Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
12+1 Yalan
Kısacık yalanların taşıdığı semboller metinleri uzama yayıyor, az önce ikinci kez okudum ve birkaç kez daha okuyabilirim, öyküler genişledikçe genişliyor ve ucunu bulamıyorum, bitmiyor, öncesi ve sonrası kendilikten beliriyor, Max Frisch'in günlüklerindeki ölümün ve yaşamın süreğen birlikteliğini bu öykülerde somutluyorum, çaresiz. Çıkar yol yok; yaşamların kesişimlerini bir soluğa sıkışmış halde buluyorum, bir sonraki sözcük ayrılıkları, bir anlamda ölümleri taşıyor. On ikinci yalan olan Ruh'ta bir çocuk, ruhunu kurcalamaktan başka bir şey bilmiyor, diğer çocuklar ve yetişkinler tarafından seviliyor ama yalnız, uzak duruyorlar ondan. Elde parlak, yeni bir ruh. Diğer yanda bir civciv, ördek yavrusu gibi büyütülünce ölüyor. Ruhu civciv gibi büyütülmüş bir ördek yavrusuna yerleşmiş, yine ölüm. Kelebek, ölüm. Kurbağa, ölüm. Tohum, mermer bir bütünlük. Çocuk tohumu/mermeri buluyor, ruhun serbest kalmasına yol açıyor ve ruh yüzyıllar süren yalnızlığından kurtuluyor, uzaklara uçuyor. Çocuk/sanatçı ölüyor sonunda, ruhu bir civcive gidiyor. Biraz kazıyınca çıkan anlamlar yordu ki daha on iki tane var, hangi birinden ne burukluklar çıkacak diye düşünüyorum, aslında çoktan çıktı ama her okuma bir başka boşluğu gösteriyor, dolmaksız.
Yunan yazarların metinlerini toplamaya devam ediyorum, Belge'den İmge'ye kadar pek çok yayınevinin bastığı onca metinden denk geldiklerimi kaçırmıyorum ama işim zor sanırım, çevirmenleri takip ederek ulaşabildiklerimin yanında ulaşamadıklarım da var bayağı. Zamanla artık. Adamopulos'un bu metnini İmge'nin yıl sonu indirimini duyup aldıktan sonra hatırladım, yıllar önce almıştım zaten. Rekorum dört, dört defa aynı kitabı satın alıp üçünü hediye ettim ve dördüncüyü hâlâ okumadım. Müthiş. Böylece bendekini unutup dört adet daha alabilirim. Neyse, Adamopulos 1953'te Atina'da doğmuş ve kendini tutkularına bırakmış. Öyle görünüyor. Paris'te hukuk sosyolojisi, Atina'da klasik gitar, rejisörlük, hukuk eğitimi, devlet radyosunda programlar, dünyanın çeşitli yerlerindeki kültürel organizasyonlarda aldığı görevler derken yaşamı tam dolmamış olacak ki yazarlığa da zaman ayırabilmiş. Sözlük'ten öğrendiğim kadarıyla yazdığı bir oyun İstanbul'da sahnelenmiş, hatta 2012'de İstanbul'a gelmiş kendisi. Ne güzel. Çevirmeni Herkül Millas.
Önsözü Daireler, ben, sen, elim. İki daireden biri konuşuyor, diğeri de daire. Hayal edilen, dairelerin üst üste gelmesi. Grafikle gösterilmiş. "Bir olmak" hayal edilmiş ama öyle olmamış, büyüklü küçüklü kesişim kümelerinden biri ortaya çıkmış ve ortadaki kümenin büyüklüğüyle ortadaki küme dışındaki iki ayrı kümenin büyüklükleri arasındaki... o kusursuz ayrılık diyeyim, çizgilerin belirlediği sınırların aşılamaması, bir çizginin diğeri üzerindeki tek kesişimine indirgenen anlam. Yetersizlik, yetinememek. "Ben ne bileyim? Sen de nasıl bilebilirsin?" (s. 11) Sonuçta en baştaki iki ayrı daireye dönüş. Aradaki mesafenin aşılabileceği umudu, bu kez başka daireler arasında. Yorgunluk bayağı. Bu yorgunluğu başka bir yalanda yakaladım, Fasulye'de. "Binlerce kez tekrarlanmış hiçlik; kimde ne var ve nerde bulur ve kim kimle dosttur ve kökeni nedir ve kaç kuşak eskidir şu soy ve yeniden yaşama dönüş içimizde mi, dışımızda mı ve aşk şöyle midir, böyle midir? Hep aynı fars ve hep aynı yalan." (s. 55) Anlatıcının mendiline bırakılan bir fasulye hikâyesini anlatıyor. Bahçeden fasulyeler toplandı, bir çuvala kondu, bakkala götürüldü, bakkal küreği bir kese kağıdını doldurdu ama bu fasulye yere düştü, bir başına kalıp gidenlere baktı. Günlerce ağladı, toprak ıpıslak oldu ve fasulye yeşerdi. Bir kez anlattı bu hikâyeyi, sonra sustu, sesi çıkmadı. Anlatıcı arkadaşlarının peşinden gidecekti, yalnız kalmak istemiyordu. Fasulyeyi mendile bırakan uşak dedi bunu: "'Ama böylesine bir ağlamadan sonra yeşermeye başlayan bir fasulyenin nasıl acı duyduğunu bilir misiniz?'" (s. 57) Eski yiterken duyulan acı çoktan çekilmiştir, olamayacak şeyler sezildiği an bu acı ortaya çıkar ve eski henüz eski değilken kendini dayatır. Yeniye başlarken duyulan acı, bu ağırdır işte. Güzel bir tazelik duygusunun yanında buruk bir şey. Bu öyküyü öğretmenler odasındayken okudum ve gözlerimin dolmasını iyi gizledim bence. Yeşermenin acısı. Üstelik bahar gelmeden.
İlk yalan, Mektup. Adam terk edilmiş, yalnız başına, ölümün özlemini duyuyor. Tam o sırada bir mektup, sevdiği kadından. Birlikte düş kurmalarını engelleyen şey başkalıkları. "Bende eksik olan sende bulunuyor. Sana sürekli acı veren ve beni hiçbir şey duymamamı sağlayan. Sen ölüyorsun, ben bitkisel yaşamdayım. Haykırıyorsun, bende tıs. Işıktan gözlerin kamaşıyor -ben gözlerimi yumuyor ve karanlıkta kalıyorum." (s. 16) Sonra gerçekten sevdiğine dair bir ek, birkaç satır sonra tekrarlanan. Son değil bu, mazruftan çok zarf konuşuyor: Baron Münhausen, gönderen. Bu gerçekten ölüm demek, bir başkasının karıştığı sözcükler soluyor, adam acısıyla bir başına kalıyor. Yazacaktım ama unuttuğumdan yazmadım, şimdi hatırladım; Bağlar'da Vanda, Aldo'dan yıllar boyunca bir açıklama bekler, adamın neden gittiğine dair. Aldo hiçbir şey söylemez, sebeplerinin Vanda'yı öldürebileceğini düşünüp merhametli olmaya çalışır. Bir noktadan sonra gerçekten her şeyin anlatılmasına gerek yok, gizlenen şeyler gizlendikleriyle kalmalı, hatta açık açık söylenenler söylenmemeli. Geriye hiçbir şey kalmamalı, gedik eldekilerle kapatılmalı. En temiz kesik, bu.
Her bir yalanın tam kurulamamış, dürüstlüğe yaslanamamış bir hikâyesi var, alegorik anlatılar kullanılmış olsa da hepsinin gösterdiği nokta benzer bir yer. Söylemiyoruz ve söylüyoruz, çarpıtıyoruz ve olduğu gibi bırakıyoruz, doyuyoruz ve doymuyoruz, sürüyoruz ve süremiyoruz, bir şekilde birilerine dokunup devam ediyoruz. Dokunur gibi yapanların, dokunmaktan korkanların öyküleri bunlar, haliyle umutla dokunanların da.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi
Tersten başlayayım, Baez'in şahit olduklarından, böylece binlerce yıllık kıyımlar gözde canlanabilir. 10 Mayıs 2003'te Irak'a geliyor Baez, Bağdat Ulusal Kütüphanesi'ndeki hasarı incelemek için uluslararası bir komisyonun üyesi olarak. Savaşın orta yerinde hasar tespiti için çalışıyor, Saddam Hüseyin'in devrilmesinden kısa bir süre sonra. Sokaklarda çatışmalar sürüyor, Hüseyin'in dev heykeli devrilir devrilmez sokağa fırlayan halkın çekirge sürüsü gibi yayılması, devletin kurumlarındaki eşyaları yağmalaması sürüyor. Kütüphane yanmış ve kısmen yıkılmış, en ufak bir depremde yerle bir olacak gibi duruyor. Yağmacılar bütün yazmaları, nadir kitapları, satılabilecek şeyleri alıp ortadan kayboluyor, sonrasında kundakçılar geliyor ve yapıyı yakıyorlar. Amerikalılar hiçbir şey yapmıyor, askerler manzarayı izliyorlar. Üç bin derecelik bir sıcaklık mermerleri çatlatıyor, ateş giderek büyüyor ve binlerce sayfayı yutuyor. Sadece kütüphaneler değil, müzeler de yağmacıların saldırısına uğruyor ve tarihi eserler karaborsada satılmak üzere kaçırılıyor. Af çıkarıldığı zaman sağa sola bakınarak yaklaşıp gizledikleri heykeli bırakarak uzaklaşan çocuklar çıkıyor ortaya, yine de yıkımın akıl almaz boyutlara ulaşması engellenemiyor, tarih parça parça yok oluyor. Báez'in Kitap Tarihindeki En Acı 10 Olay adlı haritasında bu facia onuncu olay olarak yerini almış. Diğer olaylar kronolojik bir şekilde işleniyor, tarih öncesinden günümüze kadar kitapların kıyımına dair bir dünya hikâye, bilinen örneklerden pek bilinmeyenlerine kadar onlarca vandallık var, hatta gümüşçünler bile yer bulmuş kendine, doğal düşmanlar arasında.
