Toplam yorum: 3.284.714
Bu ayki yorum: 6.220

E-Dergi

Adnan Çelik Tarafından Yapılan Yorumlar

02.09.2007


BARIŞÇIL BİR OKUL KÜLTÜRÜNÜN OLUŞMASINDA YENİ İMKÂNLAR: “AKRAN ARABULUCULUK”
Son yıllarda televizyon programlarında şiddet içerikli yayınların hızla artmasıyla birlikte şiddetin gölgesinde kalan okullarımız ile ilgili medyada her gün yeni bir haberle karşılaşıyoruz. Televizyon dizilerindeki kült imajlar üzerinden kendini üreten bir gençliğin şiddete bulanmış ergen yaşamları gün geçtikçe kararıyor. Okullarda öğrenciler arasında yaşanan çatışma oranlarının son yıllardaki ciddi artışı, çatışma çözümüne yönelik arayışları da beraberinde getirdi. Yapılan çeşitli araştırmalar, okullarda yaşanan şiddet ve çatışma durumlarının temel sebeplerinden birisinin iletişimsizlik olduğunu ortaya koyuyor. İfade alanları daralan ve kendilerini uygun toplumsallıklarda üretemeyen gençler tepkilerini şiddete başvurarak dile getiriyor.
Okullarda yaşanan şiddet olaylarının artmasıyla beraber yoğunlaşan çözüm önerileri eğitim uzmanlarını da farklı arayışlara itti. İşte geçen hafta İmge Yayınlarından çıkan “Okulda Çatışma Çözme ve Akran Arabuluculuk” kitabı da bu arayışların en önemli ürünlerinden birisi. Fred Schrumpf, Donna K. Crawford ve Rıchard J. Bodıne’nin yazdığı kitap F. Gül Akbalık ve B. Dilek Karaduman tarafından çevrilmiş. Kitapta Akran Arabuluculuk ile ilgili kavramsal çerçeve ve temel açıklamalar, çatışmanın doğası ve çözme ilkeleri, arabuluculuk programının organizasyonu ve uygulanması ile ilgili geniş ve açıklayıcı bilgiler bulunmakta. Yaklaşık 20 yıldan beridir üzerinde çalışılan programın bu süreçte elde ettiği bütün kazanımların yansıtıldığı kitapta, programın uygulanması için gerekli her türlü plan, program, form ve matbu evrak yer almaktadır. Öğrencilerden seçilecek olan akran arabulucuların temel ve ileri eğitimleri için de yapılması gereken çalışmalar yine kitapta ayrıntılı olarak yer almaktadır. Ayrıca akran eğitimlerinin uygulanması için gerekli “Öğrenci Elkitabı” da ilerleyen günlerde yine aynı yayınevi tarafından basılacaktır.
İlk defa ABD’de Urbana Illinois Ortaokulu’nda uygulanan akran arabuluculuk programı, günümüzde Amerika, Kanada ve Avustralya’daki çoğu okulda uygulanmaktadır. Gençlik döneminde okullarda yaşanan çatışmaların artması birçok okulu bu programı uygulamaya itmektedir. Kitapta akran arabuluculuk tarafsız bir üçüncü kişinin yardımıyla, tarafların sorunu çözmek için birlikte çalıştığı bir iletişim süreci olarak tanımlanmaktadır. Okulda öğrenciler arasında yaşanan çatışmaları yine öğrenciler arasından seçilen akranları aracılığıyla çözmeye dayanan akran arabuluculuk programı uygulandığı okullarda çok etkili sonuçlar doğurmuştur. New York şehrindeki altı lisede uygulanan akran arabuluculuk programı ile ilk yılsonunda kavgalarda %46, %45, %70, %60 ve %65 oranlarında azalma görülmüştür. Ayrıca yine Barış Eğitim Vakfı’nın Florida’da devlet okullarında başlattığı çatışma çözme ve akran arabuluculuk programının uygulanması sonrasında, arabuluculuk yapılan çatışmaların %86,2’si çözülmüştür.
Programın etkili bir şekilde uygulanabilmesi ve verimli sonuçlar doğurmasının en temel etkeni öğrencilerdir. Kendi akranlarıyla daha kolay ilişki geliştirebilen öğrenciler, akranlarının çatışmalardaki bakış açılarını, tutumlarını göz ününe alarak bu yaş düzeyine uygun bir süreç şekline getirebilmektedirler. Akran arabuluculuk programının en önemli mesajı okulun farklılıkların konuşulabildiği bir yer olduğu ve kişinin hakkını almak için kavga etmesine gerek olmadığıdır.
Son olarak okullarımızda hızla tırmanan şiddet olaylarının çözülmesi ve iletişime dayalı bir çatışma çözümü için önemli bir rehber kitap niteliği taşıyan bu eserin okullarımızdaki rehberlik servisleri için çok önemli imkânlar taşıdığını söyleyebiliriz. Bireyin kendisini ifade etmesine fırsat veren arabuluculuk süreci, gençlerin benlik kavramlarını güçlendirmekte ve kendi özdenetim mekanizmalarını geliştirmektedir. Sorumluluk duygularını güçlendiren akran arabuluculuk iletişim sürecini kesintiye uğratan şiddet tepkilerini ortadan kaldırarak diyaloga dayalı barışçıl bir okul kültürü geliştirmektedir. Barışçıl bir okul kültürünün geliştirilmesinde önleyici bir temel program niteliği taşıyan akran arabuluculuğun okullarımızda da yaygınlaştırılması ve özellikle Milli Eğitim’in bu programa yönelik pilot uygulamaları destekleyerek ortaya çıkacak olumlu sonuçları yaygınlaştırması gerekmektedir.
Adnan ÇELİK-Sınıf Öğretmeni
Merkez İlköğretim Okulu
Kulp/Diyarbakır
E-mail: [email protected]
Tel: (0505) 80784 34



