Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kum Adam
Auster işi bir anlatı. Hayatı belirsizliklerle dolu karakterlerin Afrika'da arayışa çıkma konulu romanlardan biri. "Zihnim bir uçurum" epigraflı, hatırlayışın geleceği kurduğu başlangıçta damdan aşağı itilenin boşalan zihni kana bulanır ve dünya paramparça olur, anlatıcının her şeyi toparlaması gerekecektir. Formülize edebiliriz; kolonize edilmiş yabancı topraklarda aranan Batı dünyası, değerleri, yaşama dair her bir parçanın kurmacaya karışması, hiçbir şeyden emin olamamanın getirdiği tedirginlik, böyle şeyler.
Quint ellilerinde, küçük yaştaki oğlu Julian'la Tunus'a gidip oğlunun bir zamanlar bakıcısı olan Helen'i arıyor. Eşi Christine kitaplarını çevirdiği adamla birlikte Paris'te bir yerde, hayatın Christine'siz devam etme olasılığı yaralayıcı. "Yanıbaşımda yatan minik bedeni görünce bir an şaşırdım: Sanki Christine küçülmüş de yanımda yatıyordu. Sıkıntı kapladı içimi, doğruldum ve gidip Helen'in oturduğu yere oturdum." (s. 11) Geride bırakılamayanın hayaleti Quint'in yanında, oğlan geçmişi deşip durmasına yol açacak.

Tunus'ta Helen'in kaldığı odada kalıyorlar. Küçük Huzur Oteli, ironik. Otelin sahibi olan hanımla Quint'in ilişkisi bir nebze nefes aldırıyor ama anılardan kurtuluş yok, Helen bulunacak. Anssızın ortadan kaybolduğu zaman izi Tunus'a kadar sürülebiliyordu, duygusal yoksunluk Quint'i bu garip yolculuğa çıkardı. Aralarındaki derin ilişki de var tabii; Christine'in mağrurlukla boğulmuş öfkesinin ışıkları altında filizlenen bir orman. Radyo programcısı olan Quint, eşinin çok kültürel faaliyetlerinin karşısında boğulduğunu hissettiği an kaçışı Helen'de aramaya başlıyor. Aralarındaki otuza yakın yaş farkı, arayışlarının benzerliği karşısında pek bir önem taşımıyor. Helen gidene kadar iyiydi, sonrası karanlık. Tunus'un yakıcı güneşi altında aranacak cevaplar var, belki yeni sorular.

Quint'in köksüzlüğü her şeyin başı. Camiden yükselen sesleri duyduğu zaman tanrıya olan inançsızlığından ötürü üzülüyor, hayatını kolaylaştırabilecek değerlerinin kaybının yasını tutuyor. Helen'le hiçbir zaman cinsel bir yakınlık kuramamış olması da bir diğer üzüntü. "Birbirimizi hiç çıplak görmemiştik. Bir insanı çok iyi tanıyıp da karnını hiç görmemiş olmak tuhaf değil mi?" (s. 19) Paylaştıkları dünyada böylesi bir yakınlığa pek zaman olmadı, yaşanamayanlar nostaljiye dönüştü ve Quint'i zehirlemeye başladı. Helen ortada yok, başka insanlara kapı aralanıyor. Uçarı ilişkiler, Dr. Brazenger'la kurulanı böyle. Avrupa'nın entelektüeli, Afrika'nın münzevisi haline gelmiş. Julian ve Quint'le kurduğu ilişki Helen'in ardında bıraktığı defterle birlikte derinleşiyor ama oyun oynamak için daha az yaralı birini seçse daha iyi olurmuş.

Helen'in günlüğü kurmaca çıkıyor ve deliliğin kızıl güneşi altında Quint önündeki bedeni boşluğa doğru itiyor. Arayışına rağmen, onca çabasına rağmen gerçeğe ulaşamayacağını öğrendiği an o da şehirde savrulan kumlardan farksız artık, peşinde getirdiği konçertolar, kitaplar, hiçbir şey onu eskiye bağlayamayacak. Sürüklenecek, Helen'den veya Helen'in imgesinden uzağa. "Akşam Sydney'de, birbirimizden ayrılırken yüzünü ellerime gömdü, o an şunu düşündüm: Birbirimiz hakkında bundan daha fazla bir şey bilemeyeceğiz." (s. 34) Bilinecek bir şey kalmıyor, parçalar toparlanmamak üzere dağılıyor ve tam ortasında kalıyoruz. Günlükte bir araya gelirler, yaşamda sonsuza kadar ayrılırlar, Helen'in sonu kusursuz bir biçimde gizlenmiştir ve bu işte etraftakilerin payı büyüktür, Helen'in isteği doğrultusunda.

Esirgeyen Gökyüzü'yle birlikte okunursa keyfi katlanabilir, tavsiye.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Paris Öyküleri
Gallant öykülerin roman bölümleri olmadığını, arka arkaya okunmamaları gerektiğini söylüyor. Her öykücü için aynı şey geçerli olmayabilir ama kendi öykülerinin kozmosundan çıkabilmek için bu yöntem şart. Tek bir öyküsüyle kıyaslayınca çok rahat okunabilen romanlar biliyorum, okuru vakumlayıp içeride tutmazlar ama Gallant'ın dünyaları öyle yoğun, karakterleri o kadar detaylı ve kanının aksine o kadar basit bir şekilde kurulmuşlar ki çekim gücüne karşı koyabilmek mümkün değil. Olumsuz bir durum yok, sadece mekandaki en küçük bir detayın bile karakterler üzerinde derin etkiler bırakabileceğini aklınızdan bir an bile çıkarmamanız lazım. Bu öyküleri okumak emek isteyen bir deneyim olacak.
Bastıkları bütün kitapları almıştım, aynı çizgide devam ederlerse kaçırmam, ne basarlarsa alırım. Böyle yetenek kumkuması yazarlarla tanıştırmaya devam etsinler, ne güzel!
Gallant gazeteci olarak çalışırken gözlem gücünü geliştiriyor ve anlatacağı hikâyeleri bu süreçte biriktiriyor ama çocukluğundan itibaren gelen bir anlatımcı ruhu var, kağıt insanlarını durmadan konuşturur ve hikâyeler uydururmuş. Diyaloglarının duyulmadığını sanırmış ama sesli bir dünyaymış onun kurduğu, belki diyaloglarının son derece doğal ve başarılı olması buna bağlıdır. "Belki de yazar, aslında kılık değiştirmiş bir çocuktur, yetişkinleri bir çocuk berraklığında, atmosfer netliğinde görür, yetişkin davranışını anlamlandırmaya çalıştıkça doğaçlamaya girişir." (s. 438) Bir fotoğraftan veya tanıklık edilen bir andan yola çıkabiliyor Gallant, karakterleri çerçeveye oturttuktan sonra sözcükler beliriyor ve planlı olduğu kadar plansız da ilerliyor hikâye, bazı öykülerin sonu belli olduğu kadar bazılarının gideceği nokta belirsiz kalıyor, ta ki oraya varıldığı sezilene kadar. Yaşamın küçük bir kopyasını çıkarıyor Gallant, bunu sezgilerine yaslanarak yapması kurguyu gerçeğe yaklaşabileceği kadar yaklaştırıyor.
Öykülerin içeriğini nasıl anlatacağımı bilemiyorum, sadece detaylara odaklansam fikir verir.

Fularlar, Boncuklar, Sandaletler: Theo Schurz ve Mathilde üç sene önce boşandı, Mathilde Alain Poix'yle evlendi, üçünün arası iyi. Küçük şeyler var; mesela Theo için adamın soyadı değişkenlik gösterebiliyor. Poids olur, Poisse olur, akılda tutulmayacak kadar önemsiz bir detay. Mathilde için problem değil, Theo'nun sosyal ilişkilerdeki duyarlılığı bu kadar, boşanmalarına yol açan şey de bu yetersiz duyarlılık zaten. Mathilde'in bahsettiği "ruhsal düzey" nedir, ne anlama gelir, bilmiyor Theo ama bu düzey Alain'de iyi, onu biliyor. Mathilde'in Alain'le daha mutlu olacağını da biliyor, kendi akışkan dünyası Mathilde için bir dayanak noktası oluşturmuyor. Başlarda aralarında bir şeyler vardı, Mathilde'i çeken şey Theo'nun görkemli geçmişi ve ressamlığıydı ama adam mesnetsiz olunca dünyaları çatırdıyor ve anlaşmazlıklarının bir yığın oluşturan küçük sebepleri ayırıyor onları. Hayat devam ediyor sonra, ne olursa olsun.

