Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570

E-Dergi

Önder Güngör Tarafından Yapılan Yorumlar

11.11.2025

jung’un sözleriyle başlayan kitap, bize iki yol gösteriyor: Dışarıya bakmak, dünyayı anlamaya çalışmak. içeriye bakmak, kendimizi keşfetmek.
Dışarıya bakmak kolaydır; hepimiz hayatı, insanları, başarıyı görmek için gözlerimizi dışarıya çeviririz. Ama Jung’un dediği gibi, gerçek uyanış içeriye döndüğümüzde başlar. Çünkü bastırdığımız duygularımız, gizlediğimiz gölgemiz, takındığımız maskeler (persona) hep orada durur.
Kitap boyunca Jung’un önemli kavramları anlatılır:
Persona: Toplumda taktığımız maskeler.
Gölge: Bastırdığımız, yüzleşmekten kaçtığımız yanlarımız.
Anima ve Animus: Her insanın içinde taşıdığı karşıt cinsiyetin ruhsal izdüşümü.
Kolektif Bilinçdışı: Hepimizin ortak bilinçaltında taşıdığı arketipler.
Bireyleşme: Kendi bütünlüğümüze, öz benliğimize ulaşma süreci.
Kitap, bunları kuru bir teori olarak değil; hayata dokunan örneklerle, akıcı bir dille aktarıyor. Okudukça insan kendine soruyor: “Benim maskem ne? Gölgemde neler gizli? Hangi içsel yolculuktan kaçıyorum?”
11.11.2025

Suç ve Ceza'yı okuduğunda insan sadece bir roman bitirmiş olmaz; sanki kendi ruhunun karanlık dehlizlerinden geçmiş gibi olur. Kitap, Raskolnikov’un işlediği cinayet üzerinden basit bir suç hikâyesi anlatmaz; aksine insanın vicdanı ile aklı, gururu ile merhameti arasındaki ölümcül çatışmayı sahneye koyar.
Raskolnikov’un kendine kurduğu teoriler—“bazı insanlar sıradan, bazıları ise yasa koyucu olabilir”—okudukça insanı ürpertir. Çünkü bir noktada fark edersin: aslında hepimiz bazen kendi içimizde, başkalarının üstünde görmeye çalışırız kendimizi. Ama işlenen suç, aklın mantıklı kıldığı bir fikir değil, ruhu paramparça eden bir lanete dönüşür.
Dostoyevski burada insana şu gerçeği gösterir: Suç sadece kanla değil, düşünceyle de işlenir; ceza ise sadece mahkeme salonunda değil, insanın kendi vicdanında başlar.

Roman boyunca Petersburg’un karanlık sokaklarında dolaşırken, şehrin ağır havası Raskolnikov’un r
10.11.2025

Kitap aslında sadece bir mitoloji anlatısı değil, bizim bugünle ilişkimizi de sürekli dürtüyor. Dionysos’u okudukça, onun sadece “şarap ve eğlence tanrısı” olmadığını görmek insanı şaşırtıyor. Çünkü kitap boyunca, onun özgürlüğün, başkaldırının ve yaşamı bütün acısıyla, neşesiyle kucaklamanın bir simgesi olduğunu fark ediyorsunuz.
Dionysos’un kadınlara alan açan, onları toplumun baskılarından özgürleştiren tarafını çok güçlü işlemiş. Bu bana şunu düşündürdü: mitolojiyi sadece “eski hikâyeler” gibi görmek, aslında o hikâyelerin bugünkü dünyada hâlâ nasıl yankılandığını gözden kaçırmak demek.

Kitap bende şöyle bir his bıraktı: Dionysos, insanın içinde bastırılmış olan yanları –özgürlük isteğini, haz arzusunu, hatta kaosa duyduğu ihtiyacı– kabullenmeye çağırıyor. Ama bunu “sadece eğlenelim, dağılalım” şeklinde değil, daha varoluşsal bir derinlikte yapıyor. Yani Dionysos’u takip etmek, biraz da kendinle yüzleşmek demek.
10.11.2025

Donald P. Ryan oldukça yaratıcı bir anlatım tercihiyle bizi M.Ö. 1414 yılının bir gününe götürüyor ve 24 saati, her biri farklı bir karakterin gözünden anlatıyor.
Güneşin doğuşuyla birlikte bir çiftçinin sabah erkenden Nil’in kıyısında çalışmasına tanık oluyoruz;öğlen saatlerinde bir rahibin tapınak ritüellerini izliyoruz;gece ise bir mezar soyguncusunun gölgeler arasındaki telaşına şahit oluyoruz.Her bölüm neredeyse kısa bir öykü gibi ve Ryan her karakterin sesini ayrı ayrı hissettirebiliyor.
Yazar,arkeolojik bilgileri kuru bir tarih dersi gibi değil,gündelik hayatın içine ustalıkla yediriyor.Mesela, Mısırlıların kelliğe karşı kullandığı karışımlar, mumyalama işleminin detayları ya da sıradan insanların inançları üzerinden dönemin zihniyetini anlamak mümkün oluyor. Bu sayede kitap bir tarih metninden çok, zamanda yapılmış bir yolculuğa dönüşüyor.

Son sayfayı kapattığımda aklımda şu his kaldı: Eğer o döneme gidip bir günlüğüne orada yaşasaydım, aşağı yukarı böyle bir şey olurdu.
10.11.2025

İlk defa King okudum ve açıkçası bu kadar duygusal, bu kadar hüzünlü bir hikâye beklemiyordum.

Eşi öldükten sonra yazamayan bir yazarın sessiz bir göl kenarına çekilmesiyle başlıyor her şey.Ama o göl, o ev, o sessizlik... yavaş yavaş içini kemiren bir karanlığa dönüşüyor.King korkuyu çığlıklarla değil,sessizlikle veriyor.Bazı sayfalarda gerçekten bir şeylerin seni izlediğini hissediyorsun ama aynı zamanda Mike’ın yalnızlığına da üzülüyorsun.

En çok şaşırdığım şey,bu kitabın aslında bir yas ve kabullenme hikâyesi olması.Hayaletler var evet,ama onlar bile insana ait duyguların bir yansıması gibi.Korkudan çok bir ağırlık bırakıyor insanda.

King’in anlatımı çok canlı.

Son sayfayı kapattığımda hissettiğim şey şuydu:

“Bu adam sadece korku yazarı değil.Bu adam insanın içindeki karanlığı yazıyor.”
King beni korkutmadı belki ama huzursuz etti,düşündürdü ve biraz da kalbimi burktu.
İlk King deneyimimden sonra artık kesin biliyorum:Bu adamın karanlığında kaybolmaya değer.