Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yerli Film
Ersan Üldes yirmilerindeyken kendi kurmaca dünyasını -belki çoktan- oluşturmuş zaten, sonraki metinleri için çatı aktarmaktan başka bir işi kalmamış dersem çok yavan olacak ve kesinlikle doğru olmayacak, dili yakaladığını söylersem belki tam olacak. Çatı halihazırda var ama öylesine zenginleşmiş ki anlatım teknikleri açısından alınan yol muazzam; Yerli Film'de atlamalı zıplamalı bir zaman çizgisi olmasa da oyunun gelişeceği, karmaşıklaşacağı besbelli. Kurmaca dünyanın arketipi resmen, Üldes daha en baştan dünya içinde dünya oluşturarak sonraki metinlerinde kullanmalık malzemeleri derlemeye başlamış. Anlatıcı bir film izliyor, filmi izlediği her güne lanet ediyor. Okuduğu bütün kitaplar, izlediği bütün filmler bu filmin etkisiyle siliniyor, yaşam bu filme dönüşüyor. Aktörler çok başarılı değil, figüranken başrole soyunanlar var, senaryo yazarının ne yaptığı belli değil, yaşamın kusuru -yaşamın en önemli parçası bence- filme olabildiğince aktarılmış, anlatıcı da tutulmuş bu dalgaya, tutmuş kendini sokuvermiş filme, veya film kendi yaşamını öylesine canlı bir şekilde anlatıyormuş ki sanatla yaşam arasında ayrılmaz bir bağ kuruluvermiş. "Kâbusun yörüngesine bir kez girmiştim işte; hafızama kızgın demirle dağlanmış olan ve benden hiç ayrılmak istemeyen o yedinci sanat harikasını, kendi sinemamda artık her gün izlemek zorundaydım." (s. 6) Filmde macera, ihtiras, aşk, her şey var, hatta anlatıcıya göre kendisi de var. Anlatma biçimi üçüncü bir katman oluşturuyor böylece, gerçeğin üç kat uzağındayız ama gerçeğe hiç bu kadar yakın olmamıştık, çünkü film gerçek. Anlatılanların gerçek hayattan alınmadığı söyleniyor, üçüncü katman gerçeği biraz bozuyor olabilir ama güveniyor muyuz buna, güvenmesek de bir şey fark etmediği için kafamıza göre.
İki yıl öteye atlayacağımız zamana kadar birkaç karakterle tanışacağız, araya birkaç Üldes harikası sıkıştıracağım, biri "elim sende" diye isim üfürdüğüm bir teknik. "Gene yemeklerden önce çorba, yemeklerden sonra ilaç içildiği günlerdi. Çıtır çerezlerin peynir ekmek gibi alıcı bulduğu, barbunya pilakinin pek rağbet görmediği, marul ya da soğanın sadece hamburgerin ihtişamını arttırıcı basit birer araç olduğu, çikolatanın her dönemde olduğu gibi popülerliğini koruduğu, aynı zamanda dişlerin baş düşmanı olmaya devam ettiği, rakının yanına kavun ve peynirden başka garnitür aranmadığı, rakınınsa kendi yanına balık ve salata tercih ettiği, balık ve salatalı hesapların gene kabarık geldiği, rakı sofralarından kalkılıp 'hesabımız var dönmeyiz', 'dökülen kan yerde kalmaz' sloganlarının atıldığı, bu sloganların diğer meyhanelerde de tekrarlandığı günlerdi." (s. 12) Rakının sahneye çıkmasından itibaren çağrışımsal akış nesnelerin farklı bağlamlarda kullanımıyla sürdürülüyor, ucu bucağı olmayan bir kaynak ama Üldes kısa kesiyor, buna benzer bir paragraf daha, sonra devam. Coğrafyanın kahrediciliğinden, insanın yalnız kalamadığından, yığınların yere yığıldığından bahsediliyor ki zaman ve mekan anlaşılsın. Aslında "her zamandan" bahsediliyor, günümüzde ve geçmişte de pek farklı değildi. Film olarak düşünelim, filmin zamanı hep günceldir. Tekrar tekrar izlense de günceldir, bir metin defalarca okunsa da her seferinde günceldir, dolayısıyla, evet, tekrar çal Mahmut.
Bölümler anlatıcı değişimlerine göre isimlendirilmiş, Yazar'la başlıyoruz. Karakterlerin isimleri yok, meslekleri veya yaptıkları işler isim olarak kullanılıyor. Yazar günlük rutinine başlıyor; kalk, hazırlan, işe git. Ümraniye'de çalışıyor, patronu cins bir herif. İş hayatının bütün sıkıntıları bu adamın yaşamından izlenebilir, Üldes mizahi bir şekilde anlatıyor meseleleri. Hafta sonları bir iş yapmış olmanın saadetiyle durmadan içen, eğlenen ve libido dindirmeye çalışan beyaz yakalıların dünyası iğneleniyor ucundan. Yirmili yaşların olayı; mesela bankadan veya plazadan çıkılır, Taksim'e veya Kadıköy'e gidilir, içilir, denk getirilirse sevişilir, güç tükenene kadar birkaç yıl ritüele döner bu mevzu, arkadaşlarım kaç maaşı bırakmışlardır barlara kim bilir. Neyse, Yazar'ın leş bir komşusu var, adı Kadrolu. Apartman yöneticisi, ev sahibi ve memur. İstatistiklerle çatışıyorlar, anlaşabilmeleri mümkün değil. Biri Türkiye'de bir şeyin %80 olduğunu söylüyor, diğer %80'in %90'ının başka bir şey olduğunu söylüyor, sonu gelmez bir çatışma. Kadrolu'dan kurtulduk, Hasoğlan'la karşılaştık. Apartmanın kapıcısı, "Anadolu suratlı" bir adam. Çakal. Kızıyla henüz tanışmadık, önce Kadrolu'nun anlatımını dinlemeliyiz. Yazar'la anlaşamadığını, adamın kendisine tepeden baktığını söylüyor, memur olduğu için yönetmelik gibi, genelge gibi konuşuyor, Yazar'a durmadan ıstırap olacağını anlıyoruz. Yazar'a geri döndük. Ahmet'i tanıyoruz, kendisi işinden şutlanmış, beş parasız dolanan bir adam. Yazar Ahmet'e yanaşmak istiyor ama nasıl yapacağını bilmiyor, ayaküstü muhabbet ediyorlar. Ahmet bir dünya kitap alıp parasını ödemediği için Avukat tarafından tehdit ediliyor, Avukat bu noktada kamera karşısına geçiyor. Bu arada bazı gedikler var anlatıda, Ahmet'in neden onca kitap alıp parasını ödemediğini bilmiyoruz, metnin ilerleyen bölümlerinde gayet makul biri gibi gözüken bu adamcağızın kafayı kırdığına dair pek bir emare göremiyoruz, dolayısıyla biraz havada kalmış bu mevzu ya da ben kaçırdım, bilemiyorum artık. Avukat arkadaşımız gayet köylü kurnazı bir kardeşimiz, Yazar'a balığa gitme işini kitliyor, çünkü Yazar yazdığı bir öykü yüzünden davalık olmuş, milleti askerlikten soğuttuğu için. Yazdığı hikâyenin detayı içeride bir yerlerde, girmiyorum buna. Neyse, rica minnet Avukat'ı ayarlamış ama adama elini veren kolunu kaptırdığı için Yazar sıkıntıda. Ahmet'e verdiği sözü tutmak istiyor, haciz işlemini ertelemesi için Avukat'ı arıyor ama Avukat sallıyor Yazar'ı, gayet pislik bir herif olduğunu anlıyoruz ileride de. Üldes kötünün hükümranlığının sürdüğünü gösteriyor en sonunda, adalet insan ürünü bir yapı olduğu için insan kendini adalet kavramından muaf tutabiliyor, Avukat'ın durumu son derece ironik bir açıdan.
Parmak Yalayıcısı giriyor işin içine, mahalledeki marketin sahibi. Hikâyesi anlatılıyor, bu herif metnin en tokat atılası insanı, açık ara. Sonda kazananlardan biri oluyor ki şaşırmıyoruz, sesini çıkar(a)mayanların tepesine binip yükseliyor, yükseliyor, doyumsuzluğunun mükafatını alıyor. Pek kimse kalmadı, Hasoğlan'ın markette çalışan dünya güzeli kızı ve Onikilik'le kadro tamamlanıyor. Onikilik, adı üstünde, on iki yaşında bir çocuk, markette çalışıyor o da. Parmak Yalayıcısı'nın tecavüzüne uğruyor, tepesine binilenlerden.
Üldes'in güldürükçülüğü ve anlatımı, sanırım bu ikisine deli imreniyorum. Şimdi öncesinden kopuk olarak bir bölümü alacağım, sakil duracak ama metnin içinde karşılaşınca, "Pkmfpf," diye gülebiliyor insan. "İşte Parmak Yalayıcısı böyle mert, böyle yiğittir. Biraz mittir, biraz da ittir." (s. 36) Zorlama gibi mi duruyor? Okuduktan sonra karar verin. Nihayetinde film bitiyor, film müzikleri için anlatıcının -esas anlatıcının, belki yönetmenin ama değil, belki senaristin ama bu da değil, sanırım izleyicinin, de değil, yapımcının- OST listesi oluşturmak için uğraşları pek hoş. Metnin kendisi pek hoş. İnkılâp'ın 1999'daki Roman Ödülü bu metne gitmiş, iyi de olmuş. Süper başlangıç, devamı daha da süper. Ersan Üldes'i Ali Teoman'la birlikte baş köşeye koyuyorum. Bambaşka ustalıkları var, türlü türlü huyları var, seviyorum ikisini de. Ali Teoman'ın yazdıkları yeter, Üldes de daha çok yazsa keşke.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Batı Kanonu
Bloom, Batı dünyasında burnunun dikine gitmesiyle bilinen, metinlerinde -gerçi Etkilenme Endişesi ve bu metin dışında başka bir şeyini okumuş değilim, yalan olmasın- görüşlerini eleştiren tayfaya "kırgınlar" adını takacak kadar polemiğe açık bir edebiyat profesörü, estetik kuramcısı bir anlamda. Neden? Adam "sahte kültürel savaşlar" adını verdiği şeyden bıkmış, "içinde bulunduğumuz sefalet" üzerinden yola çıkarak, "Benim adım Hıdır, elimden gelen budur," diyerek Kanon'un -bir anlamda- dağılmasını engellemek için müthiş bir çabaya girmiş ve öznel yargılarını edebiyat tarihi, esinlenme, aşorma gibi olgularla birleştirerek, Giambattista Vico'nun üç aşamalı döngüsünü de tam orta yere monte ederek üzerinde deli gibi düşündüğü yapıyı, tipik okuma alışkanlıklarının yok olduğu bir dünyada elde bir şey kalsın diyerek sağlamlaştırmış. Teokratik, Aristokratik, Demokratik çağ olarak üçe böldüğü akışa metinleri yerleştirmiş, aralarındaki bağlantıları irdelemiş, mitolojiden pikareske, hiçlikten doğaya pek çok açıdan incelemiş. Yirmi altı yazar var bu üç zaman aralığında, bu yazarlar dışında zamanla kanonlaşabilecek yazarları da en sonda vermiş, hatta bu metinden sonra ciddi tartışmalara girdiği yazarlar da var bu listenin içinde. Zamanın göstereceğini söylüyor Bloom, henüz bir şey söylemek için erken olduğunu belirtiyor ve yirmi altı yazarı nasıl seçtiğini özetliyor: "Bu yirmi altı yazarın çoğu için, söz konusu yazarı ya da eseri kanonsal yapan şey nedir sorusunu sorarak mükemmelik ile doğrudan yüzleşmeye çalıştım." (s. 12) Tekrar ve fark, bu ikisinin üzerinden dönen bir mükemmellik algısı var Bloom'da. Çağının az da olsa özgün sesi olmuş yazarlar kanona doğrudan giriyor, Bloom'ca alkışlanıyor ama Freud gibi örnekleri de eleştirmeyi ihmal etmiyor. Bloom'a göre Freud, Shakespeare'in zaten ortaya koyduğu yapıları etkilenme endişesinin travmatik baskısı sonucu Antik Yunan metinlerinden isim çarparak biçimlendiren bir "yazar". Hamlet Kompleksi diye bir şey duymadık, çünkü Freud başka kaynaklara yönelmişti, Bloom'un daha en başta eleştirdiği nokta, "Freudcu edebiyat eleştirisi" diye bir şeyin oksimoronluk taşıması. Freudcu, edebi ve eleştiri olmadığını söylüyor Bloom, böyle bir anlayış mümkün değil, çünkü Shakespeare zaten bunu çok önceden becermişti. Ahmet Mithat'ın postmodern olduğunu söylemek gibi bir şey değil mi bu ya, Freud düşüncelerini sistemleştirmeden önce Shakespeare'in "bunu zaten yaptığını" söylemek, ne bileyim, aşırı yorum gibi geliyor bana çünkü Shakespeare herhangi bir şeyi sistemleştirmiş değil, böyle bir çabası yok zaten, sezgisel olarak ortaya çıkarmış olması başka bir şey. Freud'u "Kaos Çağı'mızın Montaigne'i" olarak görüyor Bloom, en uygun övgü bu, Batı Kanonu'nun merkezileştirilmesinde benliğe ulaşmanın yolunu taşıdığı için. Neyse, Bloom kırgınlar tayfası dediği insanların arasına Freud'u da katıyor, onca dizeyi aslında Shakespeare'in yazmadığına dair kuvvetli bir inancı var Freud'un, tarihi safsatalara inanıyor olması onu Bloom'un gözünden direkt düşürüyor. Neden, çünkü Bloom kanonun tam orta yerine Shakespeare'i koyuyor ve yirmi altı yazara ayrılmış bölümlerden hemen hemen hepsinde Shakespeare'in adı geçiyor, öyle veya böyle. Bu yaşlı, hafif kaçık ve coşkulu adamın karşısında Shakespeare'i herhangi bir açıdan eleştirmenin yürek istediğine dair bir izlenim oluşuyor ister istemez. Bloom'un temel aldığı metinlerin arasında ilk sıralarda Shakespeare'inkiler geliyor tabii, sonrasında Tevrat'ın ilk yazarı olan J var, Homeros'tan çok daha önce yaşamış ve kutsal metni yazmış. "İlahi ile insani arasındaki müphemlik" Bloom'a göre J'nin en büyük icatlarından biri, edebiyatın da. Cüret işi yani, J bunu yapmaya cüret etmiş ve bu fikir Bloom için "kanonsal tuhaflık" olarak doğmuş. Tuhaf, özgün metinler hem yeni yollar -hemen her alanda, hermenötikten psikolojiye, sayısız- açıyor, hem de gelenekle mücadele ederek geleneğin tarihine eklemleniyor.
Bloom'a göre "kimlik anlayışlarının bir parçası olarak geliştirdikleri kırgınlık" Afrikalı, Hispanik ve Asyalı yazarlar için ortaya koyabilecekleri yegane tepki olarak görülüyor ki şamata bu fikir üzerinden çıkmıştı. Bu yazarlar "yetersiz" ve kanona eklenebilecek yazarlar değil. Bloom bu mesele üzerinde kısaca durduktan, köksüzlüğün kaynaklarını biraz da kışkırtıcı bir şekilde dile getirdikten sonra kanonun etkilenme endişesinden nispeten muaf yazarlar tarafından ortaya çıkarıldığını söylüyor. Milton, Goethe, Tolstoy, Freud, Joyce ve benzeri yazarların yanında bir tek Moliere yok, Shakespeare'den esinlenmediği için. Belki de Molière'nin etrafında başka bir kanon toplanabilirdi, Shakespeare ortaya çıkmış olmasaydı, bilemiyoruz. Sonuçta iyi yazın bir revizyon işlemi Bloom için, Shakespeare her çağda revize edilmiş, edilmeye devam eden kaynak görevi gördüğünden yaşasın Shakespeare. Shakespeare, Shakespeare ve Shakespeare, Bloom'un dönüp dolaşıp vardığı nokta. Tanıma bakalım: "Edebiyat sadece dil değildir; aynı zamanda biçimlendirme istenci, Nietzsche'nin bir zamanlar farklı olma, başka bir yerde olma arzusu olarak tanımladığı metafor güdüsüdür." (s. 21) Dante'nin modern bir fikir olarak kanon fikrini icat ettiğini söylüyor Bloom, sonra çağların şairlerine bir göz atıyor, kırgınlar hakkında birtakım atıp tutmalarda bulunduktan sonra Shakespeare'e geçiyor ama öncesinde Kanon hakkında söylediklerine, hatta okuma edimi hakkındaki fikirlerine de bakalım. Bloom Kanon'u ölümlü yaşamımızda okunacak değerli metinlerin toplanma alanı olarak görüyor. Zaman az ve okunacak metin çok, değerli vaktimizi neden öbekleşmemiş metinler üzerinde harcayalım ki? Süper bir sebebi var aslında bunun, zincirin halkası haline gelmemiş metinlerin zincirin söylediklerinden bambaşka şeyler söyleyebileceği ihtimali. Keşif, merak. Ölümlülüğümüzü yenmek için kanonsal metinleri okuyup yalnızlaşabiliriz veya bir topluluğun parçasıymışız gibi hissedebiliriz, bu bir yoldur ama tek yol değildir. Bloom'un bu çok kişisel fikri Kanon'u biçimleyen sağlıklı bir saptama değil bence, farklı bir kültürün parçası olduğum için, belki de kültürsüz olduğum için. Kanon'a uymamızı söylüyor Bloom, zenginlikle kültür arasındaki ittifakı koparırsak geleneği yanlış okuyup kırgınlar gibi gecikmiş bir gnostik olurmuşuz. Vallahi şunun şurasında kırk yıl daha yaşarım zaten, onu da istediğim gibi yaşarım, yanlış yorumlara girişirsem -kitaplardan anlamadığım fikrini elde tutalım- kendi kusuruma bakamayacak bir halde olacağımdan ötürü problem yok.
"Shakespeare ve Dante Kanon'un merkezidir çünkü onlar diğer bütün Batılı yazarları bilişsel duyarlılık, dilsel enerji ve yaratıcı güç alanında geçerler." (s. 53) Shakespeare kendi kendimizi duymanın ilk örneklerini vermiştir Bloom'a göre, Dante içimizdeki nihai değişmezliği gösterirken Shakespeare değişkenliğin psikolojisini göstermiştir, kendimizle nasıl konuşacağımızı ve duyacağımızı öğretmiştir, çelişkilerimizi açığa vurmuştur, söz sanatları öylesine yalın bir doğallığa yol açar ki yaşamın ta kendisi gibidir. Dante'nin şairlerin şairi olması gibi Shakespeare de halkın şairi olmuştur, "sınıfsız evrenselcidir", İngiliz Rönesansı'na hapsedilemeyecek kadar evrenseldir, diğer bütün yazarlardan daha çok algılamış, daha çok düşünmüş ve dil ustalığı açısından zirveye ulaşmıştır. Bloom bunları söyledikten sonra "Yazarın Ölümü" çerçevesindeki tartışmalara kendi bakış açısından yaklaşır ve toplumsal enerjilerin yazarlar arasındaki nitelik farkını açıklayamamasını eleştirir. Tolstoy'u da eleştirir, Shakespeare hakkında yazdığı bir makaleden ötürü. Karakterlerini farklı seslerle konuşturur Shakespeare, bu yanılgıyı yaratan en kusursuz yazardır. Canavar gibi anlatıyor Bloom ama şununla bitireyim ben: "Shakespeare'in başarılarının en şaşırtıcı olanı, bizim onun karakterlerini açıklamak için bulabileceğimiz bağlamlardan çok daha fazlasını onun bizi açıklamak için ileri sürmüş olmasıdır." (s. 72)
Proust'tan Wordsworth'e, Woolf'tan Beckett'a kanonsal bağlantılar, edebiyatı derli toplu hale getirme çabası. Eleştiriye açık, temel bir metin.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Görülmeyenler
Zamanın bu kadar sezgisel olduğu, aslında ortada olmadığı ama varlığını öylesine ağır bir şekilde dayattığı başka bir metin bilmiyorum, henüz. Bulutlar, dalgalar, fırtınalar, mevsimler, her şey akıp gidiyor ve her bir doğa olayı kadranın yavaş yavaş ilerlediğini gösteriyor sanki, yıldan yıla yapılan işlerin vakti geldiğinde saate bakmış olduğunuzu düşünün. Kazakların çıkarılması, hayvanların otlatılması, ağaçların budanması, rahibin adaya gelişleri derken şimdiki zamanın -akış için daha uygun bir anlatım yok, şimdiki zaman her zamandır, zamanları kapsar- süreğenliğinde yılların nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Muazzam ölçüde doğallık katıyor bu olay, kurmaca dünya zaten doğanın kalbinde yer aldığı için müthiş bir uyum. Norveç'in küçük adalarında yaşayan ailelerden birine odaklı merceğin gösterdikleri hep aynı döngünün sıkıcılığına bulaşmıyor hiç, sanki hep aynı manzarayı izliyormuşuz da oluşları fark etmekten geri kalmıyormuşuz gibi. Jacobsen'e hayranlık duydum, farklı kültüre mensup ve farklı coğrafyada yaşayan okuruna İskandinav eyyamını olabildiğince doğrudan aktarabiliyor. En büyük takdir çevirmen Deniz Canefe'ye, bu anlatımı aktarabilmek güç olsa gerek.
Barroy gerçekten var, bir ada. Bir ailenin evreni diyebiliriz. Bir ucundan diğerine koşması on dakika falan alıyor olsa gerek. Jacobsen rahibi adaya çıkarıyor ve hikâye başlamamış, orta yerinden devam ediyormuş gibi sürdürüyor işi. Ailenin soyadı adanın adıyla aynı. Hans Barrøy ailenin reisi, adanın mutlak sahibi, ellilerinde bir adam. Kendisinden epeyce küçük kız kardeşi Barbro henüz evlenmemiş, birlikte yaşıyorlar. Ingrid üç yaşında, Maria'yla Hans'ın gözbebeği. İlk bölümde -bölümler başlıksız, zamanın geçtiği sadece sezilecek- temel karakterlerle karşılaşıyoruz ve rahibin düşüncelerini okuyoruz: "Okyanusun ortasındaki bir mücevher olduğu ortaya çıkan küçük adada, Tanrı'nın sessiz çocukları." (s. 9) Gündelik dertleri var, rahip Barbro'nun vaftiz töreninde şarkı söylemesini istiyor ama Hans rahibi kenara çekip Barbro'nun ilahi söyleyemediğini hatırlatıyor. Yaşamları küçük detaylarla biçimlendirmek, her an bir başka işle bir başka kişisel niteliğin belirmesi, mikro ölçülerde kurulan koca dünya, vay be. Vayy be hatta. Babayla kızın, anneyle oğlunun muhabbetlerinden bir başka açıdan inşa, doğa karşısında başka başka açılardan inşa, abartma butonuna bastıktan sonra söyleyebilirim ki Oulipo işi bir oyunun sonucunda da ortaya çıkabilirmiş bu metin. "Görev: Bir adada yaşayan ailenin yıllarını olabildiğince olaysız bir şekilde anlatınız." Tamam, o zaman mevzu budur. Adaya vuranlardan başka dışarıdan pek bir şey sahiplenilmiyor, tüketim toplumunun dışında yaşayan insanlar için tüketim temel ihtiyaçların karşılanmasından öteye geçmiyor. Okurlar için de sadece temel izlekler üzerinden dönen bir anlatı sunuluyor, mantık aynı, bu yüzden karşılaştığım birtakım eleştiriler güldürdü beni. Çok güzel bir konu inanılmaz bir şekilde berbat edilmiş, pek bir şey olmuyormuş, olmalıymış. Oluyor efendiler, sizin istediğiniz türden şeyler olmuyor, şeyler birbirlerini tüketmiyor ama bu bir şey olmadığı anlamına gelmiyor, kendi dünyanızdan çıkıp yazarınkine girmelisiniz, yazarla boğuşmamalısınız. Evet. Neyse, kıyıda bulunanlar, dış dünyanın kırık dökük yaşamlarından geriye kalanlar. Gemi enkazından kalan parçalar, çöpe atılan ve denizlere karışan eşyalar, işe yarayan ve yaramayan onca şey akıntılarla kıyıya vuruyor ve bizimkiler biraz arandıktan sonra işlerine yarayan parçaları ayırıyorlar. Hans bütün bir ağaç buluyor bir gün, kökleriyle birlikte koca ağaç. Serüvenini okuyoruz, Yenisey Irmağı boyunca ilerleyen, nehirlere ve denizlere ilerleyen, dünyanın etrafında dolandıktan sonra Hans'ın adasına vuran bir ağaç. Döngü. Yerleşikliğin geçiciliğini imliyor, ironik. Yerleşiklik yaşamın kendisiyse karşılaşılacak ölümleri hatırlatmış da olabilir, sonuçta kökünden sökülmüş bir ağaç nadiren görülen bir şey, yaşamdaki döngülerin dışında kalan olaylar gibi.
Balık tutuyorlar, karadaki kooperatife satıyorlar. Buradan bir gelir. Hayvanlardan elde edilen ürünler, buradan da para geliyor. Hans abisinin gemisine atlayıp çalışmaya gidiyor her yıl, kazandığı parayı da ekleyelim. Beslenmesi gereken boğazlar sıkıntısız bir şekilde beslenebiliyor ama ucu ucuna. Maria başka bir adadan gelmiş, ailesi de aynı şekilde yaşıyor, binlerce adada benzer yaşamlar. Küçük ve o dünyaya göre büyük tartışmalar ekseninde biçimlenen yaşam görüşleri birlikteliğin monotonlaşmasını engelleyici ölçüde hoşgörü taşıyor. Evin çeşitli yerlerine ek yerleri inşa ediyor Hans, babasıyla birlikte. Odalar, salonlar, her biri için paraya ihtiyaç var ve hesap kitap yaparak, kredi alarak, birçok yolla parayı denkleştiriyor. Kuzeye bakan oda, mutfağın yanındaki oda, birçok oda ama hangisinde uyunacak, bunun tartışması yapılıyor ve herkes kendine uygun mekanı buluyor, kararsızlık için ayrılacak çok bir zaman yok çünkü her şeyin olabildiğince durgun gözüktüğü dünya çok hızlı ilerliyor, insanlar yetişmeye çalışıyorlar.
Hayvanlar, eşyalar, karadaki insanlar, her biri için paragraflar dolusu anlatı kurulabilir, karakterlerin duyarlılığı şeyleri derinlemesine görmemizi sağlıyor. Bir atın sırf görünüşünden yola çıkarak kurmacayı zenginleştirmek, yasa dışı işler yapmış bir "işgalcinin" ansızın adaya çıkıp yaşattığı korku dolu anlar karşısında teskinliği bozmamak, Haneke atmosferi bile var anlatıda kısaca, metnin özgünlüğünün sadece bir parçası. 1913'ten 1940'lara uzanan bir zaman dilimini içeriyor ama aslında küçük bir sonsuz gizli. Ada yaşamı konusunda ilk ve son alıntım şu olsun:
"Hans Barroy üç şey düşlemişti: motorlu bir tekne, daha büyük bir ada ve başka bir yaşam. İlk iki düşünü sık sık anlatırdı tanıdığı tanımadığı herkese, sonuncusundan hiç söz etmemişti, kendine bile.
Maria da üç şey düşlemişti: Daha çok çocuk, daha küçük bir ada ve başka bir yaşam. Kocasının tersine sık sık sonuncusunu düşünürdü ve ilk ikisi zamanla giderek silinip yittikçe üçüncü büyümüş, ağırlaşmıştı." (s. 174)
Yanıtla
5
6
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kadıköy Felsefesine Giriş
Kadıköy'ü aşağı yukarı yirmi yıldır biliyorum ama kendimce biliyorum, köstebek gibi orasından girip burasından çıkmış değilim. Kilise duvarında içilen biralarından biliyorum, izbe stüdyolarında bam güm Metallica çalmaya çalışan çocukların gözünden biliyorum, Moda'da sarhoş olup ortalık yere kusan cengaverlerinden biliyorum, Barlar Sokağı'nda güzel kadınları görünce aklı giden yeni yetmelerin heyecanından biliyorum, ne bileyim işte, yattığımız sokaklarından biliyorum -Baho civarında yatardık ve şarap çok ucuzdu ya, sabah edildiğinde minibüslerde uyuyakalıp gözlerimi Kartal'da açtığım çok olmuştur- ve buna benzer gençlik eylemlerinden, abuk subuk triplerden biliyorum ama pek bir şey bilmiyordum aslında, abilerin ve ablaların dünyası daha değişikmiş gibi geliyordu. Bir nesil öncesinin efsanelerini dinledim biraz, çokça da okudum. Akmar'ın meşhur zamanlarına yetişemedim, Moda Sineması Konseri'ni abilerden dinledim yine. Kadıköy'ün öbür dünyasına pek az şahit oldum. İlk kez Hikmet Temel Akarsu'nun dörtlemesinden 'Kaybedenler'in Öyküsü'nde anladım galiba nelerin döndüğünü, biz daha doğmamışken veya mahallede top peşinde koştururken Kaybedenler Kulübü esiyormuş oralarda, bir dünya olay. Sonra radyo kayıtlarına ulaştım, üniversitedeyken bir ara her gece dinledim. Başka bir Kadıköy'ü anlatıyordu adamlar, kaybolmuş zamanların amirlikleri dönüp duruyordu. Sonra dünya büyüdü, Taksim'de bir şeyler olmaya başladı derken iş güç. Kendi Kadıköy'ümü özlüyorum ara ara, orta yaşın yerleşik yaşantısından sıkıldığım zaman sokaklarda dolanıyorum biraz, aynı şeyleri yine yapacakmışım gibi geliyor bazen ama herkes bir yere dağılmış durumda, her şey değişmiş falan, sefilleri oynamak da şu an pek çekici gelmiyor açıkçası. Geçen gün trene giderken on beş küsur yıl önce sıklıkla denk geldiğim Kadıköy figürlerinden birini gördüm, yolda yanımdan geçti. Adam aynı. Giyimi, makyajı, takıları falan, zaman makinesi gibiydi. Mutlu oldum bir yandan, hikâye sürüyor ama ben uzaktan gözlüyorum artık. Teşekkürler Kadıköy, itlikte benden bu kadar.
Diyorum ve İsmail Abi'nin dükkanında kitapları kurcalıyorum, Şahin Uruk'a denk geliyorum. Zamanında Güven Erkin Erkal'ın ev arkadaşı olmuş bir adam, Kadıköy'ün seksenli yıllardan itibaren şahidi. Bir giriş metni sunuyor bize, önceki neslin yaşadıklarını anlatıyor. Çok kötü anlatıyor açıkçası. Tekrarlanan sözcükler, olaylar, sanki anılar bir kayıt cihazına kaydedilip olduğu gibi yazıya geçirilmiş, öylesi bir savrukluk. Batman'dan gelen bir çocuğun/adamın dili ancak böyle olur diyebiliriz ama diyemeyiz, adam Kadıköy'e gelir gelmez kitap okumaya başladığını söylüyor. Eh, bu kadar yazabilmiş diyebiliriz. Akarsu'nun metninin -bana göre- "aşırı" edebi olduğunu düşünüyorum da, Uruk'unki sanırım daha içeriden bir yerden geliyor. Anlatımın yavanlığını aşabilirsek, o zaman seksen sonu/doksan başı Kadıköy'ünün atmosferini doğrudan soluyabiliriz, pek güzel. Alt başlık Bir Rock'n'Roll Yolculuğu, gerçekten de öyle bir yolculuk. Taşrada başlıyor, çocuklarını pek umursamayan anneyle babanın "saldığı" evlatlar okulu umursamıyor, aşırı dramatik bir anlatım giriyor devreye böyle bölümlerde, sanki durumu iyice kötülemek istiyor anlatıcı ama karikatüre benzer bir gerçeklik çıkıyor ortaya. Neyse, Soske nam abi okulu bırakıp minibüs peşinde koşmaya başlıyor, bir plak dükkanı açıp Barış Manço, Erkin Koray gibi adamların plaklarını getiriyor, evde dönemin baba isimlerinin şarkıları çalınıyor ve anlatıcımız çocuk yaşta sallanıp yuvarlanmaya başlıyor. Anlatıcı girdiği nehirde balık avlıyor, avlananları izliyor, tuttuğu yılanbalıklarını pişirmeyi öğreten bir adama uyup durmadan yılanbalığı yiyor, pek hoş. Anadolu manzaraları. Yokluk, sevgisizlik, köksüzlük. Birtakım kırsal olaylar, doğayla ve yolla tanışma. Hafiften bir Brautigan tadı ama çok hafiften. Abla evlendikten sonra eniştenin radyosu, seksenlerin başı. MFÖ çalıyor, The Beatles çalıyor, Teleskop nam bir programda dönemin ve yakın geçmişin şarkıları çalıyor durmadan. Anlatıcı kendini donattıkça yalnızlaştığını görüyor, kendisi gibi düşünen kimse yok. İstanbul'u merak etmeye başlıyor, kartpostallara bakıyor durmadan. Bir gün Batman'daki istasyona geliyor bir arkadaşıyla birlikte, Kurtalan Ekspres'e atlayıp kırk sekiz saat sonra Haydarpaşa'da trenden iniyor, İstanbul macerası başlıyor.
İstanbul, Kadıköy. Sayısız insanla tanışıyor çocuk, saçlarını uzatmaya başlıyor. Bundan sonra asıl yolculuk başlıyor işte; girip çıkmadığı iş kalmıyor, arkadaşlarının arkadaşlarıyla tanışıyor, tanıdığı bir sürü insanla birlikte kendini var etmeye çalışıyor. Hamallık, akşamları şaraplar, zor ve renkli bir dünya. Polisler rahat bırakmıyorlar, durmadan sorgulanıyor bizimki, bir yandan da kendine kalacak iyi yerler ayarlamaya çalışıyor. İş yerlerinde yatıyor bir süre, sonra Karga Salih'le birlikte nispeten temiz bir evde kalmaya başlıyor. İnsanlar lakaplarıyla anılıyor daha çok, isimleri gizleme çabası olup olmadığını bilmiyorum ama sanmıyorum ki maksat gizlemek olsun, gerçek insanlar bunlar. Adam LP biriktirmeye başladığını söylüyor, sonra biraz araştırınca Şahin Uruk'un bir zaman Trip'te DJ'lik yaptığını öğreniyorum, hemen her şey örtüşüyor. Haldun'la tanışıyoruz bir noktada, Harun'un Bodrum macerasını anlatıyor bizimki, hikâye içinde hikâye. Tipik bir yol hikâyesi; otostop çekmeler, parasız kalmalar, yollarda bir dünya sıkıntı, zafer, ulaşılan hedeflerin yerini alan yeni hedefler arka arkaya sıralanıyor. Haldun'la birlikte takı yapmaya başlıyor adam, satıp yiyecek masraflarını çıkarıyorlar, kalanıyla da piiz. Sultanahmet'te Katmandu yolunda mola veren hippilerle muhabbetler gırla gidiyor.
Takip edilemeyen bir akış var, karakteri rahatlıkla kaybedebiliriz ama o kendini bırakmıyor, her anını dolu dolu yaşadığı hayatını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Kendisini dolandıran iki kızın peşinden Bodrum'a gidişi film gibi bir şey, kızları bulduktan sonrası daha da şaşırtıcı. Aksiyon bitmek bilmiyor, bu güzel. Paylaşımcı, bazen işgalci bir yaşam var burada, kalınan evlerin ve kazanılıp yenen paranın hesabı tutulamıyor. Arada lüzumsuz anlatımlara da giriyor adam, düşmanların Çanakkale'yi geçemeyip kendisinin geçmiş olmasını araya sıkıştırması pek iyi bir fikir değil. Dönemini bütün gerçekliğiyle anlatması süper bir fikir. Güven Erkin Erkal'ın açtığı mekan, Erkin Koray'la muhabbetler falan, şahane.
Bende 6:45'ten çıkanı var, 1995'te basılmış. Sonradan Phoenix de basmış. İyi de olmuş bence. Yaşamının bir dönemi Kadıköy'de geçmiş olanlar için güzel bir kaynak, adımladıkları sokakların tarihinin bir parçasını bilmek isteyenler okumalı, onun dışında pek tatmin edici gelmeyecektir. Kadıköy'ün havasından biraz solumuş olmak lazım. İyidir, okunsun.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tek İstediğim Her İkisi Birden
Maile Meloy öykülerini Montana civarından geçiriyor, doğanın içinden. Karakterler belki de bunun sıkıntısını yaşıyorlardır; aile kurumunun normlarını kentleşmeyle birlikte beliren yerleşikliğin yan ürünü olarak görüyorum. İnsanların yerdi yurdu belli olsun, kimlerin birlikte oldukları belli olsun, arzularını ketlesinler, arıza çıkarmasınlar durduk yere. Mekan nere, doğa. O zaman kitabın adındaki durum ortaya çıkıyor, her ikisini birden istemek. Neden olmasın? Genazino Aşk Aptallığı'nda anlattı bunu, Forrest Gander Şairin Vedası'nda anlattı, olabilecek bir şey. Olamamasının sebebi bunun tek kişilik bir karar haline gelememesi. İlişki, evlilik falan, en aşağı iki kişilik durumlardır ve taraflardan birinin diğerine karşı tamamen dürüst olmaması yüzünden işlemez bu alet, işleme şansı vardır ve pek çok işleme biçimi de kurmacada incelenmiştir ama, işte, her ikisi birden olmaz muhtemelen dürüst olunursa. Her ikisi birden ağır bir şeydir, yukarıda adını andığım metinlerden birinde ikisini birden elde eden adam duygudan muaf bir şekilde dolanır, diğerindeyse mevzu açığa çıkınca intihar eder. Meloy'un öykülerinde yakayı ele veren adamın gözünden bakmayız hiç, anlatıcı genellikle kadındır ve içine düştüğü çıkmazı öyle veya böyle kabullense de öykü karakterlerin nihai eylemlerini göremediğimiz noktada sonlanır. Erkeklerin hiçbir şey olmamışçasına yaşamaya devam etmeleri, kadınların pasif ve zaman zaman panik etkisindeki halleri ortaya konan durumu açmaktan başka bir noktaya yönelmez. Meloy bir "hal" yazarıdır, öykülerinde kırılmalar pek azdır, genellikle karakterlerin iç dünyalarını dinleriz. Biraz da şabloncudur Meloy, öykülerinin başlangıçları ve anlatım biçimleri birbirine çok benzer. Aslında hemen bir Meloy öyküsüne başlayabiliriz. Elimizde ne olsun, ııhm, bıçak, perde, tango kursu, iyi dans eden bir partner ve evde oturan bir eş. Başlıyoruz:
"Mike Kaplan çalıştığı kasaptan elinde bıçağıyla çıktığında yetişmesi gereken kursu bir anlığına unuttu, arkasındaki dev binanın duvarlarından yankılanan seslerini duyduğu hayvanların kendisini hiçbir zaman rahat bırakmayacaklarını düşündü. Kesileceğini anlayan koyunların can havliyle çitlere saldırmaları gözünün önünde canlandı, önünde eyalet sınırına kadar uzanan ormanın içlerine kaçtıklarını hayal etti. Bıçakla peşlerinden koşmaya niyetlendi ama gün düşü hemen sona erdi, elindeki bıçağın varlığı onu keskin gerçekliğine döndürdü. Laura onu bekliyordu, geçen hafta çalıştıkları son figürü tekrar edeceklerdi."
Falan filan. Tekilliği ve çoğulluğu sallamadım, böyle bir şey. Böyle üfürükten değil, zenginlikle kuruyor karakterlerini Meloy ama belirli bir algoritmanın etkisindeymiş gibi. Karakterin adı ve soyadı, yaşamından küçük detaylar, olay akışı, detaylar, olay akışı, detaylar, son. Sanki uzun süredir izleniyormuş gibi hissettirilen karakterler. Aslında iyi bir şey, ortadan bir yerden başladığımız ve tipik bir anlatıya çekilmediğimiz için öykünün dünyasına girmiyoruz bile, zaten orada olduğumuzu varsayıyor Melloy ama dediğim gibi, aynı başlangıçlar bir süre sonra bunaltıcı olabiliyor. Bunun dışında Amerikan Rüyası'nın gerçeğe dönüştüğü topraklarda ters giden şeyler nelerdir, onlara bakıyoruz. Aslında dünyanın her yerinde ne ters gidiyorsa o ters gidiyor, farklı bir durum yok. İstemek, her şeyi istemek, yaşamı ıskalama duygusunun verdiği huzursuzluk yüzünden eldeki bütün seçenekleri değerlendirmek, seçeneklerin sorumluluğundan bağımsız bir halde. Bir şeyi seçtiğimizde diğer seçenekleri dışladığımıza dair anlayış öldü, artık her şey bizim. Ve hiçbir şey bizim değil.
B. Travis nam öyküye bakıyorum. Chet Morgan çocuk felcinin son demlerini yaşadığı bir dönemde doğuyor ama şanssızlık; hastalığa son yakalananlardan biri. Sağ kalçası yüzünden aksayarak yürüyor ve vahşi atlara biniyor, annesinin korkularının aksine kolay kolay ölmeyeceğini göstermek için. Atlarla ilgili teorilerinden birini babasına anlatıyor, aslanlara yem olmaktan ürktükleri için tepiyor ve ürküyorlarmış atlar, vahşilikten ötürü değil. Chet, şeyleri kendince, normalden başka türlü değerlendiriyor, bu bakış açısı anlatının devamını anlaşılır kılacak. Chet yanlışlıkla hukukla ilgili bir kursun yapıldığı mekana giriyor ve Beth'le tanışıyor. Beth her hafta sekiz saat araba kullanıyor, yaşadığı yerle çalıştığı yer arasında -gerçek anlamda- dağlar var. Chet ve Beth tanışıyorlar, birlikte yürümeye başlıyorlar falan, Chet kaptırıyor. Kendinden üç yaş büyük olan bu kıza nasıl kur yapacağını düşünüyor, bir gün ayrılırlarken öpüyor kızı. Beth karşılık vermiyor, Chet ne bok yediğini düşünmekten uyuyamıyor. Sonra Beth'in işten ayrıldığını öğreniyor ve kızı son bir kez görmek için sekiz saatlik yolculuğu göze alıyor. Görüşüyorlar, her şey nasıl olacaksa öyle oluyor ve Chet kabulleniyor durumu, evine dönüyor. Kızları tanıma, insanları tanıma öyküsü. Yeşilden Kırmızıyı da bir nevi insanları tanıma öyküsü ama cinselliği yeni yeni keşfeden bir kızın hissettikleri üzerinde yoğunlaşıyoruz. Kitabın arka kapağında tacize uğradığı söyleniyor ama aynı fikirde değilim, Sam her ne kadar korkuyor olsa da erkekleri keşfetmek istiyor, adamın kendisinden yaşça epey büyük olması problem. Sam on beş yaşında, bölge yargıcı olan babası, avukat olan amcası ve babasının müvekkiliyle birlikte kamp yapıyor. Yatılı okula gitmeden önceki son yaz, bu yüzden özel bir tatil bu. Layton da yakışıklı bir adam açıkçası, birlikte silahla atış talimleri yapıyorlar, dolanıyorlar falan. Sonra bir gece çadırda eli kolu rahat durmuyor Layton'ın, kızı korkutup heyecanlandırıyor. Sam daha fazlasını istemiyor, Layton da Sam'in istemediğini görünce kızı rahat bırakıyor. Bu.
Tatlı Rita'da ilginç bir ikilem var, kitaptaki öykülerden atmosferi en sıkı öykü bence bu. 1975'te geçiyor olay. Steven'ın ailesi ölüyor, adam tek başına kalıyor. Yeni kurulan santralde işçi, o bölgede yaşayan hemen herkes gibi. İş çıkışı takıldığı barda Rita'yla tanışıyor ama zaten önceden tanışmışlar, ilkokul arkadaşları. Rita Steven'dan etkileniyor ama genç adam kızı en yakın arkadaşına, Acey'ye bırakıyor. Acey, Rita ve Steven, iki sevgili ve bir arkadaş. İyi. Sonrası kötü. Deli gibi içtikleri bir gece Acey ezilerek ölüyor, Rita ve Steven için hayat korkunç bir hale geliyor. Rita'ya uzaklara gitmek için para lazım, artık Acey de olmadığına göre başının çaresine bakmalı. Piyango düzenliyor, santralde ve şehirde kim varsa bilet alıyor. Ödül kendisi; kazananla seks yapacak. Herkes üçer beşer alıyor biletlerden, bilet fiyatı yüksek olmasına rağmen. Steven'ı ve Rita'yı seven santraldeki amir de alıyor, büyük ikramiye kendisine çıkınca bileti Steven'a verip ondan Rita'ya selam söylemesini, artık rahatlıkla gidebileceğini söylüyor. İkilem tam bu noktada; Steven Rita'dan hoşlanıyor ve piyango meselesini duyurmamak için elinden geleni yapıyor ama Rita ısrar edince yapacak bir şey kalmıyor, duyuruyor olayı. Bunun üzerine elinde kazanan bilet de var, ikramiyenin kendisine çıktığını söyleyip kadınla birlikte olabilir. Olmuyor ama, Rita'ya durumu anlatıyor ve Rita babasının kendisini aramadığını, o zamana kadar beklemesine rağmen aramadığını ağlayarak anlatıyor, gitmesini babasızlığına bağlayıp uzuyor mekandan. Steven da gidiyor bir süre sonra, geçmişe dair hiçbir şey istemiyor ve doğup büyüdüğü yerden uzaklaştıkça özgürleştiğini hissediyor.
Diğer öyküler de son derece başarılı. Annesinin sevgilisi Carlos ve Carlos'un oğluyla birlikte ilginç bir yaşamı deneyimleyen kızın kıyametlerin koptuğu ayrılıktan sonra annesinin üzüntüsünden başka giden çocuk için duyduğu kendi üzüntüsüyle de baş etmesi, kızının ölümünü araştıran bir babanın kendisini durmadan kışkırtan bir kızı davet ettiği otel odasında sorguladığı sırada yaşadığı sıkıntılı anlar, abi-kardeş çatışmasının dibine vurup ölümüne kavga eden iki koca adamın aile kavramını ve şahsiyeti sorgulatan ömürlük mücadeleleri falan, konular müthiş aslında. Bazıları gerçekten orijinal, benzerlerini gördüklerimizse iyi bir şekilde kurgulandıkları için iyi. Meloy iyi bir öykücü, evet.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Öpüşmenin Tarihi
Önsözden başlıyorum, Danesi'ye göre öpüşmek genlerimize işlenmemiş, kur yapmanın aile kontrolünden çıkmasıyla kişisel bir tercih haline gelmiş kültürel bir olay. Zaten metnin birçok yerinde öpüşmenin devrimci bir olay olduğu, toplumların benimsediği normlara bir başkaldırı niteliği taşıdığı söyleniyor. Doğrudur, mesela bir devlet büyüğümüzün iddia ettiği üzere bizim insanımız öpüşmez, bizde öpüşmek yoktur. Keşke olsaydı, biraz daha uygar bir toplumda yaşıyor olabilirdik. Neyse, en başta biraz istatistik. Amerikalıların %92'sinden fazlası 14 yaşından önce öpüşüyormuş, Amerikalı kadınlar evlenmeden önce ortalama 79 erkeği öpüyormuş, düzenli olarak öpüşen insanlar öpüşmeyenlerden beş yıl daha fazla yaşıyormuş, ne güzel. Sırf kasların işler tutulması ömrü uzatıyor olabilir, öpüşürken sekiz milyon kasımız birden çalışıyormuş. İşin biyolojiyle ilgili kısmına da yer veriyor Danesi ama daha çok zaman içinde değişen anlama yoğunlaşıyor. Geleneklerden, kültürden doğan anlamlar o kadar çeşitli ve birbirinin yerini almaya o kadar müsait ki bazı noktalarda yeterli veri olmadığı için iddianın ötesine geçilemiyor ne yazık ki. İlk Hıristiyanlar birbirlerini osculum pacis, "barış öpücüğü" denen bir öpücükle karşılarmış, Kilise sonradan bu ruh muhabbetlerinden ötürü öpüşmeyi yasaklamış ama evlilik seremonisi istisna olmak üzere bazı istisnalara izin vermiş. Öncesinde Kelt aşk geleneklerinde de bu nefes değiş tokuşundan bahsedilirmiş, pagan inançlardan çok sayıda adet aşıran dinlerin öncesine gittiğimizde söylencelere ulaşıyoruz, iş mitik bir hale geliyor ve tanrıların arasında dolanmaya başlıyoruz. Eros ve Cupido'nun aşkı taşıma ve koruma biçimleri öpücüklerden destek alıyor, bununla ilgili derinlemesine bir inceleme yapmış Danesi. Batı kültüründe öpüşmenin tarihi bir zamana kadar takip edilebiliyor, başka toplumlarda böyle bir şey mümkün değil, çünkü adamlarda öpüşme diye bir şey yok. Afrika, Pasifik ve Amerika kültürleri soluk benizlilerle karşılaşana kadar öpüşmenin ne olduğunu bilmiyor. Öpüşmeye şahit olduklarında gülmüşler, öpüşenlerin birbirlerinin salyasını ve pisliğini yediklerini düşünmüşler hatta. Tabii bildiğimiz anlamda öpüşmenin dışında, öpüşmeyle benzer anlamlar taşıyan hareketler var gerçi, Eskimoların burun faşfaşlamaları -sürtme hareketi- buna bir örnek. Biz bildiğimizin izinden gidelim, öpüşmenin Batı'ya Büyük İskender'le gittiği düşünülüyor, kaynağı Hindistan civarı olabilirmiş. Orta Doğu diyelim. Sonrasında Roma'da sağlık problemleri yüzünden yasaklanmış bir süre, Tiberius, "Öpüşmeyeceksiniz!" demiş. Gerçi çok daha geriye gidiyor mevzu ama geriye gittikçe de muğlaklaşıyor, örneğin Ezgiler Ezgisi'nde öpmekle ilgili bir bölümden alıntı yapılmış ama öpmenin tam olarak ne ifade ettiği bilinmiyor. Güzel bir şeyi ifade ediyor, o kesin. "Genel olarak, romantik öpüşme konusunda antik metinlerden elde tutulur bir şey çıkarmak neredeyse imkansızdır. Ya bildiğimiz haliyle romantik öpüşmenin farklı dönemlerde ve dünyanın farklı yerlerinde paralel şekillerde göründüğünü ya da metinlerin tasvir ettiklerinin farklı şeyler olduğunu varsaymak durumundayız." (s. 24)
Ortaçağ, popüler kültürün temellerinin atıldığı ve romantizmin dalga dalga yayıldığı süper bir dönem. Çok karanlık ve acı dolu, bir o kadar da yenilik doğuran bir zaman. "Saray Aşkı" denen bir tür ortaya çıkıyor, trubadurların ve Germen muadillerinin şarkılarıyla -bu şarkılar da o zamanlarda çıkıyor ortaya, folklor kaynaklı- aşkın farklı bir boyutu beliriyor ve hızla yayılıyor. Romeo ve Juliet ikilisinin kurmacadaki ilk versiyonlarından Shakespeare'inkine kadar pek çok söylence, halk hikâyesi inceleniyor ve öpücükle ilgili bölümleri sıralanıyor, böylece öpücüğün ve öpüşmenin izini metinler üzerinden sürüyoruz. Ortaçağ'da öpücüğün genel olarak aşk öpücüğü olduğu, aşkın da yaşamakla aynı anlama geldiği söyleniyor. Öpüşmenin günümüzde ölümcül hastalıkların yayılma aracı olduğunu düşünürsek güzel bir ironi. O zamanlar da öyleydi elbette ama bilinmiyordu, yaşamaktan öte bir anlamı yoktu öpüşmenin. Süper. "Dudaktan öpüşmenin cinsel arzuyla bağlantılı olan fiziksel ve psikolojik reaksiyonlar ortaya çıkardığı inkar edilemez. Ancak, bu eylemin cinsel aşktan ayrı bir şey olduğu veya daha doğrusu cinsellikten daha fazlası anlamına geldiği yorumumuz, Ortaçağ'ın şövalyelik aşk yasasından miras aldığımız bir şeydir." (s. 29) Buradan pek çok yere yürüyebiliyoruz, Danesi öpüşmenin güncel anlamlarına odaklandığı son bölümlerde yarım yamalak bir öpüşmenin hiç öpüşmemekten daha kötü olduğunu söylüyor, biten bir şeylerin işaretini görmek yıkıcı bir şey. Bir de feminist okuma var, masalların yorumlanması. Hep erkekler öpüyor, neden? Uyuyan Güzel'i uyandıran öpücük erkeğin. Erkek şövalye gibi ortaya çıkıyor, kahramanlıklarının ardı arkası kesilmiyor ve nihayetinde, ödül olarak kadını öpüyor. Bir anlamda kadına sahip oluyor, bu bir yorum. Zıt noktadan bakan bir yorum: Pamuk Prenses ve Şürekası kadınlara hizmet eden erkeklerden bahsediyor, kadınlar kendi aralarında çatışırken küçük dostlarımız da şapşal gibi oradan oraya koşturuyorlar. İlginç yorumlar var, Danesi bu yorumları özetleyerek boşlukları dolduruyor.
Hayvanlardaki öpüşmeye bakalım, aslında öpüşmüyorlar tabii. Wittgenstein'ın yorumuna yaklaştık, aslan kadar acıkamayız hiçbirimiz. Dolayısıyla hayvanlar hakkında birtakım atıp tutmalarda bulunabiliriz ama mevcut bilgimizle hayvanlar açısından tam olarak neler döndüğünü bilmiyoruz henüz. Bir gün bileceğiz. Hayvanların sembolik hareketlerini okumak için yeterli verilere sahip değilsek insani olanlara bakalım, mesela balayı denen nane. Babil İmparatorluğu'nda ortaya çıkmış, Ortaçağ'da yerleşmiş. Çiftler aşklarını ayın altında, al ve tatlıyla güçlendirsin diyeymiş bu. Tatlılara girdiğimizde çikolataya geliyor olay ister istemez, Aztek ve Maya mucizesine. Adamlar bunu topluyorlar, işliyorlar ve "acı su" anlamına gelen "çikolata" haline getiriyorlar, mayalayarak. İspanya bu mevzuyu Avrupa'ya getiriyor, yayıyor. Casanova, çikolatanın insanlarda böyle kıpır kıpır, cıvır cıvır bir duygu yarattığını, kadınlara çikolata yedirilmesi gerektiğini söylermiş, taktiğe gel. Antik Mısır'dan, Antik Yunan'dan günümüze kadar ulaşan sembollerin ve nesnelerin tarihçeleri çıkarılmış genel olarak, iş vampirlere ve kurtadamlara kadar gidiyor. Bu durumda filmlere, günümüzün popüler kültürüne gelmek zorundayız, vampirler halk söylencelerinden beyaz perdeye sıçrayana kadar uzunca bir zaman beklemek zorunda kaldılar ama sonrasında rahat rahat yayıldılar. Bir ısırık, günlük maişetin temini tamam. İşin erotik yanını incceliyor Danesi, güzel. Magazin işlerine de giriyor ve ünlülerin aşk hikâyelerine yer veriyor, George Sand ve Chopin'in aşkını anlatıyor, Bonnie ve Clyde'ı anlatıyor, sonrasında filmlerdeki efsane aşklara ve öpüşme sahnelerine eğiliyor, üstünkörü bir biçimde.
Biz bunu okuyalım ve öpüşmeye devam edelim, yaşamı kalpten pompalatalım, nefesimizi sevdiğimize verelim. Süper olay.
Yanıtla
2
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hareket İblisi
Grabinski için "Polonya'nın Poe'su" deniyormuş, olabilir. "Polonya'nın Lovecraft'i" deniyormuş, olamaz. Poe'nun gotik ortamları tren kamaralarına taşınmış, mobilize edilmiş Grabiński'nin öykülerinde. Mesela kapağa bakalım. Kara tren monokl takmış, tam gaz geliyor. Arkada bir vagon devrileyazmış, adamın teki pencereden aşağı uçuyor. Bu ne demek? Korkacağız demek. Korkmak istediğimiz için böyle şeyler okuyoruz zaten, İthaki'nin bu serisini korkuyla alakalı işlerle ilgili olduğu için takip ediyoruz. Kapağa bakmaya devam edelim, hava kapalı, sıkıntılı bir atmosfer. Öykülerin tamamının kapalılığı bu türden, böyle bir ortamda doğaüstü veya şeytanca bir iş olmazsa olmaz. Şeytanca ama bazı öykülerde karakterlerin kafayı kırıp kırmadıklarından emin olamıyoruz, gaipten emirler alıyorlar gibi gözüküyor ama bilemiyoruz, Grabinski açmıyor meseleyi. Sırf korku öyküsü yazmıyor bir yandan, geleceğin dünyasında trenlerin durumunu ele alan bir öyküsü var mesela, Poe'nun Hans Pfaall'ı uçurduğu öyküyle yarışır. 21. yüzyılda geçtiğini söylediği öyküde olayların zaman zaman 2300'lerde yaşandığını söylüyor, not düşmüşler burada yazar şaşırmış diye. Neyse, Avrupa'dan yola çıkan tren İstanbul'a geliyor, oradan İskenderiye'ye iniyor, Kuzey Afrika sahili boyunca ilerleyip Cebelitarık'taki bir köprüden İspanya'ya geçiyor, yine Avrupa. Böyle bir ulaşım ve seyahat yolu inşa edilmiş, insanlar gönüllerince geziyorlar. Gelecek kurgusu hoş ama nereye bağlanacağını merak ediyoruz ister istemez, Grabinski'nin kadim inanışlarla materyalist dünyayı kıyaslayarak sonlandırması şaşırtıyor. Teknolojinin çok çok ilerlediği zamanlarda Buda'nın Tao'nun varlığı devam ediyor ve öykü maneviyata önem vermeyen insanlar için ders niteliğinde bir sonla noktalanıyor. Ne oluyor, bir vadide duruyor tren, kafası çalışan esas karakterlerimiz trenden inip uzaklaşıyor, millet uykuya dalıyor ve mor bir sis her yeri kaplayarak trenle yolcularını ortadan kaldırıyor. Sonrasında gazete başlıkları, insanların çözemediği bir gizem. Arka kapakta yazarın psikolojiyi, felsefeyi ve metafiziği sıklıkla kullandığı, öykülerine "psikofantazi" ya da "metafantazi" denmesini istediği yazıyor. Fantazi boyutu tamam, psikoluğu veya metalığı değerlendirilebilir. Trenler son derece somut bir korku uyandırıyorlar zaten, bu durum okur için tek başına yeterli olabilecekken bir dağ istasyonunda tek başına yaşayan adamın uyandırdığı tekinsizlik telli kaymaklı ekmek kadayıfı haline getiriyor okumayı.
Her öyküden tren geçiyor, Grabinski trencil bir yazar. Metnini Lehçeden çeviren Osman Fırat Baş'ın tanıtım yazısını kurcalıyorum, Lviv Üniversitesi'nde Leh Dili ve Klasik Filoloji okumuş Grabinski, öğretmenlik yapmış ve Avrupa'yı bol bol gezmiş. Yaşadığı ve yazdığı süreçte yeteneğinin ederi kadar dikkat çekmemiş, ölümünden sonra ünlenmiş. Grabinski çoğu yazarın akıbetinden payını almış, yaşarken değer görmemiş. Türkçeye çevrilen tek kitabı bu, Baş ilk olarak 2010'da çevirmiş öyküleri, Okuyan Us basmış. Öyküler İthaki'yle birlikte yerini buldu bence, iyi olmuş. İlk öykü Sağır Boşluk (Demiryolu Baladı). Yol düzenlemesi yapılıyor, bazı raylar atıl duruma düşüyor ve rayların olduğu bölgeye gönülden bağlı olan yaşlı bir adam karşılıksız olarak bu rayların başında bekçilik yapmak istiyor. Resmi izni aldıktan sonra civardaki bir kulübeye yerleşiyor ve tek başına yaşamaya başlıyor. Lusnia nam arkadaşıyla, belki de tek arkadaşıyla muhabbet ederken rayların canlı olduğunu, hatta Tanrı'nın sesini ilettiklerini söylüyor, inanç kırıntısı göstermeyen arkadaşını biraz paylayıp yola getirdikten sonra mutlu mesut yaşamaya devam ediyor, rayların sökülüp götürüleceği haberini alana kadar. Ağır hastalanıyor, yataklara düşüyor ve son tren kendisini alana kadar bekliyor. Trenin ne olduğunu söylemeye gerek yok sanıyorum. Ucube nam öyküde ucube var, kondüktörlerden birine göre kaza olmadan önce ortaya çıkıyor, insanın ödünü patlatıyor ve ortadan kaybolduktan kısa süre sonra vagonlar havalarda uçuşuyor, insanların uzuvları rayların etrafına dağılıyor. Grabiński'de Ballard'ın Çarpışma'sındaki parçalanma erotizminin izleği var, birkaç İngiliz yazar bu öykülerden etkilendiyse -arka kapakta öyle yazıyor- belki Ballard da fikri buradan almıştır, kim bilir. Neyse, ucube ortaya çıkıyor ve kondüktör kaza yapılacağını anlıyor ama uzunca bir süre gerçekleşmiyor kaza, sonrasında kondüktörün aydınlanma anını ve makaslarla oynayıp kazaya yol açtığını görüyoruz. Devir teslimi gibi bir şey. Grabinski aralara yolculuklar ve trenlerle ilgili fikirlerini sıkıştırıyor, bu öyküde de var. Mesela "saygıdeğer" yolcuların amaçsızca yolculuk edenler olduklarını söylüyor, diğerleri oradan oraya koşturan haybeciler, fazlası değil. "Hareket fanatikliği" pek çok öyküde ortaya çıkıyor, sadece yolculuk etmek için yolculuk edenler, garlarda yolcularla takılıp hiç yolculuk etmeyenler, yolcuların anlattıkları korku hikâyeleri derken sadece dudak uçuklatan mevzularla değil, insanın yolculuğunun metaforlarıyla da karşılaşıyoruz, bu açıdan Grabinski metnini oldukça zenginleştiren bir yazar.
Kapaktaki çizimin öyküsüne geldim, Kompartımanda. Tutku öyküsüdür, Kierkegaard'ın baştan çıkarılmayla ilgili gevelemelerini içerir, Baudrillard'ın seveceği ve incelemek isteyebileceği bir öyküdür. Belki de incelemiştir, hatırlamıyorum ama sanmıyorum incelediğini. Neyse, trene bir çift biniyor ve esas adamımızın kompartımanına geliyor. Bizimki kadına tutuluyor, yavaş yavaş yaklaşıyor ve kadının eşi uyur uyumaz kadını elde ediyor ama gürültü çıkardıkları için aldatılmış eş uyanıyor, bizimkine girişiyor, bizimkinin de eli armut toplamadığı için adama yumruğu indirip camdan aşağı uçuruyor. Burası biraz garip, çok hızlı bir değişim olduğu için. Kadın kocasını sevdiğini ama bizim elemana vurulduğunu söylüyor, işi örtbas edip ilk istasyonda iniyorlar, sonra adam elde etmenin tatmini geçer geçmez, oracıkta bırakıyor kadını, kalabalığa karışıyor. Hızlı geçişler dışında güzel öykü.
On dört öykü var, her biri demir yoluyla kuşanmış, bol lokomotifli, çokça gizemli, korkunç ve insani, çok insani. Korku bile öyle ki öyküleri korkunç kılan da işin insani kısmı. Yalnızlık ve bilinmezlik ortasında kalan insanların çaresizlikten, korkudan ve öfkeden verdikleri tepkiler bazen doğaüstünün yaratabileceğinden daha büyük şiddet sahneleri yaratabiliyor. İnsanın karanlık bir ortamda aynaya baktığını düşünün, doğaüstü o ayna işte. Grabinski çok başarılı bir şekilde değerlendirmiş aynadan yansıyanları. Güzel öyküler, gayet okunası.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eleştiri Kuramları
Önsözde yazarların metodolojisini bulacaksınız ilk olarak. Eleştiriyi kendi yasaları olan edebi bir tür olarak gördüklerini söylüyorlar, ardından metnin ortaya çıkardığı sonuçları madde madde sıralıyorlar. Eleştirmenler tek tek incelenirken ele alınan eleştirmenin öncelikle kuramsal metinlerine başvurduklarını söylüyorlar, bu yöntem kullanılınca birbiriyle çatışan -eleştirmenlerin görüşlerindeki iç çatışmalar dahil- fikirleri ortaya koymak daha kolay. Öznellik ve nesnellik çatışması ikinci maddeyi oluşturuyor. Üçüncü maddede arkadaş tayfasının metinlerini "tanıtan" eleştirmenlerin konu dışı bırakıldığı söyleniyor, bu tür işlere girişen insanların fikirlerine şöyle bir değinildikten sonra bahis hemen kapatılıyor. Dördüncü maddede incelemenin 19. yüzyıldan itibaren derinleştirildiği, eleştiri yöntemlerinin bu dönemden itibaren ele alındığı söyleniyor. Önceki yüzyıllarda üçüncü maddede bahsettiğim tipler var, söylemlerinin üstünkörü incelenmesinden öteye gidilmiyor. İyi de oluyor, adamlar biraz mahalle kavgasına çevirmişler olayı çünkü.
Aristoteles'in Poetika'sının incelenmesinin 16. yüzyıldaki örnekleriyle başlıyor tarihçe, Montaigne'in okuma edimi ve kitaplarla ilgili birkaç fikriyle devam ediyor ve bu yüzyılın incelenen meseleye pek bir katkı yapmadığı söyleniyor. Ardından edebiyat eğitimi için kullanılan kitaplar ve dönemin ünlü yazarlarının polemikleri geliyor. Cid tartışması, Corneille'in trajedi hakkındaki incelemeleri gibi örneklerden sonra "yol yöntem bilen kişilerin eleştirisi"ne geliyor sıra. O dönemde süren şiir konulu bir tartışmada Boileau'nun La Fontaine'in tarafını tutup Bouillon'a sarması, yazdığı metinler yine eleştiriden uzak ama edebi tartışma ortamı yaratması açısından eleştirinin ne olması gerektiğine dair düşündürücü bir etki yarattığı için anılmaya değer görülmüş. Bu dönemde gazeteler de ortaya çıkıyor ve tartışmalar geniş cephelerde sürmeye başlıyor. "Eskiler ve Yeniler" tartışmaları patlak veriyor, La Bruyére gibi adamlar klasisizmin neliğine dair birtakım fikirler ortaya koyuyorlar. Ben bu adamın Karakterler diye bir metnini okumuştum, milletin edebi yetersizliklerinden girip edepsizliklerinden çıkıyordu, yaylım ateşi gibiydi resmen ama yine de geleceğin eleştirisinin öncüsü olarak görülüyor. Voltaire bu metinden etkileniyor ve eleştirmenin edebi topluluktaki rolünü irdeleyen metinler yazıyor. Eleştirinin doğuşunu aşağı yukarı bu zamanda başlatıyor yazarlar, "Güzellik" kıstası ortaya çıkınca. Chateaubriand Hristiyanlıkla edebiyatın ilişkisini inceleyip ikisinin yan yana var olabileceğini, birbirlerine zıt düşmediklerini söylüyor, sonrasında "mutlak yanlısı eğilim" bu güzellik kıstasını görev, zorunluluk, politika ve kralcılık üzerinden biçimlendirip eleştirinin nasıl olması gerektiğini söylüyor. Edebiyat iyiyi, güzeli ve doğruyu "öğretmeli", öğretemeyen metinler yerin dibine geçirilmeli, düşünce yapısı bu.
Saint-Beuve eleştiriye yaratıcılık boyutunu getiriyor, kıstasların dışına çıkarak kendisi/okurluğu üzerinden metinleri değerlendirmeye girişiyor. "Tutum" olarak görülüyor bu mevzu, eleştiride özgürlük arayışını, metnin genel geçer biçimler kullanılmadan da yargılanabilirliğini içeriyor. Bilimsel eğilimleriyle birlikte hümanist görüşlerini de eleştiriye dahil ediyor Saint-Beuve, öznellikle nesnelliği bir potada eritmeye çalışıyor ama pek de başarılı bir eleştirmen olmadığı söyleniyor; Balzac'ı hiç anlamamış ve Chateaubriand'ı yerin dibine sokmuş ama Flaubert ve Stendhal konusunda -belki biraz da çoğunluğa uyarak- övgülerle dolu yazılar kaleme almış. Sonrasında bilimsel yansızlık arayan eleştirmenler giriyor devreye, eleştirinin daha teknik bir başlangıcını bu adamlarda bulabiliriz. Taine meşhur mesela. "Gerçek şu ki Hippolyte Taine bir başkasından çok daha fazla bilimsel eleştirinin varlığını kanıtlamış ve ilkelerini çizmiştir: Sadece yansız kriterleri esas alarak yargılamak, belirtiler ve sebepleri bıkmadan usanmadan araştırmak." (s. 37) Tümdengelimli, kopuksuz bir zincir oluşturmaya çalışıyor Taine, felsefeyle spiritüalizme bağlı bir eleştiri anlayışını doğuruyor. Çok şey içerip pek bir şey söylemeyen bir eleştiri türü, şöyle özetleniyor: "Her çeşit psikolojik gösterişten olduğu kadar her çeşit kesin tavırdan da yoksun, kendini belli etmeyen felsefi iddiaları olan bir izlenimcilik." (s. 39) Çoğunlukla çağrışımcı, anladığım kadarıyla gevezeliklerle de dolu bir tavır, bir yaşam görüşü, bir imecıneyşın. Sezgilere dayanan genellemeler, birtakım varsayımlar, bu kadar. Kendisiyle birlikte eleştiri işine eğilen kişilerde de benzer görüşleri bulmak mümkün, dört eleştirmen daha var Taine'in olduğu bölümde, dogmacılıkla birlikte kendilerinden sonra gelenleri etkileyecek pek çok fikri de eleştiriye getiriyorlar.
İzlenimcilik geliyor hemen, öznellik. Gömüyorlar açıkçası, izlenimci eleştirmenin amacının sadece kendinden söz etmek olduğunu söylüyorlar, bu durumda da tutarlılık sınıfta kalıyor. Bilimsellik ortadan kayboluyor ama bu kez de yazarın yaşamıyla metin arasında bir köprü kurulup kurulamayacağı tartışması açığa çıkıyor. Fikirler tarihçesi aslında bu metin, tartışmalar üzerinden doğan edebi eleştirinin aldığı yolun genişçe bir kısmının aydınlatılması. Aristoteles'ten Sartre'a tarihteki pek çok şahsiyetin merdiven misali üst üste eklenen düşüncelerini içeren bir geçit. Güzel inceleme, meseleye ilgi duyanlar okuyabilir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
2312.0
Robinson'ı Kızıl Mars'tan biliyoruz, kolonizasyon ve devrim hareketlerinin uzayda yaydığı huzursuzluğun içinde yetmiş iki milletten insanın Dünya'daki mücadeleleri sürdürerek birbirlerine üstün sağlamaya çalışmalarını izliyorduk. Ruslar devrimci ruhlarını koruyarak Mars'ta isyan çıkarmak için uğraşıyor, Japonlar yine Japonluk yapıyor, herkes bir şeylerin peşinde koştururken terra-kurma çalışmalarının detaylarıyla kafayı yiyorduk, Robinson müthiş bir gelecek yaratıyordu, entrikalar gırla giderken o çağın teknolojisi uzaya nasıl yayıldığımızı yansıtıyordu. İçerdiği dönüm noktaları açısından, karakterlerin derinliği açısından muazzam bir eserdi. Kabalcı çok ayıp ederek serinin diğer iki cildini basmadı, o kadar teknik ayrıntının altından kalkamayacağımı düşünüp orijinal dilinden de okumadım. İthaki ilk cildi yakın zamanda tekrar bastı, umarım diğer iki cildi de basar. Hatta Robinson külliyatını bassınlar, sağlam yazar Robinson. Çevirmen M. İhsan Tatari'ye de teşekkür etmeliyiz, ince iş bir çeviri olmuş. Çeviri sürecini Kayıp Rıhtım'da anlatıyordu, dileyen bakabilir.
2312 Nebula'yı ve A. Heinlein'ı almış, Locus'a ve Hugo'ya aday gösterilmiş bir metin, bilimsel temeli oldukça sağlam, Kaku'nun Olanaksızın Fiziği'nde anlattığı uzay merdivenleri olsun, uzayda yüksek hızla seyahat etmeyi sağlayacak motorlar olsun, gelecekte var olacağı öngörülen teknolojiler bu metinde mevcut, bütün detaylarıyla anlatılmış. Robinson işin teknoloji kısmına yoğunlaşarak esas meseleyi, olay örgüsünü ikinci plana atmış gibi görünüyor, karakterlerin sağa sola koşup çözmeye çalıştıkları meselenin pek bir çekiciliği yok, hatta o kadar sıkça kullanılan bir yapay zeka problemi var ki zaten okuru zorlayan anlatım biçiminin üzerine problemin niteliğinin vasatlığı ortaya çıkınca hayal kırıklığı oluşmuyor değil. Kısaca anlatıyorum, yapay zeka kendi çıkarı için insanları öldürmeye başlıyor. Bu. Meselenin toplumsal yanı da var, yapay zekaya yardım eden birtakım uzay kolonisi sakinleri güç dengelerini değiştirmeye çalışarak "Kubi" denen yapay zekalardan katakullici olanlarına yardımcı oluyorlar. Kubilerin bazıları iyi, insanlığa yardımcı olmak için çabalıyorlar ancak karanlık tarafa geçmiş olanlar saman altından su yürüterek bin bir zorlukla kurulmuş dengeleri yıkmaya çalışıyorlar. Yöntemleri ilgi çekici, buna söylenecek bir şey yok. Merkür'de Güneş'in hareketiyle raylar üzerinde hareket eden Tanyeri nam bir şehri uzayın derinliklerinden yollanan kaya, buz ve demir parçalarıyla vurmaları orijinal bir planın parçası. Savunma sistemleri belirli büyüklüklerdeki cisimleri belirleyip yok edebiliyorlar ama tarama bölgesinin ardında birleşen ve koca bir meteora dönüşen parçalar için yapabilecekleri pek bir şey yok. Çok ince hesaplamalarla savunma duvarının ardında birleştirilen silah fikri güzel, üç yüz yıl sonrasının insanının ahvali da iyi düşünülmüş, aslında gelecek inşacısı olarak Robinson takdire değer bir yazar ama olay örgüsü ve bölüm sonu canavarı gerçekten kötü. Meseleyi anlattım zaten, bundan sonra gerçekleşen olaylardan çok geleceğin dünyasını anlatacağım. Merkür'le başlanmalı, Tanyeri'nin saldırıya uğramasından bir süre sonra. Güneşgezerlerin ritüelleri çağlar öncesinin Güneş'e tapan insanlarının güzel bir yeniden üretimi olmuş, metnin dini spekülasyonlarının ilk örneğini oluşturuyor. Merkür Güneş'e en yakın gezegen, deli sıcak ve gölgede kalan yerleri inanılmaz soğuk. Bu güneşgezer arkadaşlar ölüme meydan okuyarak Güneş'in doğuşunu -ne kadar muazzam bir olay olduğunu hemen hemen bütün ufku kaplayan bir kürenin yükselişini düşünerek anlayabilirsiniz- izlemek için aydınlanma çizgisine gidiyorlar, istedikleri filtreleri seçerek koca küreyi izliyorlar ve yanıp ölmemek için koşuyorlar, koştukça Güneş'i izlemeye devam ediyorlar. Spor, ritüel, bir yaşam biçimi. Odak noktada oradan oraya savruluşunu izleyeceğimiz Swan da bir güneşgezer, eskilerden. Sanatçı aynı zamanda, gezegenin zemininde sanat eserleri oluşturuyor, objeleri ve performansı yaşamının anlamı haline gelmiş. Bu performans sanatlarının isimleri pek hoş, "abramovic" yapıyor insanlar mesela, Marina Abramovic'ten mülhem. "Ulay" da yapabilirler mesela, öyle bir şey. Neyse, Swan koşarak şehre geri dönüyor ve kısa süre önce gerçekleşen saldırı sonucu ölen büyükannesi, sistemin her şeyi, şehrin kalbi, Merkür'ün Aslanı Alex'in anma törenine katılıyor. Törenden sonra saldırının sebeplerini araştıran insanlarla tanışıyor, bir tanesiyle Venüs'ün altındaki tünellerde mahsur kalıp ölmemeye çalışıyor, oradan kurtulup Dünya'ya gidiyor ve saçma sapan bir saldırıdan kendisini kurtaran genç çocuğu yanına alıp Venüs'teki bir arkadaşının yanına yerleştiriyor. Olaylar bazı bölümlerde çok hızlı ve saçma bir şekilde ilerliyor, örneğin Swan'ın kendisini kurtaran elemanı uzaya götürmesi için hiçbir sebep yok, özellikle daha sonra kullanabileceği bir iyilik hakkını sırf bu iş için kullanması pek mantıklı değil. Saldırıyı araştıran diğerleriyle birlikte kurdukları bir plan sonucu çocuğu Truva Atı olarak kullanmaya mı çalıştı diyorum, hayır. Çok iyi biri olduğu için mi çocuğu kurtardı, yine hayır. Eh. Çocuk çok kilit bir rolde de yer almıyor sonra, açıkçası pek de gerek yokmuş kendisine. Belki de Dünya'dan umudun kesilmemesi gerektiğinin sembolüdür çocuk, bilemiyorum. Dünya ayvayı yemiş durumda bu arada, nüfus on iki milyara dayanmış, açlıkla ve kirlilikle baş edilemiyor, bu yüzden insanlar uzaya gidebilmek için uğraşıyorlar. İlerleyen bölümlerde Alex'in Dünya'yı kurtarma planları çerçevesinde, mirasa sahip çıkma bilinciyle Dünya'ya hayvan gönderiyor Swan ve sonradan aşık olup evleneceği Wahram. Dünya doğasını çoktan kaybetmiş, birkaç hayvanın doğayı geri getirebileceği düşünülüyor ama insanlar pek bilinçli değil, tozpembe ikili insanlarla konuşup onları ikna ettiklerini düşünüyorlar ama gezegenden ayrılmalarının ardından o hayvanları kesip yemişlerdir bence.
Bölümleme biçiminden de bahsedeyim, heyecansız macera içeren bölümlerin dışında Alıntılar ve Listeler gibi bölümler var, okurlar bu bölümler yüzünden ikiye ayrılmış durumda. Kimileri bu bölümlerin gereksiz olduğunu, içerdiklerinin olay örgüsüne dahil edilebileceğini söylüyorlar, kimileri de bu kadar detaylı bir kurmaca evrenin olayların arasına sığamayacak kadar kapsamlı olduğunda diretiyorlar. Bence ilginç bir anlatım tekniği çıkmış ortaya. Hatta bu bölümler olmasaydı olay örgüsünün görece can sıkıcı derecede öngörülebilir olması yüzünden oflaya puflaya bitirirdim metni, dolayısıyla iyidir bu bölümler. Tanyeri için de ayrı bölüm var, aslında kurmacanın içinde ortaya çıkan hemen her yenilik için ayrı bir bölüm yazılmış diyebiliriz. Teraryumlara da bu bölümlerde sıklıkla yer verilmiş, belki de Robinson'ın dünyasının en büyük yenilikleri bu devasa dünyalardır. Siz de yapabilirsiniz, tarifini vereyim. Bir cisim alıyorsunuz, asteroid mesela. Yapısına göre farklı dünyalar ortaya çıkarabilirsiniz, size kalmış. Bu cismin içini boşaltıyorsunuz ve son teknolojiyle dekore ediyorsunuz, örneğin Polinezya adalarının benzerlerini bir teraryuma yerleştirebilirsiniz. Suyunu, toprağını koyuyorsunuz, biçimlendiriyorsunuz, oldu size yeni bir dünya. Swan eskiden bu teraryumlardan çok sayıda imal etmiş, birine gidiyor arada bir yerde. Kendisinin yüz küsur yaşında olduğunu, eril dişi veya dişi eril olduğunu, Wahram'la birleşirken penislerini ve vajinalarını aynı anda işlettiklerini söyleyeyim. Cinsellik, dini inanışlar, sosyoloji, psikoloji, ne ararsanız gelecek tasvirlerinin içinde var, Robinson zor bir şeyi başarmış aslında; her bölümde ayrı ayrı ele aldığı fütüristik icatlarını olaylara az veya çok denk gelecek şekilde dağıtmış. Süper.
Muhteşem bir twist içermiyor, okuru zorlayabilecek ölçüde dağınık ama mutlaka okunması gereken bir metin olduğunu söyleyebilirim, bilimkurgu sevenler zaten kaçırmasın, sevmeyenler veya bilimkurgu hakkında pek bir fikri olmayanlar kaçırabilir.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Savaş Sanatı Tarihi
Keegan metni yazmaya başladığı 1989'dan önsözün yazıldığı 1993'e kadar araştırmalarının niteliği açısından çok fazla değişikliğin meydana geldiğinden bahsediyor. Körfez Savaşı'nın sonlanması, Yugoslavya'daki iç savaş, Soğuk Savaş'ın sona ermesi, pek çok mesele savaşın kültürel bir olgu olduğu yönünde çok fazla veri sağladığı için çalışmalarını gözden geçirip savaş antropolojisi alanına daha dikkatli bir biçimde eğilmiş. Giriş bölümünde askerlik tarihi üzerine eğitim aldığını, ailesinin savaşçı geçmişinden yola çıkarak savaşla ilgili meselelere merak duyduğunu anlatıyor. İnsanoğlunun ilk topluluklarıyla ordu arasındaki benzerliğin etkisinden de bahsediyor, alaya karşı işlenen bir suçun asla unutulmayacağını söylerken bunun kabile yaşamının tabularını anımsattığından bahsediyor. Bu tabu kavramı aslında metnin temelini oluşturuyor, savaşın kendi tabuları var ve bu tabular kültürden kültüre farklılık gösteriyor. Keegan farklı kültürlerdeki savaş algılarını incelerken kıyaslamalara girişiyor ama öncelikle Aristoteles ve Clausewitz üzerinden savaşın neliğine dair, Aydınlanma ruhuyla "politik hayvanın ruhu" arasında eleştirel bir karşılaştırmaya girişiyor, metnin ilk bölümünde bu karşılaştırma genişçe bir yer kaplıyor. Özetle Clausewitz'in teorisyenliğine şahitliğini katmadığını düşünüyor Keegan, şehirlerin yakılıp yıkıldığını gören Clausewitz savaşın yol açtığı aşırılıkları, "yasa dışılıkları" savaşın doğası gereği gerçekleştiğini söylüyor, askerlerin ölüm makinesi olmaları da bu açıdan normal ama bazı olaylar işlerin böyle olmadığını söylüyor; I. Dünya Savaşı'nda askerlerin %80'i -diyeyim, şimdi yüzdeyi tam hatırlamıyorum ama oldukça yüksekti- tek bir kez olsun ateş etmemiş. "Savaşın doğası" diye bir şey olmadığını söylüyor Keegan, savaşın doğurduğu pek çok çarpıklık var, hepsi bu. Clausewitz hakkında şöyle diyor Keegan: "Gerçi son derece iyi bir beyne sahipti ama eğer fazladan bir entelektüel boyuta sahip olabilseydi, savaşın politikadan çok daha fazlasını kapsadığını görebilirdi. Savaşın aslında kültürün bir göstergesi olduğunu, çoğu zaman kültürel biçimleri saptadığını ve bazı toplumlarda kültürün ta kendisi olduğunu algılayabilirdi." (s. 32) Sonrasında Clausewitz'in hayatına eğiliyor, feodalitenin ve modernizmin savaşlar üzerindeki etkilerini Clausewitz'in görüşleri üzerinden temellendiriyor, Adam Smith'in eserleri ve Marksist bakış açısıyla etkileşimli olarak. I. Dünya Savaşı'nın fikir babası olarak Clausewitz'i görebileceğimiz söyleniyor, "doğru savaş" ideolojisinin kendisinden miras kaldığını düşünüyor Keegan, böylece dosdoğru bir savaş çıkıyor, "son savaş" olarak. Bir yerlerde fena yanıldığını söylemek lazım.
Savaş kültürlerini incelemeye Polinezya üzerinden başlıyor Keegan, Afrika'nın güneyine kadar uzanan bir bölgedeki savaşların izlerini sürüyor. Avrupa'dakinden çok farklı işler dönüyor orada tabii. Deniz kırlangıcının yumurtasını bulan ilk adamın kral olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz, bitmek bilmez denizleri ve sayısız adasıyla Polinezya antropolojiden arkeolojiye pek çok bilim dalının ilgisini çeken bambaşka bir zenginlik. Clausewitz'in görüşleriyle uzaktan yakından alakası yok Polinezyalıların ve dağıldıkları bölgelerdeki halkların, Zulular üzerinden bu çıkarımı yapabiliriz. Keegan adalıları halklara göre ayırmış, Zulularla başlıyor. Ubuntu diye bir anlayış var adamlarda, insanlığa değer veriyorlar. Çeşitli ritüeller, törenler yapılıyor savaştan önce, Turan taktiğine benzer taktikler uyguluyorlar, Shaka gibi hükümdarların dışında kadınları ve çocukları öldürmek isteyen yok, savaş alanındaki erkeklerin öldürülmesi yeterli. Shaka nam eleman tam Clausewitz'in sevdiği komutanlardan biri, savaşı yaşam tarzı haline getirmiş ve önüne kim çıktıysa silip süpürmüş. Keegan'a göre çoğu hükümdarın yaptığı hatayı yapıp ganimetleri ekonomiyi güçlendirmede kullanmadığı için fosilleşmiş, kültürü yayılmadan önce yok edilmiş. Sonra Memluklar geliyor, Moğollarla ve Türklerle birlikte inceleniyor. Halife el-Muntasır'ın Türkler için "dünya üzerinde kimsenin onlardan daha sadık, daha kalabalık ve daha cesur olmadığı" görüşünde bulunduğu iddia ediliyor. Bunun yanında günümüze doğru geldikçe ilginç detaylar ortaya çıkıyor. Helmuth von Moltke, Clausewitz'in öğrencisi, Türk ordusunun modernleştirilmesi için 1835'te Prusya'dan topraklarımıza geliyor ve daha ilk zamanlarında cesareti kırılıyor. Şöyle bir sözü var: "Bir Hristiyan'ın uzattığı en ufak bir hediye bile şüpheyle karşılanıyor... Bir Türk, bilim, yetenek, zenginlik, cesaret ve güç konularında Avrupalıların kendi ulusundan daha üstün olduğunu duraksamadan kabul eder ama bir yabancının kendini bir Müslüman'la bir tutabileceği kesinlikle aklına gelmez." (s. 66) Sonrasında Kavalalı Osmanlı ordusunu silip süpürdüğünde iyice umutsuzluğa düşüyor ve Mısırlılar tarafından memleketine gönderiliyor. Kültürel farklara dikkat çekiyor Keegan, Osmanlı ordusunun "gerçek" Türklerle sınırlanmasının bir süreliğine güç kazandırdığını ama sonrasında çöküşü hızlandırdığını söylüyor.
Samuraylara bakıyoruz, adamlar 1260'ta Arapları ve 1274'te Moğolları tokatlamışlar, 1281'de Moğolları bir daha tokatlamışlar. Samuray disiplini, tekniği ve ekipmanları efsane olmuş durumda. Zen Budizmi adamların manevi altyapısını oluşturuyor, savaş hakkında muazzam fikirleri var, Hagakure'yi okursanız -İş Bankası falan filan Yayınları bastı- işin derinliğini anlarsınız. Neyse, Feodal Japonya, Meiji Restorasyonu derken kısa bir tarihçeyle samuraylar hakkında yeterince bilgi sahibi oluyoruz. Sonrasında nükleer enerjinin kullanımına atlıyor Keegan, gözdağı savaşı diye salladığım bir durumu açıklıyor ve "uzatılmış savaş" dediği naneye değiniyor, gerilla savaşı aslında, yorana ve bıktırana kadar savaş, her yerde ve her an. Bu tür bir savaşın Avrupa'da örneğinin pek görülmediği söyleniyor, Avrupa bu tür bir işgal altında kalmadığı için elbet. Avrupa'da cephede savaşın durdurularak düşmanların birlikte yeni yılı kutlamalarından cepheden cepheye sigara, yiyecek vs. atılmasını hatırlayalım. Aslında Avrupa'ya yakın olduğumuzun bundan daha sağlam bir kanıtı var mıdır bilmiyorum; karşılıklı sigara atmışız biz. Valla önemsiz bir şey gibi duruyor ama savaş sırasındaki tutum çok önemli. İnsani bağlamda. Yoksa biliyoruz ki sigaramızı içen adamın beynini beş dakika sonra dağıtabiliriz ama tetiği çektiren nedir, sigarayı attıran nedir, bunları düşünmemiz lazım. Bir de savaş alanlarının belirli olduğu söyleniyor, dünya çapında böyleymiş bu. Verimsiz topraklarda değil, ulaşım ve ikmal açısından elverişli bölgelerde savaşılmış şimdiye kadar. Belçika örneğin. Tabii kültürel paradigma değiştikçe farklı savaş taktikleri çıkmış ortaya, bazıları onursuzca bulunmuş ve yine de kullanılmış.
Taş Devri'ne geri dönüyor Keegan, insanların savaşmak için geliştirdikleri düşüncelerden ve insanın şiddete meylinden bahsediyor, Freud üzerinden işin psikolojik kökenlerini inceliyor, ilk savaş arabalarından atom bombalarına kadar geniş bir aralıktaki silahları gözden geçiriyor, Hunlardan, Yunanlardan, Romalılardan örneklerle savaşların kültürel değişimleri konusunda birtakım çıkarımlarda bulunuyor. On numara iş, süper bir araştırma. İki gecelik nöbeti bir güzel yemiştim bunu okurken. İlgi çekici detaylar falan, savaşlar mavaşlar.
Yanıtla
12
1
Destekliyorum  8
Bildir