Teşekkür bölümünden devam. 12 yıllık bir çalışmanın ürünüymüş bu kitap. Yeni Zelanda'dan Çin'e pek çok ülkenin üniversitesi yardım elini uzatmış yazara, liste dolup taşıyor. Robert Burton'a ve Cortazar'a özellikle teşekkür ediyor Báez, bu kitap onlara çok şey borçluymuş. Bir de ilk sayfadan son sayfaya kadar düzenli bir okuma önermiyor, "olası kitaplar antolojisi" olarak herhangi bir bölümünden başlanabileceğini söylüyor. Böyle de yapılabilir ama kronolojik ilerleyiş günümüze nispeten yakın olan kıyımları aydınlatabilir, bundan bin yıl önceki kıyımla yüz yıl önceki kıyım arasında kolonyal hareketlerin sebep olduğu kültür tahribatının izini sürmek meseleleri derinleştirip -belki- daha iyi bir kavrayış sağlıyor. Yine de tercih okurun. Ben baştan sona gittim, pişman değilim. İsteyen istediği gibi okusun. Bana ne canım. Sunuş bölümü yine Irak izlenimleriyle başlıyor, belleklerinin silindiğini söyleyen bir Ortaçağ tarihi profesörü yitip giden birikimin ardından ağlıyor. Korkunç bir acı. Benzer bir duyarlılık Báez'de de var, çocukken günlerini geçirdiği Venezuela'daki kütüphanenin bir taşkın sırasında sular altında kalması, kitapların okunamaz hale gelmesi hayatının en travmatik olaylarından biri. Bu olayın etkisiyle kitap kıyımlarını takıntı haline getirmiş olabileceğini söylüyor, sonrasında sürekli gittiği bir sahafın da çıkan yangınla kül olması bardağı taşıran son damla olabilir. Yitip gidenleri bulmak istiyor ve incelemesi için veri toplamaya başlıyor böylece. Kendinden yola çıkarak insanın yok etme duygularına da eğiliyor, işin mantığını anlayarak ilerlemenin daha sağlıklı olacağını düşünüyor. "Akılcı bir çağda yaşıyor olabiliriz ama düşünce ve bilim kılık değiştirmiş efsanelerdir." (s. 25) Yıkım da bu değiştirilen biçimlerin başlangıç noktalarında arketipsel olarak yer alıyor, bir toplumun inşasında ve diğerinin ortadan kaldırılmasında, düşmanın tehlikesiz hale getirilmesinde başat bir rol oynuyor. İlerleyen bölümlerde bunun Freudyen bir karşılığına daha rastlarız; kitapların baba figürüne denklenmesi ve babayı yenilgiye uğratma arzusu sonucu yıkımların doğduğu görüşü günümüze ışık tutabilir, gerilere doğru gittikçe psikolojinin dışına da çıkmamız gerekiyor. Romalılarda damnatio memoriae denen dalga, tarihten silinmesi gereken bir insanın/fikrin hemen hemen her yerden silinmesi anlamına geliyor. Kitaplar, heykeller, ne varsa. Kültürel birleştiriciliğiyle kitaplar çok tehlikeli, saldırılacak ilk nesne olarak, gayet kırılgan, öylece dururken yok etmesi kolay. Yok etme kültürüne baktığımızda cahil insanların en masum olanlar olduklarını söylüyor Baez, birikimli insanların sistemli bir şekilde kıyım başlatabileceklerini ve toplu cinnet sonucunda insanları birbirlerine kırdırabileceklerini söylüyor. Örnekleri ilerleyen bölümlerde var ama bir tanesini hemen söyleyeyim: Goebbels. Kendisi deli gibi okurmuş, neyi yaktırıp yaktırmayacağını iyi bilmiş. Heidegger'in de bu yakma işlerine alet olduğuna dair iddialar var ama yapılan bir röportajda yakma işlerine bulaşmadığını söylüyor. Gerçi kesin bir dille reddetmiyor söylenenleri, bana biraz kem küm ediyor gibi geldi ama bilemeyeceğim.
Çok başlık, çok yıkım var, belli başlılarını alacağım. Sadece kıyımların hikâyeleri yok, ilk alfabelerin, metinlerin ortaya çıkışlarının efsaneleri de var. Asurbanipal'in kütüphanesinin yerle bir edilmesiyle ilk kıyımlardan birine geliyoruz. Tabletlerin kırılması halinde tanrıların gazabına uğranacağına dair uyarılar fayda etmemiş, sayısız kayıt ortadan kaldırılmış. Sonrasında Persepolis'in yanışı var. Thais diye bir kadının Büyük İskender'i kışkırttığından bahsediliyor, körkütük sarhoş olan hükümdar kütüphanenin yakılması için emir vermiş ve böylece Zerdüştlerin kutsal kitabının da aralarında bulunduğu pek çok eser kül olmuş.
Antik Yunan. "En iyimser tahminlere göre bile antik dönem Yunan edebiyatı, felsefesi ve biliminin yüzde 75'i kaybolmuştur." (s. 55) Çok üzücü, bilimin antik konseptleri kaybolmasaydı dünyanın şimdiki hali ne olurdu acaba? MÖ 500-200 arasında Atina'da iki binden fazla tiyatro oyunu sahnelenmiş ama bize sadece kırk altısı kalmış, bu da üzücü. Kopya sektörünün de ortaya çıktığı zamanlarmış o zamanlar, yazıcılar zengin olabilirmiş kopyalayıp sattıkları eserlerle. O kadar kopyadan pek azı kalmış günümüze, Báez'in verdiği örnekler arasında "Platon'unkinden daha yaygın olarak okunan bir Devlet" var, Kıbrıslı Zenon tarafından yazılmış. İskenderiye Kütüphanesi'ne geliyoruz sonra. Kuruluş aşaması, Demetrios'un çabaları sayesinde. Kendisi Tevrat'ı Yunancaya çevirmek için de uğraşan bir bilgin. Kütüphanenin kuruluşundan sonra iktidar çatışmaları sonucunda çoğu yazma ortadan kaldırılıyor ama asıl mesele Hıristiyan-Müslüman kaynaklı kıyımda beliriyor. Henüz aydınlatılamamış bir meseleymiş bu, sanırım tahrif edilen bir tarih var. Romalılar iyi etmişler kütüphaneyi, sonra suçu Hz. Ömer'in yazdığı söylenen bir mektup üzerinden Müslümanlara atmışlar. Sanırım. Báez kabahati Müslümanlarda bulmuyor, gerekçelerini maddeler halinde sıralıyor ve son zamanlarda ortaya çıkan üç teoriyi kaynaklara dayandırarak anlatıyor. Birinci teoride suç Romalıların. İkincisi deprem kaynaklı. Üçüncüsü de ilgisizlik. İlgisizliğin pek çok boyutu var, kütüphanelerin yönetimini eline geçiren farklı dinlerden, milletlerden vs. insanlar kendilerini ilgilendirmeyen eserlerin yavaş yavaş yok olmasına izin vermişler, sadece yakılarak yok edilmemiş eserler.
Aristoteles'in kayıp kitapları, Çin'deki kıyımlar, II. Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen kitap katliamları, bir dünya konu. Kitapseverlerin hoşuna gidecek.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İtfaiyeci
Kodlar üzerinden ilerlediği ve birkaç çapağı olduğu için King'in ilk dönem metinlerinin günümüzde yazılmış hali dersem çok da ileri gitmiş olmam, okuduğuma pişman olduğumu söyleyebilirim hatta, çünkü okumak için çok az zaman ve okunacak çok şey var. On yıl önceki halim bunu söylediğim için tokadı basardı ama üzgünüm, bu türün öngörülebilir olaylarla dolu metinleri için daha fazla zaman harcamak istemiyorum artık. 700 sayfadan sonra King'in evladı Joe Hill hakkında bir fikir edindim, çevrilen başka bir şeyini okuyacağımı sanmıyorum. Kuru macera isteyenler içinse dört dörtlük bir roman. Sonuçta distopik bir dünyanın yavaş yavaş belirişine, karakterlerin karşılaştıkları zorlukları atlatma çabalarına şahit olmak falan, eh, George R. R. Martin'in arka kapaktaki övgüsüne de bakarsak heyecan verici bir deneyim. Martin'in dediklerine bakıyorum, "soluk soluğa bir roman" diyor. Tam öyle değil, şişirme bölümler kurguyu baltalıyor. Örneğin esas kız Harper'ın kardeşiyle olan muhabbeti son derece lüzumsuz. İnsanlar meşale gibi yanmaya başladıkları sırada kendisine sığır gibi davranan eşi Jakob'dan hamile olan Harper kardeşini arayarak yanına gelip gelemeyeceğini soruyor ve bu sırada kardeşin zamanında bir progressive metal grubunda müzisyenlik yaptığından karakterine kadar pek çok bilgiye boğuluyoruz, kardeşin eşiyle muhabbetinden de ikilinin ilişkilerinin niteliklerini öğreniyoruz ama neden? Bilmiyoruz, çünkü onca yüz sayfa boyunca bir daha karşımıza çıkmıyor bu ikisi. Harper'ın yanlarına gelmesine izin vermiyorlar, Harper kendisini kibrite dönüştürebilecek mantarı kapmış ve aile kendini korumaya çalışıyor, kadını istemiyorlar yanlarında. Bu kadar. O zaman neden bunca uzun bilgilendik? Harper'ın anlatı boyunca sergileyeceği davranışların anlaşılabilmesi için -anlaşılacak pek de bir şey yok ya, hayatta kalmaya çalışıyor işte- kardeşinin üzerinden bir temel oluşturulmuyor, azıcık önem teşkil eden bir rolü yok kardeşin, o zaman neden? İkinci bir mesele de Jakob'la Harper'ın ilişkisi. Kod bayağı işte; en iyi dostlardan en iyi düşmanların doğacağına dair bir şey ama evliliklerinden düşmanlıklarına her şey iğreti duruyor. Tamam, dünyanın sonu her zaman gelmez ve bir insanın dünyanın sonu gelirken davranışlarının değişip değişmeyeceğini, sona nasıl bir tepki vereceğini bilemeyiz ama çok keskin, derinliksiz değişimler, tepkiler, bir sürü şey var burada. Sevişme sekansları aralarındaki müthiş uyumu gösteriyor sözde, sonrasında hastalığı kaptıkları zaman Jakob'ın çok yüzeysel bir şekilde değişmesi, Harper'ın dümdüz tepkileri ve düşünceleri bu iki önemli karakteri kağıttan bir karakter haline getiriyor. İncecik bir katman, eğilip bükülebilir, neredeyse karikatür niteliğine sahip. Başka birçok çapak var da bu ikisi yeter. Ha, İtfaiyeci'yi de anayım. Kitabın adı kesinlikle İtfaiyeci olmamalıymış. Odakta değil ki İtfaiyeci/John. Başlarda gizemli bir karakter olarak ortaya çıkıyor ama sonrasında akışa entegre ediliyor, vücudundaki mantarı kontrol altına almış sıradan bir adam olarak beliriyor. Ağırlığının hissedildiği bölümler var ama kitap adı haline gelecek kadar da değil.
