Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570

E-Dergi

Önder Güngör Tarafından Yapılan Yorumlar

16.11.2025

Orta çağ herkesin gizemle baktığı bir çağdır. Bu Gizem anlamak oldukça zor.
Avrupa'nın. Karanlık orta çağ döneminde. Almanya. Isviçre. Fransa Ve Polonya topraklarında olup burada. 50.000 kişi Cadı suçlamasıyla öldürülmüştü ilk bilinen gerçek Cadının Cinsiyetin kadındır.. Güzel bir kaynak diyebilirim. Dönemin Orta çağına ışık tutuyor adeta. Aslında. Haçlı seferlerinden Konuyu ele alırsak Federal yapının. Ve dere beylik döneminde. Kadınlara geçen. Zenginlik ve Mülkiyet hakkı. Kilise tarafından. Elinden alınmak istenmesini anlatıyor diyebiliriz. Yani açıkçası. Zengin olan kadınlara. Kilise tarafından yaftalanmış bir cadılık söz konusu

1.350 Ve 1.780 yılları arasındaki. Dönemi anlatmaktadır. Bu sürece etki eden önemli unsurlar, din faktörü, siyasi yapı. Sosyo ekonomik şartlar Ve zihinsel şartladır Çok sayıda kadın Aralarında Az da olsa erkeklerinde olduğu Cadı olduğu şüphesiyle yakalanmış Birtakım Çeşitli işkencelere maruz kalmışlardır.


12.11.2025

lk sayfalarda, Şermin Yaşar’ın rahat, içten üslubuna kapılıp gitmiştim; öylesine doğal, öylesine yaşanmış bir anlatı ki adeta bir aile sohbetinin tam ortasında gibiydim Karakterlerin kendi iç dünyalarıyla sessiz bir monologu paylaşmasını izlemek; her birinin köşesine hapsolmuş duyguları özgür bırakmak gibiydi.Roman, üç erkek kardeş—Emin, Ethem, Ekrem—ve eşlerinin bakış açılarından sürerken, her bölüm bir başka iç ses eşliğinde ilerliyor. “Herkes kendi açısından haklı,” satırları sarıyor insanı, ama bir yandan da “Kim gerçekten neyi yaşıyor?” sorusunu derinleştiriyor “Aklınızdan ‘aynı çatı altında yaşamak karı koca olmak demek midir?’ sorusu geçiyor,” diyen yorumun duygusunu çok iyi anlıyorum; her bir sayfa o kadar tanıdık ve gerçek ki Bazen “Bunlara kalsa gerçekten bir aileyiz. Her hafta yemekleri birlikte olanlar aile olur,” Sanki psikologsun ve herkes ayrı sırlarını döküyor.” Bu düşünceyi okurken çok etkilendim Roman su gibi akıyor—okurken boğazınızda o hafif buruk tat kalıyor.
12.11.2025

Puslu Kıtalar Atlası”sını elime aldığımda, zamanın dokusu sanki yavaşlamış gibiydi: Kitabın sayfaları arasında İstanbul’un gölgelerle örtülü, gizemli bir 17. yüzyıl resmi canlanıyor.Sizi Galata meyhanelerine, korsanların denizlerine, yeraltı insanlarının labirentlerine sürüklüyor; ama bunlar tarihsel bir dekor değil—hep birlikte postmodern bir masalın parçaları, öyle derin ve öyle canlı ki adeta nefes alıyor Karakterler öyle gerçek, öylesine dokunulabilir ki; Uzun İhsan Efendi ve oğlu Bünyamin, rüyalarla örülmüş bir atlas kurarken aslında kendi iç haritalarını çiziyorlar. Düşle gerçek, bilinçle bilinçaltı arasında ince bir çizgi—"Düş görüyorum, öyleyse ben varım. Varım ama ben kimim?" satırı, bu labirentin merkezine atılan bir anahtar gibi çarpıyor Fantastik unsurlar, Osmanlı dönemiyle buluşuyor; her sayfada tarih, masal ve felsefe iç içe geçiyor. Kitabın bu yapısı; okuyucuyu hikâyenin içine davet ediyor, ama bir yandan da "her şeyin düş mü gerçek mi?" sorusunu düşündürüyor.
12.11.2025

Campbell, yalnızca kahramanların değil, hepimizin içsel dönüşümlerinin izini sürüyor: Gılgamış’tan Odysseus’a, Buddha’dan Thor’a kadar her kahraman, içsel bir dünya yolculuğundan geçiyor; bu onları bizden farklı kılan değil, evrensel kılan şey
Kitabın ilk başlarında, monomit adı verilen o arketipik şablonla tanışıyorsunuz. Bu öyle bir şablon ki—‘günümüzde bile her anlatı onun gölgesinde şekilleniyor’ diye düşündürüyor. Star Wars, Matrix, Yüzüklerin Efendisi gibi modern anlatıların bu kadim şablona olan borcunu fark ediyorsunuz
İlerledikçe, metnin akademik ve yoğun diliyle yüzleşiyorsunuz; bazı yorumcular “akademik, dağınık, yorucu” olarak tanımlasa dabu ağırlık haliyle o evrensel tema dokusuna daha güçlü nüfuz etmenize izin veriyor. Kısacası, bu eser kitaplığa çabucak geldiğinde açılan değil, zamanla, sindirerek açılan bir kitap
“Her bir sayfa bir kadim efsanenin yankısı gibi,” demeliyim. Mitolojinin o sembolik derinliğiyle buluşuyorsunuz; .
11.11.2025

Aslında bu kitabı okumayı Geleceğe dönüş 3 filminde çılgın doktor
Dr. Emmett Brown tavsiyesi üzerine okudum
Jules Verne’in Aya Yolculuk kitabı, sadece bir roman değil — hayal gücünün göğe fırlattığı bir kurşun gibi insanlığın bilinmeyene attığı ilk büyük adımlardan biri.
Kitabı okurken en çok etkileyen şey, Verne’in 19. yüzyılda yaşamasına rağmen 20. yüzyılın ve hatta bugünün bilimsel gerçekliğini neredeyse sezgisel bir isabetle kurgulamasıydı. Henüz aya çıkılmasına yüz yıl varken, bir top mermisi gibi fırlatılan kapsülle yapılan yolculuğun detaylarını böylesine titizlikle anlatması, yalnızca yaratıcı değil, aynı zamanda vizyoner bir dehayı işaret ediyor.
Romanın dili zaman zaman teknik detaylarla ağırlaşsa da bu, anlatıya ayrı bir inandırıcılık katıyor. Okur olarak kendimi bir bilim dergisi okur gibi değil, Ay’a gerçekten gitmeye hazırlanan bir ekibin içinde hissederken buldum.