Matmazel Dias De Corta: Ev sahibi kadın, oğlu Robert ve adı geçen matmazel hakkındadır. Birkaç öyküde görüleceği üzere zaman olaylarla belirlenir, yıllarla değil. Uzamın mekan boyutu daha ağırdır. Neyse, aralarında derin bağlar kurulur, oyuncu olmak isteyen matmazelin telaffuz hataları üzerinde çalışılır ve paylaşımlar arttıkça -Robert'la aynı yatağı paylaştıkları da olmuştur- kopuşun etkisi de ağırlaşır. Birkaç yıl sonra matmazeli televizyonda görürler, kadın istediğini elde etmiştir ama geride kalanlar özlem içindedir, kadının ödemediği kirayı bile istemezler, sadece onunla haberleşmektir istedikleri. Bu.

450 sayfalık bir canavar, benden bu kadar. Sağlam öyküler, ben on günde araya birkaç kitap sokarak bitirebildim, bir solukta okunacak bir şey değil yani. Şiddetle tavsiye ediyorum. Sopayla, silahla, ağır sanayi hamlesiyle falan.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Koca Gringo
Ambrose Bierce aklımı almıştı, sonra İthaki'nin bastığı diğer kitaplarını bulup okudum, hayatını araştırdım biraz. Amerikan İç Savaşı gazisi, Meksika Devrimi sırasında Pancho Villa'nın yanında savaşmak için yola düşüyor ve kendisinden bir daha haber alınamıyor. Gizemli bir son, yanlış bilmiyorsam başına ne geldiği bugün bile bilinmiyor.

Buradan şuraya: Zeyyat Selimoğlu'nun bir kitabını okudum, son sayfalara bakıyorum, AFA'nın bastığı kitapların tanıtımları var. Fuentes, Koca Gringo. Gözüme "Bierce" çarpıyor. Fuentes, Bierce'ın son günlerini kurmuş! Elimde birkaç Fuentes var, acaba bu kitap aralarında olabilir mi? Olabilir, varmış! Listede bir gedik açıyorum hemen, bu kitabı sıkıştırıyorum.

Bodoslamadan girmeliyim, Harriet Winslow'a sunulan bir hayal var, Meksikalı General Tomas Arroyo'nun bir ihtimal olarak sunduğu gelecek. Gerçekleşmeyecek, hayallerin kader haline gelmesinin yavanlığı bir yana, muhtemelen gerçekleşmeyecek olması da umutsuzluğa yol açıyor ve Winslow'un Arroyo'yu affetmemesinin sebeplerinden biri bu, diğeri de arkadan kurşunladığı adama duyduğu sevgi.

Baştan alıyorum.

Yaşlı kadın geçmişi anımsıyor, onca yıldan sonra. Uzun zamandır hissetmediği duygularla baş edebilmek için acıyı bastırması gerekiyordu, başardı ve Meksika günleri önünde bir atlas gibi açıldı. Anlatı kadının hatıralarından oluşmuş değil ama bu hatıralar önemli bir yer tutuyor, tabii anlatıcının sunduğu daha masalsı bir dünya var. Bitmek bilmeyen savaşlar yüzünden gerçekliğin yara haline geldiği bir coğrafyada masallar da mutsuzluğa doğru evriliyor. İmgelerle dolu bir düzyazının şiire vardığı sıklıkla görülüyor, Fuentes geleneği sürdürüp kendi topraklarının kanıyla yazıyor.

Gringo tek başına yolculuk ediyor, ülkesinde aşmadığı sınır kalmadığı için yaraya yakışmak için, ölebilmek için savaşın hüküm sürdüğü topraklara geliyor. Anımsanmak, öykülerindeki gibi tuhaf dünyaları arayıp bulabilmek için orada. Garezin anılarla aynı anlama geldiği çöller, aynalarını arayan bulutlar ve ABD'nin bombalayıp yeni yaralar açtığı topraklar, ölümünü arayan bir gringoyu izliyor. Bierce adı sonlara kadar hiçbir yerde geçmiyor, o bir gringo. Kendi ülkesinin dışında bir yabancı. Yabancı toprakların üzerinde, yabancıların arasında, yetmişli yaşlarında bir adam. Coğrafya insana da kazındığından ve bir daha birleşmeyecek bir şekilde, kanla ayrılan sınırlar yüzünden insanlar arasındaki çizgiler hiçbir zaman kesişmiyor. Yaslanacak omuz hiç bilinmeyen dağların sarplığını taşıyorsa, nereye döküldüğü bilinmeyen nehirler gibi geliyorsa kulağa sözcükler, o zaman içe kapalı dünyaların çarpışmasından her şey yerle bir oluyor, birkaç kurşun birbirine bakan yüzleri ayırabilir, eğer hiç birleşmişse. Kurşunların sırası henüz gelmedi.
Gringo, Arroyo'nun tayfasıyla karşılaşır ve general gringoyu dener; havaya bozuk para attığında gringo parayı tam ortasından vurur. Savaşın diliyle anlaşırlar, gringo tayfaya dahil olur ve iki adam arasında aynı dili konuşan insanların dostluğuyla birbirlerine garez duyuracak acılardan doğan düşmanlık belirir. Tayfadakilerin her biri bir kimlik biçer, çölün ortasından gelen bir azizdir gringo. Ölümü arayan bir kayıp ruhtur. Felaket tanrısıdır. Masmavi gözleriyle çorak topraklara tufan getirecek bir lanetlidir. Yanında Don Kişot'u getirmiştir bir tek, parçalanmış yaşamının ve rüzgâra sıktığı kurşunların yansıması. Karşısındaki insanlar bir, henüz müstakil bir kişiliğe sahip değiller. "'Biz hepimiz Villa'yız!'" (s. 26) Negan'ı hatırlayın, kurduğu sistemin bir benzeridir buradaki. Mücadeleleri hayatta kalmak ve emperyalist güçlerin uzantılarını topraklarından atmaktır. Hikâyeleri birçok kitapta yazılıdır ama Arroyo için sayfaların bir önemi yoktur, gerçeklik kurmacanın veya tarihin içinde değil, tam oradadır, o anda. Fuentes bu noktada muktedirlerin biçimlendirdiği dünyaya bir temiz sallar, insanın ürettiği her şeyin bir paradigma ürünü olduğunu ve gerçeğin paradigmalara sığmayacağını anlatır. Arroyo gringoya okumayı bilmediğini ama belleğinin olduğunu söyleyip ekler: "'Ben kim olduğumu biliyorum, ihtiyar. Ya sen?'" (s. 34) İhtiyar da bilir, oğullarının kendinden nefret ettiğini, intiharlarına kendisinin sebep olduğunu, insanları paramparça etmekten başka bir şey bilmediğini, kırılganlıklara oyuncak muamelesi yaptığını, yıkımdan başka bir şey getirmediğini bilir. Ait olduğu toplumun bir yansımasıdır, bu yüzden kurşunların ama kurşunların sırasına daha var.

Hacienda. Bizdeki toprak ağalığına benziyor. İsyancıların hedeflerinden biri de ağaları indirmek olduğu için bir ağanın evini -sonradan ortaya çıkıyor ki Arroyo'nun o evle ilgili hoş anıları yok- basıyorlar ve evde aynalar hariç her şeyi kırıyorlar. Winslow bu noktada hikâyeye dahil oluyor. ABD'den zincirlerini kırarak kaçıyor ve ağanın çocuklarına İngilizce öğretmek için evde yaşamaya başlıyor, isyancıların saldırısına kadar. Arroyo'ya ve askerlere aynalara bakmalarını söylese de kastettiği anlaşılmaz. Kadınla ilgili izlekler var, tekrarlanan cümleler. Üç tane sanırım, biri bu aynalar meselesi. Aynalara bakın, kendinizi görün, ne yaptığınızı anlayın, yıkımdan başka bir şey taşıyın yanınızda. Hayır, Arroyo'nun dediği gibi herkes ne olduğunu bilir, bunu başka bir yerden görmeye lüzum yoktur.

