa sola. Yabancılanırsınız. Yeri gelince adam yerine koymazlar bile. Mustafa'nın gençliğini yaşadığı ortam böyle bir ortam. Tabii babasına çekmiş o da, hiçbir şeyin altında kalmıyor ama yolculuklardan da sıkılıyor, ayrılmak istemiyor artık büyüdüğü kasabadan. Son ayrıldıklarında eskinin eşkıyası, yeninin zabiti Zopuroğlu sıkıştırıyor iyice Ali'yi, polisler basıyor evi. Gidiyorlar.

Son kasaba, baba-oğul için dönüm noktası oluyor. Mustafa üniversiteyi kazanamıyor, babasının devraldığı kitapçıda çalışıyor. Aşık olduğu kız Mustafa'yla kaçmak istemeyince, Ali de yerel bir gazetede yazdıkları yüzünden hapse girince yol yine gözüküyor, bu sefer Mustafa tek başına gitmek zorunda. Son ziyarette Ali, Mustafa'ya daktilosunu veriyor, bir bildiği var. Başa dönüyoruz, Mustafa her şeyi bir gecede yazıveriyor o daktiloyla, babasının o güne kadar çalamadığı mızıkasını çalabiliyor bu kez. Yeni bir hikâye başlıyor, önceki kadar umut dolu. Sevgi yok belki ama o da olur. Bir gün her şey olur, kervan yolda düzülür.

Filmini izledim, keşke izlemeseydim diyorum. Olay örgüsü karman çorman, Ali pek delikanlı. Ben adamı dingin biri olarak canlandırmıştım. Haksızlığa gelemez, onun dışında ağzı laf yapar ama pek konuşmaz da. Filmde böyle değil. Gerçi Kenan İmirzalıoğlu on numara olmuş.

Kutlu'nun hikâye anlatıcılığının en güzel örneklerinden bu, sıkıntılı bir dönemde yaşamaya çalışan umut dolu insanların serüveni. Bizim topraklarımızda, bizim insanlarımızın arasında. Oraları bilmeyen birinin mekan, karakter ve atmosfer yaratmada bu derece başarılı olabileceğini düşünmüyorum. Klasikler dışında okuduğum kitaplara dönmeyi pek sevmem ama bu bir Türk klasiği bana göre, Mustafa Kutlu da edebiyatımıza pek özgün bir soluk kazandıran harika bir yazar.
"Merhaba!"

Daha ilk sayfada Balıkçı'nın sesi yankılandı. Bol Akdenizli bir hikâyeye çağırıyordu. Savaşlarla, Türk denizcilerin kahramanlıklarıyla dolu uzun bir hikâye bu. Balıkçı'nın dayanamayıp araya girdiği çok oluyor ama Ahmet Midhat Efendi'nin ilginç çıkışları postmodernizm açısından incelenebiliyorsa Balıkçı'nın eksiği ne mesela.
Her şey var aslında; tarih, savaşlar, Türk korsanların yaşamı, siyaset. Perspektif geniş, hatta biyoloji bile var bir yerde. Balıkçı'nın diğer kitaplarında verilen Akdeniz'le ilgili bilgilerden bu kitap yazılırken de yararlanılmış. Ahmet Midhat Efendicilik burada giriyor devreye; Uluç Reis'in gençliği vs. anlatılırken hikâye kesiliyor ve Akdeniz'in ismini aldığı, mikroskobik organizmaların ışımasıyla parıldayan, bembeyaz kesilen deniz anlatılıyor mesela. "Lombar" deniyor, gemi dili ve edebiyatından uzak olan okurlar için parantez içinde lombarın ne olduğu açıklanıyor. Kitabın her bölümünde bu yok, başlarda var sadece, bir iki örnek.

Büyük bir bölümü otobiyografik romana yakın bir tür, sonlara doğru Uluç Reis'i de bırakıp Preveze'yi, İnebahtı'yı anlatıyor Balıkçı, kendi kıvrak üslubuyla. Baştan giriyorum ben.

Bizimkiler çok baskın yiyip ağır kayıplara uğradıkları için korsanlığa başlamış, giderek ustalaşmışlar. Akdenizli Türk korsanların ortaya çıkması buna dayanıyor, deniz savaşları için donanma örgütlemek falan çok sonra ortaya çıkmış. Zor iş, bir sürü reis var çünkü. En büyükleri Cezayir'deki Barbaros Hayreddin, Turgut Reis de sağ kolu. Osmanlı'nın hizmetine girene kadar gemi gemi feodal beylikler var gibi bir şey. Neyse, Emeti'nin kızı Perçim, dillere destan güzellikte bir kız. Çok beğendiğim bir betimleme var: "Gür saçlarının mavi mavi parıldayarak başından aşağıda büklüm büklüm yıkılışı, onları gören gözlere bir gökgürültüsünü seyretmekte oldukları hissini verirdi." (s. 18) Perçim, Avrupalı korsanlar tarafından kaçırılıyor ve bir papazın himayesine giriyor, Napoli'ye götürülüyor. Orayı basan Türk korsanlardan birine aşık oluyor, böyle doğuyor Uluç Reis. Babası ve annesini yabancı topraklarda kaybettikten sonra Kara Yusuf'un gemisine çıkıyor daha pek küçükken. Denizciliği bu gemide öğreniyor. Her işte başarılı, iyi bir korsan olacağı daha o yaşlardan belli. Sonrası Uluç Reis'in çocukluğu, gençliği, yaptığı baskınlar ve savaşlar. Politika da var; sarayın sözü geçen adamlarının kıskançlıkları yüzünden kelleyi kaybetmek istemeyen, bu yüzden saraya hepi topu üç kez gidebilen kaptan-ı deryalar, deniz savaşlarını bilmeden savaş yöneten ve büyük kayıplara yol açan devlet adamları falan.

Kitabın asıl zenginliği, dönemin deniz kültürü hakkında içerdiği epey bir bilgi. Türk korsanlarının koyduğu kırk deniz kanunu, gemi hiyerarşisi, yeniçeri gülbankı, bir sürü şey.

Balıkçı diye okudum ben, döneme ilgi duyan herkes okuyabilir. Balıkçı'nın sesiyle Uluç Reis ve Akdeniz.