Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Bir adam kutu içinde yaşamaya başladığı zaman görülemez, görülemediği müddetçe görenin kim olduğunu anlayamamaya başlar. Ellis'in Glamorama'daki düşünce biçimi geçerlidir: "Ne kadar iyi görülürsen o kadar iyi görürsün." Kutu adam için önemsiz şeyler. Zaten görüş açısı küçük. Kutu dışındaki halinden daha az gördüğü için düşünecek daha çok şey var. Kutu bir başka dünyaya açılan kapı olsa, o zaman görülen dünyaya bakıldığında bir bulantı yaşanacak. Var. Öyleyse geçen zaman duygusunun kaybı kayıp mıdır, değildir. Serserilerle karıştırılmak kayıp mıdır, evet, çünkü serseriler kutu adamları döver. Kutu adam dövüşemez, kolunu kaldırıp vücudunu sağa veya sola çevirerek darbe indirmeye çalışır. Bir kutu içinde yaşamak, fenomenlerden kurtulup saf bilince ulaşmanın yanından yer. Evreni reddetmektir, evren içindeki evreni kabullenip dışarıyla iletişimi en alt düzeye indirmektir. Evreni kabul etmektir çünkü kutu uzayda bir alan kaplar. Adam için aynı şey geçerli değildir. Bunların hepsi için lazım olanlar:
- Boş bir karton kutu
- Kenarları 50 cm. civarında, kare şeklinde yarı saydam bir plastik
- İki metre demir tel
- Su geçirmez yapışkan bant
- çakı şeklinde açılıp kapanan bir bıçak
- Ve, özel açık hava teçhizatı için üç büyük parça kullanılmış bez, bir çift kauçuk bot.
A. o, penceresinden baktığında bir kutu adamla yüz yüze geldiği zaman arkadaşından havalı tüfek almış ve kutu adamı vurmuş. Sonrasında altı gün pencerenin önünde beklemiş ve en sonunda başına bir kutu geçirerek evinden çıkıp gitmiş, bir daha da kimse onu görmemiş. Vurulan kutunun günlüğüne yazdıklarından takip edeceğiz olanı ve olmayanı. Şöyle diyelim ki kutu ve bir iş söz konusuysa kutu o işi yapmaz. İş, kutu tarafından eyleme uğrama yoluyla yapılmaya doğru ilerler. Belki patafiziğin egemenliği başlamıştır, kim bilir. Bir tek kutu.
Tedavi için giysilerini çıkardığında fotoğrafçı bir et ve kemik yığını ortaya çıkar. Eski model, yeni hemşire için kutu satın alınacak bir şeydir, Elli bin yen. Kutudan nasıl bir varlık çıkacaktır, o da belli değil. Yine de para alınır, kutu teslim edilir ve hemşirenin çıplaklığıyla -artık sahte kutu adam ya da SKA diyeceğimiz- doktorun kutuluğu bir pencereden izlenir. Kadının soyunması ve SKA tarafından izlenmesi, görme-görülme açısından önemli bir noktadır. Asıl kutu adam -kutuluğunun bitmesine rağmen kayıp kimliği konusunda endişeye düşülecek bir şey yoktur, kayıptır hala- kadının çıplaklığını izleyen SKA'yı kıskanır, bunu susadığı zaman su içtiği bir resmine bakmaya benzetir. Bu jübilesini yapmış adamla SKA'nın birliği öylesine şiddetlidir ki çıplak kadının karşısında kendisi varmış gibi kadını yemek ister bir ara. İki farklı ucun birleştiği nokta. Bir yanda teşhir, diğer yanda kutuluk, cinsel kimliklerin silinmesi, belki de modern zamanların muaşakasının bir eleştirisi, ya da ben'in ortadan kalkmasına doğru bir yöneliş. Bir yansıma; metinde aynaya tutulduğunda okunabilecek bir cümle, şahit olunan sahnenin daha önce yaşandığını belirtir. Yaşanmış gibi olduğunu.
Bölünmenin ardından "yazar ben'le hakkımda yazılan ben arasındaki tatsız ilişkiler" anlatıcının -o da kimse- aklını kurcalayan mevzular olacak ve metni iki farklı açıdan izleyeceğiz. Butor'nun karakter hakkındaki düşüncelerini hatırlamak iyi olur, ben'i anlatırken asla aynı kişi olmayacağız, Anlattığımız kişi kendimiz değiliz. Metin değiştirir, zaman değiştirir, kendimiz olmamamız için bir sürü etken var. Neyse, şunu belirtmekte fayda var ki doktorumuz da bir replika. Eğitimi olmamasına rağmen çalışarak kendini geliştirmiş ve bunu bir tutku haline getirdiği için gerçek doktorlardan çok daha iyi bir birikime sahip hale gelmiş. Yerini aldığı doktorsa madde bağımlısı bir adam. Hemşire olarak çalışan eşinin sahte doktorla birlikte olması pek bir anlam taşımıyor ve birbirlerinin yerine geçmeleriyle bir kutu içinde yaşamaları arasında hiçbir fark kalmıyor bir noktadan sonra. Anlatıcının kimliği belirsizleşiyor, sahtenin gerçeği öldürüşüne tanık oluyoruz. Cinayet işleniyor, intihar süsü veriliyor ve kimlik arama çabaları sona yaklaşırken metini ambulans sirenleriyle bitiriyoruz.
"Eğer insanlar başkalarının bakışlarından kaçarak yaşamaya devam ederlerse, bunun nedeni insan gözünün yanlışlıklar ve sanrılar yarattığına emin olmalarıdır."
Calvino'nun sözüyle kıyaslarsak, yalanın sözlerde değil de şeylerde olması ve bu, insanın bir kutu içinde yaşamak isteyecek kadar yalan bir şey olmasına geliriz. İnsanın ben'ini araması diğer her şeyden uzaklaştırıyor, nesneler insanların devinimlerine göre varlıklarını sürdürüyor. İnsanın bir "şey" olmaktan çıkmasının yolu kutu olmaya varıyor sonunda, hiç olmaya. Toplumsal bir pay da çıkarılabilir; Baudrillard'a yaklaşan kısımlar var. Televizyon, tüketim ve kitlenin bitmez tükenmez soğuruculuğu karşısında varlık gösterebilmek için bir kutu gerekiyor sadece.
Japonya'nın Beckett'ı, Kafka'sı olan Abe Kobo'nun iki kitabı Türkçeye çevrilmiş, birini bulmak çok zor. Diğer eserleri de çevrilse süper olur.
"Kalipso asla unuta..."