Winslow-Arroyo-gringo arasındaki üçlü ilişki başlı başına bir konudur, girmeye cesaretim yok. Şunu söyleyebilirim, Winslow-gringo arasında bir sevgi var, birbirlerini yabanda bulmuş kardeşler onlar. Gringonun bastırmaya çalıştığı aşkın altında daha derin bir bağ var, birbirlerini anlamaya en yakın iki insanın gücü yaşamaya devam etmelerini sağlıyor. Arroyo'yu öfkelendiren bu derinlik oluyor, Winslow'la aralarındaki şiddetli aşka rağmen topraklarının taşıdığı öfkeyi hatırlayıp gringoya kurşun yağdırıyor sonunda. Villa'nın olaydan haberdar olup gringoya ölümlü bir ölüm sunmak için çürümeye başlamış adamı mezardan çıkarıp göğsünden kurşunlatması, cenazesini Winslow'la ABD'ye göndermesi ve Arroyo'yu kurşunlatması radikal bir çözüm gibi gözükse de pratik çıkarlar gereği. Bireysel mücadeleler davayı tehlikeye atabilir, ABD'ye kafa tutmak için pozisyon alan bir yapılanmanın bunlara tahammülü yok. Sonuçta kadın memleketine dönüp yaşlanıyor ve her şeyi hatırlıyor.

Karakterlerin hikâyeleri anlatılan masalla eş zamanlı, bir geçmişten veya gelecekten bahsetmek mümkün değil, sanki toprağı kaynayan bir denizin ortasına oturtulmuş ve insanların yaşamları durmaksızın devinen yaşamın içinde olabildiğince cömert bir şekilde anlatılmış gibi. Yoğun, büyülü bir hikâye bu.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cinselliğin Önemi: Arzuya Yeniden Kavuşmak
Cinselliğin eklemlendiği her noktayı nasıl dönüştürdüğü ve insanın bileşenleri arıza yaptığı zaman cinselliği nasıl bir sıkıntı kaynağı haline getirdiği üzerinedir. Aile, toplum, duygular, zibilyon kalemde bir cinsellik incelemesi. Tek bir vaka üzerinden yürüyor gibi gözüküyor ama diğer vakalar da fragmanlar halinde beliriyor, problemin çerçevesini genişletip öz farkındalık yaratımı noktasında yardımcı güç olarak yer alıyor. Öz farkındalık önemli, toplumun dayattığı hastalıklı cinsellik algısı denetleme mekanizmasının tornasından çıktığı için bireyselliği parçalıyor ve başarısızlıkla birleştiriyor. Seks ve Ceza: Arzuyu Yargılamanın Dört Bin Yıllık Tarihi'nde cinselliğin biçimlendirilişi ve cezaya tabi kılma şekilleri hakkında verilenlerin sonuna bu kitabı ekleyebilirsiniz, uygulamalı bir devam niteliğindedir.

Cinselliğin ve cinselliğe bağlı başarının/başarısızlığın sınırları son derece muğlak. Cinsel devrimler, cinsellik karşısında süren ikiyüzlülük, mükemmel bir ereksiyon, şahane bir orgazm, güç, iktidar derken işler iyice karışıyor ve aslında son derece basit, basit olduğu kadar da güzel bir edim insanın en büyük bilinmezi, acısı olup çıkıyor. "Başarılı cinsellik kendine özgü zevki diğeriyle paylaşmaktır. Bu bir karşılaşmadır; başkasını kullanmak değildir." (s. 21) Ben bunu bir sohbet olarak görmekten keyif alıyorum, vapur beklerken hiç tanımadığınız biriyle konuşmak gibi. Söylediklerinden yola çıkarak kişiliğini oluşturabilirsiniz ama söylenmeyenler her zaman gizemini korur, keşfedilmeyi bekler. Bunun dışındaki her şey yüktür, cinselliği örseler, olmadığı bir şeye dönüştürür. İyi değil.
Karine otuz yaşında, cinselliğin anlamını arıyor. Birçok seanstan birçok konu çıkıyor, ben ortaya karışık bir şeyler yapayım. Karine cinsellikle cinsel ilişkiyi karıştırıyor ve her şeyin büyük bir hızla tüketildiği heyecan evresi -ben bu evreye bir anlam veremiyorum, duygusal replikadır tükenen, öbür türlü her şey devam eder bence, gerçekten bir şeyler hissediliyorsa, neyse, bu ara cümleyi kesmem gerekiyor artık çünkü bağlamdan koptuk ve bu konuda canım birkaç kez yandığı için devam etmek istiyorum ama edemem, konu ben değilim, ben olsam da ben değilim- geçtikten sonra cinsel isteğini kaybediyor. Bir görev halindeki cinsellik sağlam talepler içerir ve cinselliğin doğasına aykırı bir şeydir bu. İnsanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söyleyen yüz çeşit denetleme aygıtı var, korkunç! "Seksi şöyle yapın, bunu böyle edin, kişiliğiniz umrumuzda değil, mutlu olmak için bunlar yapılmalı." Sanki bir boş zaman aktivitesiymiş gibi yaklaşılır cinselliğe, öyle bir şey değil. Cinsellik gerçekten önemlidir, biçimlendiricidir.

Karine'in aile yaşamı önemlidir; çocuk cinselliği denen naneyi, dolayısıyla yetişkin cinselliğini de etkilemiştir. Abinin gölgesinde bir çocuk Karine, bütün yıldızlar abiye takılıyor ama kendisi bir ölçüde görmezden geliniyor. Baba uçarı, anne içe kapanık. Babanın yakınlaşma çabalarını anne, "Zamanı mı arkadaşım?" diyerek bertaraf ediyor. Oysa sevginin nasıl bir şey olduğunu çocuğa gösterseler böyle olmaz. Değer verme, ilgi, umursama, bir sürü şey çocuğa gösterilebilir ve çocuğun aklında bir ilişkinin veya evliliğin nasıl bir şey olduğu şekillenebilir. Neyse, Karine küçük, akıllı kız imajını bürünüyor ve bu şekilde büyüyor. Sonrasında abisinin eve getirdiği kız arkadaşlarını gördükçe kendisinin erkek arkadaşlarını hiçbir zaman davet edemeyeceğini düşünüyor. Aile/toplum yapısı kişiliğin olumlu yönde biçimlenmesine engel oluyor. Sokakta sarılan insanları görünce, "Devlet buna bi' şey yapsın yav!" diyen insanların ülkesinde yaşıyoruz, bizde de durum aynı. İnsanımdan, özellikle hemcinslerimden utandığımı çok söyledim, buraya da yazayım. Sonrasında yasaklar geliyor haliyle, aile Karine'in ergenliğini zincirliyor. Fena bir şeydir bu, kendi hikâyemi anlatmak istedim. Biraz komik.
Böyle işler... İlk seansa kız çocuğu gibi gelen Karine, sonuncuya genç kadın kimliğiyle geliyor. Cinselliğe hak ettiği değeri vermek her zaman mümkün, yeter ki yaşamda doğru konumu bulunabilsin.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Baba Bana Top At!
Esas adı Batı'da Çocukluğun Tarihi.

Coğrafyanın kader olmasına değinilir başta. Çocukların yetişkinler için anlamı coğrafyaya ve ekonomiye göre değişiklik gösterir, mesela Afrika'nın belirli bölgelerinde çocuklar piyadedir, Rebelle'de yaşadıkları dehşeti görebiliriz. Polinezya'da kabilenin ortak çocukları mülkiyet konseptinin olmadığı bir ortamda büyürler. Çocukluğun kimlikleri muhtelif, biz Batı'ya bakacağız.

Giriş bölümünde yazar, çocukluğun nispeten yeni yeni anlaşılan bir dönem olduğunu belirtip tarih boyunca çocuğun/çocukluğun ele alınış biçimlerini özetler. Aziz Augustinus'un kendi çocukluğundan bahsetmesi bir istisna olarak görülür, o dönemde çocukluğa dair hiçbir şey yoktur. 18. yüzyıla kadar edebiyatta da yer almamıştır. "Çocuk, yetişkinler dünyasında olsa olsa marjinal bir figürdür." (s. 8) Odakta olmasa da çocukluğun kıyısından köşesinden irdelenmesi, çocukların "eksik yetişkinler" olarak görülmesinin yavaş yavaş terk edilmesiyle ortaya çıkar; Dante'nin yaşam çağları buna bir örnektir. Öncesinde sadece tanımlamalar yapılmıştır, Aristo'nun çocuğun kim olabileceğiyle daha çok ilgilenmesi misal. Pek çok örnek mevcut, geçtim. Çocukluğun masumiyet, zayıflık ve cinsiyetsizlikle eşleştirilmesi yeni bir olay, psikolojinin etkisi aşikar. Çocukluk, bilimsel verilerin ışığında inşa edilmiştir denebilir.

