Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

KY-713603 Tarafından Yapılan Yorumlar

04.01.2013

"Kendine neden zulmediyorsun?" demişti hocam. "Ben beğendim şimdilik" demiştim. Kitap bitti, beğenmişim olarak bitti. Sanırım bir yılı geçti okuyalı ama; çizdiği bir kütüphaneci karakteri hala zihnimdedir, ara ara gelir aklıma. Yemek yediği loş lokanta, sahibi, yemek yiyen çiftler... Hepsi aklımda. Çok güzel bir anlatım. Kütüphaneci özellikle, çok güzel anlatılmış, ben en azından beğendim.

Sıradan değil, bazen akıp giden bazen de bekleten bir kitap. Çok güzeldi. Fiyata baktım, çok iyi. Yayınevi ve kapak. Başkalarına da rastlamıştım sanırım ama; ben bu kitap tasarımını bu kitaba çok yakıştırıyorum.

İyi okumalar.
04.01.2013

Kitaplar içinde ilk sırada ve karakterlerim arasında ilk sırada bir kitap ve yazarını, Vasconcelos ve Zeze'mi nasıl oldu da şimdiye dek anlatmadım şaşırdım.

Zeze bir çocuk mu sadece? Hayır değil ve okudum da hayatım değişti mi? Evet değişti. O bir dünya mesela onunla birlikte siz de dönüyorsunuz, O bazen yağmur oluyor siz de oluyorsunuz. Bir roman sırf ağlatıyor diye iyi olmaz, ben okurken çok ağladım ama; sadece ağladınız diye iyi değil bu roman. Hatta belki sadece bu yönüyle anılması kıymetsizleştirebilir bile belki. Dedim ya Zeze ne yapıyorsa onu yapıyorken buluyorum kendimi okurken, dememiş miydim, dedim de görmediniz.

Şu aralar bakmayın bu romanın eleştirildiğine; küfür varmış diyorlar, yok öyle bir şey. Üç kelime belki ama; şu an yaşadığınız hayatı kaldırın tamamıyle çöpe atın o zaman.

Daha anlayışlı oldum, sevecen ve güler yüzlü oldum, hayallerimi kıymet verdim ve sakladım onları.

Zeze'den eksik etmesin Allah sizi, hayatınızdan yani. "En çok Zeze'ye ihtiyaç var" zamanlardan birindeyiz.

Fiyatı da eskiye göre çok iyi. Kaçırmayın derim.
24.12.2012

"Anası ölen bir adam bunu nasıl da böyle kayıtsız anlatır?" Anlatmış işte ve kendisine kızdırmıyor hem de. Olmuş işte, güzel de olmuş. Böyle anlatmış. Kendinize kızabilirsiniz bile anasının ölümünü böyle ruhsuz nasıl anlatır diye ama kızmayın, Camus iyi yazmış.

Anam ölmüş bugün. belki de dün, bilemiyorum...

Bir kitap nasıl olur da böyle başlar? Tam da bu yüzden alınıp okunan bir kitap işte bu.

İyi okumalar.
24.12.2012




Kapağını açtığımda arkadaşımın gülen yüzü karşıladı beni kulağımdaki hoş nidasıyla;

"Kıymetli kardeşime… Beğenmeniz dileğiyle…"

Hani bir şiirin bir mısrasında, "Göremediğin rüyanın düşünü kurmak" der yazan, öyle işte benimkisi de; görmediğim bir kardeşimi sevmekti yüreğimdeki.Beni seven bir kardeşimden gelmişti kitap arkadaşım, özellikle merak ediyordum…

Ne yalan söyleyeyim, ilk başta beni içine almakta, kapılarını aralamakta ve içindeki şaşırtıcı ve kıskanılası dünyaya çekmekte zorlanmadı değil Sur Kenti Hikayeleri. Belki de modern kentin insanı olan ben, unutmuştum böylesine güzellikleri görebilmeyi, işitebilmeyi de, ondandı, bilmiyorum!

Bir kitap nasıl anlatılabilir inanın bilmiyorum ama bir arkadaşı, bir sevgiyi anlatabilmeye çalışmak olsun benimki. Ve lakin "Ne hatırlıyorum?" diye sorduğumda kendime, "Yol" diyorum…

Yol…

"… Bana en güzel hediyeyi sunan yollar, ikinci yılın sonunda, mutluluk uykusuna yatmış yolcularını yeniden uyandırmaya geldiler. Mahinur'u, gidemediğim kentlerde gülümserken görmeye başladım. Onunla birlikte Sur Kenti aradan çekilir oldu artık. İçimdeki kentlerle, içimdeki Mahinur arasında tam bir ay bitip tükenmeyen bir didişme yaşadım…"

Bu sözler Tancalı Seyyah Issız İbn Battuta'ya ait.