Harper çocuk hemşiresi, çalıştığı mekanın penceresinden gördüğü kadarıyla bir adamın tutuşmasıyla başlıyor olay. Adam alev alıyor, iki büklüm olana kadar yanıyor, ölüyor sonra. Haberlerde bu yanma olayları var, insanlar teker teker tutuşmaya başlıyor. Mevzunun ne olduğu tam bilinmezken hastaneye bir itfaiyeci geliyor, yanında küçük bir çocuk. Sıra var, arbede çıkıyor ve çocuk sonunda ameliyat ediliyor, sonra ortadan kayboluyor. İtfaiyeci'yi ilk burada görüyoruz, getirdiği çocuğun ve kendisinin kim olduğu, hastaneye neden geldikleri çok daha sonra, anlatının ilerleyen bölümlerinde komün yaşamına geçildiği sırada ortaya çıkıyor ama başlarda her şey bir gizem perdesinin ardında. İtfaiyeci'yi bir kez daha görüyor Harper, sonrasında hastalık kendisiyle Jakob'a bulaştığında Jakob'ın kafayı yiyip birlikte intihar etme fikrini hayata geçirmeye çalıştığı zaman Harper'ı kurtarana kadar bir daha görünmüyor. Jakob'ın aşık olunacak bir adamdan pislik birine dönüşümü sallantılı; adamın içindeki pisliği göremeyen -bu görememe olayı Harper'ın yüce duygularına, çocuklarla uğraşısına paralel olan kurtarıcı rolüne bağlanıyor ama yok, yine olmuyor, çünkü geçişler çok hızlı- Harper'ın psikolojik durumu da tutarlı değil. Hamile kalmasıyla birlikte berrak bir bilince kavuştuğu, sağlıklı kararlar alıp insanları daha geniş bir çerçeveden değerlendirmeye başladığı söylenebilir, mantıklı kararlar almaya başlamasını belki buraya bağlayabiliriz. Zorlarsak. Neyse, sporun kaynağı konusu paranoyak dünyamızı çok iyi özetliyor bir yandan; IŞİD'in işi olduğu söyleniyor, buzulların erimesiyle ortaya çıktığı söyleniyor, pek çok iddia var ama kimse bir şey bilmiyor. İnsanlar delirmiş gibi davranıyorlar, etraflarına zarar verip tutuşmaya başlıyorlar. Şifayı kapan insanlarda "Ejderpulu" denen bir nane beliriyor, sarı noktalı şeritler. Belli bir süre içinde ölüm kaçınılmaz ama bu yangından kurtulan insanlar var, spor insan bedeniyle kurduğu ilişki üzerinden maniple edilebiliyor ama bunu yapabilmek için psikolojik ve sosyal olguların doğru bir şekilde anlaşılabilmesi şart, yoksa spor daha iyi bir konağa geçebilmek için külleri kullanmak zorunda kalıyor ve sömürdüğü bedeni yakarak havaya karışıyor, başka bir konağa ulaşmak için. Sporun doğasıyla ilgili İtfaiyeci'nin söyleyeceği çok şey var, kendisi bir mantarbilimci ve hastalığın doğasını çok iyi bildiği için insanlara sihir gibi gelen niteliklere sahip. Anka yaratabiliyor, düşmanlara karşı bu ateşten kuşu kullanarak üstünlük sağlıyor, bir de optik zamazingolar yaratarak insanları korkutup kaçırabiliyor falan. Bu iyi ama karşı tarafta böylesi özelliklere sahip biri yok, dengesizliği bu durum yaratıyor. Marlboro Adam denen, hastalıklı insanların katledilmesi için altıncı hissini kullanarak saklananların yerini sezen bir ruh hastası mevcut ama ağırlığını koyamıyor bu adam, İtfaiyeci kadar kuvvetli bir karakter olarak çıkmıyor karşımıza.
Sporun insan vücuduyla kusursuza yakın bir birleşimi var, arada derede beynin hangi bölgelerinde faaliyet gösterdiği, karbon bazlı yaşam formumuzun hangi özelliklerini kullanarak geliştiği inceleniyor. Biraz The Walking Dead dünyasının bilinmeyenlerine sahip aslında ki TWD de metnin bir yerlerinde geçiyor, anlatıyla çizgi romanın dünyası yakınlaştırılıyor böylece. Metindeki ağırlıklarını bir yana koyarak konuşayım, iki dünyada da "Governor" tipi adamlar var, kaçanlar, kovalayanlar, hastalıklıları öldürenler ve hastalıkla mücadele edenler var. Tipik bir distopya işte; bu metindeki aksiyon ağırlığı karakterleri tek boyutlu olmaktan öteye götürmüyor. İtfaiyeci'yle Harper arasında doğan aşk, Hershel'ın bu metindeki dengi olan rahibin dünyayı öpücüklerle sağaltmaya çalışması ve daha pek çok şeyin başka metinlerde karşılıklarını görebilirsiniz, maceranın kendisi ve karakterleri oldukça eski. Hill'in teşekkür ettiği kişiler arasında babası var tabii, aslında teşekkürden çok daha fazlasını borçlu. Mahşer'in kötü bir baştan yazımını ortaya çıkardığı için özür bile dileyebilir aslında.
Olay örgüsüne değinmeyi pek istemiyorum, kovalamacalar ve komün içindeki gizemlerin açığa çıkması pek bir yenilik taşımıyor, o yüzden hastalık hakkında birkaç şey söyleyip bitireyim ama aklıma gelmişken yazmalıyım, Jakob'ın yazdığı bir roman var ve pek bir halta da benzemiyor söylenene göre. Jakob bu romanı Harper'dan gizlemiş, kadına okutmamış. Sonradan Harper romanı buluyor, okuyor ve bir köşeye atıyor. Bu roman bahsi aralarındaki ilişkiyi daha görünür bir hale getirmiyor, ilişkiyi anlatıcı için derinleştirmiyor, bu roman bahsi ne işe yarıyor o zaman? Bilmiyoruz. Neyse, aslında mantar hakkında da söylenecek pek bir şey kalmadı ya da bu metinle daha fazla uğraşmak istemiyorum. Ne diyeyim, Stephen King'in oğlu yazmış, bir şans verin ama çok bir şey beklemeyin. Türü sevenlerin çok hoşuna gider de ben sağlam bir yenilik olmadığı sürece daha fazla katlanamayacağım sanırım bu mevzulara. Benden bu kadar.
Yanıtla
1
4
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kültür Mitleri
Orijinal adını alt başlık yapmış editör, aslında şu: Tanrıları Yaratmak, Ulusları İcat Etmek.
Fulford'un Anlatının Gücü nam metninin bir bölümünde ulusların hikâyelere ihtiyaç duymaları inceleniyordu, tarih yazıcılarının bu hikâyeleri derli toplu bir hale getirip ulusların serüvenlerini oluşturmak amacıyla tarihi istedikleri gibi eğip bükebilecekleri, başka kültürlerlerden/uluslardan hikâye çarpabilecekleri söyleniyordu ve bu mevzuya dair birkaç örnek veriliyordu. Edward Gibbon'ın meşhur eseri bu eğip bükmeye, daha doğrusu seçilmiş verilerle bir tarih oluşturmaya iyi bir örnek olarak eleştirilmiş ve eleştiriliyor, ardılı birkaç tarihçi -H. G. Wells de aralarında olmak üzere- tarih anlayışları ve ulus inşası sürecindeki görevleri ele alınarak tarihin oluşumundaki işlevselliğin izleri aranıyor, günümüzde mikro tarihin varlığı bu geleneksel tarih yazımını iyi bir sallamış gibi gözüküyor, söz gelişi bin yıl önceki bir fırının hesap defterlerinden döneme dair pek çok veri elde edebiliriz ve geleneksek tarihin uzağından yakınından geçmeyebilir bu veriler. Karşılaştırmayla okumak, değerlendirmek gerekiyor, özellikle McCants'ın anlattığı dönemlerin mitik atmosferinde yazılmış metinlerin amaçları, yazarlarının dahil olduğu topluluklar ve dinlerle mitlerin iç içe geçtiği çağlarda insanlığın kültür temellerinin ne tür inanç düzlemleri üzerine kurulduğunu düşününce. McCants, epigrafta memleketi Teksas'ın kuruluş hikâyesini anlatmayı seven babasına ithaf ediyor kitabı, bir kentin kuruluşundan insanlığın kültürel yapılarının ilk taşlarına kadar uzanan bir yolculuğa çıkmak için iyi bir başlangıç. Hikâyeleri anlamadan günümüzün hınç dolu dünyasını anlayamayız gibi geliyor bana, Nietzsche'nin köklendirip Scheler'ın açtığı ressentiment kavramından Brague'ın diyalektik ilerleme/çatışma üzerinden Avrupa'nın inşası fikrine kadar pek çok meselenin ortaya çıkışına da şahit oluyoruz, McCants okuru bilim ve felsefe üzerinden toplumsal kodların üretildiği zamanlara götürüyor. Süper. Özellikle Perslerin Araplara karşı tutumunu merak ederken bu metne rastlamam benim açımdan iyi oldu.
Giriş bölümünde bilginin yolculuğuna dair kısa bir örnek veriliyor. Hermes'in Hanok'la, İdris'le ve Kral Hûşeng'le bir tutulması, Âdem'in İranlılarca ilk kralları Keyûmers olarak görülmesi, bilginin -mit, bilim, tarih, her şeyi bilgi olarak alacağım- farklı toplumlarca uluslaşma süreçlerinde bir dayanak olarak ele alındığını gösteriyor. Küçük dünyalar iletişim olanakları arttıkça farklı bilgilerle zenginleşiyor ve bir noktada dış dünyayla aynı düzleme, aynı olgulara denklenmek gerektiği için yerel bilgiyle başka bir yerin bilgisinden sentezlenen dünya görüşleri, belki daha derinlikli bir ulus bilinci ortaya çıkıyor. Fatihler ve fethedilenler arasında büyük bir değişim olduğunu söylüyor McCants; Antik Yunanlar ve Mısırlılar arasında bilginin kullanılışı ve kaynak bulma çabaları, Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim açısından ilahi olayların değerlendirilmesi, bilginin meşrulaşması için eski kaynaklara yönelinmesi gibi olaylar büyük savaşları ve uluslar çapında girift, bir dengeye oturana kadar -ki günümüzde de böyle bir dengeden bahsetmek zor- kaotik dünyaları doğuruyor. İnsanlık için belki de en yavaş fakat bilginin kök salması için en uygun ortamda karmaşık işler. Bakalım. McCants'ın çıkardığı özet bile özet değil, bilgiyi ulussallaştırma sürecinde kimlerin neler yaptığına, kilise babalarına, İslam alimlerine ve Antik Yunan filozoflarına şöyle bir değinerek geçeceğim, altından kalkmak mümkün değil öbür türlü. Şöyle bir bakıyorum, gözüme çarpanı alıyorum. Şu mesela: "İran'ın İslam imparatorluğu üzerindeki artan etkisi, Yunanların bilimsel metinlerinin Arapçaya çevrilmesine yol açtı çünkü Müslüman hükümdarlar, işlevlerinden biri de bu gibi çevirilere hamilik yapmak olan İran krallarına benzemeye çalışıyorlardı. Müslüman ve gayri-müslim elitler de, kozmopolit Bağdat'ta gittikçe daha çok hissetmeye başladıkları çapın dini çıkmazlarını çözmek ve pratik tıp gibi işlevsel amaçlarla bilimsel metinlere ihtiyaç duyuyorlardı." (s. 17) İslamiyet'in doğuşundan üç yüz yıl sonrasına kadar bir mit kurma, kutsal kitaplarla bağlantı oluşturma ve bir nevi meşruiyet yaratma çabaları bilginin yayılmasını hızlandırıyor, yayılan bilginin kaynaklarının sorgulanma sürecini de hızlandırıyor, zira her ulusun "kendi" bilgisine, temellerini oluşturan kendi kimliklerine, kendi filozoflarına, kendi bilgelerine ihtiyacı var. Bu yüzden Yunanların felsefeyi Musa'dan çaldıkları fikri o dönemde ağırlık kazanıyor, kimi bilginler -aralarında Yunanlar, Romalılar ve Mısırlılar var- bu fikre katılırken kimi de bilginin daha ilahi bir kaynaktan geldiğini düşünüyorlar. İncelemenin genişçe bir bölümü bilginin kaynağı bölümüne ayrılmış, felsefe metinlerinden kutsal kitaplara kadar pek çok kaynaktan demircilik, tarım gibi o dönemin uğraşlarının ortaya çıkma biçimleri inceleniyor. Tekniğin ilerlemesinin olumlu ve olumsuz yanları inceleniyor, bu nitelikler bilginin Tanrı'dan gelip gelmediği konusunda soru işaretleri yaratıyor ve aranan cevaplar Tanrı'nın maskelerine götürüyor bizi. Hangi tanrı bilgiyi kutsar, panteonların farklı özellikleri karşısında bilginin konumu nedir, bunun gibi pek çok soru antik dünyadan örneklerle inceleniyor.