Kitap üç bölümden oluşuyor, ilk bölümde "bir kavram olarak çocuk" inceleniyor. İkinci bölümde çocukların çevreleriyle ilişkileri ve büyüme süreci var. Üçüncüde iş, sağlık ve eğitim mevzuları. Kronolojik değil, tematik bir inceleme.
Değişen Çocukluk Anlayışları'nı özetleyeceğim. Farklı kültürlerin farklı değerlendirmeleri oluyor tabii, toplumlar kendi doğalarını şekillendirebildikleri ölçüde çocukluğu da benzer bir şekilde inceliyor. Mesela önceleri çocukluk, bebeklik diye bir şey yok. Bebek ve hoop, eksik bir yetişkin. Bu noktada araştırmacı Aries'e geniş bir yer ayrılmış. Derli toplu ilk araştırmalardan birini yapan bu zat, önemli bir boşluğu doldursa da yöntemleri oldukça eleştirilmiş, yine de araştırmasından bolca yararlanılıyor. Neyse, bebek İsa'ya tapan ve çocukların masum ruhlar olduğunu söyleyen azınlığın aksine Orta Çağ'ın elit ve eğitimli tayfasına göre çocuk "iç çeken zavallı bir hayvan" ve günahkâr. Dini söylencelerden doğan bir görüş bu, Augustinus'un nesilden nesile geçen günah lekesini taşıyan çocuklara sevgiyle yaklaşmadığı söylenebilir. Vaftiz edilmeyen bebeklerin cehenneme gitmesi de bu görüşün bir yansıması. 12. yüzyılda muhalif seslerin yükselmesiyle bu görüş gücünü yitirse de asla kaybolmamış.

Aslında çocukluğun ne olduğuna pek de dikkat edilmemiş, dönemin mühim şahıslarının anılarından bunu çıkarıyoruz. Bir de şu var: "(...) Örneğin Amerika'da boy kelimesinin yetişkin bir köleyi veya Fransa'da garçon kelimesinin Fransız kafesinde çalışan servis elemanını tanımladığı gibi, 'çocuk' için kullanılan puer, kneht, fante, vaslet veya enfes gibi kelimeler de genellikle bağımlılık veya kölelik anlamı taşıyan sözcüklerdi." (s. 25) Dile bakmak gerekir, tarihte kelimeler birden fazla anlamı karşıladıkları gibi anlam değişimine uğrayarak geçmiş hakkında bilgi verebilir. Çocukların sanıldıkları gibi "kötü" olmadıkları uzgörülü bilginlerin çabalarıyla ortaya çıkıyor. Çocuk yavaş yavaş kimlik değiştiriyor ve sosyal-psikolojik yatırımların artmasıyla anlaşılabilir hale geliyor. Locke, Rousseau ve dönemin diğer bilginleri eserlerinde çocuğun neliğine dair tartışmalara giriyorlar. Tabula rasa, mesela. Emile de diğer bir kilometre taşı. Çocuğun masumiyeti ve bilgeliği resimde de kendisini gösteriyor, örneklerle anlatımı mevcut. Victor Hugo'nun şu dediği de önemli: "'Kristof Kolomb sadece Amerika'yı keşfetti. Bense çocukluğu keşfettim.'" (s. 35) Makine Çağı'yla sonlanan süreçle birlikte çocuğun dünyanın pisliğinden uzak oluşu yüceltildikçe yüceltilmiş.

Çocuğun yetişmesinde kalıtım-çevre ilişkisi de incelenmiş. Rönesans sonrasına kadar çocuğun ailesinin her şeyi belirlediği fikri baskınmış, sonrasında çevre faktörü güçlenmiş. Bu konuda Golding'in Deniz Üçlemesi sağlam fikirler verebilir, Talbot biraderin gelişimi ve kişiliğini sorgulaması bu mevzuya cuk oturuyor. Ekonomik durumun bağımsızlığa pek bir katkısı olmuyor gerçi; çocuk ölümleri yüzünden Püritenlerin küçücük beyinlere İncil'i sokuşturma çabaları anlaşılabilir, çocukların özgür oldukları pek söylenemez. İşin ekonomik boyutu korkunç, sonda bahsedeceğim. Bir de mastürbasyonun ölümcül bir hastalık ve günah sayıldığı zamanlarda çok parlak fikirli bir bilim adamı, çocuklara kâfuru emdirilmiş kilotlar giydirilmesi gerektiğini söylemiş. İnsanoğlu cahillik yüzünden ortadan kalkabilirmiş, böyle kaç vaka vardır acaba? Ucuz yırtmışız.

İkinci bölüme geçiyoruz, Büyüme: Ebeveyn ve Yaşıtlarla İlişkiler. Çocuklar için şimdiden bir mum yakmalıyız, masum oldukları kadar şiddete maruz kalmaya açıktırlar ve bazı araştırmacılar ebeveynlerin gerçekten rezil insanlar olduklarını söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Doğru mu peki? Doğruluk payı var. Sömürülen çocukların varlığı bir yana, aile hem bir hediye hem de bir lanettir. Bazıları lanetle daha sık yüz yüze gelirler.

Doğum kontrolü, ciciannelik mefhumu gibi pek çok konu var, ben ilgi çeken kısımları alacağım. 18. yüzyılda tıp eğitimi almış kadınlar yerine çok sayıda doğumda bulunmuş kadınlar tercih ediliyormuş, bu makul. Geleneksel yöntemle doğum yapılması uygun görülürmüş, bu da iyi. Cerrahların, eczacıların ve ebelerin bilgisizlik ve donanımsızlık yüzünden çocukları parça parça çıkarmaları, bebeği almak için anneleri doğramaları, bu korkunç işte. Bilim mühim. Doğumdan sonra batıl inançlar geliyor tabii, bizde de Albastı/Alkarısı/Çarşamba Karısı nam doğaüstü varlık olarak kendini gösteren öcülere karşı alınan önlemler garip. "Köylü kadınlar pencereleri kapatır, rüzgarın -ve kötü ruhların- gelmesini engellemek için çatlakları onarırlardı. Bu durum, sonunda tıpta 'kapama metodu' adını aldı." (s. 61) Vaftiz meselesi buraya bağlanabilir.
Aklımda birkaç soru var, cevabını bulana kadar döndürüp dururum. Birinin cevabını buldum. Bir bebeğe bir azizin/azizenin adını verme geleneği ilk defa 12. yüzyılda Akdeniz'de ortaya çıkmış ve yavaş yavaş kuzeye yayılmış. Protestanlar ve Katolikler arasında isim mevzusundan da tartışmalar çıkmış, Ichabod ve Ebenezer gibi Eski Ahit'ten isimler kullanılmış. Kız-erkek bebek ayrımı, bebek ölümleri gibi meseleler her ne kadar cinsiyetçilikten nasibini alsa da ebeveynlerin ölümler karşısında genellikle üzgün oldukları söyleniyor. Doğal. Sütannelik bir zenginlik göstergesi olarak kullanılmış, kundaklamanın ortaya çıkardığı kamburlar ve sakatlar bu uygulamadan vazgeçilmesini sağlamış, bir sürü şey. Bebeklerin kasıtlı veya kasıtsız öldürülmesiyle alakalı anlatılanlar, değer yargılarının çok farklı olduğu bir zamanı aydınlatıyor. 10. yüzyılda İzlandalı babaların bebeklerini öldürme hakları varmış, 14. ve 15. yüzyılda Floransa'da kazara bebek öldürenler tazminat ödeyerek yırtabiliyorlarmış. Cezalar endüstri toplumunun biçimlenmesiyle birlikte zorunlu çalışmaya dönüştürülmüş. Terk edilmiş çocuklardan oluşan yetimhanelerde soyluların terk ettiği sakat çocuklar varmış falan, çocuk terki de zamanın güncel problemlerinden.

