Toplam yorum: 3.285.218
Bu ayki yorum: 6.744

E-Dergi

Ahmet Veske

Üsküdar'da doğdum. Kitapları severim. Hatırladığım ilk kitabımı, mazotlanmış ve talaş dökülmüş tahta zemini olan; kitap, gazete, defter ve rüzgargülü satan küçük bir dükkandan okul harçlığımla aldığım. Adı 'Tom Amcanın Kulübesi'ydi. İşte kitapla olan serüvenimiz böyle başladı.

Ahmet Veske Tarafından Yapılan Yorumlar

“Kramer Kramer’a Karşı” ile ilk karşılaşmam üniversite birinci sınıfta, okul çıkışı kaldığım yurda dönmeden hadi bir değişiklik yap ve bir film izle iç konuşması sonucu sinemaya gitme kararımla oldu. Sonuç mu: konusu ve işlenişiyle filmden etkilenmiş bir biçimde salondan çıkışım oldu. O günden bugüne unutamadığım bir film ve oyuncu kadrosuydu artık “Kramer Kramer’a Karşı”. Sonraları aynı adı taşıyan romandan senaryolaştırıldığını öğrenecektim.

Genelde kitapla film arasında doğal olan değişkenlikler noktasında, romanı okuduktan sonra aman aman değişkenlikler olmadığını gözlemledim. Romanın sürükleyiciliği (ki dilimize çevrilişindeki iyi çalışma) sizin kitaba rahatça giriş yapmanızı ve sonuçlandırmanızı sağlıyor. Konu sizi bırakmıyor özetle.
Konusu 70’li yılların amerikasında geçiyor. Ancak dünyamızda yaşanan değişimler, küreselleşme artık insanların benzer şeyleri yaşamasını ortak hale getirdi, getiriyor. Çevremizde veya iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla toplumumuzda benzer konuların olağan hale geldiğini görüyoruz. Elbette aile kurumunun önemi yadsınamaz. Fakat göstergeler, sorunun iç acıtıcı sonuçlarını her gün gözümüze gözümüze sokarcasına ortaya koyuyor.

Romanda karakterler üzerinden aile içi rollerin değişimini, aile bireylerinin farkındalık sorunlarını, boşanmanın getirdiği travma ve en çok etkilenenlerin ebeveynlerin yanı sıra eğer varsa çocuk veya çocukların psikolojisini gözlemleyebiliyorsunuz. Nihayetinde geri dönülmez kararlar, yaşanan acılar, özlemler, mücadeleler ve hukuksal sonuçlar. Eğer aile olma niyetiniz varsa bu roman size birçok konuda eğitici ve öğretici olacaktır. Benim söyleyeceklerim ilk elde bu kadar. Kalan kısmını romanı okuduğunuzda tamamlayacaksınız.

İyi okumalar.
Sınır’ı ilk okumaya başladığımda bende oluşan insan hikayeleriyle zenginleşen gizemli ve arkeolojik bir yolculuğa hazırlıklı olmalıyım hissiydi. Ayrıca ülkelerin kullanım alanlarını belirleyen ve uluslararası anlaşmalarla belirlenen bir çizgiydi Sınır. Zaman zamanda anlaşmazlıkların boy gösterdiği alanlardı. Kimi zaman sıkı korunaklı, kimi zamanda korunması uğruna can verilen. Günümüzde ise medyanın evimizin içine taşıdığı ve canlıca izlediğimiz; insanların fırsat veya umut olarak başka ülkelerde yaşama şanslarını denedikleri alanlar olarak Sınır’lar. En bilindikleri “Meksika Sınırı”, Libya’dan Akdeniz yoluyla İtalya ve Fas’tan Cebelitarık Boğazı yoluyla İspanya’ya ve ülkemizden Yunan ve Bulgar sınırının yanı sıra Ege Denizi yoluyla Yunanistan’dan Avrupa’ya. Kimi zaman sevinç, daha çok hüzünlü biten sonların öyküsünün yazıldığı yerler ‘Sınır’lar.

