Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
pandemi döneminde yapılan online nehir söyleşinin dökümü...
"Eğer bir kütüphaneye girerseniz, size söz veriyorum, o raflardan birinde, sizin için özel olarak yazılmış bir sayfa, belki de sadece bir paragraf içeren bir kitaba mutlaka denk gelirsiniz. Belki de onu şimdi değil de gelecekte keşfedeceksiniz; edebiyat çok sabırlıdır."

Ah - sahiden o cümleleri aramak için okumuyor muyuz hepimiz? Üstelik işin ironik yanı şu ki, ben o "bana özel yazılmış" gibi gelen sayfaları sıklıkla bizzat Manguel'in kendisinde buluyorum. Okuduğum her kitabında sanki beni okurluğumdan ötürü tebrik edip alnıma bir öpücük konduruyor gibime geliyor. Neyse, kitaba geleyim.

Alberto Manguel külliyatını bitireceğim diye bir derde düştüm, ben okudukça adamın yeni kitabı çıkıyor, kendimi örgüsü asla bitmeyen bir Penelope gibi hissediyorum. Neyse, şaka bir yana, bunun bitişiyle beraber külliyatı tamamlamaya kaldı üç! Hadi bakalım.

Manguel'in, pandemi döneminde İsviçreli gazeteci Sieglinde Geisel ile yaptığı online nehir söyleşinin dökümü "Hayali Bir Hayat". Açıkçası Manguel okumaya buradan başlanabilir gibime geliyor, kendisinin kim olduğuna, hayatta neleri dert edindiğine, eserlerinde nerelerde gezindiğine dair epey fikir edinebilirsiniz.

Manguel çok güzel anlatıyor, okumaya dair bir kitap yazmasıyla hayatının nasıl değiştiğini, kitaplarla, sözcüklerle kurduğu ilişkiyi, kendini nasıl tanımlamayı ve nasıl tanımlamamayı seçtiğini anlatıyor. Sieglinde Geisel'i tanımıyorum, ancak sanki bu söyleşi bir başkası tarafından yapılsa daha iyi olurmuş diye düşündüm. Sorular zaman zaman epey yavan ve kendisi Manguel'i yeterince özümseyememiş gibi hissettiriyor. Çok zor, çok büyük bir iş tabii böyle biriyle konuşmak, ben yapsam Allah bilir bundan da kötü olurdu ama işte, soruların daha zengin olmasını arzu ederdim, sanki yüz yüze değil de yazılı bir söyleşi hissi veriyor, sohbet derinleşemiyor gibi geldi yer yer.

Ama güzel mi, çok güzel. Zira Manguel sorusuz da çok şahane anlatabilen biri ve yine şahane iç görüler var bu kitapta da. Şöyle bitireyim: "Toplumumuz yüzeysel olana değer veriyor, içinde bulunduğumuz âna, tam şu âna odaklanıyor sadece. Geçmişi olmayan bir toplumuz. Ortaçağ'da cehennemin tanımı buydu: Sürekli şimdiki zamanın yaşandığı yer."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öyküsü epey iyi...
“Eğer beden çok uzun süre rüya durumuna geçmezse ölür. Çok uzun süre mantıklı düşünürse, ölür. Rüyalarda yaşananlar, uyanık hayattakilerden daha az gerçek değildir kesinlikle. Duyular her iki halde de aynı şekilde işler: Tüm tatlar, dokunuşlar, kokular ve diğer algılar tümüyle kaydedilir. Uyanık olduğumuzda rüyaların mantığını anlayamayız ve rüyalarda da uyanık durumdaki kanunlar ve kurallar geçerli değildir. Rüyalardaki çoğu olayı net ve eksiksiz olarak pek hatırlayamadığımız gibi, uyurken de uykuda olmadığımız zamanı çok az hatırlarız. Bunlar bedenlerimizin içinde yaşadığı iki dünyadır. Aslında, sadece beyin ve duyular. İki dünyanın bellekle belli belirsiz bir bağı vardır; bu öyle sınırlı bir aracıdır ki aynı zamanda en keskin ayrım işlevi de görür.”

Bu uzun alıntıyı aldım zira Çek yazar Marek Sindelka’nın Anormal’inin tüm meselesinin özeti gibi. Egzotik bitkilerin peşinde epey tehlikeli işlere bulaşan Krystof’un öyküsünü anlatıyor bize Sindelka. Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümü müthiş lezzetliydi; oldukça gizemli, sürükleyici ve çok iyi yazılmış bir metin bu ilk bölüm. Ancak sonrasında kitap tuhaflaşıyor, sanki gerçeklikten rüyaya doğru uzanıyoruz; garip, grotesk bir havaya bürünüyor anlatı ve yazar dağılıyor gibi hissettim - öyle ki zaman zaman anlatıcıların ağzından aktardığı “Yeter! Bu ne böyle? Hadi oradan! Siktir git” türü cümleleri sanki kendi söylüyor gibi okudum, kendi kendine “ya ben ne yazıyorum şimdi” diye soruyor gibi geldi resmen. Metnin arasına giren şiirler de akışı takip etmeyi kolaylaştırmıyor açıkçası.

Bence Sindelka’nın öyküsü epey iyi, daha ustalıklı yazılmış olsa muazzam bir şey çıkabilirmiş ortaya. Ama yer yer konvansiyonel giderken, yer yer baya postmodern bir biçime bürünen anlatı okuru metne yabancılaştırıyor. Yazarın rüyaları aktarırken kullandığı dil de başta insana epey çekici gelse de sonlara doğru epey tekrara giriyor. Ortada çok somut bir suç ve cinayet hikâyesi varken birdenbire çok soyut bir yere fırlatılmak bana iyi gelmedi okur olarak. Sindelka’nın neyi amaçladığını gayet iyi anlıyorum ama uygulaması maalesef ikna edici olamadı benim için.

Neyse, yine de, sorunlarına rağmen sürükleyici bir roman bu. Böyle bitireyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok ilginç ve çok lezzetli bir metin...
“Eğer ‘savaş’ın tam tersi varsa, insanların ormanlarda, çayırlarda, parklarda ve bahçelerde barışı andıran bir tür huzur bulmasından olsa gerek; bu tezatı ancak ‘bahçeler’ oluşturabilir gibi.”

Çok uzun zamandır merak edip bir türlü tanışamadığım Rebecca Solnit’le buluşmak bu kitaba vesile oldu. Solnit’le tanıştığım kadar Orwell’e de yeniden tanıştım esasen okurken, zira çok ilginç ve çok lezzetli bir metin Orwell’in Gülleri.

Bu ara Orwell meselesine taktığım için yolum düştü bu kitaba, ne iyi oldu. Solnit, Orwell’in ta 1936’da Wallington’da diktiği güllerin hikâyesinden yola çıkarak hiç bilmediğimiz bir Orwell portresi çiziyor bize. Daha önce okuduğum Orwell’in Burnu’ndaki Orwell ne kadar antipatikse, buradaki de o kadar sempatik; ne acayip. Solnit, Orwell gibi distopik ve sert metinler yazabilmiş bir adamın güllere, bahçıvanlığa, doğaya bunca ilgi duymasından yola çıkarak başlamış konuyu didiklemeye ve gerçekten bildiğimizin çok dışında bir Orwell portresi koymuş ortaya. Kendisi de zaten bu kitabın bir biyografi olmadığını, “yazarın birinin gül dikmesinden hareketle giriştiği denemeler” olarak tanımlanabileceğini söylüyor.

Ama sadece Orwell’i anlatmıyor, çok enteresan bağlantılar kurarak yazıyor kendisi. Mesela bir bölümde Bogota’ya, endüstriyel gül yetiştiricilerini incelemeye gidiyor, gülün metalaşma süreci üzerinden şahane bir kapitalizm eleştirisi koyuyor ortaya ve aslında Orwell’i bir tür Orwellian hikâye anlatarak onurlandırmış oluyor.