Üçüncü bölümde politik ekonominin çocuk fikrini adım adım değiştirmesi incelenmiş. Hiç bulaşmayacağım, sömürünün yüzleriyle karşılaşacaksınız. Yanında H. G. Wells'ten Kipps'i okursanız görev tamamlanmıştır.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Konuk Kaplan
"Bugüne dek yeryüzünde Çin kadar batıl inançları güçlü bir başka ülke daha var olmamıştır." (s. 5) Borges'in ilgisini çeken rüyalar, kabuslar ve olağanüstü varlıklar Çin'de cirit atıyor, güpegündüz ve gecenin karanlığında. Önsözde kısaca değiniyor Borges, ben daha da kısa bir biçimde aktarayım. Konfüçyüs tinsel yaratıklara saygı duyulmasını ve onlarla araya mesafe koyulmasını öğütler, iki dünyanın birliği Taoizm ve Budizm tarafından zayıflatılmışsa da inançların baskı yoluyla kaybolmayacağı malum, doğaüstünden korkuluyor ve görüldüğü üzere bu durum kolaylıkla ortadan kalkmayacak. Şaman geleneklerinin dinler tarafından asimile edilmesi tehlike ama böylece yok olmaları önlenmiş oluyor bir yandan. Bilemiyorum, farklı kültürler birbirini incelediği müddetçe hiçbir şey yok olup gitmeyecek. "Bunu bir de doğaya söyle delikanlı," dedim kendi kendime, siz zahmet etmeyin.

Çin'de doğaüstü olayların imkansız ya da gerçekdışı gibi algılanmadığını söylüyor Borges, Bir Çin Yazı Odasından Öyküler nam metni yazan P'u Sung-ling'e bakarsak bunların kurgusal olduklarını söylemek güç. Borges, cehennem tasvirini ve diğer mevzuları Poe, Hoffman ve Quevedo yazınıyla kıyasladığında paralellikler bulur ama işin ilginç yanı, yazar anlattığı harikalar karşısında büyülenmez. Cehennemin yönetiminde bürokrasinin varlığı, yöneticiler, yazıcılar, tanrılar ve başka pek çok öge günümüz dünyasına tutulan bir aynadan yansıyanlardır sanki. Devam eder Borges, Çinlilerin imgelem dünyalarının geniş olduğunu ve anlatılanlarla yaşananlar arasında pek de bir fark bulunmadığını düşündüklerini söyler. Adamların gerçeklikleriyle karşılaştığımızda uyum sağlamakta zorlanabiliriz, hatta okur olarak kültürel bir çatışma da yaşayabiliriz ve öyküler bize saçmanın saçması gelebilir, bu bizim kültürel geçişkenliğimize, aynadan yansıyanı kabullenebilmemize bağlıdır.

Çok sayıda öykü varmış, Borges birkaç öyküyü derlemiş. Cao Xueqin'in Kırmızı Köşk Düşleri nam metninden de iki fragman mevcut. Bu abimizin yazdığı metin roman kişilerinin en çok olduğu metinlerden biri olabilirmiş, tam dört yüz küsur karakter! Tamamını çevirmek zor, yayımlamak daha da zor. İki parçayla yetineceğiz.

Koruyucu Meleklik Sınavı: Çin'de her şehrin bir koruyucusu var, tanrılar tarafından seçiliyor. Olay gerçektir, anlatıcının ablasının kocasının Sung Tao adındaki dedesinin başından geçmiştir. Aynı gerçeklik oyununa Yeats'te de rastlanıyor, tanıdık birinin başından geçen mitik, doğaüstü olayların anlatımı, işi kurgunun dışına çıkarmada güzel bir yöntem.

Beyefendi mühim bir sınavdan geçer, verdiği cevap beğenilir ve ataması yapılır ama bakılması gereken bir ana vardır, Yazgı Kitabı getirilir ve tanrılar Sung Tao'nun annesinin dokuz yıl daha yaşayacağını görürler. Dokuz yıllık bir erteleme yapılır, Sung Tao evine dönerken uykudan uyanır gibi gözlerini açar. Üç gündür ölü olduğunu fark eder, tabuttan çıkar ve görevinin devredildiği diğer kişinin de öldüğünü öğrenir. Dokuz yılın ardından Bay Sung görevi için ayrılır, arkasında ölüsü kalır.
Bu öykülerde kafalar kopar, yürekler çıkarılır ve ölümle münasebet kurmalık pek çok eylem gerçekleşir ama ölüm başka bir dünyanın, daha ötelerin bir gerçeği gibidir. Bu dünyaya çok yakın ve çok uzak. Kopan kafalar yerine oturunca yaşam sürer, yüreklerin yerine başkaları konur ve kişi nefes almaya devam eder, bunlar tinsel hadiselerdir, kaba gerçekle pek alakalı değildir.

Ch'ang-ch'ingli Budist Keşiş: Seksen yaşındaki keşişle otuz yaşındaki prens arasındaki ruh göçü öyküsüdür. Keşiş düşüp ölür, oralarda avlanan prens de atı tökezleyince tepetaklak düşer, o da ölür. Keşişin ruhu prensin bedenine girer, bundan sonrası çevresinin ve kendisinin inanca dört elle sarılmasıyla her şeyin düzelmesinin anlatısıdır.

Ölüler Ülkesi'nde: Akutagava'nın benzer bir öyküsü vardı, acının sonu selamet konulu, bol cehennemli, bol bürokratlı bir eziyet öyküsüdür. Babasının iblisler tarafından işkence gördüğünü düşünen hayırlı evlat, kendi dünyasından ayrılıp ölülerinkine geçtiğinde seksen çeşit eziyet görür ama davasından vazgeçmez, tanrılarla karşılaşınca muradına erer.

Bu minvalde işler. Çin kültürü zaten olabildiğince ortada, detayları ilginç. Bizdeki leb değmezin mantığına benzer bir mücadelenin varlığından haberdar oldum, sevindim, farklı kültürlerde sanatsal atışmaların nasıl yapıldığını hep merak etmişimdir. Gerçi çevirmen C. Hakan Arslan, fonetik bir yapı üzerinden yürüyen atışmanın o kültürle ilgili bilgisi olmayan okurlar tarafından pek anlaşılamayacağını söylüyor. İşin inceliği anlaşılmıyor gerçekten, Çince bilmek lazım. Hayvanların kutsallığından bahsetmeye lüzum yok. Bilgelik her öyküden çıkarılabilir, öğretici öykülerdir bunlar. Mesela şu: "Doğan yuvarlak olsun, eylemin köşeli." Düşün dur.
Yanıtla
0
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Son Şenliklerin Davetlisi
Umut İşkencesi: Aragon Yahudisi haham Aser Abarbanel, İspanyalı engizisyoncular tarafından idam edilmeden önce teselli edilir; sevinmesi gerekmektedir zira dünyadaki sınanışı sona ermek üzeredir. Rakip(!) dinin sayı kazanması da işin içindedir ama çok ulu din kisvesinin altında lafı bile edilmez. Neyse, günahlardan arınma zamanı gelmiştir, sıralamada sonuncudur Abarbanel, en son o yakılacaktır. Kendisini karanlığa terk ettikleri hücrenin kapısının kilitli olmadığını fark etmesiyle birlikte ateşten kurtulabileceğini düşünür, umudu doğurur. Umut acıyı uzatır ama öncesinde erteler, dehlizlerde oradan oraya koşturan ve askerlerle göz göze gelmesine rağmen görülmeyen haham, tanrısının yol gösterdiğine inanır ve çayıra çimene çıkar, koşmaya başlar. Özgürdür, Büyük Engizisyoncu karşısına çıkana kadar. "'N'oldu, evladım? Tam kurtuluşun eşiğindeyken... bizi terk etmek mi istediniz?'" (s. 22) Babasının kendisini neden terk ettiğini sorması amaçlanmışsa eğer, kurtuluş gerçekleşmiş demektir, ateşten önce gelmiştir. Kaçış sırasında adamın umudunun kademe kademe artması ve tanrının işiymiş gibi gözüken şansının yardımıyla birçok kez yırtması, acıyı öz yıkıma, inancın yitirilmesine yol açacak kadar çoğaltır.
Ortam fena gotik, Borges'in belirttiği gibi Poe'nun Kuyu ve Sarkaç nam öyküsündeki mekanın bir benzeri var. İşkencenin türü farklı; burada psikolojik bir işkence var, Poe fiziksel bir açmaz sunuyor. Sanıyorum buradaki daha ağır. Poe'nun çizdiği duvarlar bellidir ve deus ex machina sayesinde mevzu çözülür. Buradaysa daha şeytani bir iş vardır; duvarların varlığı unutturulur.

Tse-i-la'nın Serüveni: Çin'in sihirli dünyasına bir yolculuk. Konuk Kaplan'da Çinlilerin doğaüstünü aynadan yansıyanlar olarak gördüğünü söylüyor Borges, burada da Pussahlar varlıklarıyla bu durumu perçinliyor. Tanrıların ülke sorunlarına doğrudan müdahale edebilmeleri, Buda rahipleri tarafından hurafelerin sürmesi gibi pek çok etkenin arka planını oluşturduğu bu öykü, bir nevi "kral çıplak" durumunun anlatısıdır. Villiers de l'Isle-Adam, öykülerinde sıkı bir uzam yaratmadan olaya girmiyor.

