Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
ŞE7T4N
Metnin adının çevriminde kaybolan anlamı burada yakalayalım, NOS4A2'yu gördüğümüzde aklımızda canlanan Kont Orlok'un kel kafası, yarasanın yüzünden hallice olan yüzü, uzun tırnaklı elleri bir yana, vampirliğinden kaynaklanan hırsızlığını hatırlamalıyız, hatta oradan vampirin arketipine uzanıp başkalarının yaşamlarını çalıp kendilerine ekleyen varlıkları düşünmeliyiz. O zaman Charlie Manx'in boyu posuyla birlikte diğer özelliklerini de ele alarak dış görünüşünü Kont Orlok'a benzetebiliriz. İkisi de yaşamları çalar, ikisi de aslında ölüdür, ikisi de aslında birbirine çok benzer. Manx çocukların yaşamlarını bir bitkinin özünü emermiş gibi emer, geride gırtlaklarına dek uzanan üç sıra sivri dişle korkunç varlıklar bırakır, çocukların annelerini ve babalarını yardımcısının insafına bırakır ki bu yardımcı onlara tecavüz eder, doğduklarına pişman eder. Falan filan, ŞE7T4N dediğimiz zaman iş başka bir boyuta kayıyor, mevzunun dini yansımaları var mı diye bakabiliriz metne, salak yardımcının Tanrı'ya sinirlenip yaktığı kilise dışında ilahi bir yansıma pek yok. Strigoi benzeri daha folklorik bir şeytan düşünürsek, eh, bunun temeli de metinde yer almıyor, söylenceler yok. Bu yüzden metnin orijinal adı kullanılsaymış anlamı bozmayacakmış gibi geliyor bana.
ŞE7T4N arabanın plakası bu arada, Charlie Manx'in 1934 model Rolls-Royce Wraith'inin ayırt edici parçası. Hill sağa sola teşekkür ederken babasının izinde yürüdüğünü söylüyor, hatta tam olarak şöyle diyor: "Galiba, bütün hayatım boyunca onun arka yollarında gezinip durdum. Hiç pişman değilim." (s. 633) Eldekilere bir bakalım. Öte dünya, hayallerin gerçeklik kazanabildiği bir boyut, Yokyer'e benzer bir mekan, bilinen coğrafyanın hemen dibinde yer alıyor. Eh, bu çoğu yazarın kullandığı bir izlek, yeniliği yok. Şöyle bir yeniliği var, anlatının bir yerinde iPhone'un sinyalini takip ettiğimiz öte dünyanın haritasına baktığımızda Derry'nin yerini görebiliyoruz, tam olarak. Tam hatırlamıyorum ama haritada Lovecraft'in de adı geçiyor bir noktada, Lovecraft'in Dudağının Ucu mu ne, böyle bir yer var Providence civarında. Babasının malzemelerini kullanma konusunda pek çekingen değil Hill, çorlayabiliyor bazı şeyleri. Bu arabaya bakalım, buram buram Christine ve From a Buick 8 kokuyor. Klasik bir araç, ABD'ye üç yüz tane mi ne gelmiş, kötü bir ruhu var, insanları parmağında oynatıp onlara işkence edebiliyor falan. Direkt King. Kötü adamın yancısı açısından da bakalım. Duygusal zekası gelişmemiş, cinsellik açısından saplantılı, iri, kuvvetli. Bunu da cebe attık. Açıkçası King'in ilk dönem romanlarından pek farklı bir şey göremiyorum Hill'in bu metninde, İtfaiyeci bence kötü bir metin olmasına rağmen King'in daha uzağına düşen bir dünyası vardı, ŞE7T4N tam bir miras romanı, babadan oğula geçen bir geleneğin ürünü. Yani ne bileyim, biraz "New Weird" denen naneye kay, değişik bir şeyler dene. Yok. Stephen King çok yaşlandı, bir on yıl sonra hayatta olur mu bilmiyorum ama ilk dönem King romanlarına benzer işler -bu gidişle- yazılmaya devam edecek gibi gözüküyor.