Milan Kundera’dan Jamaica Kincaid’e, Henry Miller’dan Hannah Arendt’e, Edrward Said’den Katherine Mansfield’a - çok sayıda yazar ve düşünürün metinlerine uğrayan, sisteme, ekonomiye, savaşa, yazmaya dair müthiş akıl yürütmelerle dolu; güller ve karakurbağalarından nice fikir devşirmeyi başaran çok nefis bir kitap Orwell’in günleri. Edebiyata dair denemelerin kendileri edebi nitelik taşıyınca tadından yenmiyor sahiden. Çok sevdim. Seninle biz daha çok buluşuruz sevgili Solnit.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
son derece sürükleyici, merak uyandırıcı...
"Dünyalar bizim kafamızda doğarlar ve artık sığamayacakları hale gelene kadar büyümeye devam ederler. Ardından, kafamızdan çıkarlar ve kendi yollarında ilerlemeye devam ederler. Gerçek budur, ona inandığımızda kurgunun başına gelen şeydir!"

Angolalı yazar José Eduardo Agualusa'nın okuduğum üçüncü kitabı oldu bu, kendisini yaşayan en heyecan verici yazarlar arasında saymakta artık bir beis görmüyorum - keşke diğer eserleri de dilimize çevrilse! Yaşayanlar ve Diğerleri’nde bir edebiyat konferansı için bir araya gelmiş yazarların bir adada mahsur kaldığı birkaç günün öyküsünü okuyoruz. İnternet yok, elektrik yok. Bu hiçliğin içinde yazarlar kendileri ve kendi yarattıkları hayaletlerle baş başa kalıyor, anakara ile iletişimi kopmuş adada gizemli şeyler olmaya başlıyor. Neresi gerçek, neresi rüya, neresi halüsinasyon, anlamak güçleşiyor, kitabın içinde kayboluyorsunuz. Neredeyse onirik bir deneyim, acayip lezzetli.

Yazarın bu kitabı pandemiden hemen evvel yazmış olması ve ardından aslında hepimizin buna benzer birer mikro-tecrübe yaşamış olmamız acayip bir tesadüf. Agualusa bu hikâye üzerinden geçmiş, gelecek, bellek, hafıza, kimlik, etnisite, kültür gibi konuları her zamanki nefis şiirli diliyle didiklemeye başlıyor.

Diğer eserleri gibi son derece sürükleyici, merak uyandırıcı, zaman zaman acayip absürt ve komik bir kitap bu da. Bir yandan bir şiir gibi akarken bir yandan da bir sürü soru bırakıyor insanın kucağına, sanırım Agualusa'da en sevdiğim şeylerden biri bunu yapabilme becerisi; büyük soruları küçük olayların ardına gizleyip size fısıldamayı başarması yani. Çok seviyorum, çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bu türün çok çok iyi yazılmış ve epey güçlü bir örneği...
"Dileklerinin yerine gelmesini istediğini sanıyor insan. İstemiyor aslında. Hem de hiç istemiyor. Düzeni bozuyor çünkü. Gerçekten arzu ettiğin düzeni. Hayal kırıklığına uğramak istiyor insan. İncinmek, hayatta kalmaya çabalamak."

İskandinav edebiyatı yine üzmedi. Daha önce okuduğum "Helios Felaketi" eserinden çok etkilendiğim İsveçli yazar Linda Boström Knausgård'ın dilimize çevrilen ikinci eseri "Amerika'ya Hoş Geldiniz" küçücük fakat çok çarpıcı bir metin.

Susmaya karar veren bir kız çocuğunun ağzından ailesinin ve kendisinin öyküsünü okuyoruz. "Biz aydınlık bir aileydik" diyor 11 yaşındaki Ellen. Öyleler mi hakikaten? Yahut, aydınlık aile var mı gerçekten?