Kafası çalışan bir adam gelir, adamlarının önünde imparatora bir teklifte bulunur. Güruhun içinde kendisini kimlerin öldürmek istediğini söyleyecektir, karşılığında imparatorun kızını ve okkalı bir hazineyi alıp uzayacaktır. Olayın aslı da şu; imparator bu berduşu öldürse kimlerin kendisini öldürmek istediğini bilmediğini gösterecek ve kendisini savunmasız bırakacaktır. Tam tersi blöftür ama sağlam blöftür, imparator şartları kabul eder ve hiçliğin üzerine kurulmuş bir güvene ve var olmayan bir bilgiye sahip olur.

Koz: Yazarın sözcükleri incelikli yaratıcılardır, en ince detaylara kadar kurulan karakterler ve mekanlar basit fikirler üzerine kurulmuş öyküleri katman katman derinleştirir. Bu öykü güzel bir örnek. Tussert nam rahip, kumar oynarken bitirdiği parasına karşılık ortaya kiliseyle ilgili bir sırrı koymayı teklif eder. Teklifi kabul edilir ve rahip kaybeder. Kilisenin sırrını söyleyip mekandan çıkmasıyla öykü biter: Araf diye bir şey yoktur.

Borges'e göre bu öyküyü muazzam kılan şey rahibin ruhunu çoktan kaybettiğini itiraf ediş biçimidir. Rahibin betimi küfre varan hareketlerini önceler. Mekanda rahiple gönül ilişkisi olan bir kadın da vardır, Tussert'nin şeytanı anımsattığını söyler. Tussert karşısında herkes biraz huzursuzdur, sırrın açıklanmasından az önce herkes bir boşluğu hisseder, ümitsizlik mekanı doldurmuştur, gelecek itirafın korkusu herkesi sarar. Bir din adamından duyulan sır, adamın kişiliği göz önüne alınarak gözardı edilir, unutulur. Burada mitle gerçek arasındaki çatışmanın insanda başlayıp yine insanda bittiğini görüp geçiyorum.

Kraliçe Ysabeau: Güzel bir intikam öyküsüdür. Kraliçe, aşığının başkalarıyla yattığını öğrenir ve adamla seviştikten sonra onu yaktıracağını anlatır, sevgiyle ve yavaş yavaş.

Kitaba adını veren öyküyle bir diğer güzel öyküyü geçip Vera'ya geliyorum. Son Şenliklerin Davetlisi, atmosfer değişiminin ne kadar kusursuz olabileceğiyle ilgili bir meydan okuma gibi geliyor bana. Bir grup uçarı gencin eğlencesi, aralarına yeni katılan bir adamla birlikte yavaş yavaş renklerini yitirmeye ve korkutucu olmaya başlar. Yeni katılanın oluşumu yavaştır, gençlerin diyalogları sayesinde gerçekleşir ve korkunç bir öyküyü açığa çıkarır.

Vera'ya geldim bu kez. Borges, bu öykünün Poe'nun dünyasına en yakın öykü olduğunu söyler, gerçekten de Lady Ligeia'daki ölümsüzlüğe yakın bir durum vardır ama inancın getirdiği somut gerçeklerin anlatımı belirgindir bunda.

Aşk ölümden daha güçlüdür fikri üzerine kurulmuştur. Athol Kontu'nun pek sevgili eşi öldükten sonra çekilecek acının tarifi yoktur, şuradan çıkarılabilir belki: "Birbirlerinin kalp vuruşlarıydılar." (s. 101) Bundan daha güzel bir aşk tarifi duymamış olabilirim. Neyse, bu çift karanlık bir konağa kapanıp dış dünyadan yıllar boyunca korunarak yaşıyorlar ve kadın ölüyor, kont bütün hizmetçileri gönderip bir tanesini yanında tutuyor ve günden güne erimeye başlıyor, eridikçe kadın canlanıyor ve bir gün gerçekten de karşısında beliriyor ama adam kadının öldüğünü kendine hatırlatır hatırlatmaz her şey karanlığa gömülüyor. Mezarın anahtarı hariç kadından geriye hiçbir şey kalmıyor. Anahtar, birlikte olmaları için son bir hediye.

Wagner'in dostu, Anatole France'ın hayranlık duyduğu Villiers de l'Isle-Adam, "retorik bir romantik" olarak küstahlığı ve inceliği birlikte taşır. Kısa boyludur, yoksuldur ve aristokrattır. Yapıtlarında olduğu kadar yaşamında da oyunculdur, Borges bunları söyledikten sonra kendisinin Buenos Aires'ten başka bir yerde şiir yazıp yazamayacağını merak etmesi gibi Villiers de l'Isle-Adam'ın da kendini İspanya'dan ayrı düşünüp düşünemediğini sorgular. "İmgelem gücü ne denli zengin olursa olsun, bir şair nereye kadar zaman ve uzamdaki yerinden kaçabilir?" (s. 10) Borges'e göre yazar bunu yapabilmiştir, öykülerde İspanya yeni Fransa'dır.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Duvardaki Kapı
Betonun orta yerinde başka bir aleme geçiş kapısı fikri ilgimi çekiyor, sanki etrafımızı yaşam alanı yaratmak için duvarlarla kuşatmamıza rağmen başka dünyalar mümkünmüş gibi. Çıkış yolu hâlâ var ama görebilen için. Seçilmişliğin neye göre belirlendiği de ilginç; büyücülerle dolu bir aileden gelmek bu dünyada uzantısı bulunan ötenin marifeti olabilir, bu iyice fantastik. Aşırı duyarlı bir ruha sahip olmak, buradan kurtulmak istemek, öteyi düşlemek vs. gibi sebeplerden kapıyla karşılaşılır. Düşlemenin ötesinde kırmızı veya mavi hap gerekir, seçmek ve seçimin ihtimallerine açık olmak, sorumluluğu kabullenmek... Buradan vazgeçiş gerekir ve hiçbir zaman tam olarak vazgeçemeyenler ötenin çekiciliğini bütünüyle duyumsayamaz. Araf, seçemeyenler için güzel bir kavram. Öncelikle zihinde var olur, arada kalmışlık duygusu. Kapı oradadır, önünden geçilip gidilir. O an öbür türlü davranmak istenir, kapının hep orada olacağı düşünülür ama öncelikler yanlış belirlenmişse, kapıyı görme koşulları sağlandığı halde yarım bırakılacak işler durduğu müddetçe kapıdan geçilemez, hatta kapının varlığı son bulabilir. Six Feet Under'da Brenda zamanlamadan bahseder, bir eylem için her koşul müsaitse, sadece o an mutlu olur insan. Bu durumda kapının da bir önemi kalmayabilir, diğer alemin sunabilecekleri anlamını yitirir, betonlar arasında bilmem kaç fersah yaşanır ve biter. Kapı, seçim yaptırabildiği ve seçmeye açık olduğumuz kadar önemlidir, fazlası değildir.
Wells'in öykülerinde anlatıcı gerçekten bir anlatıcıdır, daha doğrusu aktarıcıdır. Halk söylencelerinin modern topluma uyarlanmış halleri birileri tarafından yaşanır, anlatıcının bu şahitlerle bağı vardır ve ya sözlü bir aktarım sağlar ya da olağanüstü hadiseleri deneyimleyen kişilerin yazılı ifadelerinden bir öykü doğurur. Gerçekliği kurmada anlatıcıya güvenilmezse kaynaklara yönlendiriliriz, anlatıcı, "Bana inanmıyorsanız tanıklara, kanıtlara bakın arkadaşım," diyerek bir manada kurguyu gerçek olmaya zorlar. O dönemde okült gruplar, medyum tayfa, doğaüstünü kovalayan niceleri varken başka türlü bir anlatım düşünemiyorum, Wells yaşamın olağanlığını olabildiğince kırmaya çalışır, bunu hikâyenin kendi yaşantısındaki etkileriyle kuvvetlendirir.

Duvardaki Kapı: Anlatıcı, Lionel Wallace'tan dinlediği hikâyeye o an inanır ve ertesi gün anlatılanların mümkün olamayacağını düşünür. Evinde eşyaları yerli yerindedir, anlatılanla eşyaların gerçekliği birbirini tutmadığı için hikâyenin uydurulduğunu düşünür. Wallace'ın ölümüyle birlikte başka bir duyarlılığa kavuşur, ölünün yaşamını baştan sona düşünme olanağı bulur ve hikâyenin gerçekliğinden ne kadar kuşku duysa da inanmaya yakındır. Okura kendi inancını dayatmayacak kadar zariftir de, inanıp inanmamayı okura bırakır.