17.10.2005

ÇAĞDAŞ FRANSIZ DÜŞÜNCESİ VE FELSEFENİN NİTELİK SIÇRAMASI Çağdaş Fransız Düşüncesi 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Kulübü’nün düzenlediği “Çağdaş Fransız Düşüncesi” başlıklı konferanslarda yapılan konuşmaların ve sunulan bildirilerin metinlerinden oluşuyor.Kitap Fransız düşüncesinin son dönemlerde genelde bütün felsefe geleneğiyle özelde ise Alman düşüncesiyle hesaplaşmasının öznesi sayılabilecek en önemli kişileri tanıtmayı hedefliyor.Bunu yaparken genelde Çağdaş Fransız Düşüncesine ilgi duyan ama bunu fazla da bilmeyen öğrenci kesimine yönelik bir amaçla yola koyuluyor.Daha doğrusu kitabı derleyen Zeynep Direk ve Refik Güremen’in iddiası bu ama çağdaş Fransız düşüncesine ilgi duyan ve bu konuda kısmen de olsa bazı ön okumalara sahip birisi olarak diyebilirim ki kitap ne iddia ettiği gibi öğrencilere yönelik bir sadelik ne de bir bütünlük olgusu taşıyor.Metinler ya çok kavramsal düzeyde işliyor ya da çok bölük pörçük,sadelikten uzak bir biçimde yazılmış.Yani kitabı okuduktan sonra derleyenlerin tanıtmayı amaçladığı Fransız düşünürler hakkında net bir imge oluşturmak çok zor ama yine de okunmaya değer. Zeynep Direk, Galatasaray Üniversitesi felsefe Bölümünde öğretim görevlisi.Özellikle Derrida ve Levinas üzerinde ama genel olarak Çağdaş Kıta Avrupası Felsefesi üzerine çalışıyor.YKY’den çıkan son kitabı Başkalık Deneyimi adlı kitabı da bu kıta Avrupası Felsefesi üzerine yazdığı makalelerden oluşuyor. Kitap her ne kadar Çağdaş Fransız Düşüncesini tanıtma amacıyla yazılmış olsa da aslında bu düşüncenin tamamını vermeye yönelik bir bütünlük iddiası da taşımıyor.Nitekim kitap sadece Çağdaş Fransız Düşüncesinin en önemli temsilcileri sayılabilecek Sartre, Deleuze, Foucault, Lacan, Levinas, Derrida, Nancy ve M. Henry’i tanıtan makalelerden oluşuyor.Adı sayılan bu düşünürlerden özellikle Nancy ve M. Henry Türkiye’de pek tanınmıyorlar.Derleyenlerin bunları bilinçli bir şekilde kitaba aldıkları kitapta da belirtilmiş ve aslında çok önemli bir adım bu.Çünkü bu düşünürler genelde hem Fransa’da hem de Türkiyede diğer düşünürlerin gölgesinde kaldılar ve pek tanınmadılar. Özetle denebilirki kitap Türkiye’de Çağdaş Fransız Düşüncesini tanıtma yönünde önemli bir adım olarak yorumlanabilse de ,kitabın içinde bulunan makalelerin içerik boyutundaki birtakım zorluklar da kitabın eksileri olarak görülebilir.

17.10.2005

SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM POSTMODERN BİR METİN Mİ?Latife Tekin 80 sonrası Türkiye edebiyatının önde gelen isimleri arasında yer almasına rağmen bilinçli edebiyat okuru dışında pek tanınmış popüler bir isim değildir.Kayseri’nin bir köyünde doğan daha sonra İstanbul’a yerleşip köyden kente göçün birey üzerinde yarattığı bütün etkilenimleri bire bir yaşayan Tekin,yazdığı ilk kitap olan Sevgili Arsız Ölüm’de bu köyden kente göç hikayesinin bütün olası dışavurumlarını büyük bir ustalıkla anlatısına taşır.Yazar,anlatısına köyde yaşayan bir ailenin Anadolu’nun bütün otantik gelenekselliğini,yaşamlarındaki büyülü,cinli,perili ve efsunlu ayrıntıları taşıyarak adeta bir orta Anadolu mitolojisi inşa etmiştir.Anadolu halkının yaşamına yerleşmiş bütün sözlü kültür geleneğini kendi öz yaşam pratiğinin süzgecinden geçirerek adeta destansı bir yoğunluk içinde anlatısına taşıyan Tekin yazdığı ilk kitabı olmasına rağmen edebiyat dünyasında oldukça derin bir etki uyandırmıştır.Kimi edebiyat otoritelerince Gabriel Garciya Marquez’in yapıtlarına benzetilen Sevgili Arsız Ölüm gücünün büyük bir kısmını anadoludaki yoğun sözlü kültür geleneğinin böylesi büyük bir ustalıkla söyleme aktarılmasından alır.Yazar kendine özgü etkileyici üslubuyla adeta bir başyapıt yaratmıştır.Kitabın oldukça değişik bir tarzla yazıldığını ilk sayfalardan itibaren hissetmemek mümkün değildir.Çağdaş roman geleneğinin ana bileşenleri sayılan zaman,mekan ve olay olması gerektiği bağlamda kullanılmaktan ziyade adeta içice geçmiş ve hatta birbirlerinden ayırt edilemez olmuştur.Kitap genel olarak bu ana bileşenlerden olay lehine bir tavırla yazılmıştır.Klasik edebi metinlerde rastladığımız tasvir etme,betimleme,zaman ve mekan duygusunu güçlendirme yerine;sürekli birbiri üzerinden kayan bir olaylar dizisinin yoğun bombardımanı altında adeta bir göstergeler bolluğuyla karşılaşırız.Her sayfada olaydan olaya geçilen yoğun bir uyarıcı zenginliği karşısında okuyucuyu oldukça yoran ama olayın oluş sürecini sürekli canlı tutarak da okuyucuyu metnin zengin çağrışımsal alanına hapseden bir yapıt olarak okunan kitap son dönemlerde sık sık konuşulan postmodern roman kurgusuna da oldukça yakın gibi durmaktadır.Hem modern roman kuramının bileşenlerinin muğlak kullanımları hem de anlatının gerçekle, sözlü kültürün mitolojik kodlarını bir arada vererek adeta bir gerçeklik sorunu yaratması kitabı postmodern edebiyat kuramının gösterenlerine götürmektedir.Örneğin kitaptaki Dirmit karakterinin sürekli cansız nesnelerle konuşması,Atiye’nin öbür dünyayla bol bol iletişim kurması vb gibi durumlar ile kitapta sürekli olarak karşımıza çıkarılan gündelik hayata dair birtakım ayrıntıların bir arada verilmesi okuyucuyu gerçekle gerçekdışı arasındaki çizgide adeta desteksiz bırakır.Bazen öyle anlar olur ki neyin gerçek neyin gerçekdışı olduğunu kavrayamayacak kadar zihni karışan okur bir de eğer anadolunun o mitolojik öğelerine yabancı değilse iş içinden çıkılamayacak bir hal alır.Kitabı postmodern bir metin olarak kurgulamamıza kanıt olabilecek bir diğer ayrıntı da olayın geçtiği dönemde ülkede meydana gelen birtakım toplumsal durumların birebir verilmek yerine herkesin toplumsal bilinçdışında yer etmiş olan bazı çağrışım ve kodlar aracılığıyla aktarılmasıdır.Bu da postmodern kuramın bütün simgeciliğini taşıyan bir yöntemdir.çünkü postmodern romanda kodlar,simgeler ve göstergeler konuşur.Her şey apaçık verilmek yerine birtakım metafor ve eğretilemelerle aktarılır.
17.10.2005

POST-YAPISALCILUK VE POSTMODERNİZM Madan Sarup, Post-yapısalcılık ve Postmodernizm adlı eleştirel kitabında 1968 olaylarından sonra eşgüdümlü bir şekilde hızla yükselen post-yapısalcılık ve postmodernizm akımları ile bu akımların öncüsü sayılan kişileri eleştirel bir marksist bakış açısıyla tanıtıyor. Yazar,öncelikle post-yapısalcılık alanında kendini kabullendirmiş olan üç önemli isim üzerinde durur:Lacan, Derrida ve Foucault. Lacan’nın psikanalizi dilbilim üzerinden yeniden yorumlayıp yapılandırması;Derrida’nın “yapısöküm” denilen eleştirel kuramıyla batı felsefesi geleneğine sinmiş olan metafizik temelleri parçalaması;Foucault’un “kazıbilimi” ve “soykütüğü” çalışmalarıyla iktidar ve bilgi arasındaki ilişkiyi deşifre etmesi gibi kendi alanlarında oldukça yeni ve kışkırtıcı bir perspektif yaratan düşüncelerin oldukça ayrıntılı bir çözümlemesini sunan yazar,hemen devamında köklerini Nietzche’den alan ve Marksizme karşı oldukça etkili bir biçimde geliştirilen post-yapısalcı düşüncenin çok farklı bir radikal ucunu temsil eden Deleuze ve Guattari’nin aykırı düşüncelerini oluşturan “şizo-analiz”i kısa bir biçimde değerlendirir. Post-yapısalcılık ve postmodernizm hareketleriyle beraber yükselen bir diğer önemli hareket de feminizmdi.Yazar üçüncü bölümde feminist kuramın önde gelen isimleri olan ama aynı zamanda Derrida ve Lacan’a yönelik göndermeleriyle de post-yapısalcı ve postmodern olarak da görülen üç önemli Fransız kadın kuramcıyı tartışır:Cixous, İrigaray ve Kristeva.Bu üç kuramcının kadın sorunsalını Lacan ve Derrida’nın ürettiği post-yapısalcı söylemler üzerinden geliştirme ve derinleştirme çabası onları da post-yapısalcılığa oldukça yaklaştırmaktadır.Özellikle Cixous ve İrigaray Derrida’nın Batı felsefesindeki kavramsal çiftler hiyerarşisine yönelik eleştirel çözümlemelerini erkek/kadın çiftindeki kavramsal hiyerarşide kullanarak oldukça etkili bir yol kattetiler.Ayrıca Kristeva’nın Lacan’nın psikanalitik yorumunu dilbilime taşıyarak kadın ve erkeğin dil içerisinde oluşan birer yapaylık olarak görülmesi bağlamındaki düşüncelerinden etkilenmesini de yazar bu kadın kuramcıların post-yapısalcılıkla olan ilişkilerinde bir kanıt olarak okur. Son iki bölümde ise adları postmodernizmle beraber anılan iki önemli ismin-Lyotard ve Baudrıllard- postmodernizmle olan ilişkilerinin ayrıntılı bir çözümlemesi yer alıyor. ‘Postmodern Durum’ adlı kitabıyla geniş yankılar uyandıran ve hatta postmodernizmi ilk defa açık olarak ilan edip tanımlayarak postmodern düşüncenin ilk savunucularından birisi olan Lyotard ve enformasyon teknolojisindeki değişimin kitleler üzerinde yarattığı sonuçları oldukça postmodern bir tarzda yorumlayan,gerçekliğin artık yitirildiğini,sadece bir simülasyon dünyasının göstergeler savaşını yaşadığımızı iddia eden Baudrıllard’ın ayrıntılı bir teorik açılımı yapıldıktan sonra, yazar genel olarak yukarıda adı geçen post-yapısalcı(Lacan,Derrida ve Foucault) ve postmodern(Lyotard,Baudrıllard) kuramcıları marksist bir eleştiri odağına yerleştirir. Yazar son bölümde postmodernizm ile feminizm arasındaki ilişki ve etkilenim noktalarını tespit ederek aslında bu iki hareketin ne kadar birbirlerine bağlı olduğunu ve aynı oranda birbirlerini nasıl büyüttüğünü oldukça ikna edici bir biçimde aktarır.Yazarın bütün bu kuramcılara yönelttiği eleştirilerin en önemlisi,bu kuramcıların herhangi bir “meta anlatı”yı reddederkenki iddialı tavırlarının bile tersinden düşünüldüğünde bir büyük anlatı iması taşıdığı paradoksudur..

17.10.2005

ZERZAN:ÜTOPİK BİR ANARŞİZM Mİ? Amerika’nın önde gelen anarşist yayınlarından biri olan “Anarchy” dergisinin sürekli yazarları arasında yer alan John Zerzan, son dönemlerin en önde gelen anarşist kuramcıları arasında gösteriliyor. Yazar,Gelecekteki İlkel adlı bu başyapıtında uygarlığa ve onun ürünü olarak ortaya çıkan sembolik kültürün yabancılaştırıcı etkilerinin kışkırtıcı bir eleştirisini sunuyor.Yazar,uygarlık öncesi yani kimilerince “ilkel”,kimilerince “yamyam” ve kimlerince de “yabanıl” olarak adlandırılan toplumların günümüzde yaşanan yaşam biçiminin yabancılaştırıcı kodlarıyla yorumlanıp çarpıtıldığını;onlara yüklenen birçok olumsuz anlamın günümüzün hastalıklı bilinciyle üretildiğini;oysa gerçekte bu toplumların bir zamanlar günümüze oranla çok daha iyi bir yaşam pratiklerinin olduğunu iddia etmektedir.Son yıllarda elde edilen antropolojik verilerin kendi tezlerini güçlendirdiğini belirten yazar,o dönemdeki muhteşem yaşam pratiğinin uygarlığa geçişle birlikte yok olduğunu ve özgürlüğe ulaşılmak isteniyorsa bu idealize yaşamın önünde bir engel olarak duran uygarlığın bütün sembolik dışavurumlarını oluşturan zaman,dil,yazı,sayı ve sanat gibi birtakım olguların yeniden düşünülmesi gerektiğini ve bunlardan kesinlikle vazgeçilmesi gerektiğini belirtiyor. Zamanın sürekli iktidar kurumları lehine bir kategorizasyon süreci ürettiğini;dilin insanlar arasındaki dolaysız ve otantik iletişimi kırılmaya uğrattığını;sayıların benliğin algısal bütünlük biçimlerini daralttığını ve son olarak da sanatın insanlığı kendi gerçek yaşam doğasına yabancılaştırdığını iddia eden Zerzan,tek çözümün bütün bu sembolik kültürü reddetmemiz olduğunu söyler ama böylesi korkunç bir kopuşu gerektirebilecek kadar ikna edici bir alternatif paradigma da öneremez. Bize sadece geçmişte yaşandığı iddia edilen bir neolitik yaşam düşünden başka hiçbir şey veremeyen Zerzan’nın söyledikleri her ne kadar bireyi modern yaşamın yıkıcı doğasına karşı eyleme kışkırtan bir tepkisellik uyandırsa da;gerçekliğin o sert alanında bir sevicilik duygusundan başka bir şey de yapılamaz gibime geliyor.