Knausgård, tıpkı Helios Felaketi'ndeki gibi burada da yine ebeveyn-çocuk ilişkisine odaklanıyor ve ondaki kadar sert biçimde olmasa da yine "deliliğin" tanımlarını ve sınırlarını didikliyor. Yazarın; dikkat çekici, ışıltılı ancak zaman zaman ulaşılmaz bir anne ve mutsuz, başarısız ve hatta yer yer zavallı bir baba ile büyüyen Ellen'ın zihninde bizi çıkardığı gezinti çok etkileyici.

Ellen sanki zaten kimsenin kendisini duymadığını düşündüğü için susuyor gibi - "zaten beni gören, işiten yok, da olur" diyen bir çocuk o sanki. Küçük kızın kısa, kesik cümlelerinin hepsine sinmiş bir hüzün var. Büyümenin, çocuklukla vedalaşmak zorunda olmanın ve bunu yaparken içinde büyüdüğü ailenin o aydınlık halinin aslında gerçek olmadığını, o dengede gözüken şeyin bir anda yıkılabilecek bir şey olduğunu fark etmenin hüznü.

Zaman zaman kendi kendimize yaratıp kendimizi içine kapattığımız zihinsel hapishanelerimizin öyküsü biraz da bu. İskandinav edebiyatının bu karanlık, net, mesafeli, süssüz ve bir o kadar da gerçek halini çok seviyorum ben. Bu kitap da bu türün çok çok iyi yazılmış ve epey güçlü bir örneği olarak aklımda yerini aldı. İyi ki okudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Schreiner’in dilini çok sevdim ben...
“Derler ki insan hayatta ilk nasıl sevildiyse öyle sever.”

Avusturyalı yazar Margit Schreiner’in Ayrılık Üçlemesi ile son kitap olan (yineliyorum, Türkçede ilk bu basıldı ama aslında orijinalinde son kitap) Sevmek Dedikleri’yle vedalaştım. Konu olarak birbirinden bağımsız metinler, sadece ayrılık / veda teması üzerinden bağlantılılar, dolayısıyla ayrı ayrı okunabilirler, hatırlatayım.

Bu kitap diğerlerinden farklı olarak üç bölümden oluşuyor. “Ölüm” adlı, anlatıcının annesinin ölümünü anlattığı ilk kısım içlerinde en iyisi bence. Hayalî bir aşk hikâyesi gibi kurgulanmış Düğün bölümü ve anlatıcının kızının doğumunu anlattığı Doğum, görece zayıf geldi bana. Bence kitap da genel olarak üçlemenin diğer iki kitabına göre zayıf zaten. Ama kötü diyemem, zira Schreiner’in dilini çok sevdim ben. Müphem betimlemelerini, duyguları renklerle, kokularla, imgelerle anlatışını; tanımlaması, ele geçirilmesi güç şeyleri son derece isabetli biçimde görüp adlandırması... Bence çok çok iyi.

Çok sevdiğim ilk bölümde anne-kız ilişkisinin açmazlarını didikliyor ve bunu müthiş beceriyor. Hep diyorum; kıskançlık, suçluluk, öfke, canını yakma arzusu - anne-kız ilişkisi şefkatten ve sevgiden olduğu kadar bunlardan da oluşuyor ve biz bunları yeterince konuşmuyoruz diye. O mayınlı bölgelere bence başarıyla giriyor yazar. O kısımdan bir pasajı alayım hatta buraya:

“En kötüsü annelerimizin bize sevgisini göstermek istemesidir. Elbette içten içe biliriz ki onlar bizi değil, kendi kafalarında bize ilişkin oluşturdukları tasarımı yani kendilerini severler, biz de hayat boyu irkilir, kendimizi geri çekeriz. Ama asla bir şey kanıtlayamayız. Bu da bizim zayıf noktamızdır. Bu yüzden ardından suçluluk duyguları gelir. Ömrümüzün sonuna dek sürer. Anca bakımevine düştüğünde, insanlara, bize ve seylere dair hiçbir imgelemi olmadığında sevebiliriz annemizi.”

Dediğim gibi bu ilk bölüm çok güçlü, devamı da okutuyor kendini ama biraz havada kalıyor. Bir de herkes ilk cümlesini övmüş kitabın ama bence son cümle de en az onun kadar iyi. Onunla bitireyim madem: “Hayat çok tuhaf. Neredeyse ölüm kadar tuhaf. Daha dün on yaşındaydım.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bence serinin de en iyi kitabı...
“Deniz: Adı olmayan bir deniz, Akdeniz, Japon Denizi; Suruga Koyu tam karşısında uzanıyordu; yoğun, adsız, mutlak bir karmaşa ‘deniz’ denilen şeyle yaptığı büyük savaşımdan sonra yakalanmıştı ve kendisine bir ad konulmasını kabul etmiyordu.”

Bereket Denizi dörtlemesi, Meleğin Çürüyüşü ile bitti. Öyle tuhaf, öyle karanlık, öyle kirli, öyle şeytanî bir final ki bu - sahiden çürümüş bir şeylerin yaydığı tekinsizlik sinmiş gibi her köşesine. Bence serinin de en iyi kitabı, bu uzun yolculuğu muazzam bir finalle sonlandırıyor Mişima.

Dört kitaptır tanıdığımız Honda artık seksenine merdiven dayamış. Bundan önceki kitaplarda olduğu gibi, aynı ruhu arıyor yeryüzünde ve onun ruh göçü ile bu defa hangi bedene girdiğini kovalarken Toru’yu buluyor. Aradığı kişi o, kovaladığı ruh o bedende - Honda çok emin.

Toru hayatımda okuduğum en unutulmaz karakterlerden biri olacak şüphesiz. Kendi kendini tanımladığı sözcükle tanımlayayım: bir “iblis” sahiden o. Ama nasıl katmanlı bir iblis ve bu nasıl yazmaktır ya Mişima? Okuyup Toru’nun içindeki sinsi, hesapçı, tuhaf karanlıkla tanıştıkça neredeyse bana dahi zarar verebilirmiş gibi bir huzursuzluk hissettim. Toru kötü, ama salt kötü mü? O kadar karmaşık ki ruhu, Toru’daki hiçbir şey “salt” olamaz sanırım. Müthiş yazılmış bir karakter, Mişima insanlara dair bildiği her şeyi damıtıp Toru’ya akıtmış sanki.

Gemiler... “Varoluşun olanca düzenini paramparça ederek ufukta beliren” gemiler. Bu kitaptaki çok güçlü onlarca imgeden sanırım aklımda en çok bu gemiler ve kokusuz çiçekler kalacak. Mişima’nın kullandığı alegorilerin ne kadarını anlayabildim, seride görünenin ardındakini idrak edebilmek için özümsemesi şart olan üçüncü kitabı ne kadar sindirebildim bilmiyorum ama aldığım kadarı da beni ziyadesiyle tatmin etti. Hayatta insanın karşısına nadiren ona okurluğunu sorgulatan, kendini yetersiz bir okur gibi hissettiren ve tam da bu yüzden zehirli bir haz veren kitaplar çıkıyor - Bereket Denizi de işte onlardandı.

İyi ki öyleydi, iyi ki okudum. Hayalî kadehimi çürüyen her şeye, gemilere, dünyaya geri dönen ruhlara, karanlığa, arılığa ve hiçliğe kaldırıyorum - çünkü bu seriden bana kalanlar bunlar oldu. Teşekkürler Mişima.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
kurmaca ve hakikat arasındaki ilişkiye dair sorular...
"Çoğu zaman yaşamanın bir taş-kağıt-makas oyununa benzediğini düşünürüm: kader umudu alteder, umut cehaleti ve cehalet de kaderi. Ya da zihnimi meşgul eden haliyle: Kaderciler umutluları, umutlular cahilleri ve cahiller de kadercileri cezbeder."