Modern zamanın ve kentlerin gürültüsü ve hayat tanımları arasında sıkışmış, iz yapmış, kendine yer bulmuş… ıssız hayatların, eski ya da eski olduğunu sandığım zamanlarda temsiline özne olmuş, yollarda kendini arayan ve belki bulan ama yallarda oluşuyla ve yolların yolcusu oluşuyla bir yol bulmacasına, dolayasıyla bir hayat bulmacasına insanı sürükleyen Seyyah İbn Battuta…

"İnsan ancak adresi olmayan bir yolcuyu uğurladığında yolların bilinmezliğini keşfediyordu" diyor yazar, okuyucuya; "Bir yol nereye gider" sorusunu sorduğunda!

Yani; "Seyyah, Mahinur'u terketti" diye okuyoruz ilk hikayede ama yazarın beyin denemesinde kendimizi buluyoruz ya da ben buluyorum. Hani "Bir yol nereye gider ya da giden bir tek yola gidip kalan bir çok yolda kalıyor" düşünmesini doğru kabul edersem ya da kabul demeyelim de buna ele alırsam, Mahinur’u terk eden Seyyah olsa da, ben bulmuş oluyorum bu hikayeyi okuyarak; bambaşka, asil, kibar ve gizemli bir kadın tanımış oluyorum. Seyyah’ın Mahinur’la olan fiziki yolunun bittiği yerde, benim Mahinur’la olan hayali yolum başlıyor…

...

“Yol" dedikten sonra, kendime sorduğum sorunun cevabı olarak, “kendini hayatın ortasında ya da kendisi olarak tanıtan, görmediğim iki göz” diyorum sessizce!

“Gözlerine mil çekilmiş bir tek gün, gözlerine sürmeler çekilmiş yılların öcünü fazlasıyla aldı benden”.

“Gözlerime bak” dedi Sakine Numan’a ve baktı Numan;

“Sakine’nin iki gözü varmış!”

Kitabın ikinci hikayesinde her gün baktığı ama görmediği güzelliklerin pişmanlığını yaşıyor insan; aynı gök, aynı kedi, aynı belediye otobüsü… Ama farklı algılarla hepsi. İnsanların en çok neresine ve neden baktığımızı ya da bakmadığımızı hatırlayanımız ya da düşünenimiz var mı? Yani bir çok şey yapıyoruz gün içinde kendimiz ya da başkaları için ama dünyanın birkaç harikasından biri bile olsak, birkaç basit gözün bakışına muhtacızdır!

...

Kitap, değişik odakları olan ama beni kendisine hayran bırakan, iki elin toplam parmakları sayısına yakın hikayeden oluşuyor. Merak edenlerin, devamı için Sur Kenti Hikayelericisi’ne uğramalarını öneriyorum.

Beni Sur Kenti’nin taşlarıyla, demircisiyle, atlarıyla, gölgesiyle, Dilber Makbule’siyle ve daha fazlasıyla tanıştıran arkadaşıma çok teşekkür ediyorum.

Sevgiyle.




24.12.2012

Hocama demiştim ki;

"Hocam, Ses ve Öfke mi yoksa Siddhartha mı, sırada bu ikisi var?" "Siddhartha" demişti, "Ses ve Öfke'ye hazır değilsin." Sinirlenmiştim, neyini anlamayacaktım ki?! Ses ve Öfke'yi okudum tabi. Kitap zor bitti! Hiçbir şey anlamadım... Sandım! Kitap bittikten sonra anladım ki, çok güzelmiş. Neredeyse her bir gün hafızamda beliriyordu herhangi bir ova, çayır, sokak, çocuk ya da bir çocuğun kaçamak, bilinçsiz ve araştıran bakışı...

Böyle bir yer yok mesela ama Faulkner kafasında bir dünya kurmuş. Hemen, "Her yazar bir dünya kurar yazdığında" demeyin, bir mekan, kasaba vs ne derseniz, fiziken dünyada olmayan, ismi cismi olan bir coğrafi bölge kurmuştur yani!

Bilinç Akışı, zaman mekan algısı ya da bunlar birbirine girmiş... Böyle şeyler duydunuzsa eğer, en güzel örneklerinden biri de işte bu kitaptır.

Kafa karışıklığına hazır olun. Zaten kafanız karışık değilse bu zamanda, asıl buna hazır değilmişsiniz!