Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

faik çelik Tarafından Yapılan Yorumlar

12.06.2024

Kitabın adı çok ilgi çekici ve azınlıklara ilişkin romanlar her zaman okuma listemdedir. “Pedal Çeviren Kadınlar”Rum bir ailenin hikayesi, ablasının 1955-6 yıllarında tutmuş olduğu günlüklerin anımsattıklarıyla İmroz-İstanbul hattında Türkiye’deki Rumların ortak dünyasını anlatıyor yazar. Dil akıcı değil ve yer yer benzer cümlelerle karşılaşınca okuma zevksiz oluyor. Aslında “Eolya Toprağı”nı (Ilias Venezis) okuduktan sonra Rum azınlığın yaşadıklarını anlatan hiçbir kitabı beğenmez oldum.
15.05.2024

Her ne kadar adında rakı ön plana çıkarılmışsa da Osmanlı İmparatorluğu’nun 650 yılı, Cumhuriyet dönemi ve günümüz Türkiye’sinde alkolün (rakı-şarap-boza) kullanımını, siyasi, toplumsal ve dini yansımalarını ve içki kültürünü inceleyen kapsamlı ve farklı bir perspektifle yazılan bu kitabı çok beğendim. Geniş kaynakçası, belgelere dayanan tezleri, korkusuzca yazılmış gayriresmi tarihi ile referans olarak bir kaynak kitap.

Bu kitabın özünü 130. saygadaki şu cümle özetliyor ; “Şeriat ve devletin kanunları, şarabın üretimi ve satışıyla uğraşanlar ile içenler için bir tehdit oluştursa da, toplumsal baskı caydırıcı bir güç olarak bu tehdite eklense de, hiçbir kanun Müslüman’ın şarabı düşünmesini de hayal etmesini engelleyemez. Neticede Kuran ona cenette şaraptan ırmaklar vaat etmiyor mu ?”

Okunmasını öneriyorum.
03.05.2024

Ayfer Tunç’tan okuduğum 3. roman, üçü de çok farklı konularda. Zaten yazarın bana göre öne çıkan yönü konu sıkıntısı çekmemesi, heybesinde çok turp var. Bu romanına çok çekici bir başlangıç ile giriyor, ama sadece bir sayfa, sonra klasik Ayfer Tunç anlatısına dönüyor, hayatın içinden, günlük yaşamdan, yurdum insanlarından bolca hikaye. Hikayelerin ortak yönleri yüzeysel olmaları, derinlere inmemek için kasıtlı olarak bir noktada başka bir hikayeye eklemlenmeleri.

“Kuru Kız” okuduğum diğer kitaplara göre en didaktik olanı, Ayfer Tunç çok bildiğini, çok okuduğunu okura belli etmeye çaba sarfeden, bilmiş bir uslupla yazmış bu kitabını. 40 yaşlarında hayatında değil uçak, tren ve şehirlerarası otobüse bile binmeyen bir kızın Buenos Aires’e bilet alıp elini koymuş gibi Arjantin’in en güneyine gitmesi de okurla kafa bulmak gibi geldi bana.
28.04.2024

G.Dyer savaşın kendisi yerine savaş fikrinin toplum üzerindeki etkilerini edebiyat (şiir, öykü, roman) ve güzel sanatlar (heykel, resim, fotoğraf, savaş anıtı, mezar taşları) örnekleri kullanarak anlatıyor. Odaklandığı savaş ise kendisinin “Büyük Savaş” olarak tanımladığı 1. Dünya Savaşı. Yazar İngiliz olduğundan o pencereden bakarak değerlendirmelerini yapıyor. Savaşın çok kısıtlı bir bölgesindeki Flandre ve Fransa’nın kuzey batısındaki kara savaşını merceğine alıyor. Kitabın özgün adı “The Missing of the Somme”. Somme Savaşı 1916’da Fransa'da gerçekleşmiştir. Yazar savaşın geçtiği yerlerde yapılan mezarlıklardaki ziyaretçi defterlerine yazılanları da ironik bir anlatımla aktarıyor. Özellikle deftere yazılan bir düşünceye verilen cevapların, sorguluyor. Ayrıca savaşın dehşet verici olabileceğini ama bizlerin bu kavramı klişe haline getirip bir formaliteye dönüştürdüğümüzü düşünüyor. Yazar savaş meydanlarını, anıtlarını ziyaret ederek algılarını yazıya döküyor.
25.04.2024

Mülteci-sığınmacı edebiyatına dair okuduğum en sarsıcı kitap. Gölde boğulup cesedi bulunamayan bir adamı “tekinsizlik, bilinmezlik,” kavramlarıyla özdeşleştiriyor, romanda Afrika’dan gelen mülteciler gibi. Derisi siyah olan bu insanlar, sırf derilerinin renginden dolayı beyaz derili mültecilere göre göl dibindeki cesetle daha çok kader birliği içindeler. Romanın kahramanı D.Almanya kökenli emekli bir profesör. İleri yaşına rağmen ülkesindeki Afrikalı sığınmacıların derdini dert eden bir güzel insan. Avrupa ülkelerinin başta Almanya olmak üzere yasaların arkasına sığınarak insanlık adına ikiyüzlülük yapmalarını anlaşılır bir dille anlatıyor. Ülkelerindeki savaştan, iç çatışmalardan, politik baskılardan kaçan bu insanların dramınını, her gayri insani gerekçeyi “yasa” ile açıklayıp bu yasaları çıkaranların da kendileri olduğunu görmezden gelmelerini, zorunlu olarak sığınmacı olan bu insanları ölüm ve zulüm arasında bir seçime zorlamalarını yakıcı bir dille anlatıyor yazar.