Joseph Jacotot, retorik dersleri verip avukatlık mesleğine hazırlanırken siyasi sebeplerden sürgün edilir, Hollanda kralının yardımıyla Belçika'da Fransızca okutmanlığı yapmaya başlar. Dersleri ilgiyle takip edilir, ne ki Flaman öğrenciler tek kelime Fransızca bilmemektedir, Jacotot'nun Flamanca bilmediği gibi. Jacotot, Telemak'ın ikidilli bir baskısını bulur ve öğrencilerinden metni Fransızca olarak incemelerini ister. Tam bir acizlikle karşılaşacağını düşünürken durum tam tersi olur; öğrenciler iki dili karşılaştırarak Fransızca fiil çekimlerini, imlayı anlarlar ve Jacotot'yu şaşkınlık içinde bırakırlar. Yukarıdaki alıntıyla başlayan kitap, öğrenciler için Fransızcanın kapılarını açmıştır. O güne kadar öğretmenliği bilgi aktarımı sanan, bilgiye ulaşmada yol göstericilik olarak bilen Jacotot için bambaşka bir eğitim sisteminin kapısı aralanmıştır. Yeterli derecede motive olmuş öğrenciler için öğrenmek çok kolaydır, asıl zor olan öğretim tekniklerinin öğrenciyi öğretmene bağlayıcılığını kırmaktır.
Bu deneyimle birlikte Ranciere için bir inceleme alanı açılır; zihinsel özgürleşmenin koşulları ve mevcut eğitim sistemlerinin eleştirisi. Bilginin edinilmesinde hocanın yönlendirmesine ihtiyaç vardır. Mucizevi bir dokunuşla bilinmeyenler ortaya çıkacak, koşullanmış öğrenciler bilgiye gösterilen yolda ulaşacaktır. Özgür zihnin kullanılmaması için güzel bir yol. Bilgiye kendi çabasıyla ulaşan öğrencinin daha sağlıklı bir yol izlediği söylenir, günümüzün eğitim bilimlerinde sistemleştirilmiş bir mevzudur bu. Ezberden, sistematik çalışmadan, yönlendirmeden çok daha iyidir yani. Ranciére örnek olarak konuşmayı öğrenen çocukları gösterir. Çocukların kendi çabalarıyla, bir açıklayıcı olmadan öğrendikleri sözler özgür zihinlerinin başarısıdır. Öğrenmenin doğrulamaya muhtaç olmadığı bir ortam hem bir iktidara bağlılık yaratmaz, hem de öğrenmenin en silinmez, en sağlıklı yoludur. Bir koşullanma süreci eleştirisidir bu; zeka dünyasının hiyerarşisine boyun eğen, anlamanın açıklama olmadan gerçekleşmeyeceğini düşünen bireyler için bir çıkış yoludur. "Aman ne bileyim ben, anlamam ki!" Eşit zihinler anlayışına göre hiçbir birey bir diğerinden üstün değildir. Gerçi çoklu zeka kuramı için eleştiri konusu olabilecek bir mevzu bu ama bir ölçüde herkes kendi çabasıyla bir noktaya kadar kendisini geliştirebilir. Kuantum fiziği bir ölçüye kadar anlaşılabilir yani, tabii burada Jacotot'nun dil eğitimi söz konusu ama kendisi aynı sistemi askeri bir okulda aynı şekilde deneyerek başarılı oluyor, üstlerinin izin verdiği ölçüde. Bahsedilen konuların çeşitliliği de değil aslında, öğretimde birey-iktidar ilişkisi ve zihnin üstün gördüğü bir başka zihne bağlanması.

Jacotot örneğinde öğretmen, öğrencileriyle eş bir zekaya sahip olduğunu gösterir. Öğrencilerin iradesi ve kitabın zekası arasında eşitlikçi bir zihinsel bağ kuran Jacotot da aynı şekilde bu ikisine bağlıydı. "İki ilişki arasındaki farkın bilinip özenle korunmasına, irade başka bir iradeye itaat ederken kendisinden başka bir şeye itaat etmeyen bir zekanın gerçekleştirdiği edime özgürleşme denir." (s. 20) Özgürleştiren veya aptallaştıran bir hoca. Öğrenciler hızla öğrenirken Jacotot Hollandaca bilmiyordu, öğrenmemişti. Eş zekaların niteliği birdi, önemli olan bu. KPSS silah arkadaşlarım okuyorsa buraları, bilirsiniz, Esasicilik, Daimicilik falan. Onlara karşıdır bu mevzu ama İlerlemecilik için de pek hoş konuşmaz. Daha çok Varoluşçuluk tabanlı bir mevzu değil mi bu? Tam bir serbestlik içinde modüler bir eğitim, doğrusal değil. Hoca da öğrencilerle birlikte öğreniyor, Her bir konu için farklı bir öğretici yok, öğrenciler her ders için ayrı bir cehalet uçurumuna düşmüş gibi hissetmeden öğreniyor.

"Sokratesçilik aptallaşırmanın kusursuzlaştırılmış bir biçimidir." (s. 36)

Ranciére için retorik, özgür zihinlerin önündeki en büyük engeldir, bu yüzden Sokrates gibi öğretmek için sormak yerine öğrenmek için sormak, özgür zihinler için bağlayıcı olmayan en iyi yol. Özgür zihin, özgürlüğünün farkına vardıkça benliğini tüm bağlardan kurtaracak ve öğrenmeyi tek kişilik bir faaliyet haline getirecektir. Ranciere bu konuda cogito ergo sum'u tersine çevirir. "İnsan olduğum için düşünüyorum." Düşünmeye bir özne kazandırır, insan öznesini. Özgür olan insan, ne kadar yetersiz olduğunu hissederse hissetsin, zincirleri kırmak için ideal insandır. "Özgürleşmiş birinin asıl kâdir olduğu şey özgürleştirici olmaktır: Bilginin anahtarını vermek değil, bir zekanın kendini başka her zekaya ve her zekayı da kendine eşit gördüğü zaman ne yapabileceğinin bilincini kazandırmaktır." (s. 45) Bunun dışındaki her şey aptallaştırıcıdır. Hoca da öğrenci de aynı şekilde aptallaşır. Üstün zihin, alt olduğunu düşündüğü bir zihne muhtaçsa eğer, bir zaman anlaşılamamaya başlayacaktır. Aptallık bu noktada başlar, zihinlerin eşitsizliğinde. Daha akıllı, daha zeki gibi tanımlamalar bir tuzaktır, zihinleri tutsak etmede bir döngüdür.

Dille, iktidarla ilgili çok mevzu var. Bir de Jacotot'nun buluşundan sonra eğitim sisteminin ve özgürleşmenin başına gelenler var, tahakkümü sarsılmaz olan yerleşik sistemler arasında Jacotot'nun yöntemi tutunamıyor. Ölmüyor da.

Güzel, edinilmeli.
Tam metinle kuş haline getirileni karşılaştıracağım, 22/11/63'ten bir iki şey çorlayacağım, bir de mevzuyu anlatırım biraz, tamam.
Kallavi olanı 1200 sayfa, geçen ay çıktı. Bizim bildiğimiz 400 sayfaydı. Bazı bölümler direkt kesilmiş, bazıları daraltılmış. Yan hikâyeler yok mesela, Derry'nin yakın tarihinde yaşanan bazı facialar var, onlar minikte yoktu.
Epigraflar eksik bir kere. Seferis'ten, Neil Young'tan alıntılar yapılmış ve onlarsız eksik bir hikâye çıkıyor ortaya. Sonra Derry'yle ilgili bölümler, okurda fragmanlar halinde ilerlediği duygusunu uyandıran kurguyu genişletiyor. Bu bölümleri kütüphanecimiz, siyah çocuk Mike Hanlon yazıyor. Hanlon'ın günlüğünden bölümler halinde görüyoruz kasabada yaşanan faciaları. Yaşlılarla yapılan sohbetler esnasında öğreniliyor olaylar. Derry'nin, hatta King'in çoğu metninde yer alan kasabaların oluşumunda birçok parça mevcut, yaşlılar da bunlardan biri. King'in yarattığı çok boyutlu mekanlarda binalar, yaşlılar, çocuklar, coğrafya, tarih, hepsi iç içe geçmiş bir durumda. Zamanın sürerliği içinde devinimsiz bir şekilde var olmayı sürdürüyorlar. Adı geçen kişiler arasındaki akrabalığı da buna bağlıyorum biraz; kasabanın duygusunu aktarmada nesiller boyu devam eden bir döngü kuruyor King. O küçük kasaba işte; kimse ayrılmayı başaramayacak, başarabilenler bir süre sonra geri dönecek ve dışarıdan gelenler orayı terk edemeyecek.
1985'te Mike'ın herkesi sırayla aradığı bölümler vardı ya, çok geniş. Karakterleri kurdukları hayatların içinde görüyoruz, daha ayrıntılı bir şekilde. Böylece okurun girdiği hipnoz uzuyor, telefonun gelmesiyle birlikte tam bir uyanış gerçekleşiyor. Mike'ın arama kararını aldığını anlattığı bölümler de pek hoş, aslında anlatım teknikleri açısından çok başarılı bir metin bence. Konudan konuya atladım ama şimdi yazmazsam unuturum belki. İki çeviriyi karşılaştırdım da, tam metnin çevirisinde 1958'de ve 1985'te karakterlerin verdikleri mücadelelerin eş zamanlı anlatımında büyük bir fark var. Bu eş zamanlılık, ara başlıklar vasıtasıyla ayrılan bölümler üzerinden sürdürülüyor ve bu ara bölümler 1958-1985 arasında birbirini takip ediyor. Mevzu burada başlıyor; tam metinde bir bölümün sonundaki cümle bitirilmemiş, diğer bölümün başından devam ediyor ama cümlenin öznesi-nesnesi değişiyor, yıl-kişi-olay değiştiği için. Güzel bir teknik bence. Miniğin çevirisinde cümleler tamamlanmış ve bölümler müstakil hale getirilmiş. Çeviri farkı da olmayabilir gerçi, edisyondan kaynaklanmış olabilir.
Kara Kule'de O ve kaplumbağayla ilgili şeyler var, Dreamcatcher'da da vardı, şu duvarda yazan yazı. Ben 22/11/63'ü diyeceğim. Oradaki adamımız 1958'de, çocuklar yaratığı yaraladıktan az sonra Derry'ye gelir. Kasabadan daha ilk anda hoşlanmaz, çok kötü bir şeylerin döndüğünü anlar ve yerlilerden birkaçıyla konuşur, fikirleri kuvvetlenir. Sonra Bev ve Richie'yle karşılaşır. O çocukları tanıyoruz, kısa bir süre önce uzaydan gelen ve çağlar boyunca gizlenmiş bir kötülüğü fena yaraladılar. Tabii oradaki adamımız tanımıyor, biz de bu ikisinin bir yabancıyla konuşmaları sırasında, dışarıdan bir gözle neler hissettiklerini izliyoruz. Palyaço lafı geçince yerlerinden sıçrıyorlar mesela. Çok güzel.

Mevzuyu anlatmadım aslında, kalsın böyle. Tam metni okuyun tam metni. Olay bunda.
Batı ve Doğu felsefesi arasında kurulacak köprülerin izinde, aydınlandığı an beynine elektrik şoku yiyerek daha da aydınlatılan bir adam. Oğlu Chris, başlarda John ve Sylvia ile motosiklet yolculuğu, yolda olma durumu. Yol. Kitap, kendini yeniden bulma oyununun ortasında hesaplaşmalardan oluşan bir serüven. İnsanın doğadan kopuşunun ipuçları toplanırken teknolojiyle, medeniyetle alıp verilemeyenin ne olduğu incelenecek. Klasik ve romantik bakış açısı, motosiklet ve felsefe üstünden irdelenecek.
Chautauqua, yolcumuzun dinlendiği zamanlarda okura verdiği konferansları ifade eder. Bu konferanslarda hem yolcuyu, hem de yolcunun geçmişindeki benliği olan Phaedrus'u görürüz. Bu ikisi hem yolda, hem de geçmişte bir araya gelir, aslında yolun amacı bir anlamda Phaedrus'un izini aramaktır. Geride bırakılanın peşinde koşmak, bu sırada... Bayağı bir şey oluyor.

Her şey John'ın motosiklet tamirine yanaşmamasıyla başlıyor. Tamir bir yana, teknolojiye karşı bir isteksizliği var. Motosikletinin parçalarıyla ilgilenmiyor, bir arıza çıktığı zaman patlayacak hale geliyor. Anlatıcı mevzuyu açmaya çalıştığında sistemden, teknolojiden kurtuluş olmadığını söylüyor yarım ağız. Oysa Buda, büyük bir dağın başında oturabileceği gibi elektronik, mekanik devrelerde de rahatlıkla kendine yer bulabilir. Kitaptaki örnekle gidersek eğer, yer çekiminin Newton'dan önce de bir yasa olarak halihazırda bulunduğunu söyleyebiliriz. Bilgisayar, motosiklet gibi aletler binlerce parçadan oluşur ve kullanana zevk verir. Buradan klasik ve romantik bakış açısına ulaşacağız; bir şeyin ne olduğuyla ne anlama geldiği arasındaki fark da denebilir buna. Somut gerçeklikle soyut sanat arasındaki fark. Uzlaşıdan uzak bütün. Zamanın bir yerinde ayrılmış parçalar. Başlardaki hayalet izleği, bu ayrımın Phaedrus üzerindeki etkisini de gösterir. Kamp kurdukları gecelerden birinde anlatıcı, oğlu Chris'in hayaletlere inanıp inanmamasıyla ilgili sorularına bir hayalet öyküsüyle cevap verir. Bir baba ve oğlu, motosikletle geceye doğru yolculuk yapmaktadırlar. Çocuk, hayalet gördüğünü söyler. Baba daha hızlı, daha hızlı gider. Sonunda çocuk ölür. O gece anlatıcı, geçmişinin hayaletiyle karşılaşır: Phaedrus. Ölmemiştir, baba onun peşindeyken o da babanın peşindedir aslında. Romantikle klasiğin, akılla duygunun birleştiği yeri arayan Phaedrus, yaşayan hayalet, uzun zamandan sonra yine yollardadır. Bu noktadan sonra Phaedrus'u dinleriz bazı bazı.

Klasik-romantik ayrımını öğreniriz. "Motosiklet sürmek romantik olmasına karşın motosiklet bakımı tam anlamıyla klasiktir." (s. 66) Klasik anlayış dünyanın gizini görür. Romantik anlayışı uçarı, güvenilmez bulur. Romantik anlayış için klasik sıkıcı ve boğucudur. Durum önemlidir, altta yatan değil. Batın-zahir ilişkisi gibi düşünebiliriz. Phaedrus'un akılcılığı tamamen bu klasik bakışa dönüktür, analitik bakış açısı her şeyi bıçak gibi ayırır ve parçalara doğru sonsuz bir ilerleyişe yol açar. Bilinci, dünyayı bir avuç kuma benzetir Phaedrus, Minik parçalar. Klasik bakış açısı bu kumları sınıflandırır, romantik bakış açısıysa avuçtaki bir avuç kuma takar kafayı. Bu iki bakış açısının bir sentezinin olması gerekir, bir süre sonra bu ayrıma yol açan etkenleri düşünmeye başlar ve antik felsefeye doğru ilerler. Kafayı kırmasına biraz da bu analiz yeteneği yol açacaktır. "Geçen gece Chris'e, Phaedrus'un tüm yaşamını bir hayaletin peşinde harcadığını söylemiştim. Bu doğruydu. Onun izlediği hayalet tüm teknolojinin, tüm modern bilimin, tüm Batı düşüncesinin temelindeki hayaletti." (s. 76)

Klasik bakış açısıyla yaklaşılınca motosikletin onca parçası hiyerarşik bir düzene konur, bilgi hiyerarşisine benzetilir ve ortaya çıkan sistemden bir güzel eleştiri yapılır. "(...) Sistematik bir hükümet devrimle yıkılır, ama o hükümeti üreten sistematik düşünce kalıpları daha sonra başka hükümetlerle kendilerini yineleyeceklerdir." (s. 92) Biraz 1968'deki olaylara benzetiyorum bu durumu. Öğrenciler ayaklandı, çoğu sendika mevzuyu destekledi ve sözde kazanımlarla dava satıldı. Bence. O hükümetlerin kendilerini yenilediği çok açık.

Akılcılığın insanoğlu üzerindeki egemenliği, Phaedrus'un genç bir bilim adamıyken hipotezlerin bölündükçe sonsuza varması gibi mevzular yüzünden adamımız üniversiteyi bırakır. Hume'un, Kant'ın dünyayı algılayış biçimlerinden retoriğe, sofistlere kadar uzanırız, "iyi" ve "doğru" -ki diğer ikiliklerin bir uzantısıdır yalnızca, klasik-romantik vs. gibi- ikiliğinden modern dünyanın hangi algıya göre kurulduğunu sorgularız ve diyalektik düşünce sisteminin anlamsal dünyayı saf dışı bırakması karşısında dehşete düşeriz, Phaedrus, Aristo'yu gömer bu mevzudan ötürü.

Doğu bilgeliğiyle Batı düşüncesi. Alim-arif arasında bir noktada kırılma yaşanmış, bunu gördükten sonra bu ikisini nerede birleştireceğiz? Anlatıcının buna bulduğu çözüm akılcılıktan vazgeçmek yerine akılcılığın doğasını bir çözüme varabilecek ölçüde genişletmek oluyor. Analitik-diyalektik aklı Antik Grekler kehanetler için kullanmışlar, anlatıcının sezgiyle aklı buluşturma noktası yine yol metaforu içinde: "Gideceğin yere ve olduğun yere bakınca hiçbir anlam çıkmıyor, ama geriye bir zamanlar olduğun yere baktığında bir model belirmeye başlıyor. Ve ileriye, bu modeli izleyerek bakarsan bazı şeyleri yakalayabiliyorsun." (s. 149)

Nitelik kavramı, niteliğin ne olduğu Phaedrus'un aklını işgal edecek uzunca bir süre. Bu metin aslında niteliğin ne olduğunu bulma serüvenidir de. Nitelik araştırılırken akılcılık saf dışı edilir ve Doğu felsefelerine varılır. Zen'e daha doğrusu. Nitelik, romantik ve klasik bakış açısının öncelidir. Tanımlama çabasına girilirse kaybolur, hiçbir şey onun karşılığı değildir. Hasan Ali Toptaş'ın Haraptarlı Nafi'ye söylettiğidir. "Hayat nedir diye sorarsan, bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum..." Nitelik için de aynısı geçerlidir.

Eğitim sistemi, yol, felsefe, alayı. Çok güzel. Oğuz Atay'ın günlüklerinde de bahsi geçiyormuş.
Hisako Onoda, çellist, bulaşmak istemeyeceğiniz türden bir kadın. Tecavüze uğrarsa, sevdiği adam gözünün önünde vurulursa Rambo'ya dönüşebilir, yastığınızın altına el bombası bırakabilir. İncelikli bir insanı köşeye sıkıştırırsanız ne yaparsa onu yapar aslında; intikam alır. Gözünü bile kırpmadan.
Banks'in çok katmanlı metinlerinden biri. Diğer kitaplarına göre seveni az, basit bir bestseller diyen de var. Bence bir tık ötede duruyor, arka arkaya çözülen gizemler, sınırsız macera yok. Onoda'nın geçmişine dönülen kısımlar ve kızımızın gördüğü rüyaların ayrıntılı anlatımıyla pek de kolay bir bulmaca olmadığını söylemek lazım. Susan Sontag'in rüya-gerçek-edim döngüsüne bir nebze yakın. Üç katmanın birleştiği nokta, okuru tatmin edebilir düzeyde. Banks'in diğer kitaplarına oranla daha oyunsuz, şaşırtmayan bir mevzu var. Tabii işin içine iç savaş, CIA falan karışınca olaylar içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Philippe'le Onoda'nın su altındaki yolculuklarıyla başlıyoruz. İç savaş çıktığı için Panama Kanalı civarında mahsur kalan üç gemiden birinde çalışan Philippe, Onoda'nın kalbini çalar, tam tersi de olabilir, gemiye dönerler ve yakınlardaki bomba seslerini duyarlar. Geminin tayfasıyla çeşitli politik geyikler döner, radyodan bilgi edinmeye çalışırlar ve ateş hattının az ötesinde olduklarını anlarlar. 1980'lerin politik ortamında soğuk savaş sıcak olanına evrilmiştir. SSCB, ABD'ye diklenip Güney Amerika'yı pırtlatır, gerillalar sağı solu basar, civcivli bir ortamda bizimkiler gemilerinde saklanıp fırtınanın dinmesini beklerler. Onoda'nın uçak fobisi vardır, bu yüzden gideceği her yere kara veya deniz yoluyla gider. Bu noktada Onoda'nın geçmişine gitmek lazım. Maddi durumu iyi olmayan annesinin fedakarlıklarıyla bir çello edinir. Çocukken gittikleri bir klasik müzik konserinde çelloya bayılır ve enstrüman alındıktan sonra saatlerini çalışarak geçirir, özel dersler alır. Tek mutluluk kaynağı çellosudur, okuldaki kızların despotluklarına enstrümanı sayesinde katlanır. Konservatuvar bursu kazanır, çok iyi bir sanatçı olur ve çocukluğunda izleyip hayran olduğu topluluğa katılır. Avrupa turnesine gideceklerdi galiba, uçağa binerler ve Onoda kafayı yer. Her şeye göğüs germesine rağmen uçak korkusunu bir türlü atlatamaz ve uçaktan iner. Büyük bir hayal kırıklığı. Sonrasında Japonya'da konserler verir falan, Stradivarius alır, ünü dünyaya yayılır.

İşlerin pisleştiği nokta yine Philippe'le daldıkları bir sırada ortaya çıkar. Tepelerinde zodyak botlarla birilerinin dolandığını görürler, gemiye çıkarlar ve gerillaların gemiyi ele geçirdiğini görürler. Başlarda işler yolunda gider, Onoda başka bir gemiye götürülüp gerillaların liderine çello çalmak zorunda bırakılınca mevzu karışmaya başlar. Lider Amerikalıdır, ABD'nin savaşa girebilmesi için gemidekileri öldürmek üzere gönderilen bir provokatördür. 11 Eylül için üretilen senaryolardaki gibi. Gemisine gönderildiği zaman şenlik başlar, bileklerinden bağlanıp yere oturtulan adamların arasına el bombaları atılır, Philippe ve şürekası çıkan arbedede vurulur, Onoda tecavüze uğrar ve öldürülmek üzere kazan dairesi gibi bir yere kapatılır.

Kaldırılamayacak kadar büyük bir baskı insanı olmadığı bir kişi yapar. Onoda uçak korkusu yüzünden grupla turneye gidemediği zaman havalimanının dışında protesto gösterileri vardır, kendisine saldıran bir polisi o hengamede öldürür ve bu yüzden depresyona girer, aklını yitirme noktasına gelir. Büyük bir sarsıntı. Bunun çok daha fecisini yaşadığı için ninjaya dönüşür, adamların elinden kurtulur ve herkesi teker teker katletmeye başlar. Birinin gözüne parmağını sokar, birkaçını petrolün içinde yakar falan. Çok feci.

Böyle bir şey. Banks'e başlamak için doğru kitap olmayabilir, yine de adamı bilenler için tatmin edici bir kitap.