Yakındoğu'nun medeniyet tohumlarındaki inanışların çoğu bilgi için arketipsel bir nitelik taşıdığını söylüyor McCants; kozmogoniler ve antropogoniler zaman içinde her bir ulusun kendine yontabileceği özelliklerle çeşitleniyor. Krallarla tanrılar arasındaki ilişkiler de böylece ortaya çıkıyor; dünyayı yaratan tanrılarla şehirleri yaratan krallar arasında beliren benzerlikler sonucunda krallar tanrıların işlevlerini yerine getirmeye başlıyorlar, böylece tanrılar gözden düşüyorlar ama tamamen silinmiyorlar, sonuçta bilginin kaynağı konusunda kendilerine ihtiyaç var ve peygamberlerin, bilginin ilk taşıyıcısı olduklarına inanılan ilahi karakterlerin yaratıcı olmadan bir başlarına var olmuş olmaları olası değil. Kültürlerin materyalist özellikleri karşısında yük haline gelen tanrılar da daha dünyevi bir biçimlemenin peşi sıra biçim değiştiriyorlar. Amerikan Tanrıları'nı hatırlayalım. Hatta en sonunda Laplace'ın ihtiyaç duymayacağı bir değişkene indirgenmelerine kadar geliyor iş. Yine de orada olmaları gerekiyor, Ptah'la Hephaistos arasındaki benzerliklerden sanat-zanaat ayrımına, oradan da yaratılışın dünyevi ve ilahi farklılıklarına ulaşan insanın evreni anlamlandırma çabaları için varlıkları elzem. Nuh'un ve oğullarının sahip oldukları "ilk" bilgilerin izlerini bu tanrılarda arayacağız ve İslam'ın doğuşuna geleceğiz.
Muazzam bir çalışma, insanlığın ilklerine ve ilklerin kuruluş biçimlerine pek yakından bir bakış. İlgi duyanlar için on numara kaynak ama kurulacak onlarca bağlantı, kültürel geçişlerin izini sürdüren onlarca olay, akılda tutulacak bir dünya kaynak, bir dünya insan var, kolay bir metin değil.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karameke
Karameke bir kuştur ama Onat Kutlar'ın kaleminden geçiyorsa sadece bir kuş değildir. İshak'taki, hani o öyküde avluya doluşan güvercinler miydi, serçeler miydi, bir kuşlar vardı avluya doluşan ve Antep'in sıcağına bir kanat serinliği getiriyorlardı. Burada Karameke'nin getirdiği şey bir serinlik değil, kendini getirmesi kuşluktan da çıkartıyor kendini, zaten olaylar Manyas civarında geçiyor, Marmara'dan çıkarken Ege'yle buluşulan noktada. Gölün parıltısını ve bambaşka bir Anadolu'yu gördüğümüz yer. Buranın insanlarının yalnızlığı güneyle doğunun birleşiminden doğanınkinden daha... pastoral. Manyas civarı dedim ama tek mekan değil orası, kentin sokaklarına da rastlıyoruz diğer öykülerde. Derleme bir kitap bu; yarım kalan öyküler, tamamlanmış ama İshak'a alınmamış olanlar, senaryoya dönüşememiş fragmanlar, hepsi bir arada. Ferit Edgü toparlamış. Sunu yazısından başlayacağım.
"1950 kuşağı" yazarlarından Demir Özlü, Adnan Özyalçıner, Orhan Duru ve Erdal Öz'ün öyküleri birer birer kitaplaşırken -tabii Ferit Edgü de yazıyor durmadan- Onat Kutlar da İshak'ı çıkarıyor ortaya, sonrası uzunca bir suskunluk. Kuşağın diğer yazarları yeni metinlerle çıkıyorlar ortaya, Kutlar hâlâ susuyor. "Ortak bir bilinç, sonsuz bir yenilik tutkusu, Sait Faik sevgisi ve sol bir dünya görüşü. Bunlar birleştiriyordu bizleri, ama hepimiz, yeryüzünün tüm gerçek yazarları gibi kendi dünyamızı kurmanın peşindeydik." (s. 7) Dönemin bütün yazarlarının en az birer kitabını okudum, yine de İshak'ın dünyasını başka bir yerde bulamadım. Sonrasında Kutlar'ın yıllar sürecek sessizliği kırılmak bilmiyor, belki sinemayla olan uğraşından ötürüdür, belki başka işler yüzündendir, belki gizli bir tatmindir, bilemiyorum ama Vedat Günyol ve Melih Cevdet Anday gibi iki önemli eleştirmenden övgü alan Kutlar'dan yeni öyküler beklemişler, Edgü böyle söylüyor. "Ne yazık ki o öyküler hiçbir zaman gelmedi." (s. 8) Öykülerden bazıları dergilerde görünmüş ama kitaplaşmamış. Kemal Özer'le yaptığı bir röportajda Karameke'den bahsetmiş Kutlar, müjde vermiş ama lanet saldırı yüzünden ömrü yetmemiş kitabı görmeye.
Volan Kayışı aslında İshak'ta yer alacakmış ama çıkarılmış sonradan. Sanki iyi de olmuş, birlik kuracağı öykülerden biraz daha uzun ve sesi diyeceğim, sesi biraz daha farklı. Başka bir zamanda yazılmış gibi. Diyaloglar daha bir yüklü, dünya daha belirli bir ağırlığı taşıyor. Nasıl, şöyle: "Yıldızlar, gecenin eski ve kimsesiz bekçileri taşlar arasında birikmiş sulardan göz kırpıyorlardı." (s. 13) Bu tamam yine, düşlem bilindik bir atmosfer yaratıyor ama "Prometeus" işin içine girince, kartallarla birlikte eski acısını yaşadığı söylenir söylenmez bir başkalık beliriyor. Anlatıcı sokağa çıkıyor, yol soran birine adres tarif ediyor, gerçeği bütün sertliğiyle anlatmak için çırpındığını söylüyor. Kendi gerçeğini yıldızlardan, hızla yaklaşan dağlardan ve imgelerinden çıkartacağız, bir şey anlatılmaya çalışılıyor, okur bir dünyaya çekiliyor. Salih ve Hilmi beliriyor, Musa beliriyor, deli Musa. Uykuyla uyanıklık arasında salınan bir akrobasi, gerçeğin bütün katılığına rağmen. Ulaşılamayan bir kadının çarpıttığı. Özgün bir kara yazı.
İntihar, ters giden işlerin bulandırdığı bir zihnin yanlış anlama sonucunda kendi halinde bir adamı zengin belleyip aşağılama girişimlerine dairdir. Adam domates suyu ister, buz ister, buzun kalmamış olması engel değildir, yine de ister. Anlatıcı bir bira ister, domates suyundan ötürü terslenmiş adam bira isteyenden yaka silker. Öfke konuşur, domates suyucu adam yerin dibine bir temiz sokulur, zenginliğinden girilir, edepsizliğinden çıkılır. Sadece bir tahsildar olduğunu söyler suyucu, parası da çıkışmaz üstelik. Sonrasında dünyayı çivileri hazır bir tabuta benzetir anlatıcı, yarım yamalak dilediği özür ağzında ekşir. Öykünün sonunu bu şekilde bitirip bitirmemeyi düşünecek kadar utanmıştır. Bitirir.
Karameke ve Sığla Ağacı nam öyküler aynı dünyanın öyküleridir, Muhtar ve diğerleri iki öyküde de karşımıza çıkar. Sihirli bir güzelliğe sahip olan şeyleri anlatmaya yanaşmıyorum, bu ikisini de anlatmıyorum. Kan davası, sevda, kasaba sosyalliği, yalnızlık ve pek çok şey bu iki öyküde ortaya çıkar, bir de Karameke. Bu kuş özeldir, şahsen Manyas'taki müzede gezinirken içi doldurulmuş halini gördüğüm zamanı hatırlıyorum ve öykülere bağlıyorum, kuşun uçuşunu hiç görmediysem de seziyorum. Fotoğrafını da çekmiştim ama ne oldu bilmem, sildim sanırım. İyi; görünüşünü hatırlasaydım Kutlar'ın aklındakini hayal edemezdim.
Altın baba-oğul ilişkisini yerde altın arayan bir çocukla bilge bir baba üzerinden yürüten, yine azıcık büyülü bir öykü. Surların civarında kent yaşamı, mahalle arkadaşları, çocuklar ve çocukların diyalogları. Kutlar'ın çocuklar konusunda pek bir kurmacaya giriştiğini sanmam, onlardan biri olduğuna eminim. Baba olduğuna da eminim. Kutlar o başta söylediğim yıldızlardan biri de olabilir, tepelerden aydınlattığı dünyayı izleyen. İşin güzel yanı, Kutlar sadece bu özel dünyadan ibaret değil; film senaryosuna baktığımızda Hakkı Behçet Bey'in yaşamını anlatış biçiminin düzlemi son derece somut temeller üzerinde kurduğunu görürüz. II. Meşrutiyet zamanlarından 1970'lere kadar uzanan bir anlatıdır bu, üç kuşağın zaman içinde biriktirdiği yaşam parçaları ülkenin en alengirli zamanlarında büyür, genişler ve aileyi bir şekilde ayırır. Birleşmenin tamamlanması veya sona ermesi dedeyle torun arasındaki mesafenin aşılmasıyla ortaya çıkacak, veya tersi diye düşünürken sona geliriz, tamamsız bir senaryo. Lanet! Kutlar'ın kaybı edebiyatımız için belki de en büyük kayıp. En azından benim için böyle. İkinci sırada Ali Teoman gelir. Üçüncü Yücel Balku. Dördüncü Murat Saat. Aslında Murat Saat'i bildiğimden beri en ufak bir huzurum yok, yeri başka.
