Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Öykücünün Kitabı'nda Eray şöyle bir şey diyordu: "Yazdım, işim gücüm bu oldu ama yazdığım şeyler bir türe oturmuyordu. Marquez Nobel aldı, türe bir isim kondu da yazdıklarımın ne olduğu ortaya çıktı." Büyülü gerçekçilik, evet ama Eray'ın gerçekliği ve bu gerçekliğe dayalı büyüleri -tersi de mümkündür, büyüye dayalı gerçekler ama Eray'ın yaşamından ortaya çıkan öyküler çoğunlukta, ilkidir diye düşünüyorum- benzersiz açıkçası. Türden kaynaklanıyordur belki; büyülü gerçekçi romanlarda gerçeklikle hayal adım adım örülür, ani geçişler ve değişimler kurgusal bütünlüğü zorlayabilir. Eray'ın hikâyeleriyse bir çerçeve içindeki panayır gibi. Sadece bu da yok, derinden derine bir arayış, bilincin sınırlarında gezintiler de mevcut. Kafesinden kurtulmak isteyen bir aslana benzetiyorum. Bu arayış sayesinde diş kovuğundan insanlar fırlıyor, gece her anlamda tanınmaya çalışılıyor veya bazen ikisi birden. Sınır çizilmiş değil, Eray'ın metinleri sonsuza kadar çeşitlenebilir. On küsur kitabını topladım, bunları okumaya daha yeni başladım ve bir kitap üzerinden yola çıkarak bunca şey söylemek belki yanlış, yine de kitaplardan anlamadığım için oluyor böyle şeyler.
Geceyi Tanıdım: Gece tamamlaması bu. Gecenin bütün parçalarını bir araya getirme uğraşı. Ay, cüceler, körfezler, kabzımallar, O'Hara ve Fausta, geceyi ilk yakalayanlar olmak için yürüyorlar. O'Hara bir denizkızı istiyor, yolda Fausta'ya raslıyorlar. Fausta gündüzleri erkek, geceleri kadın. Fark etmiyor, tam tersi de olabilir. Kimlikler olduğu gibi kabul ediliyor ve gece tutuluyor bir ucundan.

Yılanlı İzzet Efendi: 1900'lü yılların başında İzzet Efendi içindeki yılanla yaşıyor. Süt içmediği zamanlarda yılanın bedeninde dolaştığını hissediyor. Marusya, İzzet Efendi'nin sevdiği kadın, "ya yılan ya ben" diyor ve büyük azaplardan sonra yılanı atıyor İzzet Efendi. Eh, o kadar kolay olsa keşke yılanı atıvermek. Alışkanlıkları yıkmak, kişiliği derleyip toparlamak ne zor.

Mogadon Palas: Eray'ın hikâyeciliğine giriş yapılacaksa bu güzel bir örnek olurdu. Mogadon Palas adlı bir otel var, bir de eczane. Bu ikisinde gerçekleşen olaylar birbiriyle paralel, kişiler de öyle. Büyülü iki mekan ve olanlara şaşan anlatıcı.

Ali Bey Kim?: Sonunu arayan metin olarak düşünmek hoşuma gidiyor bunu. Eray'da Ferit Edgü'nün arayışları var zaman zaman; metni yazana dışarıdan bakmak, bir monologda konuşanı -sanki başkasıymış gibi- ve dışarıyı tekrar yaratmak, tek bir sesle. Kimse'nin tek sesli orkestrası, Ali Bey'in peşinde. Kim ki bu Ali Bey?

Beni Sever Misiniz: Pezevenk İrfan uyanmak bilmeyince yaşanmıyor, uyanmak zorunda. Zor ama mümkün. Bir keresinde Leyla'yı satmış İrfan, Abdullah'a anlatıyor. Giderken şöyle bir dönüp bakmış Leyla ama iş her şeyden önce geliyormuş. Abdullah için de öyle, aksatmadan uyandırıyor adamı her sabah. Onu sever miymişiz, böyle bitiyor.

Neredeyim Ben, Neredeyim?: Eray uzunca bir süre hastanede yatmış, iki veya üç yıl. O dönemde birçok hikâye yazmış, bu da onlardan biridir sanıyorum. Eray nerede? Eray çocukluğunda, ninesinin yanında, ahşap bir köşkte, muhtemelen Kızıltoprak civarı, unuttum. Eray okulda, Eray başka bir ülkede, hastanedeyken nerede olabilirse orada; hayatının birçok yerinde. Hatırlamak güzel bir şey, iyiyi veya kötüyü.

Dişten fırlayan adamlar, yürünen yollar, geniş bir dünya bu. Hikâye hikâye örülmüş. Daha neler var acaba, zevkle okuyacağım gerisini.

Bet sesime katlanmak ister misiniz? Bunu koyalı bayağı oldu, güzel gibi.
Verilecek kararlar var, seçim yaptınız ve seçmediğiniz şeyler hayatınız boyunca sizi takip etti. Böyle yaşanır mı, bence yaşanmaz. Bu güzel bir soru mu, bence tercihlerine saygı duymayan adamlar için güzel bir soru. Mutlaka evet diyecekler çünkü. Oysa her şeyi kabullenerek yaşamak, kim olduğunu bilmek falan. Aman pff, böyle bir roman işte bu.
Jared var bir tane, grubun sportmen çocuğu. Yıldızı parlayacak, iyi bir futbolcu. Bir maç sırasında bayılıyor ve gözlerini hastanede açıyor, lösemi olduğu anlaşılıyor ve üç ay içinde ölüyor. Jared'ın ağzından olayları dinliyoruz, o bir hayalet. Anlatıcı. Daha sonra kendisini de kapsayacak bir hikâye anlatıyor. Mevzu burada başlıyor.

Karen, Richard, Pam, Hamilton, Wendy, Linus ve Jared, tayfa bu. Jared öldü, diğerleri Kanada'da küçük bir kentte birlikte takılıyorlar. Kurtulma düşüncesi var, küçük yerlerde yaşayanların hemen hemen çoğunda var, yaşadığım yerde de gördüm ben. Her neyse, kısa geçeceğim çünkü yazmaya değer farklı bir şeyler yok. Karen komaya giriyor, sevgilisi Richard'tan hamileymiş, komada doğum yapıyor. Lise bitince herkes dağılıyor bir yerlere, herkes hayatını yaşıyor ve dağılmış bir şekilde bildikleri yere, bildikleri insanların arasına dönüyorlar. Richard'ın kızının ergenlikleri, fena dağıtmış arkadaşlar, Karen'ın ailesi derken Richard alkolik oluyor, diğerleri uyuşturucu kullanıyor falan. Bu böyle gidiyor, 17 yıl sonra Karen komadan çıkana kadar.

Ya sonuç şu: Karen'ın gördüğü bazı şeyler vardı, hayal gibi. Meğer hayal değilmiş, bütün dünya bir salgın sonucu cortladığı ve sadece bizimkiler kaldığı zaman anlaşılıyor bu. Geçiş de acayip keskin, From Dusk Till Dawn gibi. Bunun üstüne Jared da geliyor ve hayatlarını b*k gibi yaşadıklarını, daha iyisini yapabileceklerini falan söylüyor. Sonra salgın öncesi zamanı yaşamaya devam ediyorlar, bunun karşılığında Karen komaya dönüyor. Gibi bir şeyler.

Yazar X Kuşağı'nın önemli yazarlarındanmış.
Mustafa Kutlu'dan bir çatışmalar kitabı daha. Kır-kent, emek-sermaye çatışmalarının arasında kalan insanların anlamlandırma ve mücadele etme çabası.
Mukaddime bölümü hem bir kapitalizm yergisi, hem de karakterlerin seyir defteri. Sabahın köründe yollara düşmek, fabrika düdükleri, musluktan akan klorlu su. Kırda bırakılıp kentte bulunamayan temiz hava, doğal yiyecekler, her şey. Yaşamak uğruna bırakılan bir başka yaşam. Requiem for a Dream işte. "Koşuyorsun, ciğerlerinde eksoz gümbürtüleri. Ayaklarında lastik. Üç öğün naylon yemektesin. Ara toprağı. Toprak bizim canımız, petrol olsun kanımız." (s. 8)

Önce ile birlikte mevzuya giriyoruz. Cevher Bican, Kars'ın Göle kazasından, emmileri iş bilmeyip sürüyü, tarlaları dağıtınca tutup gelmiş İstanbul'a, dayısının methine kanıp insanların kanını içe içe doymayan fabrikalardan birine girmiş. İlk gününe şahit oluyoruz burada. İçinden sürekli salavat getirip, anlamadan etrafına şaşkın gözlerle bakıyor. Kurum yağmurundan üstü başı kararmış. Hele atölyelere indikleri zaman maruz kaldıkları gürültü ve fırınların önündeki sıcaklık Bican'a cehenneme inmiş gibi bir korku salıyor. Metindeki diğer karakterlerle de tanışıyoruz; Zülküf Ağa, Adapazarlı, Derviş Usta'ya donunu dizden bir türlü kestirmeyen, fırınların önünde pişerek çalışmaya razı olan Seyit Ali.

Doğanın içinden gelmiş insanlar için fabrika zor, yine de çıkan yemeklere, aldıkları yevmiyelere bakarak katlanıyorlar bir şekilde. Zülküf Ağa'yla Bican'ın konuşmalarında memleket özlemi pek bir acı hissediliyor. Hele Zülküf Ağa'nın muhabbetin ortasında yüzünü düşürüp kalıcı olduklarını söylemesi... Bican orada nasıl kalıcı olunacağını düşünüyor, bulamıyor bir türlü. Zülküf Ağa'nın hamaylını düşürüp almaya çalıştığında kafasını makineye kaptırması trajediyi tamamlıyor. Bican, üstüne fışkıran kanlardan şok geçiriyor. Kalıcı ya orada.

Sonrasında Bican'ın dayı oğluyla denize gitme olayı var. Bicancık ömrü hayatında görmemiş mini etekler, mayolar falan, dünyası şaşıyor haliyle. Seyit Ali'yle birlikte cüz oynarlarken işçi yürüyüşünün ortasında kalıp kafayı gözü yarmaları, polislerce sorguya alınmaları falan da son derece ilginç.

En sonunda Seyit Ali namaz kılarken yan gözle seyyar karpuz arabasının götürüldüğünü görüyor, dışarı çıktığında işçi eyleminin ortasında kalıyor yine, Bican'la karşılaşıyor. Bican, geçen yıllar içinde sınıf mücadelesinin önemini kavramış, eylemlere katılıyor. Seyit Ali'de derin bir korku... Kafayı gözü yarmak istemiyor yine, en önemlisiyse anarşik hareketler diyecek olanlara. O kadar sinmiş. Hayatta kalan Seyit Ali oluyor yine; eylemin ortasında silahlar patlıyor ve Bican vurulup ölüyor. Kutlu'nun keskin bitirişlerinden biri.

Namaz kılmak için ustaya gözükmeden fıymak, metal yığınlarının arasında bir ömür vermek, ilik kurutucu çalışma hayatı ve temiz kalmaya çalışan insanlar; Kutlu'dan etkileyici bir ağıt. Yokuşa Akan Sular, çarklardan biraz olsun kurtulmak isteyenlerin suyu yokuşa vurma çabası.
Rothfuss bir hikâye anlatmaya başlamış ki insan durduramıyor kendini, Kvothe'yle birlikte yollara düşüyor, Medeniyetin Dört Köşesi boyunca yaşayan hikâyelere, mitlere ve gerçeğe dönüşebilme ihtimali yüksek efsanelere kaptırıveriyor.
Rothfuss'un evreni çok geniş, tembel bir adam olduğum için evrenin yapı taşlarının özetlerini vereceğim; simyasından Alar'ına, efsanelerden karakterlere geniş bir alan var ama önce hikâye.

Kote, yardımcısı Bast'la birlikte sakin bir yerde han işletiyor. İşte hanın müdavimi üç beş kişi var, o kadar. Bu tayfa, içlerinden birine saldıran örümcek benzeri yaratıklardan bahsederken Kote rahatsız oluyor, sanki bu varlıkları önceden bilirmiş gibi. Bu noktadan sonra ortaya Tarihçi çıkıyor.
Kvothe'un hikâyesini kaleme almanın her şeyden daha önemli olduğuna karar veriyor ve Kvothe'un kişisel tarihi başlıyor. İki farklı zaman kurgusu var; biri kişisel tarih ve diğeri güncel zaman. Kvothe geçmişini anlatırken birkaç defa ara veriyor ve güncel zamandaki olayları izliyoruz. Geçmiş, güncel zamandaki olaylar üstünde etkili ama ne kadar etkili, son kitap çıkana kadar bilemeyeceğiz bunu.
Konu çok daha derin. Okurken anlarsınız.

Şarkılar çok önemli, şarkılarda gerçeklik payı var, efsanelerde olduğu gibi. Dikkatle okunmalı.
Deli bir macera, o kadar çok detay var ki bir yerlere not almak isteyeceksiniz. Bir yandan bulmaca gibi. Bir yandan büyük bir serüven. Son kitaba daha var. Çok güzel.
Büyükada'dan Altunizade'ye uzanan bir serencam, bir zıtlığın Hisar'ın anılarında tekrar biçimlenip kağıda dökülmüş hali. Özenle çizilmiş bir Büyükada tablosunu takiben alafrangalığıyla nam salmış Ali Nizami Bey'le tanışırız. Hisar, beyefendiyi anlatmaya başlamadan önce sanatının temelini oluşturan anı hazinesini ve üslubunu ele alır önce: "Bir geçmiş zamanı böyle bütün hususiyetleri, renkleri, şekilleri ve insanlarıyla göstermek bütün bir felsefe ayarında tutulacak bir muvaffakıyet değil midir? Zira bütün iddialarına rağmen felsefe sistemleri bile, olsa olsa filozofların zamanlarını ve ruhî hâletlerini göstermek ve söylemek değil midir? Siz bütün kâinatın esaslı sırrını bulup asıl hikmetini söylediğini umarsınız. Halbuki ifade ettiğiniz ancak kâinatın bir tek köşesinde, bir an için açmış bir tek ve muvakkat hakikatten ibarettir. İşte, muvaffak olunca, sanat da, en yüksek felsefe gibi, bunu mükemmel olarak gösterir!" (s. 17) Ardından Ali Nizamî Bey'in bütün alafrangalıkları bir bir ortaya dökülür; çapkınlığı, giyimi, musikişinaslığı, çapkınlıkları, her şeyi. Çapkınlık yapmak için kuvvetli akıntılara göğüs gerer, yalıdan yalıya yüzermiş de bana mısın demezmiş.

Anlatıcının çocukluğunda bildiği beyefendi böyle. İkinci bölüm şeyhlik bölümü. Anlatıcı, yıllar sonra Ali Nizamî Bey'le karşılaşır. Beyefendi çok değişmiştir; serveti çarçur olmuştur ve ağır bir rahatsızlık geçirmiştir. Olanlardan sonra yanına çocukluğundan beri kendisiyle ilgilenen Hüseyin Ağa'yı da alır ve Bektaşi babası olarak tekkesine çekilir. Anlatıcıya göre Bektaşilik ruhundan anlayacak kadar ince bir insan olmamasına rağmen başına gelen büyük bir felaket, onun dünyaya daha farklı bir gözle bakmasını sağlar.

"Böylelerinin biraz derince duymak, biraz serbestçe düşünmek için, bir parça buhranlı bir hassasiyete geçmeleri, bira hasta olmuş olmaları lâzım geldiği, fazla ince sayılan bazı his ve fikirlerin ruhlarına ve kafalarına ancak duydukları bir elemin, çektikleri bir ıstırabın delâletiyle ve âdeta geçirdikleri bir hastalığın süzgecinden geçerek gelebildiği hakikati bu defa bu vakada bir karikatüre benzeyen bir katiyet ve mübalağa ile meydana çıkmış, öyle ki âdeta iyiliğin ancak biraz tereddî ve inhitat mahsulü olabileceğini zannettirecek şekilde gözlere çarpmış oluyordu." (s. 54)

Ali Nizamî Bey, akrabaların birer ikişer ortadan kaybolmasıyla yalnız bir hayat yaşamaya başlar. Bütün vaktini ibadete verir, dünya işlerinden elini eteğini çeker. Ölümüyle birlikte bir ihtimal, alafrangalığı zamanında pek korktuğu Karacaahmet'e gömülür. İroni.

Hisar, beyefendinin yaşamının daha gençlik yıllarında kendisine hemen her şeyin gelip geçici olduğu fikrini yerleştirdiğini belirtir. Anıları işleme fikri böyle mevzulardan sonra ortaya çıkmış olsa gerek.

Nefis bir Hisar metni.