Toplam yorum: 3.284.714
Bu ayki yorum: 6.220

E-Dergi

Gamze furat Tarafından Yapılan Yorumlar

16.10.2025

Beyoğlu’nun damarlarını kesip, akan kandan tablo yapıyor bizeMetinn Kaçan. Orada yaşanan her şey kaderdir. Arabasıyla, beyazıyla, aşkıyla, biçimiyle oraya aittir.
Beyoğlu da bonkör davranır müridine; ona kimsenin erişemediği bir şairlik bağışlar. Ne okumayla erişilir o mertebeye, ne eğitimle. Bin yılda bir yapılan bir anlaşmadır Meto’nun Beyoğlu’yla yaptığı. O bize ışığı değil, karanlığa bakmayı öğretir. Beyoğlu, yazarın hem cehennemi hem tekkesidir.
Aşkı tatmak isteyen Sevda’nın yürüdüğü yol da Meto’nunkine benzer. Şık mekânlarda, romantik gecelerde değil, insanın kendi kirinde arar maneviyatını. Dervişlerin çilesine benzer bu tutum. Beyoğlu bunun için biçilmiş kaftandır. Batakhane kültürüyle entel sınıf, dünyanın hiçbir yerinde bu kadar yakın oturmaz birbirine. Belki de Kaçan bunu bildiği için, ruh parçalanmadan eserin doğamayacağını sezdiği için, orada kalır.
Onun dili artık edebiyatın sınırlarını aşmıştır; bir zikir hâline gelmiştir. Duası, küfrü, ayeti, lanetidir.
06.10.2025

Yıldırım, kitabında okuru, metnin dışında bırakmıyor; elinden tutup hikâyenin içine çekiyor. Hatta bazen yazar, bir hikâye anlatmaktan çok, hikâye dinleyen insanı anlatıyor. Yıldırım’ın tekniği, sinemada kullanılan dördüncü duvarı yıkmanın da ötesine geçiyor. Burada artık bir duvar değil, sürekli yer değiştiren bir ayna var. Okuyucu ve yazar arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. Hikâyeyi okumadan önce ona karşı gelebilecek aceleci, yüzeysel bakışları önceden bildiğini söylüyor yazar. Okuyucunun derdinin anlamaktan çok, kendini önemli hissetmek olduğunu gösteriyor. Yazar kendi maskesini indiriyor. Çünkü biliyor ki, hikâye bittiği anda artık o da kendi kitabının yabancısı olacaktır. Yazarın rüyası bittiğinde karakter uyanır; karakteri rüyasından uyandırmak isteyen okur, sonunda onun yerine geçer. Böylece hepsi birbirinin içinde erir. Kara Gergedan’ da kimse kurtulmaz: ne okur, ne yazar, ne karakter. Yıldırım’ın evreninde hikâye bitmez; yalnızca biçim değiştirir.
30.09.2025

Szabo, geçmiş ve şimdiki zaman, geleneklere bağlı kalma ve bağımsızlaşmayı anne ve kız üzerinden okuyucya gösteriyor. Ancak bunu defalarca, bin bir farklı sahneyle tekrarlaması okuyucuyu yoruyor.
Antal, İza'nın eski eşi üzerine konuşulması gereken bir karakter. İza’yla evlenmesinin nedeni aşk değil, daha çok Vince’e duyduğu minnet borcu.
İza ise modern, disiplinli, başarılı, ama aynı zamanda inatçı ve duygudan kopuk. Yazarın, onu neredeyse kusursuz, olağanüstü bir karakter olarak yüceltmesi inandırıcı değil. Bir noktadan sonra bu övgülerin fazlalığı tatsız bir his bırakıyor.
Ettie ise roman boyunca çözülmeyen sorun. Budapeşte’ye taşındığından beri sürekli “nereye koyacağız bu yaşlı kadını?” sorusu etrafında dönüyor her şey. Modern dünyanın çözümleri kooperatifler, lokaller, kurumlar onun boşluğunu doldurmuyor. Oysa Ettie’nin ihtiyacı sevgi, aidiyet ve güven. Ama kızı bunu hiçbir zaman karşılamıyor.
29.09.2025

Seray Şahiner, romanında üçüncü sayfa haberlerinin içine dalıyor. Bunu yaparken ne kendini ne de bizi Leyla’nın hayatının dışında tutuyor. Aklıma Müjde Ar’ın oynadığı Asiye Nasıl Kurtulur? filmi geldi. Orada modern kadınlar geneleve gidip çalışanlara akıl vermeye kalkar; biz ise Asiye’nin yaşadıklarına tanık oldukça, çaresizliğini adım adım görürüz. Leyla’nın hikâyesi de benzer bir hayatı önümüze seriyor: tecavüzcü patron, terk eden sevgili, dayakçı baba ve koca, yardımını esirgeyen birkaç tanık...
Yazarın kalemi çok akıcı; kitabı elime almakla bitirmem bir oldu. Yer yer mizahi anlatımı, bunca drama rağmen gülebilen kadınların çaresizliğini daha da görünür kılıyor. Leyla genç kız olamaz, eş olamaz, nihayetinde anne de olamaz. Tek kurtuluşu cinayette bulan bir kadın olarak karşımıza çıkar. Hak vermek istemesek de biliyoruz ki haklıdır; çünkü şiddeti uygulayan yok olmadığı sürece Leyla’nın rahat bir nefes alması mümkün değildir.
25.09.2025

Kadınları çok iyi yazan Nahid Sırrı, bu sefer edebiyatın en bencil karakterlerinden birine can veriyor. Nimet’in serüveni, hırs, ihtiras ve hatta korku arasında salınan bir kadının yavaş yavaş trajediye doğru sürüklenişi olarak şekilleniyor. Onun her sahnede öne çıkan tarafı, daima kendi geleceğini, kendi güvenliğini ve kendi ihtiraslarını ön planda tutmasında yatıyor. Kocasına yön verdiğinde de, babasını kurtarmaya çalıştığında, kendi başına kaldığında düşüncelerinin merkezinde hep kendisi vardır. Bu bencillik, bir yandan karakterine canlılık verirken, diğer yandan okurda bir rahatsızlık yaratır. Bu biraz da Nimet'in alıştığımız fedâkar kadından çok uzakta olmasındandır.
Dönemin değişen iktidar algısı, Nimet'in korkularında karşımıza çıkar. Onun hikâyesi, yalnızca bir aşk ya da evlilik hikâyesi olmaktan çıkar; dönemin çalkantılı siyasî ortamında kendi varlığını kurtarmaya çalışan, fakat bu çabasıyla daha da yalnızlaşan bir kadının portresine dönüşür.