Başka, masallar. Antik Yunan medeniyetinin tanrıları bizim buraları biçimlemiş, biliyoruz, bir de Kutlar'dan okunmasını isterim. Masallardan birinin sonunda zincirlerden, Kybele'nin Europa'ya bağlanışından bahsetmiş Kutlar, bu zincirleri Asya yakasında oturan bir "kör" değilsek görebileceğimizi söyleyerek bitirmiş. Gülümsedim, Kalkedonlular el kaldırsın.
Unutulmuş Kent'i zamanın birinde okumuştum, Kutlar'ın nesi kaldı? Bir şeyi kalmadı ve bütün öyküleri kaldı, hâlâ okunmayı bekliyor. Dönüp dolaşıp dünyasına gireceğim bir yazar, gıyabında hocam. Unutulmasın.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mutsuzluk Kılavuzu
Mutlu olmak isteyen birinin mutluluğu ve istemeyi bırakınca mutlu olacağına/hissedeceğine dair bir karikatür gördüm bugün. Aynı şey mutsuzluk için geçerli değil, mutsuz olmak isteyenlerin yapabileceği şeyler var. Bireysel ve toplumsal olarak mutsuzluğu doğurabiliriz, buna belli bir ölçüde ihtiyacımız olduğunu da söylüyor Watzlawick. "Mutluluğun, mutlu olmanın, ulaşmak için çabalamamız gereken amaçlar olduğunu anlatan binlerce yıllık o eski peri masalını kaldırıp bir yana atmanın zamanı geldi artık. Mutluluğu araya araya sonunda ona kavuşacağımıza inandırmaya çalışıp durdular bizi, biz de saflıkla ve içtenlikle inandık buna." (s. 10) Mesele hakkında o kadar çok şey söylendi ki bibliyografya derlesek ciltler tutar, üstelik günümüzdeki mutluluk tanımlarının mülkiyetten ve arzudan geçilmez haldeliğine çağlar öncesinde de rastlayabiliriz, aslında pek de yeni bir şey yoktur bu konuda, o zaman ne yapmamız gerekir? Watzlawick tersten ilerleyip mutsuzluk yaratıcı durumları inceliyor, böylece kendi çıkarımlarından bir parça mutsuz olmanın yolunu bilebiliyoruz ve gereken mutsuzluğa kavuşmuş oluyoruz. Geri kalanını öfkelenerek ve sırıtarak okuyabiliriz. Bir anti-etik denebilir geneline; ironi de son topun yutulmasıyla tilt olarak karşımıza çıktığına göre iki negatifin karşılaşmasından -sonda- pozitife ulaşacağız. Mutsuzluğun kaynaklarına bakıp neyin nasıl yapacağımızı ve yapmayacağımızı anlayacağız. En azından kötü hissetmemek için. Bir başkasını üzdüğümüzde kötü hissederiz, kendimizi üzdüğümüzde kötü hissederiz, böyle hissetmemek için, ama biraz da hissetmek için uğraşacağız. Umrumuzdaysa.
Filozoflar ve yazarlar sık sık karşımıza çıkacak, Dostoyevski ve Nietzsche'den yola çıkacağız, verilen bir örnekten mutlu olunca ne olacağını düşüneceğiz. Sevilenin ne olduğunu anlamaya çalışacağız ve faydasını tartacağız, paranın çekiciliğiyle vefayı, dostluğu, sevgiyi kıyaslayacağız. Mutlu olunca ele ne geçer, zaten geçici olan bir duygunun peşinde nereye sürükleniriz, bunu anlayacağız. Trajedilerin daha bir tutulduğundan bahsediyor bir yerde Watzlawick, cennetin kazanılmasındansa kaybedilmesinin çekici yanını anlatıyor, bir şeyler oluşuyor okurun zihninde. Bilinmeyenin çekiciliği, mahvolma arzusu ortaya çıkıyor bir yerlerden. Devletin de bu itkiyi harlayan bir yapı olduğu söyleniyor, çaresizlik artarsa bir şeylere tutunma arzusu da artar ve tutunulanın eline geçen güç tam bir yıkıma yol açabilir. O zaman birinci hedef olarak çaresizliği artırma, daha çok arzulama, daha çok hedef ortaya koyacağız ve bunlara ulaşmaya çalışacağız. Tabii antidepresanlara bir dünya para bayılacağız ki bu çaresizliği donduralım, bozulmaması için buzdolabına koyulan bir besin misali. Arzular ortadan kalktıkça, onlara ulaştıkça ve ulaşamadıkça ne istediğimizi bilemez hale geleceğiz, derinlerdeki sesleri susturup kendimizle bağlantıyı koparacağız ve sürüklenmeye başlayacağız. Artık tam bir mutsuzuz, süper.
Geçmişle oynanan dört oyundan bahsediyor Watzlawick, biri "geçmişin göklere çıkarılması". Altın gençlik, çocukluk günlerini özleyeceğiz. Bellekteki çarpık hallerini yaşamımızın en ideal zamanları olarak yaratacağız. Bernhard'ın çocukluğu benzettiği kara kuyuyu, boşluğu bir güzelleme olarak göreceğiz. İkinci oyunda Lut'un karısı örneği var. Şimdiyi ıskalayacağız ve dönüp arkamıza bakmaktan bulunduğumuz ve bulunacağımız yeri kaçıracağız. Tuza dönüşeceğiz, rüzgarda savrulup yok olacağız. Üçüncü oyun, bir bardak biranın devamı. Kendimizi öngöremez hale geleceğiz, çünkü geçmişi bir olumsuzluğa bütünleyip -içindeki iyi şeylere rağmen- içinden çıkamayacağız. Dördüncüsü, anahtarı yanlış yerde arayacağız. Düşürdüğümüz yer karanlıksa bir sokak lambasının altına bakınacağız, "yersiz iyi" aslında iyi olmayacak ama bunu fark etmeyeceğiz veya kendimize yalan söyleyip ona tutunacağız, ona tutunacağız ki -yukarıda dendiği üzere- yıkımımız ağırlaşsın. Dört maddeden sonra "niyet okuma" olarak özetleyebileceğimiz kısım geliyor, belki de herkes için mutlak geçerli bir reçete. İdealimizi dışa yansıtıp her şeyi bildiğimizce yorumlamak, hayal kırıklığına ve mutsuzluğa kavuşmak için şahane bir yoldur. Bu tür bir uğraş için çeşitli alıştırmalar vermiş Watzlawick, örneğin rahat bir koltuğa oturup bir limon düşleyeceğiz ve ağzımız sulanacak. Ovidius'un dediği gibi, içimizde sevgi sözcüklerinden bir dağ yaratacağız ve gerçekten seveceğiz böylece, sevgimiz kendimize telkinimiz ölçüsünde güçlenecek. Sonrasında sağlam çökeceğiz, çok iyi.
Adım adım öğreniyoruz, bir sonraki seviyede kendini gerçekleştiren kehanetler var. Kaçınmayacağız ve bunu yaşamın olduğu gibi yaşanmasına bağlayacağız. Oedipus -Popper'a göre- kehanetten haberdar olduğu için Oedipus oldu, yoksa ondan kaçınmaya çalışmayacak ve makus kaderini yaratmayacaktı. Öyle mi? "Bir olaya ilişkin kehanet, kehanet denen olaya yol açar." (s. 53) Bir tehdidin varlığı veya bir tehdidin kurgulanması yoluyla kendimizi aslında orada olmayacağımız bir yere götüreceğiz, bu özgür irade olarak belirecek ama iradenin mahkumiyeti çoktan gerçekleşmişti zaten, böylece adilane bir tavra sahip olduğumuzu düşünüp davranışlarımızın meşruiyetini sağlayacağız. Bir gölgeyi kendimiz belleyip peşinde bir başkasını inşa etmeye çalışacağız. Sağlam bir mutsuzluğun temeli budur.
Bir şeye ulaşmanın trajedisi başka bir bölümün konusunu oluşturuyor. Savaş bittikten sonra, Orwell'ın aktardığına göre Belçikalı bir Alman sempatizanı ölüleri görmeden geçirdiği beş yıldan sonra yıkık şehrinin sokaklarında dolaşırken rastladığı ilk ölüyle savaşın ne demek olduğunu anlar, o ölüyü görmese belki de hiçbir şey değişmeyecekti kendisi için. Diğer cepheyi düşünelim, Almanların yenilgisinden önce yıllar boyu intikam yeminleri etmiş insanların bitik düşmanlarıyla karşılaşmalarıyla birlikte yeminlerini unutmaları, zaferin öneminin kalmaması gibi meseleler düşündürücü. Hâlâ acı verebileceksek, kudretimizi görüp onurumuzu bu yolla onarabileceksek intikam isteriz ama hayat bizden önce davranıp arzularımızı gerçekleştirmiş olabilir, o zaman başımızı çevirip devam ederiz. Orada bizim için bir şey yoktur artık, çocukluğun boşluğunun yanına orayı da koyabiliriz.
Yanlış bağdaştırma ve düzlem karıştırma da sağlam bir ders olarak çıkıyor karşımıza. Sigara içmesi istenmeyen insanla ona duyduğumuz sevgiyi birlikte değerlendirmek, sarımsak yiyen birinin doğurduğu duyguları sarımsağa denklemek ve buna benzer şeyler. Duygularla nesneleri bağlama biçimlerimiz. Bir nesnenin taraflar için doğurduğu sonuçlar üzerinden arıza çıkarmak mutsuzluk için çok etkili bir yoldur. Genellikle eylem üzerinden bir suç biçilir, eylemin ortaya çıkmasına yol açan sebepler gözardı edilir. Daha kolay çünkü. Daha az yorucu, yüklenilen sorumluluk daha az. Bir ilişkiyi yüzeysel kılmak için muazzam bir yol. Birini yetersiz, aciz hissettirmek istiyorsanız buradan yürüyebilirsiniz. Daha çok içmemesini, daha fazla yememesini, daha fazla yapmamasını, daha az da yapmamasını, yapmamasını veya yapmasını söyleyiniz. Birine kendi isteğinizi "dayatınız". Birine kendi dengesizliğinizi dayatınız. Birine kendi yarımlığınızı yıkınız. Sonrasında karşı tarafın en ufak bir itirazında her şeyi "zaten" kabullenerek ilişkiyi sürdürdüğünü söyleyiniz. Tebrikler, kendiniz çalıp kendiniz oynadınız ve tek başınıza mutsuz olacakken bir başkasını da mutsuz kıldınız.