Kapka Kassabova’nın edebiyatçı kimliği işlediği konuyu sürükleyici kılıyor. Kendisinin doğduğu ülkesi olan Bulgaristan’ı (daha sonra başka bir ülkeye ailecek göç etmiş) yıllar sonra ziyaret etmesiyle başlayan ve kitaplaşan yazılarıyla oluşan ‘Sınır’. Okudukça sizi içine çeken ve sizinle bütünleşen olaylar dizgesiyle birlikte yaşamış, yaşayan insan kahramanlarıyla ilginç bir yolculuğa çıkarıyor. Ayrıca Türk-Bulgar, Türk-Yunan, Bulgar-Yunan sınırında genel anlamda Trakya olarak adlandırdığımız bir coğrafyada; Kitabın ilk sayfalarında yer alan detaylı bir haritanın yardımıyla bir film şeridi gibi yaşanılanların gözünüzün önünden geçtiğini göreceksiniz. “Sınır, sırf orada olduğu için başlı başına bir davettir. Hadi gel, diye fısıldar. Şu çizgiyi aş. Cesaretin varsa.”(s.13). Bu cesareti göstererek kitaba başlamalısınız.Bu cesaret sizi Balkanların Trakya cenahına sizi sürükleyecek. Bu bölgede yaşananlara tarihsel bilgilerle bezenmiş bir anlatının yanısıra güncel olanada tanıklık edeceksiniz. Bu tanıklıkta hüzünler, sevinçler, umutlar, umutsuzluklar, trajediler size eşlik edecek. “Mitlerde, kavşak iki kere ortaya çıkar: Seyahat ettiğinizde ve öldüğünüzde. Her iki durumda da bundan sonraki istikametinizi belirleyecek bir seçim yapmanız gerekir.”(s.401). Sınır’da bu seçimi yapmış öykülere tanık olacaksınız.

İyi okumalar!
Sadık Hidayet’in 1932 yılında yayınlanan Üç Damla Kan adını taşıyan bu hikaye kitabı 11 adet bağımsız hikayeden oluşuyor. Hikayelerin genel temasını her hikayenin ana karakteri üzerinden yaşanan psikolojik arka plan, ruhsal gelgitler, umutsuz bir sona doğru akan hayatlar oluşturmakta. Sadık Hidayet’in hikayelerinde kendi yaşamı ve sonuçta geldiği nokta, hayata dair bulduğu cevap yada cevapsızlığı görmekteyiz. Nihayetinde Hidayet, hayata dair cevabı yada cevapsızlığı intihar ederek vermiştir.

Sadık Hidayet hikayelerinde mutlaka merkezde veya çevrede ona eşlik eden bir hayvan figürünü görmekteyiz. Kitaba adını veren hikayede, hikayenin kahramanlarından Siyavuş’a eşlik eden Nazi adını verdiği kedisidir. Dissosiyatif bozukluklar, kişilik parçalanmaları, imgelerin etkilediği yoğun takıntılı bir ruh hali hikayedeki baskın çerçeveyi çizmektedir. Hikayeyi okuduğunuzda ‘Üç Damla Kan’ın ne olduğunu daha iyi anlayabilecek ve Sadık Hidayet’in gerçek hayat hikayesinde nasıl şekillendiğini görebileceksiniz.

Kitapta yer alan tüm hikayelerin etkileyici kurgusu ve sonuçları, kahramanların geldikleri son bizim için çıkarılacak dersleri olan sonlardır.

İyi okumalar...
Yıllar önce seyrettiğim ve size de önereceğim bir filmi kısaca anlatarak, değerlendireceğim kitaba geçiş yapmak istiyorum. Özgürlüğe kaçış öykülerine göz attığınızda, çoğunlukla demirperde olarak tanımlanmış komünist yönetim biçimini uygulayan ülkelerden gerçekleşmesi bir tesadüf olmasa gerek. Ülkemizde “Ölüm Tarlaları” olarak seyrettiğimiz “The Killing Fields” filmi. 1980 tarihli "Dith Pran'ın Hayatı ve Ölümü" adlı anı kitabından esinlenerek yapılmış bir film bu. Kamboçya’da geçiyor. New York Times Gazetesi muhabiri Sydney Schanberg derlediği bir kitap ve bölge muhabiri, arkadaşı ve tercümanı Kamboçyalı Dith Pran Amerikan Ordusunun yenilgisi ve çekilme işlemi esnasında haber geçmeye devam ederler. Durumun daha tehlikeli bir hal almasıyla Dith Pran ailesini diğer Kamboçyalı ailelerle birlikte helikopterle tahliye edilmesini sağlar. Bir süre sonra ABD’ye dönme kararı verdiklerinde Dith Pran kaçamaz ve Kızıl Kmerlere esir düşer. İşkencelere ve çalışma kamplarının akıl almaz koşullarına dayanır. Sonuçta bir fırsatını bulur; cesetlerle dolu ölüm tarlaları olarak bilinen bölgelerden özgürlüğe koşar. Sınırı geçer ve Tayland’a sığınır.

