Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Fransa'ya doğru yola çıkmak üzere olan Sir Roger de Tourneville ve şürekası, Kudüs'e ulaşmak, kafirleri kılıçtan geçirmek ve daha da önemlisi zengin olmak dururken tepelerinde biten bir uzay gemisini ele geçirirler ve sefer başlar. Tek sıkıntı, Fransa'daki savaşı bitirip Kudüs'ü ele geçireceklerken uzayın derinliklerine doğru yol almaya başlamaları.
Kaptan ve toplum teknisyeninin diyaloğuyla açılıyor metin. Toplum teknisyeni, eski bir kitabı tercüme ettirmiştir ve okuması için kaptana verir. Metnin içindeki metne gireriz bu andan sonra, beyin yakan bir seferi kaleme alan Birader Parvus'un anlatıcı olduğu serüven başlar.

Uzay gemisi indiğinde ciğerleri kebap eyleyen silahlarına rağmen Wersgorlar mağlup edilir, Branithar nam uzaylı ele geçirilir. Sir Roger, gemiyi büyük seferi için kullanmayı düşünür, Parvus'u Branithar'la iletişim kurması için görevlendirir. Uzaylıları iblis sanırlar önce, Latince bilmediği için iblis olup olmadıkları bile tartışma konusu olur. Orta Çağ insanının hayatı anlamlandırma çabası mizahi bir durum çıkarıyor ortaya; her şeye din penceresinden bakan insanlar ve uzaylılar. Süper. İletişim kurulur, taraflar birbirini anlamaya başlar ve Sir Roger'ın emri altındaki bütün insanlar -yaşlılar, kadınlar, çocuklar dahil- gemiye bindirilir, sığırları bile alırlar. İstikamet bellidir ama Branithar bir katakulliyle gemiyi geri döndürülemeyecek bir şekilde uzaya yönlendirir.

Wersgorlar yayılmacı bir ırk, teknolojide çok ilerideler, kalabalığı sevmedikleri için gezegenlere koloniler kuruyorlar ve sürekli yayılıyorlar. Gittikleri yer, geminin geldiği bir gezegen. Bir sınır gezegeni, merkezden pek uzak. Gezegene indikleri andan itibaren Sir Roger'ın liderliğiyle birlikte yayılmaya başlarlar, kaleler ele geçirilir. Bu nasıl gerçekleşebiliyor, yani teknolojide çağ atlamışlar falan ya. Wersgorlar uzay savaşlarında son derece yetenekliler. Işın silahlarıyla adamı pof diye moleküllerine ayırabiliyorlar ama yer savaşında, yakın temasta son derece kötüler. İnanılmaz zeki olmalarına rağmen böyle bir mücadeleye daha önce hiç girmedikleri için sürekli kaybediyorlar. Bizimkiler hendek kazıyor, tuzak kuruyor, hacamat ediyor uzaylıları. Bir de Sir Roger'ın bitmek bilmez enerjisi var, adam William Wallace gibi bir şey.

İnsanlarla uzaylılar arasındaki ilişkiye taktım ben. Ruh kavramını anlatamayan Parvus'a Branithar'ın cevabı güzeldi, kişiliğin model olarak görülmesiyle birlikte bu formun başka bir canlı fiziksel matrise aktarılabileceği fikriyle Parvus'un beynini yakıyordu. Ayrıca kendi bilim adamları da kişilik, ruh gibi meseleleri çözememişler. Yeterince veri elde edilememiş falan. Çözeriz oğlum bunları, zamanı gelince bilinmeyen hiçbir şey kalmaz. Bence. Bunun yanında Parvus'un Tevrat'taki gök kavramını Branithar'ın anlattıklarıyla birlikte mantığı elverdiğince bir yere koyması ve Dünya'nın içindeki yanan alanı cehennem konseptiyle bağdaştırması da ilginçti. Bir de Sir Roger'la Wersgorların kumandanı Huruga arasındaki bir diyalog çok güldürdü. Garibim Huruga zaten bizimkileri anlayamıyor, Sir'ü ciddiyete davet ettiğinde gayet ciddi bir şekilde düello teklifi alıyor, kan dökülmesin diye. Cevap şu: "Siz bir çeşit akıl hastanesinden falan mı kaçtınız?" (s. 96) Sir Roger'ın kafir teknolojisini alıp yayılmacı amaçları için değerlendirmeye çabalaması da dinde pragmatizme ayna tutuyor. Kafirlerin her şeyi kafirdir, lakin iyi amaçlar uğruna, din uğruna kullanılabilir. Son olarak şu var, başka ırklarla iletişime geçildiğinde yıldızlar arası yolculukta ne kadar tecrübeli oldukları soruluyor. Parvus otuz beş yüzyıl kadar bir tecrübeleri olduğunu, ilk uçuşun Babil adlı bir yerde yapıldığını söylüyor. Bu da ilginçti, tanrıların arabaları konsepti yayılmış demek ki. Anderson makara yapıyor ya da.