Wallace bembeyaz bir duvar ve duvarın orta yerinde de öte diyara açılan bir kapı görür. Kapıdan geçer, yaşayacağını yaşayıp geri döner ve sonrasında anlatıcıyla tanışır, devamı arkadaşlıklarının bilinmeyen yönlerine de bir yolculuk gibidir, anlatıcının fark edip anlam veremediği ruh halleri ve davranışlar bu kapıyla ilgilidir. Wallace zaman içinde hedeflerine yönelir ve kapıyı umursamamaya başlar, çocukluğun sonu gibi bir durum var. Bu sırada dalgınlaşır, yaşama tutkusunu yitirmiş gibidir. "Önümde açılan başka bir kapı görüyordum — kariyerimin kapısını." (s. 33)

Adamımızın ölümü de belirsizliklerle doludur, anlatıcı ölümün ardındaki gizemle ilgilenmek yerine kapının varlığını düşünür. Wallace doğru seçimi yapmış olabilir, istediğinden fazlasını sunan öte tarafa geçmiş olabilir, karanlıkta bir son.

Plattner Hikâyesi: Benzer bir inandırıcılık çabasıyla başlarız, anlatıcı yetkin çevrelerin Plattner'in hikâyesine inandıklarını söyler ve okuru hikâyeyle baş başa bırakır.

Bir diğer hadise, Wells hikâyeyle doğrudan ilgisi olmayan, gereksiz görülebilecek karakterler yaratır ama işi kurgu olmaktan çıkarabilecek ayrıntılardır bunlar, lüzumludur.

Plattner çalıştığı okulda ilginç tozları karıştırdığı bir deney sırasında havaya uçar ve ortadan kaybolur. Öteki-Dünya'ya geçmiştir, iki dünya arasında kısıtlı iletişim vardır, buradaki olaylar sis perdesi ardındaymış gibi görülür. Her neyse, gidilen dünya aynı güneş sistemi içinde farklı bir gezegendir, Wells bu dünyayı ve canlılarını anlatır, sonra adamımızı geri getirir. Öncesinde Gölge'yi görürüz, canlıların yaşamını alan yüce varlık. Plattner bu varlığa bakmaya cüret edemez, anlattıkları sınırlıdır. Ölümün biçim kazandığı bir dünyada geçirilen dokuz gün, bu dünyada dokuz gün boyunca ortadan kaybolan Plattner'ın kanıtı gibidir.

Unuttum, asıl mevzu Plattner'ın organlarının yer değiştirmiş olması. Sağ el sol el olmuştur, kalp sağ göğse geçmiştir, bir sürü ucubeliğe sahip olur Plattner. Zor bir yaşam onu bekliyor diyeyim.

Son Mr. Elvesham'ın Hikâyesi: Yaşamın çalınması mitik olay. Vampirler dahil pek çok varlığın ekmeğini bundan çıkardığını biliyoruz. Get Out gibi, The Skeleton Key gibi filmlerin özü. Yaşamımıza dikkat edelim.

Yaşlı bir zenginle genç ve kafası çalışan bir adamın münasebeti, gencimizin bedenini yitirmesine yol açar. Bunun bilincine varma aşaması müthiştir, gencin tepkileri ve kavrama süreci oldukça gerici. Bir de şu ki gerçeği destekleyen hiçbir kanıt yoksa o şey gerçek değildir. Aşağı yukarı bu.

Kristal Yumurta ve Sihirli Dükkan da şahane iki öykü, özellikle ikincisi sınırları incelen dünyaların geçişmesini eğlenceli olaylarla anlatıyor ama ben pek eğlendiğimi söyleyemem, böyle bir şeyin mümkün olabileceğini düşünmek mantığa hakaret gibi bir şey. O yüzden mümkün olsun.

Borges'in yorumlarına geliyorum. Borges, Aleph'i Kristal Yumurta'ya borçlu olduğunu söyler. Dünyaların yapaylığı kadar devletler ve milletler de yapaydır, Wells bütün bunların ortadan kalkması için devrime gerek olmadığını, insan aklının bu yapaylıktan kurtulabileceğini söyler. Öyküleri belki de oyundur, inanılmaması için gerçeğe olabildiğince yakındır, senteze ulaşılmasını ister.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Pop Kültür Oluyor
Yayıma hazırlayan Orhan Kahyaoğlu'nu pek güzel olan Bülent Ortaçgil incelemesinden biliyorum. Dizinin diğer kitaplarını denk geldikçe alacağım. Çiviyazıları özel bir yayınevi, çok özel kitapları basıyorlar. Mesela Lessing'in Argostaki Kanopus Arşivleri'ni bastılar, zamanında. Sade bastılar. Ne güzel.

Editörden bölümünde McGregor hakkında kısa bir tanıtım yazısı var, pop müzik kuramcısı Simon Frith'in McGregor hakkındaki değerlendirmesi bir de. McGregor, kapitalist ideolojiyi Gramsci'nin kavramlarıyla değerlendiriyor ve bunu amatör bir heyecanla yapıyor, ideolojik makalelerinin yanında popun ortaya çıkışını ve kültür haline gelmesindeki mekanizmaları irdeleyen makaleleri de iyi. Blues, caz, Louis Armstrong, kapitalist dünya, alayı McGregor'ın perspektifinden daha berrak.
Frith'e göre McGregor'ın takdir edilecek pek çok yönü var. Bir, eleştiriyi kategoriler bağlamında bir kalıba oturtup işin kolayına kaçmaması. Orwell gibi kendi kavramlarını yaratıyor, konuyu derinlemesine inceliyor, bağlıyor, çözüyor, yenilikçi bir bakışla kuruyor. Pop bir tüketim kültürü haline gelir gelmez edilgen tüketici rolüne bürünen dinleyicilerin eleştirmenleri tüketici rehberi gibi görmeye başladığını, eleştirmenlerin kendilerinden istenenden başka bir şey vermediklerini ve bu durumun hegemonyayı doğurduğunu söyler McGregor, iktidar bu karşılıklı sömürülmeyi oluşturur oluşturmaz zafer kazanır, buna karşı çıkılması gerekir. Bilmiyorum, çok çok sevdiği Armstrong'a cephe alması bu düşüncenin sonucu olabilir. Armstrong, aşırı yenilikçi olduğu zamanların ardından hiçbir şey üretmeyerek var olan standartlar üzerinden verdiği konserlerde şarkılarını tüketilecek bir meta haline getiriyor ve McGregor bu durumdan duyduğu rahatsızlığı Armstrong'a anlatıyor. Armstrong omuz silkiyor, "Şov dünyası birader," gibi bir şey zırvalayıp odasına dönüyor, yorgun argın. Açık bir şekilde tüketilme, yıldızın ve yeteneğin sönmesi, çok üzücü. Birkaç eleştirmen dışında Armstrong'u kamçılayacak kimse yok ama adam kulaklarını tıkamış durumda.

Kategorileştirmenin tamamen sınıf sorunuyla ilgili olduğunu söyleyen McGregor, popüler kültürün bundan çok daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ve herhangi bir kalıba sokulamayacağını söylüyor. Yanlış bir bakış açısı olarak sanat/pop farklılıkları, burjuva ve proleter kesimin farklılıkları haline getiriliyor, bu kodları kullanarak yığınları yönlendirmek çok kolay. Bir ret de buraya. "Kültürel yorumlamanın amacı metaların bizlerden gizlediği sorunlara işaret etmektir. Amaç 'müzik doğru dürüst proleter müziği değilse beş para etmez' yargısını ortaya koymak değildir." (s. 17) Frith'in yorumu bu, ona göre McGregor bu sorunlara işaret ediyor ve entelektüel dürüstlüğün sorumluluğunu üstleniyor.

Bir iki makaleyi inceleyeyim.

Popüler Kültür: Temelde Dave Grohl'un söylediği: Televizyondaki şarkı yarışmalarının aptallığına kapılmayın, elinize bir enstrüman alın, birkaç arkadaş bulun, tellere veya zillere vurun! Kameralar, makyaj, jüri, seyirci, hiçbiri şart değil. Sanki bundan başka bir yol yokmuş gibi düşünülüyor, başkasından icazet almak için kendisini hiçe sayıp yarışmalara koşturuyor insanlar. Kolay yoldan bir şeyleri başarmak, böyle bir ülkede cazip hale geliyor. Televizyonda görünmeyeceksen var olmayacaksın. Bu mu?