Charlie Manx'in hastanede geçirdiği günlerden biriyle açılış yapılıyor. Adam hemşireyi korkutuyor bir güzel, onca zaman komada kaldıktan sonra bir anda kendine gelip kadını tehdit ediyor, çocuğunu Noelistan'a götüreceğini söylüyor, yakın bir arkadaşının da kadınla bir güzel ilgileneceğini söylüyor ve uykusuna geri dönüyor. EKG sonuçlarında herhangi bir hareketlenme gözükmüyor, tipik. Manx'in bir iş çevireceğini ilk bölümde görüyoruz, sonra zamanda geriye gidip Vicki McQueen'in çocukluğuna dönüyoruz. Vic odak noktamız olacak, çocukluğunda öte dünyayı keşfetmesi bu açıdan önemli. Annesi kontrol manyağı bir kadın, akli dengesi pek yerinde değil. Babası bol bol kaya patlattığı bir işle iştigal ediyor. Pek mutlu bir aile değil, kavgası gürültüsü eksik olmuyor. 1986'nın kültürel ortamını Vic'in duvarlarında görmek mümkün; sevdiği grupların posterleri odasında asılı, kıyafetleri o yıllardan esintiler taşıyor, bisikleti de bir o kadar eski. Öte dünyanın anahtarı bu bisiklet. Belli bir hızla gidildiğinde ahşap bir köprüyü çıkarıyor ortaya, köprüden geçildiğinde aranan kayıp bir nesnenin çok yakınına ulaşılıyor. Başka insanlar da görebiliyorlar bu köprüyü, Vic yaşlı bir adamın kafayı yemesine yol açıyor bu yüzden. Köprüyü kayıp eşyaları bulup ailesini bir arada tutmak için kullanıyor ama sonuçta başarısız oluyor, baba bir süre sonra uzuyor ve başka bir aile kuruyor. Anne iyice kafayı yiyor, Vic isyankar bir ergene dönüşüp vücudunu dövmelere boğuyor. Arada 1990'a atlıyoruz ve Bing'le tanışıyoruz. Babasının kafasına çivi tabancasıyla ateş etmiş, hemen ardından annesini öldürmüş bir genç. Bir süre ıslahevinde kaldıktan sonra salıveriliyor ve tek başına yaşamaya başlıyor, zencefil gazıyla sürdürdüğü bir işi var. Noelistanlı ilanı görünce aklı başından gidiyor ve Charlie Manx'le bu ilan vasıtasıyla tanışıyor, ikili birlikte takılmaya başlıyor. Zencefil gazı insanları uyutmak ve istem dışı davranışlara yol açmak için kullanılıyor, Bing çocukları ve çocukların anne babalarını bu gaz sayesinde kaçırıyor. Manx'in dünyasında çocukların ne işe yaradıklarını söylemiştim, bildiğimiz dünyada Bing'in annelerle ve babalarla ne yaptığı da malum. Bir süre birlikte terör estiriyorlar, çocuklar kayboluyor, bilmem ne. Sonra bir gün yolları Vic'le kesişiyor, bunda Kütüphaneci Margaret Leigh'in etkisi büyük. Vic köprüyü kullanarak seyahat ederken Iowa'daki bir kütüphaneye giriyor, kendisi gibi öte dünyayla bağlantısı bulunan Margaret'la tanışıyor. Margaret'ın olayı Scrable taşlarıyla. Taşlar belli kelimeleri oluşturarak gelecekten veya geçmişten haberler verebiliyor, Vic'e gizyerlerini ve gerçeklikle hayal arasındaki ince çizginin yer yer kaybolmasının anlamını anlatıyor. Navajo kızılderililerinin totemlerinden örnek veriyor, gerçekliği başka bir gerçekliğe çeviren yerlilerin bu giz hakkında bilgi sahibi olduklarını anlatıyor falan. Manx'ten de bahsediyor, kendi gizyerinde çocukların yaşamını içen adamdan. Bir gün Vic'i yardım için çağırabileceğini söylüyor ama o gün gelmeden Vic'le Manx karşılaşıyor. Tam bir King sahnesi izliyoruz bu karşılaşma sırasında, Manx'in elinden zar zor kurtulan Vic şişko bir motosiklet sürücüsüne rastlıyor ve yardım diliyor. Genç adam kızı alıp götürüyor, bir benzin istasyonuna giriyorlar, Manx hemen arkadan geliyor istasyona. Dehşet dolu anlar yaşanıyor, sonra Manx kafasına yangın söndürücüyle indirilen darbelerden sonra durdurulabiliyor. Metnin başındaki hastane sahnesinin kronolojik sırası geliyor sonra.