Ecinniler'den bir alıntı ve son. "'Her şey güzel, her şey. İnsan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur. Sırf bu yüzden.'" (s. 108) Şöyle bir silkinip bakalım. Evet, iyiyiz. Sonra biraz zaman geçsin, düşüncelerle dolalım, arzular şelale haline gelsin, mutsuzuz. Nasıl iyi oluyorsa öyle yapalım veya dönüşümlü olsun, birikelim ve dökülelim. Olan şey de bundan pek farklı değil.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İt Yangını
Bir İshallinin Günlüğü, uyanıştan patlayışa kadar geçen bir sürede ishalli bir karakterin patronundan zam isteme sürecini anlatıyor. İtalik bölümlerde vücudun savunma mekanizmasının dile geldiğini görüyoruz, midedeki bakterilerden biri olarak düşündüm ben bu bölümlerin anlatıcısını. Şirketlerdeki yapıdan bahsediyor, kendilerinin de böyle bir organizasyonu var ve yeterince çalışmayanlar, düşük verimliler hemen şutlanıp yerlerine yenileri geliyor. Koçyiğit'in kapitalist sistemle ilgili eleştirileri biyolojik süreçlere kadar varmış durumda. Vücut kendini korumaya çalışıyor karakterin yiyip içtiğinden, içerken kullandığı plastik şişenin zararlarından ve yer aldığı organizasyonun yapısından bahsediyor. Ana anlatıdaysa zam isteyecek olan karakterin eylemleri var. Kalkıyor, ağrısıyla mücadele ediyor, işe gidiyor, patronunun karşısına geçiyor ve aklında çok önceden kurduğu cümleleri bir bir sıralıyor. Bütçeler, ayarlamalar, ağrının artmasıyla birbirine karışıyor ve patron istenen zammı onaylayacakken, eyvah, son bir anlamlı cümle kurma çabası günlükteki diğer meselelerle karışıyor ve muhtemelen patlama gerçekleşiyor. Ücret Artışı Talebinde Bulunmak için Servis Şefine Yanaşma Sanatı ve Biçimi okunmuş olsaydı daha sağlam bir zam koparılabilirdi ama ishale yapılacak bir şey yok, sistem çökmüş durumda, belki de bu yüzden o bakterinin bir şeyler anlatacak zamanı var, dile gelmesi bu yüzden.
Reyhan Koçyiğit'in öykülerinde bir parçası olduğumuz düzenin karakterleri bir nevi çürütmesini görebiliyoruz, Meczup'ta tanıdık bir temanın tekrarından doğan iktidar ilişkilerine denk geliyoruz. Yarattığı karakterle aynı düzlemde bulunan bir yazarın yetişmesi gereken bir kitap için yazacağı öyküler vardır, yazabilmek için tek bir ışık huzmesinin girebildiği bir odada çalışmaktadır. Hapsolmuştur, yarattığı meczup karakterin ördüğü duvarların arasında kalmıştır. Genç bir adam kendisine yemek getirmektedir ve dışarının güzelliğini kendisine yasakladığı için yazara kızmaktadır. Meczup aslında kendisidir, yaratıcıyla yaratılan arasındaki bu mesafe, yazarın uyanması ve okuduğumuz öykünün ilk sözcüklerini yazmasıyla korunur. Stranger Than Fiction ve The Words ayarında bir öykü, en sonunda yazılacak metinle yazar arasında kurulan ilişkinin uyandırdığı kurtuluş meselesi ilgi çekici. Dışarının panayırvari karmaşasından korunmak için bir odada, kendimizle bir başımıza, bir şeyler yaratarak durmak kadar etkili bir çözüm var mı, bilmem.
Yol Boyunca'da tek bir anlatıcının kilitlediği yancısına bir öykü anlatmasını bekleriz, anlatıcı bir öykü anlatacağını söyler ama yolun getirdikleri öykünün anlatımını sürekli öteler, bir nevi öyküleşmiş bir yolla karşılaşırız, öykü olmayan detaylar öykünün kendisi haline gelir, yaşam parçaları anlatının temelini oluşturur. Calvino'nun böyle bir öyküsü vardı, tek bir karakterin monologu üzerinden kurulup dinleyen karakteri de bir biçimde içine alıp giderek genişleyen ve sonunda toparlanıp tek bir noktaya sıkışan harika bir öyküydü o. Bir de Woolf'un var sanırım, hatırlayamıyorum. Neyse, burada karakterimiz dışarının karmaşasından çıldırmak üzere olduğunu söylüyor ve durmadan anlatıyor, yanındakine söz hakkı vermiyor, vadettiği öyküyü de anlatmıyor bir türlü. Şöyle düşünüyorum; fark etmeden "dışarıyla" birleşmiş bir insanın şikayet ettiği meselelere dönüşmüş olması ve bunun farkında olmaması günümüzde tipik bir trajedi. İnceliklerden bahsedip o incelikleri taşımayan insanlara denk gelmişizdir, açtıkları yaralara şahit olmuşuzdur. Nitekim dinleyen kişi de öykünün sonunda kendini anlatıcıdan kurtarmak için şiddete başvuruyor ve hiç kimse anlatıcıya yardım etmiyor, herkes kör ve sağır. Bu öykü de hoş.
Kitaba adını veren İt Yangını için Shaw'un bahsettiği, insanın iki trajedisinden birini göz önüne alacağım, şu arzuya kavuşamamakla kavuşmaktan kavuşmak olanını. Köpekleri seven bir ergenin dileği gerçek olur, çocuk köpeğe dönüşür bir sabah. Bu dileğinin arkasında annesiyle bitmek bilmeyen çekişmeleri vardır, çocuğun köpek sevdası okul yaşamını sekteye uğratmaya başlayınca anne isyan eder, okumayacaksa bir işe girip çalışmasını söyler. Stresle başa çıkamayan çocuk, yaşamında aksayan ne varsa hepsinden bir köpek olarak kurtulabileceğini düşler. Köpeklerin düşünceye ihtiyaçları yoktu. Yerler, uyurlar, dolanırlar, çiftleşirler ve kuyruk sallarlardı. Nihayetinde çocuk köpek olur ve işlerin hiç de istediği gibi gitmediğini görür, zira düşünceleri yerli yerindedir. Wittgenstein'ın bir köpeğin nasıl hissedeceğinin bilinemeyeceğini söylemesini alın, öykünün orta yerine koyun ve çocuğun trajedisini görün.
Sinek de bir nevi öykü yazma ediminin öyküsü, bir sinek üzerinden. Breaking Bad'in Fly diye bir bölümü vardır, onunla özdeşleştirdim biraz. Karakter klozete oturur vaziyettedir, yazacağı öyküyü düşünür ama aklındaki sayısız şeyi birbirine bağlayamaz. Bağlantı noktası olarak bir sineği beller. Kendi yaşamıyla sineğin hareketleri etrafında dolanır, düşünür ve yazacağı şeyi bulmaya çalışır. Ailesini düşünür, yıllar önceki ilişkilerini düşünür, yazamayacağını düşünür, yazması gerektiğini düşünür, pek çok şey düşünür ve sineğin kendi başarısızlığı olarak var olduğunu fark eder. Sabaha karşı sinek ortadan kaybolur, geride yazılmasını sağladığı öyküyü bırakarak.
Yenilik açısından pek bir şey bulamazsınız ama pek bir üslup, tanıdık bir dünya ve üzerinde düşünülmüş, itinayla kurulmuş anlatılar bulursunuz Koçyiğit'in öykülerinde. Bence iyidir, diğer öykülerini bekleyeceğim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Alope'nin Odası
"Modern deneme" demişler bu metinler için, ben modern denemenin ne olduğunu bilmediğim için bulaşmıyorum. Anlatı parçalarının yer yer ortaya çıktığı, mekanların ve karakterlerin sürekli değiştiği öyküler olarak görüyorum Güreli'nin öykücüklerini, dil de sağ olsun, akışkan bir zeminde imgeden imgeye geçerek anlatıcının yolculuğuna ortak da olabiliyoruz. Aslında garip bir duygu; yolculuk değil de durduğu yerde parça parça imleri bir araya getirmeye çalışan anlatıcılar var öykülerde ve bu anlatıcıların tek bir noktada yarattığı sayısız olay pek de bir hareket izlenimi uyandırmıyor. Sırf bu açıdan bile okura ilginç gelecektir bu öyküler. Bazı karakterler birkaç öyküde ortaya çıkarabiliyor, böylece bağlantılar kuruluyor ama belli belirsiz, dikkatli okur için bağlanacak noktalar çok. Zor öyküler, sınanmak değil de kendini denemek isteyen okur için ilgi çekici.
Bende 1993'te basılan versiyonu var, Nisan'dan çıkmış ki yayınevini kuranlardan biri Mehmet Güreli diye hatırlıyorum, yanlış olabilir, emin değilim. Neyse, ön kapakta bir fare var ve kapağın sağ üst köşesini kemirmiş gibi duruyor, kapağın o bölümü yok, diş izleri var. Şık bir kapak. Kapağı açıyoruz, karşılaştığımız ilk sayfada daktiloyla yazılmış, gelişigüzel yerleşmiş bir dünya harf arasında, sayfanın ortalarında Mehmet Güreli yazdığını görüyoruz. Bu da şık. Neden kemiri ve fare, direkt Alope'nin Odası nam öyküye gidersek görürüz. Epigrafta Spinoza'nın bir sözü, düşüncelerin düzen ve bağıntısıyla şeylerin düzen ve bağıntısının aynı olduğuna dair. Alope odasında bir fareyle yaşıyor, kemirme seslerini duyuyor ve hangi kitabın kemirildiğini merak ediyor. Bir yandan da yazmaya çalışıyor. Radyo dinliyor, sevgilisinin onu aramayışını düşünüyor, şamdanların ansızın söndüğü bir yarı büyülü mekanda kendini var ediyor. Fare kapanı yatağının altında duruyor. Alope bekliyor, yazıyor ve fareye okuduğu kitaplardan Latince cümleler yakıştırıyor, yazdığı metin sona yaklaştıkça farenin de sonu yaklaşıyor. Yok oluş. Fare metni kemirmiş, kemirdikten hemen sonra da kapana kısılmış. Metinle farenin bir araya geldiği düzlemin anlamını bir şeyi tamamlama ve bir şeyi yaşatma üzerinden okuyasım geliyor, okuyorum. Tehlikenin varlığı sürdükçe yazıyor Alope, farenin orada olduğunu bile bile yazıyor ve yazdığı şeyi ortalıkta bırakıyor. Gerekli bir gerginliği sağlıyor kendince, belki de metninin muhafaza etmek istemediği için. Bu noktada metinden uzaklaşıp niyet okumaya girdiğim için geri basıyorum, kısalığı kadar pek bir öykü olduğunu söyleyip bitiriyorum.
Bosch'u Üzen Olay'da ressamın heretikliğe varan eserlerinin Kilise için iki farklı yoruma sahip olduğunu görürüz; günah dolu resimlerin sergilenmesinin engellenmesi ve engellenmemesi konusunda kardinalle rahibin çatışması, saf tutkunun sanata aktarılırken dinin mistik olgularıyla bütünleşmesi -özellikle o çağda- ele alınıyor. Chelsea Hotel'da, 1984'te yazılmış bu öykü. İçinde bir çizim de var, Albrecht Koleksiyonu'ndanmış. Evet, söyleyecek bir şey bulmak için kıvranırken öykünün 54. sayfada başlayıp 57. sayfada bittiğini de sıkıştırayım şuraya. Sıkıştı.
Kaptan Tompkins'in Eski Bir Arkadaşı, John Hamilton. 1916, New Jersey doğumlu ve film yıldızı olmadan önce gemilerde çalışmış bir adam. Bir John Hamilton var ama 1887 doğumlu, Güreli bir postiş yaratmış diye düşünüyordum ki adamın Sterling Hayden olduğunu öğrendim, yabancı kaynakları şöyle bir tarayınca öyküdeki olayların da gerçek olduğunu gördüm. Adam kendisi gibi yıldız bir oyuncu olan Madeleine Carroll'la evleniyor, boşanıyor, denizciyken kaptanından etkilenip Komünist Parti'ye üye oluyor, bir süre sonra davayı satıp muhbir oluyor ve dönemin Hollywood cadı avının bir parçası haline geliyor. Yıllar sonra suçluluk yüzünden kayışı koparmaya yaklaşmışken otobiyografisini yazmaya başlıyor ve muhbir olması için kendisini destekleyen psikiyatrına beddua ediyor. Kitabı ithaf ettiği kişilerden biri Kaptan Tompkins, adil ve barışçıl bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyen adam.
Bir diyalogla, bir yolculukla değişen insanlar, bir insanla değişen mekanlar. Soluk ve sonsuz renkler, bu öykülerin bendeki imgesi budur. Altmış sayfanın muhtemelen tamamına dönüp dönüp duracağım, çünkü şiirli öyküler.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Güneşin Altın Elmaları
Bradbury'nin şiirli anlatısı ve kurduğu dünyalardaki yenilikler bir buluş olarak çıkıyor karşımıza, anlatım biçimi olarak son derece yalın, biraz betimci bir dil kullanıyor ve Venüs'ün dinmeyen yağmurlarını bu dilin sesiyle oluşturuyor, gökyüzüne yükselen bir roketin çıkardığı uğultuyu da aynı şekilde duyabiliyoruz. Yeni şeyler bunlar. Belki aşırı bir bilimsel altyapısı yok ama kendisini metodik bir eğitim almadan, kütüphanelerde dirsek çürüterek yetiştirdiği için kendi bildiği yolda ilerlemiş ve türün daha, nasıl diyeyim, insani örneklerini vermiş. Meseleleri çok çeşitli; bir katilin gözlerinden görülen dünyanın obsesif bir insan için nasıl bir cehenneme dönüşebildiğini görmek ve çağlar öncesinin Çin'inde tiranlığın yol açtığı dehşete, hayal suikastına şahit olmak Bradbury okuru için mümkün. Öyküler sadece bilimkurgu değil, sadece anlatı da değil, pek çok şeyi bir araya getiren, geleceğin ve geçmişin insanını aynı noktada birleştirebilen bir yazarın özgün düşlemleri. Bradbury sağlam öykücüdür, sıkı bir anlatıcıdır. Karahindiba Şarabı bile tek başına yiğide hak verdirir.
519 sayfalık, 32 öykülük bir kitap var elde, küçük bir hazine gibi duruyor. Şöyle bir duygu; Resimli Adam'la karşılaştık, bedenindeki dövmelerden görülen hikâyeleri öğrendik, öykülerini okuduk. Bu adamla bir romanda da karşılaştık, Bradbury bir korku nesnesi olarak koydu adamı ortaya. Mars Yıllıkları'nda bilimkurgunun içinde insanın gündelik yaşamının başka dünyalarda ve yeni teknolojiyle biçimlenmiş halini gördük. Fahrenheit 451'e değinmiyorum bile, nasıl bir dehşeti içerdiğini okuyarak veya oradan buradan duyarak, belki filmini izleyerek öğrendik. Hepsini bir araya getirip öykülere bölsek, belki bu kitaptaki öyküler için böyle bir oluşum düşünülebilir. Korkunun yanında üzüntü de beliriyor aniden, duygusal geçişler bir perdenin kapanıp açılması şeklinde değil de sahnede uyumlu bir şekilde bulunacak zıtlıklar biçiminde kurgulanmış. Sis Düdüğü'ne bakalım. Bir deniz fenerinde iki adam, sohbet ediyorlar. Denizin kadimliği, derinlerin bilinmezliği, gecenin içinde parıldayan sisin getirdiği bir tekinsizlik. İnsanın evrendeki yalnızlığını düşünmek için Dünya'dan çok uzakları düşünmeye gerek yok, doğada aynı şeyi hissedebiliriz. Diyaloglar bu temeli kurar. Derinler soğuktur, "bir kuyruklu yıldızın kuyruğu kadar". İki adamdan orada daha fazla zaman geçirmiş olanı diğerini uyarır, derinlerden gelen bir varlık sis düdüğü çaldıktan biraz sonra belirecektir. Varlık ortaya çıkar, Yüce Eskiler'den biri gibi. Çok büyüktür, adamlar dehşete düşer. Varlık düdüğü sesine benzer bir ses çıkarır, sanki çağlar önce kaybettiği eşini aramaktadır. Adamlardan biri düdük sesini keser, varlığı öfkelendirir. Kule sallanır, kadim yaratığın öfkesi kuleye saldırmasına yol açar. Kule yıkılır, yaratık evine, derinlere döner. Korku, üzüntü ve yalnızlık. Üçü birbirinin yerini alır. Bradbury, şeyleri müthiş bağlar.
Nisan Cadısı, bedenleri istediğince yönlendirebilen bir cadıyla ilgilidir. Neredeyse istediğince; insanları birbirine aşık edemez, duyguları maniple etse de nihai bir sonuca ulaşamaz. Aşık olmak isteyen cadının adamla kadını yönlendirmesini görürüz, önce cadının doğal yaşamına şahit oluruz ki yalnızlığını anlayabilelim. Sonrasında adamdan hoşlanmayan kadının bir ölçüde adama yaklaşması, sonrasında uzaklaşması görülür, adam kadını sevmektedir ama aralarında bir şey olmayacağını anlar anlamaz kasabayı terk etmeye, yaşamını sevdiği kadın olmadan sürdürmeye karar verir. Cadı için büyük bir acıya yol açar bu, eğip büktüğü insanlar gibi olamayacağını anlar, duygusal bir ilişki kuramayacağını anlar, kendi doğasını da tam olarak kabullenemediği için arafta kalmış gibidir. Böyle anlatıları seviyorum, olaya içeriden bakabiliyoruz çünkü. Clive Barker'ın bir öyküsünde kendisine musallat olan bir iblisi alt etmek için planlar kuran adamın yaşadığı dehşet iyi, Melezler'deki kurt adamların yaşantısı da iyi. Yabancı sanırım zirve noktası benim için, Lovecraft'in en sağlam öykülerinden biri. Sadece aksiyon ögesi olarak değil, kendi doğasının içinde devinen bir varlık olarak öcünün incelenmesi.
Çanağın Dibindeki Meyve'de tanıdık bir mevzu var, The House Jack Built'taki duvar lekelerini, çerçeve arkalarındaki lekeleri, halının altındaki lekeleri bildiniz mi? Adamımız bir cinayet işler ve takıntısı ortaya çıkar, hemen her yere dokunmuş olabilir, iz bırakmış olabilir, öyleyse ardında bir şey kalmamacasına temizlemelidir her şeyi. Bir dakika, beş, on dakika, bir saat derken zaman geçer, evin temizlenmedik bir yeri kalmaz ama en sonunda yakalanır. Her yer pırıl pırıldır, ev hiç o kadar temiz olmamıştır ve William Acton evi temizlemeye devam etmek istemektedir, polisler kendisini evden çıkarırken ön kapının kulpunu mendiliyle parlatır, işini bitirmiş bir adamın huzuruyla oradan götürülür. Arkada kalan kanlı cesedi inkar, insanlığı inkar, başka birçok şey birleşip adamın patolojisini titreştirir. İnsanın derin kuyuluğunu gösteren muazzam bir öykü, nereye kadar düşeceğimizi bilmiyoruz ve kendimizi hiç ummadığımız bir yerde, konumda bulabiliyoruz. Bulacağız. Bu yüzden hiçbir şeyi hiçbir karakterden uzağa düşüremiyorum, yapılan her davranış bir şekilde mantık kazanıyor. Aşırı yoruma da girmiyor bir yerde, insan varsa neyi aşırı yorumlayabiliriz? Karakter kadar olasılıkla dolu bir okur için uçsuz bir şey bu.
Uçan Makine, zamansız teknoloji, sihri yok eden imparator. Kanat takıp uçan bir mucidin başını kestiren imparatorun kendi konumunu düşünmesi anlaşılabilir, sonuçta uçan bir adamın imparatorun iktidarına meydan okuyabileceği düşünülür, mümkündür bu. Zavallı mucidin hatası, herkesin görebileceği şekilde uçup arkasında şahit bırakmasıydı ama ödüllendirileceği düşüncesi mantığını dumura uğratmıştı bir yerde, çıkarı için başından oldu kısaca. İmparator öykünün sonunda kuşlara hayranlıkla bakıyor, onların bir şey yaratabilme gücü yok, kanatları kendiliğinden, korkulacak bir şey yok kısaca. Düşünebilen insan korkutur.
Cani tam günümüzün öyküsü. Zamanında öngörülen teknoloji biraz geri tabii, yine de bağımlılıklardan doğan bir delirme durumu söz konusu ve bizim tahayyülümüze uygun. Hemen her yerden çıkan elektronik aygıtlar, görev tanımlarının rahat bırakmadığı insanlar, her an iletişime geçmeye zorlanan birey, tüketmeye de zorlanan birey, başkalarınca yığılmış sorumluluklar altında bunalan insan. Ele geçirilen sopa en kolay çıkış yolu haline gelebiliyor; dijital dünyayı ortadan kaldırmak, en azından delirtici imgesini zihinden silmek için bir sopa yeter. Telefonu kırsak, televizyonu parçalasak, makineleri makinelere kırdırsak, daha az eşya olsa, daha iyisini almak için daha az baskı olsa, huzurlu bir dünyada yaşamanın bedeli bu kadar ağır olmasa. Toplu bir deliliğin içindeyiz, başka bir şey değil. Dilime dolanan bir söz var, son zamanlarda sıklıkla söylüyorum: İnsanlar kafayı yemiş. Bakınız neden, mülkiyet duygusu. "Sahip olmak" haddinden fazla değerli, sahip olmak için saatlerini ve bir dünya paralarını harcıyor insanlar. İyi bir vücuda sahip olmak için durmadan pompalanan ihtiyaçların yarısı aslında ihtiyaç değil. Her şeyin daha iyisi ihtiyaç değil. Ama ihtiyaç. Çoğunluğun sersemliğine dayanacak gücü elde etmek giderek zorlaşıyor, insanlara, "Ya sen aptal mısın?" diye sormamak için kendimi zor tutuyorum. Oğuz Atay'ın Oyunlarla Yaşayanlar'ında bir bölüm var, milletin neden öyle olduğuna, neden gelişemediğine dair. İronik bir durum var orada ama ironinin doğrudan bakıldığında gerçekle iç içe olduğunu düşünüyorum. Sürdürülemez bir yaşamı sürdürmeye çalışıyoruz, ite kaka. Saçma sapan sistemlerin içinde, pompalanan değer yargılarının egemenliğinde, biraz farklı düşündüğümüzde yetersiz/beceriksiz hissettirilerek, bunlara benzer birçok şekilde. O yüzden bir sopa her şeyi çözmeye yeter. Helal Cani.
Geleceğin, şimdinin ve geçmişin dünyaları kesişiyor, başka gezegenlerdeki problemlerle Dünya'dakiler özdeşleşiyor bir noktada, böylece ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın, öyküler kapı komşusu haline geliyor. Güzel olanlarını anlatmadım, üçünden beşinden medet umdum. Mutlaka okunmalı bu, uzaya giden babanın olduğu öykü ve çocuklarına uzay ortamı yaratan fakir babanın olduğu öykü çok iyiydi ama kitabın en uzun öyküsü olan Buz ve Ateş kadar etkileyici olan çok az öykü okumuşumdur. Kısacık bir yaşam süresi, "düştükleri" gezegenden kurtulmaya çalışan insanlar derken... Bradbury fizik yasalarını pek sallamıyor gibi gözükse de öne çıkardığı diğer ayrıntılar açığı kapıyor. Müthiş öyküler, büyük zevk.
Yanıtla
0
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geceleyin Kütüphane
Bir Atina kütüphanesinden geriye kalan tek şeyin fotoğrafı. Yazıt, kütüphanenin birinci saatten altıncı saate kadar açık olduğuna ve eserlerin alınmasının iyi karşılanmayacağına dair bir parça. Diğer parçaları birleştirince parşömenlerle dolu -tarih belirtilmiyor, Mısır'ın ambargosu sonucu Bergama'da üretilen parşömenlerin zamanındandır belki kütüphane, öyle olduğunu hayal ettim- raflar, duvarlar, masalar beliriyor, yazıcılar sayısız kopya çıkarıyorlar, zenginlere satıyorlar kopyaları, sessizlikte rüzgarın uğultusu duyuluyor, tanrıların konuşmalarından parçalar var uğultuda, herkes huşuyla dinliyor, çalışıyor. Kütüphane yok olmadan önceki son an, kalan tek yazıtın üzerine siniyor. Bugün iki bin yıl öncesine baktığımızda hiçbir şey anlayamayacak durumdayız, çağ ve insan değişti, kütüphaneler aynı değil, bambaşka bir dünyadan eskiye bakıldığında geçmişin ne kadarını günümüze taşıyabiliriz bilemiyorum ama Manguel sayesinde sezebiliyorum. Kendi kütüphanesinin düşündürdüklerini anlatıyor, sonra tarihten birkaç kütüphaneyi inceliyor, sonra kendi kütüphanesine geri dönüyor ve bu döngü durmaksızın sürüyor. Anlattığı hikâyelerin yerine başka hikâyeler konabilir, deneyimlerine kendi deneyimlerimizi ekleyebiliriz, hatta bazılarını kendimizinkilerle değiştirebiliriz, bu açıdan sonsuzu kütüphaneye eşitleyebiliriz. Bu metni de eşitleyebiliriz; her okuma yeni bir düşünceyi doğurabilir. Bitmeyecek bir metin, Manguel'in Borges'den aldığı miras.
Bölümlerden ilki Mit olarak Kütüphane. Manguel, "sonunda" bir düzene koyabildiği kütüphanesinin geçmişini anlatıyor. Milattan önceki son yıllarda Romalılar bir tapınak dikmişler oraya, Dionysos adına. Yüzyıllar sonra kiliseye dönüşen yapıda şarabın tanrılıktan mesihliğe yapılan uzun bir yolculuğun nesnesi olarak belirmesinden sonra, zamanı gelince kitaplara düşkün bir adam kilisenin yanındaki ambarı satın alıyor ve duvarlardaki çizimlere bakarak kuruyor kitaplığını, yüzlerce kolinin taşınması, açılması, içindekilerin yerleştirilmesi aylar alıyor, bu sürecin anlatımı diğer bölümlere de yayılmış durumda. Burada kütüphanenin mitik boyutuna bakıyoruz. Antik çağlardan Julius Caesar'ın zamanına yolculuk, geceleyin. Manguel, gece vakti kütüphanenin verebileceği zengin imgelemden faydalanan okurlardan biri ama gececi olmayanlar da var, Montaigne bunlardan biri. Gecenin dünyayı değiştirmesini Gündüz Vassaf pek güzel anlatıyordu; gece insana aittir, gündüz makineye. Gece olduğu zaman özgürleşiriz, özgürleştiğimiz ölçüde kitapları da özgürleştiririz, kütüphane sonsuz adımlık bir mekan haline gelir. Manguel genişletir bu duyguyu; Babil'in bütün dillerini içeren ve İskenderiye'deki bütün kitap ciltlerine sahip olan bir kütüphane düşler. İskenderiye'nin son zamanlarından bahsediyor olabilir, ciltleme işi çok daha sonra ortaya çıktı diye biliyorum ama ukalalık yapmayayım, emin değilim. Babil'in ve İskenderiye'nin büyülü dünyasını anlatır Manguel, kütüphanesini bu iki düşsel şehre ve hükümdarların amaçlarına denkler. "İskenderiye'deki kütüphanecilerin belki de keşfettikleri gibi tek bir edebi an ister istemez onun gibi anları anıştırır." (s. 35) Okuma eylemi uzak zamanları birbirine bağlar, zamanları doğurur hatta. Her okumanın bir yeniden doğum ritüeli olduğunu söyleyen Manguel için sonsuz bir doğumu sağlayan kütüphane, mitolojik bir varlıktır. Arketipik niteliği ortaya çıkar, sürekli bir yaşam olduğuna dair.
Düzen olarak Kütüphane. Okunanlar bir yerdeyken okunmayanlar başka bir yerdeydi, sonra yayınevlerine göre sıralanan kitaplar okunma durumunu birbirine karıştırdı, sonra aynı yazarların farklı yayınevlerinden çıkan kitapları yan yana gelince bu kez bir önceki nitelik ortadan kalktı, sonrasında bir başka şey bir başka şeyi bozdu, bu böyle sürüp gitti. Kütüphanenin düzenlenmesi bir yapıp bozma düzeni doğurdu, kusursuzluğa ulaşılamayacağını gösterdi. Babil Kulesi'nin başına gelen kütüphanenin de başına gelmiş olabilir mi, ilahi bir emirle mi dağıldı kitaplar, yazarlar, konular, her neyse? Manguel kusurun izine düşüyor ve pek çok düşünüre, yazara uğruyor. Biri Perec. Kütüphaneci olarak da çalışan Perec'in birden fazla sıralama önerisi var, alıntılamış Manguel, sonrasında Çin'in kadim zamanlarına giderek ilk gruplama denemelerini ele almış. Kitapları bir araya getirebilmek çok zor, insanlar farklı düzenler üzerinde kafa yorup çaresiz kalmışlar ki bunun bir sonu, bir çözümü yok. İslamiyet ortaya çıktıktan sonraki kütüphaneler, Roma'nın kütüphaneleri, pek çok kütüphane ele alınıyor ki numaralandırmadan renk uyumuna kadar pek çok düzenleme biçiminin başarısızlığa uğraması dünyanın farklı yerlerinden örneklerle canlandırılsın. Kısacası bu işi beceremeyeceğiz, doğru bir sıralama yok, bunu kabul ettiğimiz an özgür olacağız.
Mekân olarak Kütüphane. Yüzlerce, binlerce cilt için yer açın. Fiziksel dünyanın sınırlarını zorlayın, kitaplar uzamı doldurabilirse boşluğun idrakına o an kavuşabileceğiz, onun dışında her zaman doldurulacak bir yer olacak. Manguel için Toronto'daki evi tam bir kapana dönüşmüş durumda; yatak odasından mutfağa kadar her yer kitaplarla dolu, ailesine yer kalmış olması şans gibi gözüküyor. Eldekilerin bazılarından kurtulmak tek çare olsa da kolay bir iş değil bu; dijital dünyanın nimetleri çok çekici gibi duruyor ama Kaku'nun Mağara Adamı Etkisi dediği şeye bakarsak çağlardır elimizde tuttuğumuz nesneden vazgeçmek pek kolay olmayacak, bir ekrana bakarak bir şey okumak istemeyeceğiz, ekran kitaba ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın. Bu durumda kitaplar uzunca bir süre, bildiğimiz formuyla varlığını sürdürecek. Kapladığı yer için yapılacak pek bir şey yok; kütüphaneciler atılan kitapları kurtarmak için kahramanca mücadele etseler de -birkaç örneği verilmiş, hoş şeyler- dönüşüm kaçınılmaz, sayfalar hamura dönüşecek, hamurdan yeni sayfalar türeyecek. Hrabal'ın bir metninde kitapların başka kitaplara dönüştürüldüğü işletmenin yürütücüsü olan, kitapları pek seven karakterin yaşadıklarını düşünelim. Buna izin vermemeli ve izin vermeli, ikisinin arasında durmaksızın huzursuz. Bu huzursuzluğu yaşayacağız. Evlerimiz küçük, en azından kitaplar için. Sığdırabildiğimiz kadar.
Çağrışımlar, tarihten seçilmiş olaylar, kitaplar, kütüphaneler, tüketim, üretim, yok edilen kütüphaneler, inşa edilenler, hepsi geceleyin. Düşkün olanlara sesleniyor Manguel, kendisinin onda biri kadar düşkünsek bu metni okumalıyız, okumamız gerekir ki kendi raflarımızın hikâyelerini başka zamanların insanlarında ve mekanlarında bulup uğraşımızın bir nevi teselli içerdiğini anlayalım, Manguel'in bahsettiği gibi.
Yanıtla
6
1
Destekliyorum  1
Bildir