Yiyun Li imzalı Kazkafanın Kitabı epeyce kafamı karıştırdı. Sevmedim diyemem ama sevdim demekte de zorlanıyorum. Adını koyamadığım bir şey var bu kitapla bağ kurmamı engelleyen... Ne o, bilemiyorum hala.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa kırsalındayız; Fabienne ve Agnes isimli iki küçük kızın öyküsünü okuyoruz. Savaş sonrası yaşanan kıtlık, dönemin kadını ikinci sıraya koyan yaklaşımı, yoksulluk ve taşranın dinamikleri nedeniyle aslında görülmeyen, önemsenmeyen iki kız onlar. Birinin ailesi yok gibi, diğerininkiyse kendi büyük dertlerine gömülmüş durumda. Bu iki hayalet kız, birbirlerinin dostluğunda buluyorlar teselliyi ve kendilerine yeni bir dünya kuruyorlar. Beraber yazdıkları bir kitabı Agnes'in adıyla yayımlatıyorlar ve olaylar gelişiyor, özetle hikâye böyle.

Fabienne müthiş yazılmış bir karakter. Ürkekliğini, küskünlüğünü altına sakladığı öfke ve müdanasızlığı çok iyi anlatmış yazar. Bu ikilinin hiç öyle toz pembe olmayan arkadaşlığını, aralarındaki hiyerarşiyi (zira bu dönem arkadaşlıklarında bence hep bir iktidar ilişkisi vardır), ikisinin de adını koyamadığı ama ortalarında öylece duran cinsel çekimi ilmek ilmek işleyerek aktarıyor.

Keza kurmaca ve hakikat arasındaki ilişkiye dair de çok doğru sorular soruyor. Kendi hakikatleriyle ancak kurmacayla baş edebilen bu iki çocuk, kurmacaları hakikate dönüşünce beklemedikleri biçimde savruluyorlar. Doğuştan kurmacaya yatkın doğan insan soyunun zaman içinde bu yetisini nasıl yitirdiğine dair de düşünmek gerekiyor sanki?

Tüm bunlara rağmen... Bir biçimde akmadı kitap. Başı ve sonu çok daha güçlü, ancak İngiltere'de geçen gelişme kısımları çok tahmin edilebilir ve yavandı, bir de anlatıcımız olmasına rağmen Agnes'le bir türlü ilişkilenemedim, Fabienne karakterinin gücü yanında çok silik çizilmiş gibi geldi, bağ kuramadım.

Böyle. Sevenleri affetsin ancak beklentimin altında kaldı, maalesef.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
son derece kişisel ve bir o kadar da gerçek bir kitap...
“Çocukluğumdan anımsadıklarım: tuvaletten gelen garip hıçkırıklar, sümkürürken çıkan ses ve kızarmış gözleri annemin. Vardı annem; yaşıyordu; hiç yaşamıyordu.”

Peter Handke’nin 51 yaşında intihar eden annesinin ardından yazdığı bir tür ağıt Mutsuzluğa Doyum. İki savaş arasında doğmuş, yaşamak namına mecbur oldukları dışında pek de bir şey yapamamış, hayatı pek de tadamamış bir kadın olan annesini biraz onurlandırmak, biraz anlamak, biraz anlatmak için yazdığı, son derece kişisel ve bir o kadar da gerçek bir kitap. Çok dokundu bana, okuyan pek çok insana da benzer şekilde dokunduğunu / dokunacağını tahmin ediyorum. Bambaşka bir ülkede geçse de hikâye, anlattığı hikâye bir kuşağın tüm kadınlarının hikâyesi aslında. Önce babaları, sonra kocaları tarafından mutsuzluğa mahkûm edilmiş, sürekli yetinmek zorunda bırakılmış, yaşamamış ancak hayatta kalmış kadınlar. Handke’nin annesi işte bir noktada hayatta da kalmamayı seçmiş, belki hayatı boyunca kendisi için yaptığı tek şey bu olmuş, ne acıklı.

Şurasını da alıntılamak istiyorum: “(Hayatındaki) iyi yanlar, genelde eksik kalan kötü yanlardı: gürültü yok, sorumluluk yok, yabancılar için iş yok, evden ve çocuklardan her gün ayrılma derdi yok. Gerçek kötü yanlar, eksik olan kötü yanlar sayesinde kapatılıyordu yani.”

