Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Abdülhak Hamit Tarhan'ın Eşber adlı manzum piyesinden alınmış bu söz. İskender'e yenilen Eşber, cesaretiyle hayranlık yaratır ve İskender, Eşber'in hayatını bağışlayıp kılıcını ona geri verir. Eşber intihar eder, İskender bunun anlamını hocası Aristo'ya sorar ve Aristo noktayı koyar: "Zafer yahut hiç!"
Kutlu'dan bir kolaj bu; hızla yayılan şehir, bu şehirde zorlukla yaşayan ve bambaşka hayatlar yaşayıp bir araya gelmiş insanlar. Kır-kent geçişinin sancıları.

Tam öküzce anlatıyorum şimdi, kitabı bitireli altı ay olmuş ve pek bir şey hatırlamıyorum dsf. Ferit var bir tane, doktor. Tepeköy'e gidiyor, dayısı mı amcası mı neyse, belediye başkanı. Ferit yurt dışında ihtisasını tamamlayıp gelmiş, alanında uzman. Memleket hasreti ağır basıyor, dönüyor işte. Bir de gönül yarası vardı, hatırlamıyorum mevzuyu.

Samet Görmüş, belediye başkanı. Çalışkan bir adam ama hızla serpilen kente bürokrasi yüzünden ayak uyduramıyor. Yapmak istediği çok şey var, Ankara'ya gidip geliyor epey ama devletin işleri işte, elinden geldiği kadar. Halk onu çok seviyor, ideal bir idareci denebilir. Sağlık ocağını, okulu falan kendi ayarlıyor. Mevzuyla alakalı, oranın yerlisi bir arkadaş şöyle diyor: "Durum umutsuz. Devlet hazırlıksız, para kıt. Devlet halkın dinamizmine yetişemiyor. İşte şurda bir semt kurulmakta. Beş on seneye kalmaz şehirle birleşir. Ama ne alt yapısı var, ne üst yapısı. Bizim devlet ilk günden bu yana böyle galiba. Kervan yolda düzülür misali. Vatandaş kendi işini kendi görmek zorunda kaldı. Nüfus artıyor, ekmek aslanın ağzında. Kentleşme böyle mi olur? Azgelişmiş denince kızıyoruz. Hiç hakkımız yok. Balık Ankara'dan kokuyor. Yıllarca seçildiği ili milletvekili olarak ziyaret etmeyen, tanımayan mebuslarla geçirdik zamanı. Milletle devletin arası açıldı, bir türlü kapanmıyor." (s. 24)

Tepeköy'de durum bu. İçme suyu tankerle geliyor. Fabrika yüzünden akan dereler hastalık yuvası. İstanbul'dan bir örnek, Orhanlı mesela. Sabancı Üniversitesi'nin kuzeyi. Anket yapmaya gitmiştim de. Her yer çamur, yol yok, yaşam standartları inanılmaz düşük, insanlar üç beş paraya çalışıyor. Öyle işte.

Başka, Neriman Hemşire var. Arkadaşı Oya var ki esas kadın. Öğretmen. Pek gençken kocası Almanya'ya gidiyor, gidiş o gidiş. Çocukla kalakalıyor Oya, sonra Tepeköy'e geliyor.

Bulut, onun da kişisel trajedisi pek acıklı. Pek sevdiği eşinden boşanıyor, Oya'ya aşık oluyor. Ferit geliyor, o da Oya'ya aşık oluyor. Tepeköy aslında bir kaçış yeri olmuş, bir yeniden başlama noktası. Çoğu karakter, Tepeköy'le birlikte kendi yaralarını sarmak için orada aslında.

Böyle bir yerin iti kopuğu da eksik olmaz, Kolsuz var. Bulut bir türlü suç üstü basamıyor Kolsuz'u, çomak sokuyor en fazla.

Bulut'la Ferit, Oya'ya aşık oldukları için aralarında inceden bir gerilim var ama mantıklı, aklı başında adamlar. Bu gerilim hiçbir zaman kavgaya vs. dönüşmüyor. Yalnız kitabın sonu tam bir sürpriz. Kutlu, mevzuyu sonda patlatmayı seviyor. Kitabın adına yaraşır bir son. Kutlu'nun yaralı insanlarını sevenler için güzel bir roman.
İlse'nin peşinde -ki İlse'yle Godot'nun akrabalığının bir yerlerde, bilim adamlarınca ispatlanmış olması lazım- sürüklenişler, alkol, belki tanrıların, cinlerin, meleklerin yaşında, aydınlanma anları, bad trip, yaşlı kadınları tartaklama sporu, İlse yok, İlse nerede, cehennemlik bir gidişat, arkada bırakılan her şey kaos, kurtlarca kemirilmiş kanepeler, parkeler, kırık camlar, pis bir yer yatağı, camların düşeceği bir yerin olmaması, belki duvardan duvara yürümenin ya da eller kucakta öylece oturmanın yaşamaya bir faydası olabilir, yanılsamalar acıları dindirmeye yarar bazen, ruha saplanan bir kıymık, Sir Henry'nin evinde alkoller geçidi ve kadınla -Wilma ki cılkı çıkmıştır artık; beyni falan yanmış olabilir çünkü fazla kimyasal demek fazla yangın demektir ki bunun çaresini aramak için Sir Henry çok yanlış bir yerdir- geçirilen bir gece, Sir Henry sürgün eder, Wilma onundur, basit bir şeyin başa açtığı dertler için başlı başına bir saga yazılabilir, kendilerinde İlse'nin bulunduğu insanlar Hollanda'da da bulunabilir, belki bir kadındır biri ve içindeki gerçekliği söküp çıkarmak, kanatmak, haykırtmak gerekiyordur, kalacak yer sıkıntısı için sarhoş edip peşkeş çekmek de gerekiyordur ama her şey tamamlanmamıştır, kadın tam olarak ne olduğunun farkında değildir ve bu durum gerçeği aramak için gereklidir, yargılamak ve yetersizliğe karar vermek için gereklidir, köpekliğin ilk adımı, ilk adıdır bu ve her şey yeni başlıyordur, aslında kadının sahip olduğu güzellik, farkında olmadığı güç ve genç bir adamın içindeki karanlık ilginç bir karışım ortaya koyabilir, daha nasıl demek lazım, insanlara kendilerini tanıtmak lazım, belki acı verici bir biçimde olur bu, belki uyuşturucuya bağımlı kılarak, aydınlık bir zihne ihtiyaç vardır çünkü, spot ışıklarından daha kuvvetli bir şeyler gerekmiştir, kadın yangının ortasında kaldığını anlayıp kaçtıktan sonra uzun dişler peşine düşer, Norveç'e dönüşte küçük bir yer, uyuşturucu satıcılığı yapılamaz, çok tehlikeli, kadının arkadaşının adı neydi, onun evine gidildiğinde belki o arkadaşın asılı vücudunu görmek vardır, kim bilir kaç gündür oradadır, boynu garip bir açıyla bükük, ayaklar yere dik, omuzlar çökük, zayıf bir çocuktur orada sallanan, nasıl yenik, nerelerden darbeler almış, en çok neresine çalışılmış, İlse yokken Mita işte o kadının adı, onun peşinde dişler, Moztak diye bir Türk pub işletiyor, o nasıl bir isimse artık, Mita'yı yeni bir yıkım beklerken hamile, akıl hastanesine düştüğü zaman bir tekme daha yer, bir diş daha geçirilir omzuna ve son, köpekler insana daha ne kadar benzeyebilir, ilahi eza, kişisel ceza ve kürkün altında düşünen bir şey, ne olduğu belli değildir, X Kuşağı belki, belki korku, öfke, çok derin, mutlak kötülük değil, başka bir şey, can sıkıntısı, yaşam sıkıntısı, bir bunaltı her şeyi halleder, Getsemani'de bir öğle vakti, sular kanlara dönüşür, kötülük kim bilir daha kimlere, nelere dönüşür, çürümenin izleri en derinde gizleniyor, sis basmış, kimse kimseyi tanıyamaz. Hesse der bunu. Herkes yalnız.
Son büyük savaştan sonra doğanları büyük bir sürpriz bekliyordu: Hayatlarında pek bir şey olmayacaktı. Belki de her şey çok hızlı gelişip sona erdiği içindir. Yeni bir dünyaya uyanmak, savaşın izlerinin silindiği hızla büyümek, medyanın bombardımanı altında olaylara yetişememek, buna rağmen büyük bir şeyin, belki toplumsal bir hareketin bir parçasıymış gibi hissedememek, en büyük yaratıcılığın video kaset kiralamadaki seçimler olması, küçük odalara tıkılmak, tüketmek... Bu kirlilikte çöl birçok hayatı kurtarabilir. Oldukça minimal bir ortam. Hayırlısı.
Claire, Andy, Dag, birkaç insan daha, birkaç hikâye, geçici veya kalıcı işler, belki bitmeyecek bir moratoryum ve yine çöl. Çöl arı, dingin. Birbirini bulmuş kaçaklar için sıcak bir ev. Küçük klikte yapılacak belli başlı şeyler var, bir tanesi hikâye anlatmak.

"'Ya hayatlarımız hikayelere dönüşecek ya da onlardan kurtulmanın bir yolunu asla bulamayacağız.'" (s. 13)

En başta hepsinin bir kaçış hikâyesi var. Ofisin küçük kutucuklarından, aileden, ilişkilerden, rahatsız hissettiren her şeyden kurtulma çabası onları bir araya getirmiş. Claire'ın aileden direkt kaçışının yanında Andy de olan bitenden pek memnun değil: "(...) Onlara kendi yetiştiriliş tarzlarının ne kadar temiz, gelecek kaygılarından ne kadar uzak olduğunu kabul ettiğimi söylemek istiyorum. Ve dünyayı içine edip bize öyle bıraktıkları için de acımadan boğmak." (s. 93)

Yeni dünya düzeninde tutunmaya çalışan arkadaşlar da mevcut. Bunları daha sonra Fight Club, American Psycho gibi örneklerde görebiliriz. Bence bu kitaptaki karakterler, onların abileri falan. Kafayı kıracak kadar parçalara ayrılmamışlar, tek parça kalmaya çalışıyorlar. Hastalıklı bir toplumda münzevi olmakla meczup olmak arasında pek ince bir çizgi var. Her neyse, bu arkadaşlardan biri Andy'nin kardeşi. Son derece gösterişçi vs. bir adamken Andy'yle konuşurken yaşadığı hayatın sahte olduğundan yakınıyor ama kurtulması imkansızmış. Alışkanlıkları kırmak zor. Bir diğeri Claire'ın sevgilisi, ayrılık anında fena bozuşuyorlar ve Claire, düzene ayak uydurmadığı için bir dünya laf yiyor. Böyle şeyler.

Olaysızlık. Yıllar sonra Andy otobanda giderken büyük bir mantar dumanı görüyor. Çok büyük. Şaşkınlık içinde arabadan iniyor, belki düşünceler eskimiş, atom bombasının patlamasına şahit olmak eskiden büyük bir olaydı. Özlemle bekleniyordu, büyük bir arınmaydı, büyük bir yenilikti. Olmadı, anız yakılınca ufku duman kaplamış, o kadar. Bunun yanında zihinsel özürlü kızların Andy'yi sarıp sarmalaması, sevgi göstermesi biraz... Eh işte, karşılıksız sevgi. Kaos beklentisinden sonra bununla yetiniyor.

Bu kuşakla birlikte ortaya çıkmış olan bazı sinir bozucu olaylara dipnotlar şeklinde değinilmiş. Bir örnek mesela, şunu okuduğumda şaşırmıştım, yakın arkadaşlar arasında yapıyoruz şu geyiği çünkü:

"TELE-KISSADAN HİSSE: Günlük yaşama dair, televizyonlardaki komedi dizilerinin senaryolarından çıkarılan ahlaki değerler. 'Bu tıpkı Jan'ın gözlüklerini kaybettiği bölümdeki gibi bir durum.'" (s. 128) Sıfır bir duygu yok, yaşayacaklarımız zaten yaşanmış, hatta televizyon dizilerinde yer alıyor? Bireyselliğin ölümüne hoş geldiniz; duygularımız bile paylaşılmış, kolektif bilinçaltının yeni prototipi iletişim aygıtlarınca üretiliyor.

Bir de Sayılar bölümü var sonda. İstatistiklerle Amerikan toplumunun geçirdiği değişimler var, boşanma oranları, gelecek kaygısı gibi mevzular.

Böyle. Bir şey de diyemiyorum, daha gelişmiş bir teknolojinin haricinde farklı bir şey yok gibi bizim için.

"Biliyor musunuz, orta sınıftan biri olduğunuzu fark edince, tarihin sizi görmezden geleceği gerçeğiyle yaşamak zorunda olduğunuzu da kabulleniyorsunuz. Tarihin izi hiçbir zaman bir şampiyon ilan etmeyeceğini ve sizin için asla üzülmeyeceğini fark ediyorsunuz. Bu, günübirlik mutluluklar ve sessizlikler yaşamanız yüzünden ödemek zorunda olduğunuz bedel. Bu bedel yüzünden bütün mutluluklar steril, bütün üzüntüler tesellisiz." (s. 156)
Nihal değildi, şehirler değildi, mevzu yalnızlığın uç bir noktada sürüp gitmesiydi. Göbekti, kellikti, aşık olmaktı ama en büyük problem zamanın birikmesi, bir noktadan sonra akmamasıydı. Sabit bir çığ gibi bu roman. Bireysel tarihin tortularına selam.

"Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi?" (s. 5)

Çocukluk, erinlik, ergenlik, iş, her şey bir anın içinde. Çetin ve Ender, pek eski arkadaşlar, birlikte pek çok şey yaşadıktan sonra ayrı düşerler, İstanbul-Ankara arasında gidip gelirler ve Ankara'da buluşurlar nihayet, otuzlu yaşların ortalarında yetimlik, başarısız ilişkiler, çocukluğa özlem arasında kalırlar. Yaşanmış şeyler, yaşanacak olaylar şimdiye, tek bir zamana hapsolmuştur.

Anlatıcı Ender, onun bilincine bağlı olarak bazen geçmişe dönsek de genellikle şimdideyiz, adamın geçmişi de şimdi gibi olduğu için. Belki de etrafta çok şey olduğu, kendisinde pek bir şey olmadığı içindi o büyük çaresizlik.
Ne diyeyim ki. Uzun zamandır süren bir dostluğun yanında farklı sevgiler var. Genelde dostluklar kayıp bir parçayı aramak gibidir, öyle değil mi? Bizde olmayanı ararız.

"Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek." (s. 167)

Bıçakçı'nın minik ayrıntılarına dair satırlar var, edebiyatın nasıl olması gerektiğine dair. Güzel. Filmi de güzel.
Belli bir ölçüde korku içeren, çoğu zaman fanteziye kaysa da insanı korkutma potansiyeline sahip hikâyeler Barker'ın hikâyeleri. Hayal gücü etkileyici, yer yer mizah, bir güzel karışım.
Sunuş bölümünde Barker bir Cadılar Bayramı izlenimini anlatıyor. Korku okuyan kaldı mı diye düşünürken insanlara bakıyor ki eğlence, delilik ve korku tüm hızıyla varlığını sürdürüyor. Barker da tamam o zaman diyor, yazdıklarımdan ekmek çıkartırım. Bir de tabii öykülerin fotoğraflar gibi, anı parçaları gibi olduğunu söylüyor; kişisel tarihin anıları yazılan öykülerde gizlidir. Kısacası Barker mutlu bir adam, yazmayı seviyor, okunmayı seviyor.

Ramsey Campbell'ın tanıtıcı yazısı da güzel. Kendisi gerim gerim geren bir amcamız. Karanlıkta 33 Yazar gibi, Cthulhu Mitosu Öyküleri gibi derlemelerde hikâyelerine rastlayabilirsiniz. Barker için gurur verici bir şey olsa gerek; korkutmayı iyi bilen yaşlı bir adamın övgüsü.

Kan Kitabı: Barker, Bradbury'nin yaptığını yapıp tek bir tema üstünden bir çok öyküye açılıyor. Resimli Adam mantığı. Ölülerin otobanlarından biri olan eski bir evde hayaletlere dair araştırmalar yapılıyor, bu esnada araştırmacıları kandıran bir eşşek herif hayaletlerin saldırısına uğruyor ve bedenine onlarca hikâye kazınıyor. Her yerine. Bu hikâyeleri okuyacağız sonra. Binbir Gece Masalları'nın modern bir versiyonu.

Geceyarısı Et Treni: Bunun filmi de çekildi. En gore hikâyelerden biri. Şehirler kurup uygarlığın sürmesini sağlayan "babalar" için -kült bir tayfa- metroda insanlara koyun muamelesi yapan bir katille kendini mevzunun orta yerinde bulan bir adam var. Katilimiz sağlıklı insanları öldürüp baş aşağı asıyor ve iç organlarını çıkartıyor, geri kalanı tayfaya sunuyor. Bizim masum yolcu da uyuyakalıp kendi hayatını kaydırıyor. Uyandıktan sonra yaşadıkları, katili fark etme süreci falan deli geriyor insanı. Süper.

Yattering'le Jack: Ruhu cehenneme satılan Jack'le alt düzey bir iblis olan Yattering'in mücadelesi. Yattering, Jack'in evine yerleşiyor ve aklını kaçırtmaya çalışıyor ama Jack saf bir herif, karısı tarafından terk edilmiş, tek başına yaşayan ve etrafında gerçekleşen doğaüstü olaylar için en saçma sebepleri uydurabilen bir herif. Barker'ın başta gösterdiği bu. İblis adamı etkilemeyi başaramadıkça kendisi için yasaklanmış eylemleri yapmaya sürükleniyor. Aslında Jack'in istediği tam olarak bu, ruhunu kurtarmak için aptal rolü yapıyor ve aralarındaki gerginliği tavan noktasına çıkarıyor. Bu da güzel.

Domuz Kanı Türküsü: Bu da gerçekten korkutabilen bir hikâye. Eski bir polis, bir ıslahevinde çalışmaya başlıyor. Sonra garip olaylar, korkutucu söylentiler derken. İşte. Gizemin giderek çözüldüğü bir mutsuz son. Ha, bir de korkuların pagan inanışlarındaki gibi huşu dolu bir kabullenmeye doğru gitmesini işliyor, o da hoş.

Seks, Ölüm ve Yıldız Işığı: Barker'ın tiyatro dünyasına hortlaklı bir selamı. Yönetmen, leş oyuncusuyla yatar ve muhtemelen rezil bir oyun sahnelemek için çalışır. Eski bir sahnedir orası, büyük oyuncuları taşımıştır ve anılarına ihanet edileceğini düşünen bu oyuncular, uzun bir zamandan sonra ortaya çıkarak hem sahnenin şerefini kurtarırlar, hem de geldikleri yerdeki arkadaşlarına güzel bir oyun izletirler. Tabii yönetmen ve diğer oyuncular için hoş sonuçlar doğmaz.

Tepelerdeki Şehirler: İki gezgin Yugoslavya'da dolanırken iki şehrin savaşına tanık olurlar. Her on yılda bir gerçekleşen bir ritüeldir bu; binlerce insan bir araya gelip insan formunda dev bir platform oluşturur ve savaşır. Şehirler insanları yutmuştur, kaybeden şehir kan seli oluşturur, her yer mezbahaya döner falan.

Güzel.