Uzunca bir zaman geçiyor, Wraith'i tamir eden adam araba tarafından kaçırılıyor ve Bing'in şiddetine maruz kalıyor. Hastanede ölen Manx otopsiden sonra canlanıyor -bu canlanma sırasında yaşananlar da tam bir King havası yaratıyor, gecenin bir köründe okuyordum, ödüm koptu- ve arabasına kavuşuyor derken tayfa bir araya geliyor, Vic'i aramaya başlıyorlar. Vic geçen zamanda kendisini kurtaran adamla sevgili oluyor, adamdan çocuk yapıyor, çok tutan bir serinin yazarı haline geliyor ve kaçırılma olayı, köprü derken kafayı yavaştan kırdığı için alkolik oluyor, akıl hastanesine yatıyor falan. Noelistan'dan aranıyor sürekli, çocuklar arayıp Vic'e ve oğluna yapacaklarını anlatıyorlar. Tehlike yavaş yavaş yaklaşırken Vic çocukluğunun sihirli dünyasını daha fazla inkar edemeyeceğini anlamaya başlıyor, Margaret da yıllar sonra ortaya çıkıp Manx'in tekrar ava çıktığını anlatıyor. Margaret, Vic, Vic'in annesiyle babası, hemen herkes geçen zamanla birlikte hayatın ağırlığı altında ezilmiş, enkazların arasından canlı çıkabilmek için uğraşan insanların başlarından geçenleri takip etmeye başlıyoruz bu kez. Tipik bir ilerleyiş, nadiren de olsa karşımıza çıkan gereksiz ayrıntılar, heyecandan uzak bir son.
Eh, dediğim gibi İtfaiyeci'den çok daha iyi bir metin, Stephen King'in oğlundan. Çok korkmazsınız ama korkarsınız biraz, isterseniz okuyun. Gayet okunabilir.
Yanıtla
3
5
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uç Artık
Olaylar oluyor, Keret'in öykülerinde gerçekleşenler o kadar doğal bir şekilde birleşiyorlar ki gerçeklik kendiliğinden çıkıyor ortaya. Uç Artık'a bakalım. Çatıdaki adam aşağı atladı atlayacak, anlatıcının oğlu adamı görüp babasına göstermese baba adama hiçbir şeyin atlamaya değmeyeceğini söylemeyecek, adama haykırmayacak. Adamın süper-kahraman olduğunu düşünmeyecek çocuk, kan ter içinde kalan babanın dikkatini dağıtıp durmayacak, adama uçmasını söylemeyecek ve uçuşu beklemeyecek. Baba, eşinin ölümünün üstüne adamın düşüşünü kaldıramayacağını düşünmeyecek, baba yukarı çıkıp adamı durdurmak istediğinde çocuğa dondurma sözü vermeyecek, çocuk haykırmaya başlayıp dondurmayı hemen istediğini söylemeyecek, çatıdaki adam çocuğun nesi olduğunu sormayacak, yukarı koşulmayacak, merdivenler çıkılırken bina sakinlerinden bir kadın babayla oğlu görmeyecek, son basamak çıkıldıktan sonra çatının bomboş olduğu görülmeyecek, baba aşağı bakmak isteyen oğlunu tutmaya çalışmayacak, çatıya gelen kadın babanın çocuğunu aşağı atmak istediğini sanmayacak, babaya az önce babanın adama söylediği şeylerin çok benzerini söylemeyecek ama bunların hepsi oluyor, bunların hepsi arka arkaya, öylece oluyor. Sonra ne oluyor, aşağı inip hep beraber dondurma yiyorlar. Baba her faciayı engelleyemeyeceğini anlıyor belki, çocuk dondurma yediği için mutlu, kadın da kadın. Bu kadar. Bu bir öykü, Keret işi bir öykü, sağlam bir öykü ve her şeyin olduğunu ve olacağını gösteren bir öykü. Keret'in dünyasına hoş geldiniz, burada her şey mümkün.
Bir Grama Muhtaç. Kafede çalışan kıza yeşilleneceğiz, kızı etkilemek istiyoruz, kız içiciye benzediği için ot bulmaya çalışıyoruz, bir arkadaştan buluyoruz, o da bir tanıdığından buluyor. Tanıdık avukat, davalarından biri için çığırtkanlığa çağırıyor. Mahkemeye gidiyoruz, sanığa ne kadar hayvan bir insan olduğunu, gencecik bir kızı öldürdüğü için cehennemde yanacağını söylüyoruz. Söylüyoruz ki hakim etkilenip üst sınırdan ceza versin adama, adaletin çarpıklığı. Sanığın yakınlarından bir araba sopa yiyelim ve sonunda otu alalım. En sonunda kızın davete icabet edip etmeyeceğini bilmeyelim, geri kalan her şeyle dolmuş olalım çünkü. Onca şey olduktan sonra her şeyden sıyrılamayacağımızı, yolda değişebileceğimizi ve isteklerimizi gerçekten isteyip istemediğimizi sorgular hale gelebileceğimizi bilelim. Gerçeğin yeterince saçma olduğunu da bilelim, her Keret öyküsünde doğaüstü bir üfüntü olmadığını anlayalım. Bununla ara ara karşılaşacağımızı da bilelim ama, mesela Bir Top Atışıyla Son Fırlatılışımdan Bir Öncesi'ne bakalım. Sirkte kafes temizleyicisi olarak çalışan anlatıcı, gülle adamın sarhoş olmasıyla boşluğu doldurmak için namlunun ucundan içeri giriyor ve bekliyor. Girmeden önce sirkin müdürüne daha önce hiç bir topla fırlatılmadığını söylüyor, müdür de bunun doğru olmadığını, boşanmanın, beş parasız kalmanın ve benzeri sıkıntıların toptan fırlatılmakla aynı duyguyu yaşattığını söylüyor. Bağlantıyı kes. Top patlıyor, adam uçuyor, eski eşiyle anılar biriktirdiği yerlerin üzerinden geçiyor, oğlunu görüp el sallıyor, denize düşüyor. Geri döndüğü zaman hedefi ıskaladığı için patronu parasını kesiyor biraz ama adam çoktan almış alacağını, bir kez daha fırlatılmak istiyor. A-ha'nın bir şarkısında güzel anıların kötü olanlardan daha çok acı verdiği söyleniyor, anıları tekrar tekrar yaşamak bu acıyı azaltır mı? Ölmek pahasına fırlatılmak mı isteriz yoksa istifayı basıp toptan, anılardan, her şeyden uzaklaşmak mı isteriz? El sallamanın bir güzelliği var değil mi, anılar orada bir yerde duruyor ve dilediğimizce hatırlıyoruz. Anılar orada durmuyor, unutma teknikleriyle bastırıyoruz veya siliyoruz, el sallamak yerine bir eli tutuyoruz. Şahane bir metaforla süslenmiş büyük bir ihtimali okuyoruz sonuçta, süper. Öykü bize kendi yapısını da hatırlatıyor, Todd nam öyküde bir kızı etkilemek için arkadaşından öykü yazmasını isteyen Todd'u görüyoruz, yazılan öykü okuduğumuz öykü ve postmodern olup olmadığını sorguluyor. Yazar sorguluyor, öykü sorguluyor, Todd sorgulamıyor çünkü o kızı etkileyecek bir öykü istiyordu ve istediğini elde edemedi. Todd'a üzülüp geçiyoruz, ne yapalım.
Tabula Rasa Ishiguro'nun Beni Asla Bırakma'sına benziyor biraz, anlatmıyorum bu öyküyü. The Island benzeri bir ortamda yetişen çocuklar falan. Yok yok, anlatmıyorum. Bir klonun insan olup olmadığı hakkında kafa patlatılabilir tabii, patlatalım. Ishiguro'nun metninde çocuklardan bir sanat eseri üretmeleri bekleniyordu, maksat insan olduklarını dünyaya gösterebilmek. Ortaya yeterli bir kanıt koymayabilir bu, işaret diliyle anlaşan maymunun soyut düşünce yeteneğine sahip olmamasıyla aynı sebepten. Dolayısıyla klonsak eğer, ayvayı yediğimizin resmidir. Çok büyük etik, ahlaki problemler gelecekte bizi bekliyor, her biriyle baş etmek zorunda kalacağız. Ediyoruz da, koyun klonladığımız zaman çıkan tartışmaları hatırlıyorum, hatta bilimin geldiği geleceği son noktanın klonlama işi olacağı, ötesine izin verilmeyeceği söyleniyordu. Böyle bir şey yok tabii, bilimsel ilerleme hiçbir şekilde durdurulamayacak, en kötü yer altına inip varlığını sürdürecek. Biz yine de incelikli davranalım ve yaratılana şefkatle yaklaşalım, sevgi gösterelim. Evet.
Araba Konsantresi'ni okurken aklıma lisede uzattığım tırnak geldi aklıma, Hüsnü Uzuntırnak. Aşık olduğum ilk kız beni terk etmişti, ben de o acıyla ne yapacağımı bilemeyip tırnağımı aylarca kesmemiştim. Hayvan gibi uzun bir tırnak, serçe parmağımda. Neden serçe, gitarın sapını tutarken rahatsız olmayayım diye. Kızla aynı sınıftaydık, "Kes şu tırnağı artık istersen, kaç ay geçti," demişti, kesmiştim. Burada araba var. Daha doğrusu arabadan mürekkep bir metal küp var, salonun orta yerinde duruyor. Eve kadınlar geliyor, küp öylece duruyor. Anlatıcı için babaya duyduğu nefreti ifade ediyor o küp. İçinde baba var üstelik. Babadan geriye kalanlar diyelim. Geriye kalanlarla, travmalarla mücadele etmek için çok ilginç savunma mekanizmaları geliştirebiliyoruz, bu yüzden insanın ettiği hiçbir şeye şaşıramıyorum ve hiçbir davranışı ayıplayamıyorum, insanız çünkü, her yamuğumuz derinlerde bir çürüğün izi.
Muazzam öyküler. Keret muhteşem bir yazar, övmekten ve hayranlık duymaktan başka bir şey yapamam.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Lavrion Öyküleri
1980'lerin kabusundan kaçmak zorunda kalan insanların Lavrion'daki mülteci kampında yaşadıkları zorluklar, yaşama tutunma çabaları, özlemleri, dokunaklı hikâyeleri var bu öykülerde. Ahmet Sefa'yla ilgili tek bir kaynak bulabildim, yaşamını Hollanda'da sürdürdüğünü ve Felemenkçe yayınlarda birçok öyküsünün çıktığını biliyoruz, elimizde başka bir bilgi yok. Kendisi 1954'te Adana'da doğmuş, Ankara Üniversitesi’nde öğrenciyken 1980'den sonra aranmaya başladığı için son sınıfta okulu bırakmak zorunda kalıp yurt dışına çıkmış. Öyküleri Varlık, Eylül gibi dergilerde basılmış, yurt dışında da pek çok dergide öyküleriyle yer almış. Gözlem gücü yüksek, doğrudan sonuca varmaya çalışan, ele aldığı karakterlerin yaşamlarının belirli bir kesitini yansıtan bir öykücü olduğunu söyleyebiliriz. Öykülerinde herhangi bir oyun yok, anlatmak istediğini doğrudan anlatıyor. Konular ilgi çekici; Lavrion'un etrafında dönen öykülerde gurbetin, kapitalizmin, dostluğun ve düşmanlığın izdüşümlerini görebiliriz. Mekan hakkında biraz araştırma yaptım, Lavrion özellikle seksenli yıllarda siyasi görüşleri yüzünden Türkiye'den kaçmak zorunda kalan insanları ağırlamış. PKK'nın Avrupa'ya açılan kapısı olarak görüldüğüne dair bir şeyler okudum, Sefa doğrudan isimlere girmeden farklı örgütlere mensup insanların yaşamlarına da değiniyor arada bir. Apolitik olanların özlemleri ağır basıyor, politik karakterlerin mücadeleleri. Öyküler kısa, çok sayıda karakterle ve çok çeşitli acılarla karşılaşıyoruz.
Kaçış, Lavrion'a ulaşmaya çalışan insanların küçük bir yatta yaşadıkları kısa bir zaman dilimine odaklanıyor. Umutla geride kalanların üzüntüsü birbirine karışıyor, çocuklar can yeleklerini giymişler, yetişkinler yaşamlarını kurtardıkları için memnun olsalar da yolculuğun tehlikeleri akılları meşgul ediyor. Yunan sularına girdikleri zaman kucaklaşıyorlar, el sıkışıyorlar, yolculardan biri gözlüklerini atıyor, aydınlık günlerin geldiğini anlatan sembolik bir eylem. Ölüm Çığlığı'nda kamptaki illegal işler anlatılıyor, daha çok uyuşturucu bağımlılığı. Aşırı doz yüzünden krize giren Ahmet'in ve arkadaşlarının karanlık geleceği kamptakileri huzursuz ediyor, onları çekip çıkarmak isteyen insanlar varsa da kendileri için istiyorlar bunu, Yunan topraklarından atılmamak için. İnsanlık namına uğraşan, gençleri kurtarmaya çalışanlar da var ama sayıları çok az. Bu mesele üzerinden birtakım çekişmeler, gerginlikler gırla gidiyor. Çocuk Özlemi, adı üstünde. Çocuklarını özleyen bir babanın ülkesinden kopuş süreci anlatılıyor. Evlerin basıldığı ve insanların "ortadan kaybolduğu" zamanlarda, son anda kirişi kıran adam çocuklarına neler olup bittiğini fark ettirmemek için yüzünü şekilden şekle sokuşunu hatırlıyor. Çocukları komiklik yapan babalarına gülüyorlar ama adamın içinde bir sıkıntı büyüyor. Nihayetinde kaçmak zorunda kalıyor, bir yaşam geride kalıyor. Bazı öykülerde karakterlerin ailelerini yanlarına aldırmaya çalıştıklarını, en azından bunu istediklerini görüyoruz ama bazıları da kampın kalabalıklaşmaması için istemiyorlar böyle bir şeyi, kimsenin köylüsünü, akrabasını getirmesini istemiyorlar. Kendi çıkarına düşkün insanlar yapıyorlar bunu genelde, son öyküdeki karakter gibiler dağıtılan kumanyaları toplayıp satmanın, kampın olanaklarını kullanarak başkalarının zararına para kazanmak derdindeler. Mülteciliğin zorluğuna bir de böyle insanlarla uğraşmanın yorgunluğu ekleniyor.
