Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
Bibliyograf_34 Tarafından Yapılan Yorumlar
Modern siyaset düşüncesine yön veren toplumsal sözleşme, halk egemenliği ve yapay devlet kuramlarına radikal bir eleştiri getiren bu klasik metin, Haller’in doğal hukuk ve teolojik meşruiyet temelli “doğal sosyal devlet” teorisini esas alır. Yazara göre devlet, bireylerin iradeleriyle inşa edilen yapay bir aygıt değil, tarihsel, ailevi ve geleneksel bağlarla örülü organik bir oluşumdur. Haller, Rousseau, Hobbes ve Locke gibi figürlerin sözleşmeci anlayışlarını reddeder; yerine monarşik, hiyerarşik ve Tanrı vergisi bir siyasal düzen anlayışını savunur. Feodal yapıyı idealize eden bu yaklaşım, merkeziyetçilik ve sekülerleşmeye karşı muhafazakâr bir teorik zemin oluşturur. 19. yüzyıl Avrupa’sında karşı-devrimci düşüncenin felsefî temel taşlarından biri olan eser, günümüz siyaset kuramı açısından da hâlâ tartışmaya değer bir alternatif sunar; özellikle meşruiyet, iktidar ve otorite tartışmaları bağlamında.
Japonya’nın modernleşme sürecini yalnızca ekonomik başarılar veya teknolojik ilerlemeyle değil, aynı zamanda tarihî, siyasî ve kültürel dönüşümlerle birlikte ele alan bu çalışma, yüzeysel bir ülke tanıtımının çok ötesine geçer. Jeff Kingston, Meiji Restorasyonu’ndan başlayarak İkinci Dünya Savaşı, Amerikan işgali, 1980’lerin ekonomik mucizesi ve 1990 sonrası durgunluk dönemini kapsayan bir zaman dilimini ele alır. Demokratik kurumların gelişimi, milliyetçilik, toplumsal cinsiyet rolleri ve yaşlanan nüfus gibi güncel meseleler Japon toplumunun karmaşıklığı içinde değerlendirilir. Yazarın eleştirel yaklaşımı, Japonya’nın başarılarını romantize etmekten kaçınır; bunun yerine tarihsel hafıza, kurumsal süreklilik ve toplumsal direnç noktaları üzerinde durur. Siyasi tarih ile toplumsal yapı arasında köprü kuran metin, Japonya’ya dair sağlam bir analitik çerçeve sunar.
Modern Fransa’nın siyasal, kültürel ve ideolojik temellerini kısa ama yoğun bir çerçevede sunan bu eser, ulusal kimlik, cumhuriyetçilik ve laiklik gibi kavramların Fransa’daki tarihsel serüvenini açıklayıcı bir dille inceliyor. Émile Chabal, Fransız devlet geleneğini Aydınlanma, Devrim ve Üçüncü Cumhuriyet gibi kırılma noktaları üzerinden yorumlarken, aynı zamanda çağdaş meselelerle –göç, İslam, Avrupa Birliği, aşırı sağ– ilişkisini de kurar. Fransa’nın evrenselci söyleminin ne ölçüde kapsayıcı olduğu, “cumhuriyetçi laiklik” modelinin ne gibi gerilimler ürettiği gibi kritik sorular metnin omurgasını oluşturur. Yazar, Fransız siyasi düşüncesine dair hem tarihsel hem kavramsal bir harita sunar; ulus-devletin yeniden tanımlandığı bir çağda Fransa’nın entelektüel çelişkilerini sergiler. Derinlikli fakat erişilebilir bir giriş kitabıdır; Fransa’nın ideolojik dokusunu anlamak isteyenler için sağlam bir başlangıç noktasıdır.
Bu kısa fakat yoğun anlatımlı eser, Haçlı Seferleri’nin tarihini Batı Hristiyanlığın doğu topraklarına yönelik siyasî, dinî ve askerî motivasyonları üzerinden ele alır. Jacob I. Mombert, 11. yüzyıldan 13. yüzyıla uzanan seferleri kronolojik sırayla özetlerken, Latin Hristiyanların Kudüs’e yönelik “kurtarıcı” söylemlerinin arkasında yatan güç mücadelelerine dikkat çeker. Papalığın rolü, Avrupa feodal yapısının etkisi ve Bizans'la kurulan çelişkili ilişkiler gibi unsurlar metne tarihsel derinlik katar. Yazar, Haçlı ideolojisinin içsel tutarsızlıklarını ve doğu toplumları üzerinde yarattığı yıkıcı sonuçları vurgulayarak bu hareketin yalnızca askerî değil, medeniyetler arası bir hesaplaşma niteliği taşıdığını öne sürer. Kapsayıcı değil, fakat kavramsal yönü güçlü bir giriş niteliğindedir; özellikle Hristiyan merkezli okuma biçimlerini anlamak isteyenler için açıklayıcı bir örnektir.
Totaliter liderliğin en uç örnekleri olan Hitler ve Stalin’in iktidar yapısını, kişilik özelliklerini ve eylemlerini karşılaştırmalı biçimde ele alan eser, tarihsel anlatı ile psikolojik çözümlemeyi bir araya getiriyor. Laurence Rees, her iki diktatörün nasıl benzer korku rejimleri kurduğunu, ideolojik farklarına rağmen yöntemsel yakınlıklar taşıdığını gösteriyor. Nazi Almanyası ile Stalin dönemi Sovyetler Birliği’nin savaş stratejileri, propaganda teknikleri, iç düşman yaratma mekanizmaları ve toplumsal mühendislik uygulamaları titizlikle karşılaştırılıyor. Yazar, bireysel tanıklıklar ve arşiv belgeleriyle analizlerini güçlendirirken, İkinci Dünya Savaşı'nın seyrini tiranlık olgusu etrafında yeniden yorumluyor. Politik tarih kadar ahlâkî sorgulama da içeren bu çalışma, modern despotizmin doğasına dair önemli sorular gündeme getiriyor.