Ne tanıdık. Bir avunma aracı olarak olmayan kötü şeylere sarılma hali. Mutluluğu burada aramak, hayatta her şeyde olduğu gibi burada da bir tür tasarrufa başvurmak zorunda kalmak. Üstelik gençliğinde kendini baba evinden atmayı, kendine bir yol çizmeyi başarmış da bir kadın bu anlatılan ama işte devamını getirememiş - savaş gelmiş, çocuklar gelmiş, kalakalmış öyle.

Handke’nin kısa, kesik cümleleri, annesini olabildiğince gerçek, romantize etmeden ama hakkını da vererek anlatma çabası da insan ayrı dokunuyor. Zaman zaman kendi kendiyle konuştuğu yerler bu özel metni daha da dokunaklı kılmış.

Bir öte dünya var mıdır bilmiyorum ama varsa umarım oradan oğlunun Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığını görmüştür Maria Handke. Dünyada bıraktığı izin hiç de az olmadığını bilsin istedim çünkü, çok istedim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öyle müthiş iç görüler var ki...
“Çocukken birlikte utanırdık - evimizden, yoksulluğumuzdan. Artık senden utanıyordum, sana karşı. Utançlarımız ayrılmıştı.”

Of Edouard Louis ya, of. Neredeyse her birinin köşesini kıvırdığım 78 sayfalık bu kitapla bana çok acayip bir 90 dakika yaşattın. Annie Ernaux’nun “Bir Kadın”ının kardeşi diyebileceğimiz “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri”nde annesini anlatıyor genç Fransız yazar. Bu kişisel anlatı elbette ki Louis edebiyatında hep karşılaştığımız sınıf, eril şiddet ve iktidar gibi konulardan bağımsız değil. Kişisel olan politiktirin edebiyattaki en güçlü ispatlarından bence Louis’in eserleri.

Hep diyorum, anne-çocuk ilişkisi kendisine atfettiğimiz kutsallık etiketlerini pek de hak etmeyen bir ilişki biçimi diye. Bu kadar sınırsız bir yakınlığın sadece “iyi”den müteşekkil olması zaten imkansız - öfke, kıskançlık, adaletsizlik, utanç - hepsini barındırıyor içinde ki bence zaten aksi de düşünülemez. Daha önce bir kez “birbirinin canını acıtma hakkını meşrulaştıran ilişki” diye tanımlamıştım, bu kitap bunu hatırlattı bana. Kocası tarafından mahvedilen hayatından kaçmayı beceremeyen, özgürleşemeyen, bu yüzden önce kendine, sonra çocuklarına öfkelenen bir anne ve o anneye sonsuz bir öfke duyan bir çocuk. Öfke katışıksız olmadığı, aralarında bir sevgi ve şefkat de olduğu için daha da zorlaşan bir ilişki.

Minicik kitapta öyle müthiş iç görüler var ki insan okurken durmak ve düşünmek ihtiyacı duyuyor bazen. Şu mesela: “Onu evde mutsuz görmeye o kadar alışmıştım ki yüzündeki mutluluk bana derhal ifşa edilmesi gereken bir sahtekarlık, bir ayıp, bir yalan gibi görünüyordu.” Ah. Çocukların, annelerinin mutluluğu karşısında zaman zaman böyle saldırganlaşabildiğini, kendilerinden esirgenen bir şeyin başkalarına sunulması karşısında öfkelenebildiklerini derinlerde bir yerde biliyordum belki ama Louis onu aldı suratıma vurdu. Bunun gibi daha nice müthiş pasaj var kitabın içinde.

Çok sevdim sonuçta - sevilmeyecek gibi değil. Ve bu hikâye aynı zamanda da bir kadının geç gelen özgürleşmesinin hikâyesi, o nedenle ayrıca güzel.

Louis’in kalan tüm kitaplarını hemen okumamak için kendimi tutuyorum açıkçası. Bu senenin en güzel şeylerinden biri oldu kendisiyle tanışmak.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir