Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

KY-98832 Tarafından Yapılan Yorumlar

05.10.2003


Epey önce almıştım, daha yeni okumak kısmet oldu.. KURTLAR İMPARATORLUĞU.. Elime aldığımda içinde ne tür bir hikâyenin anlatılmış olduğunu, bana neler söyleyeceğini bildiğimi, en azından tahmin ettiğimi sandığım konusunda, size yanıldığımı söyleyebilirim. Aslında bu kitabı önceden kestiremiyorsunuz. Şahsen kestiremedim. Kitabın arka tarafındaki tanıtım yazısında yer alanlar, kitabın içindeki konulardan sadece bir iki kelime alınarak derlenmiş kelime topluluğu. Amaç size bilgi vermekten çok, merak duygunuzu pekiştirmek. Zaten tüm kitaplarda yapılan da bu değil midir?. Arka kapağa ve eleştirilere daima önem verin, fakat içini kendiniz görün, olayları kendiniz seyredin..

Jean-Cristophe Grangé, bize kitabı sunduğunda, belirgin, bir takım edebiyat kurallarını hatta kalıplaşmış kuralların bir kısmını hiçe saydığını rahatlıkla söyleyebilirim. -Bana kalırsa- kitabın “en” bariz özelliği üç temel kural zincirine uymaması. Giriş-Gelişme-Sonuç kavramları sanki bu kitapla birlikte tarihe karışmış. Direk “balıklama” bir dalış var olaylara. Yazar, işte bu ilk noktadan itibaren, sizi hazırlıksız yakalamak için çaba hiçbir sarf etmiyor, siz (vurgu “siz”de) gerçekten de hazırlıksız yakalanıyorsunuz. Kitabı elinize alıp, rahat koltuğunuzda yada rahat edeceğiniz herhangi bir yerde ilk sayfayı açtığınızda… Gördüğünüz ilk kelime ile zaten olayın ortasında olduğunuzu kavramanız pek de zor olmuyor. Ne bir tanıtım, ne de yer kavramı ilk kelimeyi oluşturuyor. İlk şok dalgasını atlattığınızı düşünürken, dalga tsinamu gibi tepenize inmeye başlıyor.
---
Jean-Cristophe Grangé, yazar, bize, aslında bildiğimiz fakat “sadece”, “kendimize bile” fısıldamaktan çekindiğimiz, -hayır korktuğumuz değil, çekindiğimiz, milletçe vurdumduymazlığımıza neden olan- olayları bir bir sıralıyor. Yaşamımız boyunca sürekli etrafımızda olan, fakat bizim gözlerimizi kapatıp, başımızı diğer yöne çevirdiğimiz olayları karşımıza çıkarıyor, önümüze seriyor. Yalnız, ince ince, bıkmadan, usanmadan, beynimize yerleştirmek için zaman harcamıyor. Eline geçirdiği ve milletçe bizim avcılıkta kullanmaya çok meraklı olduğumuz çifteli ile, fişekleri ardı ardına acımadan sıralıyor. Fişekler yüzümüze, göğsümüze, elimize, kolumuza, tüm vücudumuza saplandığında bile durmuyor. Atışa devam ediyor. Bilinmedik hiçbir şey yok kitabın içinde, yahut da duymadığımız (fazlası var hatta). Kulaklarımızı tıkadığımız bir çok olay var. Gerçek olan, gerçeğe çok yakın olan. Kendi açımdan söyleyeyim, kitapta hangisinin hayali, hangisinin gerçek olduğunu kestirmek güçleşti bazen. Özellikle son bölümlere yakın, Yeniköy’de bahsedilen ev için sırf Yeniköy’deki evi aradığımı söylersem gülersiniz herhalde  Demek istediğim bazı parçaları birleştirip, bazılarını çıkarıp, diğerlerini eleyip örgüyü tamamlayabiliyorsunuz. Yerler veya isimler değiştirilmiş olsa dahi bazı bazı çatışan pek de bir şey yok. Tabi gerginlik yaratacak durumlar da yok değil..

Aslında tüm bu yazılanlar, bizim bildiklerimizden birkaç kelime fazla. (parantezi açalım) Türkiye’de yaşayıp da bu ülkenin iç durumuna dışarıdan bakabilecek kadar yiğitler varsa –ki var, vefakat onlara yiğit demek ne derece doğru olur acaba!- bir şey diyemem. Yaşadığımız “acı tatlı her ne varsa”, geriye attığımız, ülkemizin adalet anlayışını simgeleyen bir takım gerçekler, yazarın kaleminden, gözlerimize, göz bebeklerimizden beynimizin uyumakta olan noktalarına akıyor. Manavgat çayından Niagara’ya geçiş... Olaylar, -önce- tamamen farklı yönlerden fakat aynı ray üzerinden yola çıkan iki tren gibi, makaslara yaklaştıklarında bile saniyelik geçişlerle kendi yönlerine doğru ilerliyorlar. Her nasılsa buluşma noktaları aynı olacak.. ((Olayları, biri buharlı tren ve diğeri de mavi ekspres tren olarak tanımlayabilir miyim? Tanımlayabilirim..)) Özellikle gün ve geçmiş tarihler iç içe orantılı kotarılmış. Hem merakımızı ilerletirken, hem de kurguyu anlamamızı sağlamış böyle bir yazım şekli. Karakterlerin etrafları ve kendi içlerindeki çekişmeleri abartısız tasvirlerle süslenerek çok iyi aktarılmış bana göre. Sade ve anlaşılır.
yorumu ikiye bölmek zorunda kaldım, kelime alanı yeterli gelmedi..)
05.10.2003


Kaba bir tabir olacak, ancak, kadın olmayan genç bir yazardan, genç bir kız ve olgun bir kadın romanı.
Tuna Kiremitçi’yi önceleri “kadın yazar!” olarak tanıdığımı itiraf edeyim. Ne utanç verici değil mi? Ancak beni böyle düşünmeye iten kendisidir.. Genç bir kızın hikayesini veya olgun bir kadın hikayesini nasıl yazabilirdi ki başka! Ancak kendini ele veren kısmı da gene burada. Tipik erkek gözlemesi. Hatta açık açık belirtilen isteği.. “Git kendini çok sevdirmeden” romanı, basit, yalın, sade tanımlarının hepsine uyuyor. Ne anlatmak istediğini abartmadan, ara yollara sapmadan, dosdoğru koymuş okuyucunun önüne. “Gerçekten bunu yazmak istiyorum ve size de gerçekten bu yazdığımı bunu okutmak istiyorum”.. Bir kadın yazar ise bunu yapmazdı. Kadın doğası daha karmaşık yapıda, o nedenle bu doğayı bir erkeğin gözüyle, hele hele ergenlik devresindeki bir genç kızın, bir erkeğin gözüyle anlatılması çok kolay bir şey olmasa gerek. Tuna Kiremitçi de zaten ergen veya olgun bir kadının ruh halini bir erkeğin gördüğü biçimde anlatmış. Sade ve sadece.. İçerik olarak gençlikten ilerleyiş ve olgunluktan geriye dönüşlerle harika bir roman. Özellikle iki ayrı zamanın da aynı duruma denk konularla uyumu çok doğal. Sadece rahatsız edici bir durumu var. O da bu roman ya da bu hikâye henüz bitmemiş gibi. “Kesinlikle devamı var, olmalı” düşüncesinden kurtulamıyorum.

Bence Tuna Kiremitçi yeni neslin anlayacağı ve sıkılmadan (maalesef roman kavramı çok değişti günümüzde) okuyabileceği nadir yazarlardan biri. İnanıyorum ki yeni Tuna Kiremitçi’ler sayesinde Türk edebiyatı kaybettiği değeri geri kazanacak..