Kültürün eylem demek olduğunu söylüyor McGregor, müzelerdeki ölü eserler değil, kütüphaneye sıra sıra dizilmiş kitaplar değil, eylem. Toplum güdülüyor, toplum bireyi de güdüyor ve bunlar, bunların yanında televizyondaki kültür soslu şaklabanlıklar kültürün tek ürünü olarak görülüyor, doğru değil bu. Müzik sokakta, edebiyat da sokakta, kar yağdığı zaman heykeltıraşlar da.

Eleştirmenler bunu göstermeli. "Eleştiri, esas yaratma sürecine yardımcı bir perspektifle ele alınırsa yararlıdır." (s. 24) Ele alınması, yazar ve okur tarafından. Yazar bu döngünün farkındaysa farkındalık yaratmaya çalışacaktır, bilinmeyene doğru bir bakış attırabilirse yeterli. Okurun görevi biraz daha emek isteyen türden; sanat anlayışını baştan kurmak zorunda kalabilir. Bunu yaptığı an hangi zincirlerden kurtulduğunu anlar, bilinmeyenin cazibesine kapılır ve keşfeder, keşfettikçe açılır, medyanın güdümünden kurtulur, özgürleşir. Umarım. Popun bu kısıtlamadan kurtulmasıyla birlikte kaliteye kapı aralayabildiği görülür, Dylan ve The Beatles mesela. Sonrasında var olan türlere muhalif olanlar çıkıyor ve bazıları hegemonyanın bir parçası haline gelirken azınlık yeniliği sürdürmeye çalışıyor.

Bireysel mücadele, kitle iletişim araçlarının kitle tarafından yönetilmesi, bu tür işlerin gerçekleşmesi gerektiğini söylüyor McGregor. Biraz ütopik. Belki bir gün.

Pop Kültür Oluyor: En baba makale bu sanırım. Popun kültür haline gelmesinde toplumsal dinamiklerin etkisi müzik türleriyle açıklanıyor. Bir esrime halinde. McGregor arabasıyla uçar gibi gidiyor, sağır edici bir müzik çalıyor ve şoför kendini bırakıyor, düşünceler nehir.

Pop enerji. Rock enerji. Akış dendiyse Herakleitos anılacaktır, anılır. Caz üzerinden yürüyoruz, caz kölelerin yarattığı müziktir, ezilmişlerin ve horlanmışların özgürlüğü. Kaynağını yitirmiş olsa da varlığını sürdürür, farklı formlarda. Caz o kadar sofistike hale geldi ki tabandaki desteğini yitirdi, azenginlik belirten mekanların müziği haline geldikten sonra doğuşunu unutmuş gibi gözüküyor. Öyle mi acaba? Caz kültürün bir parçası haline geldiyse ve popüler kültür de toplumun o andaki egemen kültürüyse, o zaman cazın iki türünü de görebiliriz demektir. Caz sokakta ve bilet fiyatlarının uçtuğu konserlerde, haliyle salonlarda. Biri ücretsiz, diğeri bir statü göstergesi olduğu için ücretli. Hangisini seçmek isterseniz. Sokak mı, televizyon mu? Benzer şeyler. "Yüksek sanatlar" daha rafine olabilir; düşsellik, karmaşıklık -olumlu anlamda- ve derinlik gibi özellikler taşır ama "sevgi eksikliği" taşıyabilirler. Böyle buyurdu McGregor.

Gramsci hakkında ideolojik bir makale, Armstrong'la alakalı bir makale daha, bir iki tane de sonlarda, tamam. McGregor tüketim, sanat ve pop hakkında, kavramsal derinliklere dalmadan ufuk açıcı incelemelere girişiyor, çok iyi ediyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geçen Sene Doğanlar
Dün okudum sanırım, röportajında, "Uzun uzun anlatmak yasak!" diyor, öykünün özgün bir dünyanın yansısındaki gerilim olduğunu söylüyor, iyi söylüyor Onur Çalı. Kitaplarını uzun arayışlarım sonucunda yığından çekip çıkardım, okudum. Nakavt eyleyici öyküler. Okura seslenilen birkaç yer, Ömür ve Ozan -bir iki öyküde karşımıza dikilenler- gibiler, gerginliği bozmayacak ölçüde mizah, birkaç şey daha, bir araya geldiklerinde sesini karara oturtan Çalı. Okunmuş şiirlerden gelen imgelerle çatılan anlık öyküler de var sanırım, Cohen iyi şiirin başka bir şiir yoluyla cevap beklediğini söyler, bunu öyküyle yapıyor Çalı, zaten "öykünün kendini aşması" noktasında şiirin diplerde bir yerlerde gezinen ve sadece sezilebilen tepiğinden bahsediyor bence. Sıkı tepik. Anlatı yoluyla sezgiden algıya geçen, bir de benzeri yaratılsın diye durmadan dürten.

Elma Blues: Üç bölümden oluşuyor. İlkinde, kötülüğü görebilen Ozan, arkadaşı Ömer'e masadaki elmayı keserek kurtları gösterir, sessiz bir anlaşmaya yol açar. Görebiliyordur ama neyi, kurt kötü müdür? Kurtların kötülüğü insanın kalıtımsal refleksinden ötürü. Son bölümde kurtların toprağa dönmesi, insandan çok daha engin bir deniz olan doğanın zenginliğinden ötürü. Arada da Saramago'lu bir yerel-beynelmilel muhabbet vardır, keyiflidir. Ozan'ın pesimistliği Jose'ninkiyle çekişir gibidir, hangisi kazandı bilinmez ama kurtlar geldiği yere döndüğüne göre José'nin sıkıntısı kazanmıştır sanırım, sıkıntı olmadan kimse o kadar tepetaklak edemez dünyayı.

Dilemma: Hayatın ölümcül bir hastalık olduğunu söyleyen şahıs her kimse.

Zehirli lokmayı yemeden hayatı sürdürmek yok, kadının adama söylediği dilemma bu. Adamın söylediği, kadının ne kadar güzel olduğu. Oyuncul. Adam kapalı ve havasız mekanda bir diğeri, kadın lokmayı yemeli veya adama yedirmeli. Adama yedirecek muhtemelen. Adam yese? Adamlar yiyor arkadaşlar, bütün sistemin kadına dönüştüğü ve adamın kurtulamadığı. Adam ebleh. Kadın aynı.

Keyifli Hayat Kahvaltısı: Twitter, Facebook, poser kadınlar. Yanlarına gelip mutlu mutlu sıçan köpeğin boku güzel bir nokta. Öyküye.

Bisura: Orkun Kale doktora gitti. Diplomalara, yağmura, ölü balık gözleriyle. Kum döktüğü, taş dökeceği, toprağa dönüşeceği söylendi, sıvı tüketmesi de.

Orkun Kale bisura içti, köpükle alıp suyla verdi.

Orkun Kale'nin cenazesinden sonra bisura içmeye gidildi.
Bir de gömülmeme muhabbeti var, Ömür söz vermiş ama Orkun'un ailesinden izin çıkmamış. Aklıma Volkan geldi. Volkan benim liseden 16 yıllık dostumdur, şu aralar Houston'da mağaza üstüne mağaza açmakla meşgul. Öldüğümde cesedimin yakılması için -organlar yeni sahiplerine gittikten sonra- elinden geleni yapacağına dair söz vermişti. Umarım tutar. Ailemle konuşmalıyım. Yasal olarak sakat iş gerçi, kimsenin başı belaya girsin istemem. Yanmayı isterim de. Ne yapacağımı bilemiyorum. Hayat çok zor.

DBGK (Eve Dönerken 2): Dış dünya yaratılır, Dip Boyası Gelen Kadın saçlarını boyatmıştır. İç dünyada kadının içindeyizdir, düşüncelerini duyarız. Orta Dünya'da Tolkien'ın saç boyatma icazetini görürüz. Mizahtan kastım buydu, güzel bir buluş.

Çakıltaşının Ömrü: Halim Yazıcı'nın iki dizesinden mülhem. Taşın anlattığı. Başlangıcı yok, sonu belirsiz, Nuh'tan şimdiye bir sabitlik.

Anlatıya daha yatkın olan birkaçını, şiire yakın olanlarından da eser miktarını bıraktım. Onlar da iyi öyküler.

Onur Çalı'yı beğenirsiniz. Okur musunuz?
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir