Toplam yorum: 3.284.917
Bu ayki yorum: 6.423
E-Dergi
İrem Sağlam Tarafından Yapılan Yorumlar
Peyami Safa’yı çok severim. Kitaplarında genellikle histerik kadınlar, yanlış batılılaşma, tutku, Milli Mücadele Dönemi’ni sıklıkla görürüz. Bu kitabında da yine bu konuları baskın şekilde görebiliriz. Diğer kitaplarına nazaran anlatım yönteminin daha farklı olması dikkatimi çekti. Kendi de var biz de varız, bazen beraber yürüyoruz. Okurlarını da sürece katmış, düşüncelerini aktarmış.
Bazı fotoğraf kareleri ve geçmişe açılan kapılar… O kapılardan girerek 1940’lı yıllarda doğan Fransız bir kadının yaşantısını okumaktayız. Siyasi değişimlerin kültür üzerine etkisini, teknolojinin hayata sızmasını, devrim niteliğinde ilaçları, Fransız aile yaşantısı gibi başlıkların fotoğrafları aslında bunlar.
Yazarın gözlem gücüne hayran kaldım. Senelik bir kamera gibi her şeyi kaydettiğini hissettirdi bana. Ülkesine bu kadar hakim olması oldukça takdire şayandı. Ödülü hak eden bir kitap.
Kendimce çıkardığım en önemli ders şu oldu: Değişmeyen tek şey değişimin kendisiymiş.
Kitabı çok merak ederek ve büyük beklentilerle almıştım. Elime ulaştığında ilk birkaç sayfayı o kadar çok beğendim ki… Altını çizip aynı fikirde olduğumuzu görmek bir psikolojik danışman olarak beni çok umutlandırmıştı. Ancak bölümler ve sayfalar ilerledikçe okumakta çok çok zorlandım ve maalesef bitirdiğimde hiç memnun kalmadım. Birkaç psikoterapistten etkilenmiş. Kitap boyunca sık sık bu alıntılamaları görmekteyiz. Ayrıca yazarın az da olsa kendisine ait düşünceleri(milli bayramlar, kurban bayramı, lütfen demenin istismar olması vb) o kadar sertti ki kendi inançlarımın ve yaşantımın tabiri caizse engizisyon mahkemesinde yargılandığını hissettim ve çok huzursuz oldum.
Bazen bölümlerde bağlamın o kadar dışına çıkmıştı ki kafa karıştırıcı olmuştu. Travma, istismar gibi konuların içi o kadar basitleştirildi ki.Gerektiği yerde sınır koymak istismar değildir her üzücü olay travma oluşturmayabilir. Çok fazla genelleme var, çok karamsar. Bağlar yeniden onarılabilir çok kasmamak lazım.
Ah “El Kızı”… Tatlı bir ilkbahar gününün ılık esen rüzgarı gibi insanı alıp götüren ve ne zaman bitirmişsiniz anlamadığınız bir roman. Konu özetini zaten birçok okur yazmış ben üzerimde bıraktığı etkiyi anlatmak istiyorum. Hani böyle bazı Yeşilçam filmleri vardır, eski İstanbul’u kendine özgü kamera rengiyle(mavimtrak) gösterir, arka planda figüranlar bir yerlere gider, kimisi bakımlı bir fabrikatördür kimisi öylesine biri. İşte bu kitap sanki o öylesine birilerini bulmuş gibi. Mavimtrak güzel manzarasıyla İstanbul ve kahverengi sıkıcılığı boğuculuğu ile bir yandan Anadolu. Buram buram bozkır ve buram buram yaşanmışlık ihtimalleri kokan “El Kızı”. O kadar gerçekçi ki sanki abdest alıp namaz kıldıktan sonra 99’luk tesbih çekerken zihninde oğluyla gelini arasına nasıl fitne sokacağını düşünen kayınvalide profili 1950’li yılların Türkiyesinde yazılmamış daha yakın bir zamanda yazılmış gibi. Sanki yazar zamanı durdurmuş ama hiçbir şey değişmemiş.
Bence bir haftasonu ayırmaya değer.
Ters köşeleri ve hayata tersten bakmayı seviyorsanız hoşlanabilirsiniz.
Acaba dünya tersine dönseydi ve insanlar ölümden kaçmak yerine kendi ölümlerini satın alsalardı ve bu yasak olmasaydı yine de güneş doğabilir miydi? İnsanlar yine de gülmeyi arzular mıydı? Ölümün bu kadar ulaşılabilir olması dükkanın gelirini artırabilir miydi?
Ben okurken bu soruları elbette düşünmemiştim ancak siz cevapları merak ettiyseniz şans vermenizi önerebilirim.
Romandan ziyade mini roman azıcık uzun öykü diye uydurabileceğim tarzda yazılmış her bölüm birbirini kovalıyor dolayısıyla okumak kolaylaşıyor. Aynı yazarın bir de “Dansa Davet” kitabını okudum fakat bu daha çok hoşuma gitti. Diyalogların yoğunlukta olmasının etkisi var. Mekan ve dükkan çok da önemli değil, önemli olan gidişat.
Bir yıldız kırma nedenim ise çeviriden kaynaklı. Çevirmenin emeklerine sağlık ona lafım yok ben sadece beğenemedim o da diyaloglarla aktı gitti zaten.