Güzeldi, tavsiye ederim. BilimKurgu işte.
Her adamın içinde küçük ve büyük bir adam var. Öze yapılan yolculuklarda büyük olanını bulmak zor değil. Bulan da kötü olmayı göze alamıyor, sorun diğer tarafta. Yolculuğa hiç çıkmayan, kendini anlayamayan, yığınlarla hareket eden, yığının bir parçası olan o adam; güdüklüğüyle kalmış bir adam/kadın. Adeta kahveden Hilmi Dayı. Halden anlamayan öğretmen. Bencil, üstüne gidilirse vahşileşen, kolaylıkla yıkılan. Her yerde.
Öndeyişten: "Canlı varlık, toplumsal ve insansal ilişkilerinde iyi yürekli, saf, bu yüzden de var olan koşullarda tehlike içindedir. Başkalarını da kendisi gibi bilir. Diğer kişinin de canlı olmanın yasaları uyarınca verici, iyi yürekli ve yardımsever olduğunu varsayar. Sıradan insana olduğu gibi sağlıklı çocuğa da özgü bu doğal tavır, 'ruhsal veba' olduğu sürece rasyonel bir yaşam kurma karşısındaki en büyük tehlikeyi oluşturur. Zira vebalı hasta, diğer kişilerin de kendisi gibi düşünüp davrandığını sanır. İyi yürekli olan, bütün insanların da iyi yürekli olduğunu ve iyi yürekli davrandığını sanır. Vebalı da bütün insanların yalan söylediğini, aldatıp dolandırdığını ve iktidar hırsı içinde olduğunu sanır. Bu yüzden canlı varlığın avantajsız ve tehlikede kaldığı açıktır. Vebalının olduğu yerde sömürüldükten sonra kendisiyle alay edilir ya da ihanete uğrar; ve güven gösterdiği yerde aldatılır." (s. 11)

Çeviride problem var ama denmek istenen şey anlaşılabilir. "İncelikler yüzünden" mevzusu. Delilerin arasında sağlıklı insanların deli olduğu fikrinin egemen olması. Daha bir sürü şey denebilir, küçük adamların bir zamanlar büyük olduğundan bahsedilebilir. Küçüklüğü seçmek daha kolay ve zahmetsiz olduğu için sonradan bu hale gelmiş olabilirler. The Walking Dead mesela, yamyam tayfa en başta kurtulanlara sığınak sağlıyordu, kötülükle karşılaşınca onlar da kötü oldu ve yakaladıklarını yemeye başladılar. Neyse, mevzu biraz bu tayfayla alakalı olsa da asıl küçük adam, içindeki büyüğü bastırdıkça bastıran adam. Öyle.

Reich'in lafa kibarca girip ilerleyen bölümlerde kaptırıp gitmesi kahkaha attırdı. Önce her şeye rağmen küçük adamın yanında olduğunu, aşağılamaktan çok doğru yolu göstermek istediğini söylüyor, başına gelen bazı olayları anlattıkça şirazesi kayıp hakaret boyutuna vardırıyor mevzuyu. Gerçi kaydırılmayacak gibi değil, neler neler.

Önce küçük adamı tanımlıyor Reich. Küçük adam için Hilmi diyelim. Hilmi aynaya bakmaktan, eleştiriden korkuyor. Kendine güveni eksik, bu yüzden kolay fikirleri anlamakta zorlanırken aklının ermediği dayatılmış fikirler söz konusu olunca yayaya şaşaşa! Kabullenme ani, düşünce yok. Kendine de hakaret bu, aslında içindeki büyük adamı ortaya çıkarmak çok basit ama kendinden önce bunu başaranlar olduğu için onların peşinden gidiyor. Büyük adam dediğim elbet Hilmi için, asıl büyük adamlar erdemli olmak için, bilim için uğraşan insanlar, hiçbir beklenti içinde olmadan. Oysa Hilmi yine Hilmi, kim en çok bağırırsa onun peşinden. Nazım Hikmet diyor ya, "Akrep gibisin kardeşim!" diye, işte bence Hilmi için yazılmış bir şiir o.

Milli büyüklük, devletin çıkarları, bu yüzden Bruno, İsa, Karl Marx'ın ödediği bedel ortaya çıkıyor ve ödenen bedel için Hilmi memnun yahut ödenmemesi için hiçbir şey yapmıyor. Kendine uyduğunca, bir ölçüde alacağını alıyor ve hiçbir şey vermiyor. Bencil, konformist. Sürekli bir tehlike altında olduğu hissi yüzünden garantici, önce kendini garantiye alacak. "Hayatta mutluluk dileniyorsun ama güvence senin için daha önemli, bunun bedeli baş eğmek, hatta bütün yaşamın olsa bile." (s. 33) Olur da bir yenilik çıkar ortaya, bir düşünce, bir buluş, Hilmi'nin anlayamayacağı bir şey, o zaman en önde Hilmi'yi görürsünüz. "Öldürün! Yakın! Kırın!"

"Senin yakınında iyi düşünmenin olanağı yok küçük adam." (s. 30)

Hilmi sporcuları bilir, boksörleri bilir ama kendi aramadığı halde hakkını arayanları bilmez. Dos Passos'u bilmez, Heinrich Mann'ı bilmez. Gazetede her okuduğuna inanır. Yularını çekene gider. Sevemez, içten bir sevgi koyamaz ortaya, korkar, eğer bir parça varsa içinde, gıdım gıdım verir. Şudur yani: "Şu senin vatanseverlere bir bak: Yürümüyorlar; marş marş gidiyorlar. Düşmandan nefret etmiyorlar; her on yılda bir değiştirdikleri can düşmanları var; can düşmanını dost, can dost ve can dostunu tekrar can düşmanı yapıyorlar. Şarkı söylemiyorlar; marş böğürüyorlar. Kız arkadaşlarına sevgiyle sarılıyorlar; onlarla cinsel ilişkiye geçiyorlar ve öyle ve böyle birçok 'numara'yı bir gecede beceriyorlar." (s. 52)

II. Dünya Savaşı, proletarya, bilim, kapitalizm, Hilmi'nin varlığıyla şekillendirdiği bu mevzular çeşitli bölümlerde değerlendirilmiş. Ben bir bölüm daha almak istiyorum, kişisel bir şey. Kadınlar da var kitapta, küçük kadınlar. O da Ayşe olsun mesela. Direkten döndüm ben, evleniyordum bir ara. Olmadı, çoğu şeyi söylemedim, kendime yakıştıramadım söylemeyi. Reich öyle bir söylemiş ki keyif sigarası yaktım, muazzam: "Kendi yaşam mutluluğunun büyük hırsızı olsaydın sana saygı duyabilirdim. Sen ama küçük, alçak bir hırsızsın. Zeki ve hünerlisin ama ruhun kabız ve bir şey yaratmaya gücün yok. Bu yüzden bir kemik çalıp bunu kemirmek için bir köşeye çekiliyorsun. Bunu sana bir defasında Freud da söyledi. Gönüllü vericinin, severek bağışlayanın etrafını dolanıp onu somuruyorsun. Sen emicisin, sucker'sın ve ahlaksızca ona (hakkında hüküm verdiğin kişiye) 'sucker', emici diyorsun. Onun bilgisini, mutluluğunu, büyüklüğünü doya doya içiyorsun ama zıkkımlandığını sindiremiyorsun. Hemen yine sıçıp çıkarıyorsun ve iğrenç kokuyor bu. Ya da hırsızlıktan sonra namusunu koruyasın diye bağışçına çirkef atıyorsun ve ona deli diyorsun, ya da bir şarlatan ya da bir çocuk diyorsun..." (s. 92)

Oh be.

Evet, son derece gece yatmadan tekrar okumalık bir metin. Hilmilik, Ayşelik pırtladıysa bir yerinizden, okuyup kurtulmaya çabalayabilirsiniz. Lütfen çabalayın. Ömür törpüsü olmak, yaşam enerjisi soğurmak hoş bir şey değil
Savaşın civcivli zamanlarında, enflasyonun parayı pul ettiği vakitlerde, "yumruk kadar, simsiyah bir tayın" için olmadık işler yapan insanlar açısından ahlakın ikinci plana atıldığı günlerde yaşlı adam ofisinde rahattır. Altmışlarında bir adam. İşi iyi, konformizmin boyunduruğu altında, daha sessiz savaşamayan adamlara tepkili. Neyse ki birbirlerini öldürüyorlar, sessizlik pek uzakta değil.
Genç kız ile annesi bir gün ofise gelir, genç kız için iş bulunacaktır. Anne, kızın her gün yıkandığını belirtir. Adam için jeton sonradan düşer, bir zarftır bu aslında. Anlatıcıya göre bu fırsatları görmezse insan, yaşlanmış demektir.

Bir başka gün adam, tramvayda vatman olarak iş bulduğu kıza rastlar. Bir gönül macerası başlamak üzeredir. Adam, karısı öldüğünden beri ilk kez bir maceraya atılacağını ve gençleştiğini düşünür. Bir de para girer işin içine, "satın alınabilecek bir genç kız" vardır karşısında. Savaş koşullarında para konuşur, adam kız üstünde hak iddia edebilmek için parayı kullanacaktır. Adam sırf tecrübelerini ve bilgisini ortaya koyabilmek için kızla muhabbeti uzatır. "Yaşlı adamlar genellikle ve kesin bir yargıyla birçok şeye hakları olduğunu düşünür. Öğrenecek şeyleri kalmadığını varsayıp içgüdüleri ne istiyorsa öyle yaşayabileceklerine inanırlar." (s. 18) Kendi fikirlerinin, geçen yılların katılığı içinde yaşar adam; yeni hiçbir şeye tahammülü yoktur. Düşünmez, kendini hep aynı çerçevede değerlendirir. Evi, işi, hayatı, kendisine ait ne varsa kralıdır. Savaşla, dışarıyla pek ilgilenmez. Kız bir yeniliktir, bu yüzden bocalamaya daha en baştan başlar. Kıza karşı nasıl davranması gerektiğini düşündüğü zaman geçmişini hatırlar, karısıyla evlendiği kırk yıl öncesi onun için şimdiye dahildir, sonuçta kızı eve çağırır.

Kızla sevişir, parasını esirgemez, güzel zaman geçirir. Ne ki yaşlıdır, bir gün koluna ağır bir sancı saplanır ve doktorunun telkiniyle kızla görüşmemeye başlar. Bir gün kızı yanında genç bir adamla görür ve benmerkezci düşünce yapısı onu başka bir ikileme düşürür: Genç erkeklerle dolaşması kızın kendi kararı mı, yoksa yaşlılığın iticiliğiyle beraber kızın yanında pek olamamasının sonucu mu? Kıza para göndermeye devam eder, vicdanını biraz olsun rahatlatır bu. Hâlâ kızın hayatındadır, ona ilişkiler, hayat konusunda yol gösterebilir. Kendine biçtiği bu görevle birlikte -bir nevi- kendi etikasını yazmaya başlar, kız için. Babacan bir ilgi duymaya başladığı kız, yaşlı adamın tecrübelerinden faydalanıp hayatını doğruluk -ya da adamın fikirleri- içinde yaşayacaktır.

Adam kendini öylesi kaptırır ki sağlığı tekrar bozulur, doktorunun endişeleri doruğa çıkar. Hayatının tek amacı zaten kendi hayatıdır; düşüncelerle yaşayan bir insanın eserini ilerletme çabaları bir noktaya kadar gelip tıkanır. Herhangi bir çıkış yolu bulamamaktadır adam, fikirleri bir çıkmaz sokaktır. Ne zaman ki yazdıklarını rulo haline getirip toparlayınca üzerine "Hiçbir şey" yazar, o zaman ölür. Gerçekten de hiçbir şeydir, ölümüyle birlikte anlaşılır.

Vicdan, toplum, aşk, gençlik ve yaşlılık üzerine derin, sorgulayan bir metin. Benim Hüzünlü Orospularım ile eş zamanlı okunması ilginç olur. Evet.
Vygotsky'yi başta KPSS gazileri olmak üzere eğitim bilimleriyle ilgilenmiş çoğu kişi bilir. "İdeal gelişim alanı", "içsel konuşma", "yapı iskelesi" gibi kavramlarının özetinin özetini ders kitaplarında bulabilirsiniz. Ben düşünceyle dil arasındaki iletişimi merak ettiğimden, dilin düşünceyi kısıtladığı vs. yolundaki tırto fikirlerimden ötürü kitabı okudum ve Vygotsky'ye saygı duydum, zamanının ötesindeki adamlardan biriymiş. Stalin dönemiyle birlikte eserleri yasaklansa da 1960'lı yıllardan itibaren değeri bilinmiş, araştırmaları psikoloji başta olmak üzere birçok dalda ses getirmiş.
Sorun ve Yaklaşım bölümünde dil ve düşünce konusunda o zamana kadar yapılmış araştırmalar hakkında görüşler yer alıyor. Vygotsky, bu iki mevzu hakkında araştırma yapılırken ayrı ayrı ele alındıklarını, karşılıklı bağımlılığın inceleme konusu yapılmadığını belirtiyor mesela. Önceki araştırmaların başarısız yönlerinin temel iki yaklaşımdan birinin seçilmesi yüzünden ortaya çıktığını belirtiyor; karmaşık psikolojik bütünleri öğelerine ayrıştırmak. Bu bütünlerin parçalanmasıyla ortaya çıkan öğeler, etkileşimden bağımsız oldukları için araştırmayı derin bir çıkmaza sürüklüyor. Suyun atomlarına ayrıldığı zaman ortaya çıkan sonuç buna örnek olarak verilmiş. Hidrojen yanar, oksijen yanmayı sürdürür, öyleyse bu ikisinden nasıl söndürücü bir şey çıkar ortaya, bu. Gestalt işte.

Diğer yolsa birimlere ayrıştırma. Bütünün temel özelliklerini taşıyan bir çözümleme ürünü, Vygotsky'nin araştırmalarının temelini oluşturuyor.

Piaget'nin Çocuğun Dili ve Düşüncesi Hakkındaki Kuramı adlı bölüme psikolojinin Piaget'ye çok şey borçlu olduğunu söyleyerek başlıyor. Piaget, yeni olguları ortaya çıkarıp bunları sınıflandırıyor ve araştırmacılar önünde yeni ufuklar açıyor. Tabii bundan sonra koca bir "ama" gelecek; bu olguların kaynağını göstermek açısından Piaget pek başarılı değil. İçe yöneliklik, mantık ve benmerkezci düşünce, Piaget'nin bütün kuramının temeli olsa da yaş kategorilerine göre bunlardan bazılarının kaybolması söz konusu değil Vygotsky için. Benmerkezci düşüncenin çocuğun mantığını ortaya çıkartan yegane olgu olduğu fikriyse eleştiriye açık. Piaget için benmerkezci konuşma, bireysellikten toplumsallığa geçiş ürünü olsa da Vygotsky için durum tam tersi. Çocuğun konuşmasının daha çok benmerkezci mi, toplumsal mı olduğu konusunda çocuğun yalnızca yaşına bağlı olmadığını, çevre koşullarının da önemli olduğunu belirtiyor. Çocuğun gelişiminde içsel süreçlerin yanında toplumsal mekanizmanın da önemli olduğunun üzerinde duruluyor. Birimlere ayrışan bir bütünün iki parçası.

Stern'in Dilin Gelişmesine İlişkin Kuramı, bir Stern yergisi. Stern, çocukta dilin gelişimini anlıkçılığa bağlar. Beyinde bir ışık yanması gibi. Bunun da türeyişsellikle, genetikle alakalı bir durum olduğunu belirtir ama Vygotsky, bunun bir şeyin neden öyle olduğunu değil, bir şeyin öyle olmasının sebebinin öyle olması dolayısıyla ortaya çıktığını açıkladığını belirtir, kısaca bir kapalı sistem, kısır döngü. Sonuç olarak içsel süreçlere verilen aşırı önem, çevrenin gelişim üzerindeki etkisinin incelenmesini perdelemiştir, Vygotsky'nin dediği bu.

Düşünce ve Konuşmanın Türeyişsel Kökleri bölümü çok ilginç. Özetleyeceğim; maymunlarla insanlar arasındaki fark, anlıksal işlemlerin niteliğidir. Bir maymuna işaret dilini öğretebilirsiniz, bu yolla bir insan gibi konuşabilir ama aradaki fark, işaret dilinin işlevselliğinin bir yaratıya, farklı bir düşünce şekline dönüşmemesidir. Her şey ezberlenmiş bilgide kalacaktır çünkü insanla maymunun anlığı farklıdır. Bu konuyla ilgili bir belgesel izlemiştim, bir maymunla bir insan işaret diliyle iletişime geçmişlerdi. Muhabbet ediyorlardı adeta ama insanın zihinsel işleyişi farklı olduğu için yeni durumlara yeni sözü olabiliyordu. Maymunda bu mevzu yoktu. Böyle bir şey. Maymunun anlığına en yakın durum, insanın bebekliğinde var. Anlık düşünce şekilleri çok benziyor.

Vygotsky'nin çıkarımları şöyle: Düşünce ve konuşmanın türeyişsel kökleri farklı. Bağımsız bir şekilde gelişiyorlar. Falan

Gerisi KPSS kitaplarında yer alan bilgilerin nefis açılımları. Nesneleri isimlendirmenin, ismin anlam özelliklerinin gelişimi, monologların gelişimi, benmerkezcilikle toplumsalcılığın karşılaştırılması. Süper.

Meseleye kafa yoranlar için şahane bir kitap.
The Man From Earth'ün esas adamının da dediği gibi, edebiyatın bilimsel gerçekleri önceden sezdiği haller mevcuttur. Voltaire'in evrenin muazzam bir patlamayla ortaya çıktığı görüşü, Goethe'nin spiral nebulaların dönmesiyle ilgili sözleri... Elbette Freud'dan önce psikanalitik zımbırtılar edebiyatta tezahür etmiştir, "ödipal kompleks" adını nereden alacaktı yoksa? Neyse, mevzu bu değil. Kundera'nın adeta deney ortamında incelediği karakterinin, Jaromil'in öyküsü bu. Serdar Rifat Kırkoğlu'nun Ayrıntı'dan çıkan Gülünesi Aşklar için yazdığı önsözde François Ricard'dan aktardığı: "Kundera dünyayı gürültü patırtıyla ortadan kaldırmıyor, bir gizli ajan gibi, onu parça parça, metodik bir biçimde ve gürültü yapmadan parçalıyor." (s. 9) Doğumundan ölümüne kadar didik didik edilen Jaromil, deneyimsizliğin içinde lirizmin kapalı dünyasını yaşamı olarak bellerken her faninin başına geldiği gibi büyüme illetine kapılacak ve -bence- çağımızın kara vebası sosyalleşme sancılarıyla kişiliği arasında kalacak. Bunların Jaromil'le birlikte mimarı olan anne ise kendi trajedisini yaşarken çocuğunu da bunun içine çekecek, baştan itibaren. Kundera, tanımlardan bağımsız görmek istediği romanı için sistem halindeki akımlardan uzak durup edebiyatın özü olan varlık araştırmasına giriyor. Jaromil: Düşünceleri ve duyguları bir adam.
Yedi bölüm. Kundera aynı zamanda bir müzik adamı ve 7 rakamına karşı bir saplantısı var. Romanın yedi kısımdan oluşmasının sebebini müzikteki "mouvement" kavramına karşılık gelen yedi kısım olarak görüyor. Bunun bilinçli bir çaba olmadığını, tümüyle bir saplantı sonucu vücut bulduğunu ekliyor. Kırkoğlu'nun önsözünden yine.
Birinci Bölüm ya da Şair Dünyaya Geliyor: Jaromil'in annesiyle başlıyoruz, dediğim gibi mevzunun doğmasında kendisinin payı büyük.

Şaire gebe kaldığı yeri düşündüğünde üç ihtimalin en romantiğini, manzaralı bir kayalığı seçer. Buradan başka bir yerde hamile kalması mümkün değildir, öbür türlü şairin babasına duyduğu aşkın kendi anne babasının sıradanlığına ve düzenliliğine karşı romantik bir başkaldırıya kalkışamayacaktır.
Şair doğar ve annenin geçmişini öğreniriz. Güzel ve göz alıcı coşkunluğuyla ket vuran ablasının yanında mütevazı bir çocuk olagelmiştir, kendini müziğe ve edebiyata verir.
Jaromil büyümeye başladıkça kelimelerle tanışır, söylediği bazı kafiyeli sözlerin büyüklerin ilgisini çektiğini görür ve kelimelerin büyüsüyle o zaman tanışır. Annesi, oğlunun duygu dolu bir dünyaya adım attığını görüp sevinir ve çocuğu benzer şeyler söylemeye teşvik eder. Tabii ki çocuğun söyleyeceği sözler gibi giyeceği elbiseler vs. de egemenliği altındadır. Mutlak bir kontrole sahiptir çocuk üstünde. Bunun etkisiyle çocuğun pek arkadaşı olmaz, bir tek okulun kapıcısının oğluyla yakındır, bir de köpeklerle. Köpek, onun için hayvanlar dünyasının tüm iyiliğini, doğal erdemlerin toplamını temsil eder. Bu köpek izleğiyle ileride karşılaşacağız.
Jaromil'in şiirinin gelişimiyle hayata bakışı paralel ilerlemektedir. Önceden evin hizmetçisini dikizlediği zaman kadınların yüzlerinden etkilenirdi, fizikselliğin ötesinde bir aşkı düşünürken aydınlık bir yüz geliyordu aklına. Sonrasında ölümle kadınları eşleştirir, aşk için ölmek fikri belki ilk orada gelmiştir aklına. Bunun yüzünden ileride bazı herzeler yiyecek hırt.
Çek devrimiyle birlikte sanatın işlevi de tartışma konusu olur. Toplumcu sanat anlayışıyla sürrealizm vs. çatışma haline girer ve Jaromil için kişisel bir dönüşüm başlar. Çok sevdiği yaşlı bir şairi yuhalamaya kadar vardırır işi, şiirleri bile büyük bir değişim geçirir ve lirizmden uzaklaşarak toplumcu bir şiire yönelir. Kafiyeler, ölçüler ona başka bir dünyanın kapısını açar ve şiirinden -olduğu kişiden de diyebiliriz- uzaklaşır. Güzel bir alıntıyla anlatılmış bu durum: Şiirinin gırtlağına basar. Ya da böyle bir şeydi. Gerçi bu dönüşümün ilk izleri katıldığı toplantıda görülür. Bir topluluk içindeyken kendi olduğunu, öbür türlü bir gazdan başka bir şey olmadığını düşünür. Sosyalleştikçe kimliğinden uzaklaşacaktır. En azından o öyle düşünür.
Kundera, Rimbaud'nun yaşamından edindiği pasajlarla Jaromil arasında bir bağlantı kurar, erkek olmanın yollarında zorlukla ilerleyen iki genç. Yüzüne baktığı zaman bir kızın yüzünü gören Jaromil, markette tanıştığı kızla sevişirken erkekliğin ya tam olduğunu, ya hiç olmadığını düşünmektedir. Hala bir erkek olduğundan emin değildir, babasının resmine bakıp pek tanıma fırsatı bulamadığı adamı özlemesi de bu yüzdendir.
Şair katıldığı bir toplantıda fena papara yer, madara olur. O çok sevdiği ressam, devrimin dayattığı sanat anlayışına uymamıştır ve çöpçülük gibi bir şey yapmaktadır. Adamın biri söyler bunları, Jaromil'e dönek der, sen nasıl adamsın der, git buradan der. Jaromil aşağılanmaya gelemez, adama yumruk atmaya kalkar. Lan sen kimsin. Adam bunu hediye paketi gibi katlar, bağlar ve balkona atıverir. Bu dangalak orada soğuk yer, hasta olur ve ölür.

Bir düello sonucu ölen Lermontov'la aynı konuma yerleşmiştir Jaromil, onun gibi onurunun peşinden gitmiştir ve onuru için ölememiştir. Rezil olarak döner evine, vereme yakalanır. Rimbaud mezarındadır, Wolker mezarındadır, Lermontov da öyle. Anneyle son karşılaşmada Jaromil anlar ki sevdiği tek kadın annesidir. Ana rahmine dönüşün huzuruyla gözlerini kapar. Kapayamaz, pardon, Xavier'nin kendisini bırakıp gittiğini görür ve kadın olmadığını haykırır. Ölürken bile kimliğinden yoksundur, pek yüce bir şekilde ölemez, hayal ettiği ve şiirlerine yansıttığı ölümün pek uzağındadır.

Böyle. Anne, aşk, şiir, toplum, kadınlar, ölüm, katman katman bir roman. Yaşamın başka yerde aranması güzel ama bakılacak çok yer var, bir şeyleri yitirme yolculuğu olur ancak. Jaromil için öyle oldu.