“Karanlıkta Bir Nehir”de, Kuzey Kore’den kaçan (Japon adı) Masaji Ishikawa’nın (Koreli adı Do Chan-sun) dramatik öyküsü. Sade, yalın ve anlaşılır, yaşadıklarını abartılı cümlelerle boğmadan, akıcı bir anlatımla okura sunuyor. Dünya’ya Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde yaşadıklarının kalıcı bir ifadesi. Babası Japonya’nın Kore’yi işgal ettiği dönemde fabrikalarda çalıştırılmak üzere çocuk yaşta Japonya’ya metazori getirilen Korelilerden. Bu durumda iki milyon dörtyüz bin Koreliden söz ediyor Ishikawa. Ciddi bir rakam. Dram aslında buradan başlıyor. Masaji’nin annesi bir Japon. Ailesinin kabul etmemesine karşın bu tercihi yapmış. Hani derler ya, kader bu andan itibaren ağlarını örmeye başlamış aile ve Masaji için. Kitabı okuduğunuzda yaşananları birebir, canlı, sanki sizmişsiniz gibi yaşayacağınızı söyleyebilirim. Japonya’daki Korelilerin bir sivil toplum kuruluşları var. Yönetimi ideolojik yakınlık nedeniyle Kuzey Kore’ye dönüşü teşvik ediyor.

“Eve döndüğümüzde Teşkilat’tan birkaç pislik, evde dolanıyordu.(……).”
“Sonunda kazandılar. O piçler kazandı. Annem, babamla Kuzey Kore’ye gitmeyi kabul etti. Hayretler içindeyim.”(sf.23)

Bundan sonrasını, dramatik Kuzey Kore serüvenini, yıllar sonra kaçış sürecini “Karanlıkta Bir Nehir”de Masaji Ishikawa’dan okuyacaksınız.

Ayrıca, sizlere SaltOkur’dan çıkan Kapka Kassabova’nın “Sınır” kitabını da öneriyorum. Bu kitabın önemli bir bölümünde benzer yaşanmışlıkları, Doğu Avrupa ve özellikle Balkan sınırlarında Doğu Bloku ülkeleri vatandaşlarının yaşadıklarını göreceksiniz.

İyi okumalar diliyorum.
Hiç yabancısı olmadığımız bir karakterle karşı karşıyayız. Mekan ise çok odalı bir ev, bir hol ve evin taşlık denilen avlusu. Eşraftan Hacı Ağa ve eksik olmayan ilginç ziyaretçileri. Sanırsınız ki bir ülke bu taşlıktan yönetiliyor. Sadık Hidayet’in bu romanını (novella da diyebiliriz) kurgusu itibariyle bir yandan okurken, diğer yandan kahramanlardan herhangi birisi olduğunuzu hayal ettiğinizde sinematografisi, hadi bir adım daha ileri götürelim teatral örgüsü yüksek bir yapıt olduğunu yaşarsınız. Pragmatistik bir kişiliğe deyim yerindeyse cuk diye oturan bir kimlik. Pragmatizmin ete kemiğe bürünmüş hali Hacı Ağa.

Ayrıca bir sosyoloji bu. Her toplumda Hacı Ağa’ların olması bir gerçeklik. Bu gerçekliğe karşı çıkışların somut bir örneği Sadık Hidayet’in sözkonusu romanı. Sadık Hidayet karşı çıkışlarını, romanın kahramanlarından Münadilhak aracılığıyla seslendiriyor. Siz de okuduğunuzda bu gözlemleri göreceksiniz.

Kitabın çevirmeni Mehmet Akif Koç’un romanla ilgili önsözü dikkate değer. Sizin romana soft bir geçiş yapmanızı sağlıyor. Çevirmenin yetkinliğinin, eserin etkisini ve anlaşılırlığını bir kat daha arttırdığını ifade etmek isterim.

İyi okumalar...