Halkların kardeşliği konusu da birkaç öyküde yer buluyor, bir öyküde tarlaya çalışmaya giden üç Türkün yaşlı bir çifte yardım etmeleri işleniyor. Yunan çift yaşlı, adam eğilip doğrulamayacak noktaya geldiği zaman kendisine ayrılmış bölümü de Türkler hallediveriyor, aralarında bir dostluk doğuyor böylece. Hiç de anlatıldığı gibi olmadığını görüyorlar; ne Türkler canavar, ne Yunanlar katil. İnsani boyutta hiçbir şey dikte edilen biçime sahip değil, bir arada yaşayabilen, birbirlerinin sıkıntılarını giderebilen insanlar kendilerine anlatılanları sorgulamaya başlıyorlar böylece. Daha da hoş bir şey var, Türklerin Yunan çifte yardım ettiğini gören genç Yunanlar da bizimkilere yanaşıyorlar ve yaşlı adamı hastaneye götürmek istemeyen patrona kafa tutuyorlar, hep birlikte. Patronlara karşı hak savunmak, savunmayı öğrenmek bir olma duygusundan doğuyor. Mültecilerin çalışmaları yasak ama bulaşıkçılık, çöpçülük, temizlikçilik gibi işlerde yasa dışı yollardan çalışan insanlar var, düşük maaş alıyorlar ve her türlü kahrı çekiyorlar. Bir restoranda çalışan Türklerle Yunanlar birlik oluyorlar yine, birbirlerinin işlerini kolaylaştırıyorlar. İçlerinden biri asıl düşmanlarının tepelerindeki insanlar olduğunu söylüyor. Sömürü düzeninin kolaylıkla sürdürülebilmesi için halklar kullanılıyor, birbirine düşman ediliyor ve hikâyelerle nefretleri körükleniyor. Bunun eleştirisi de yapılıyor çoğu öyküde.
Çocuklarla ilgili öykülerde genellikle mutluluk anları ele alınmış, oyuncak silahlarını alan veya yapan çocuklar, "Cuntaya ölüm!" diye bağırarak hayali askerlere ateş etmeye başlıyorlar. Çok acı. Türklerin işlerini ellerinden aldıklarını söyleyen birkaç Yunana cevap yine Yunanlardan geliyor, yine patronların sömürücülüğü eleştiriliyor ve maaşların düşüklüğü, işsizlik gibi sorunların para babaları yüzünden ortaya çıktığı görüşü ağırlık kazanıyor. Cuntayla savaş konusunda da söylenenler var, 1980'lerden kısa bir süre önce Yunanistan cuntadan kurtulmuştu, üstelik bu cunta yönetimi bizimkine göre nispeten uzun sürmüştü. Aynı mücadeleyi Türklerin sürdürdüğünden bahsediyor bir Yunan, kendi babalarının, amcalarının çatışmalarının bir benzerinin Türkiye'de başlamasından ötürü mültecilere yardım edilmesi gerektiği söyleniyor. Kader ortağıyız, coğrafya ortağıyız, tarih ortağıyız. Kuru bir söylem değil bu, kardeşiz. Öyle veya böyle.
Genel olarak öyküler başarılı, Ahmet Sefa okumak lazım. Diğer metinlerini de en kısa zamanda edineceğim. Yayınevine ve Ahmet Sefa'ya bir göz atılmalı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaratıcı Tür
NASA'yla Picasso'nun ortak yönlerini belirlemeye çalışıyor Eagleman, ortalık birazdan yaratıcılık kokacak. NASA'ya bakalım. Apollo 13'ün oksiijen tankı patlamış ve uzay enkaz püskürmüş, araç ciddi ölçüde hasar almış. Jack Swigert meşhur sözlerini söylüyor: "Houston, bir sorunumuz var." Astronotları sağ salim Dünya'ya geri getirmeye çalışan bir oda dolusu insan canlanıyor gözümün önünde; herkes önündeki ekranlara eğilmiş, çözüm yolu bulmaya çalışıyor. Dünya'ya dönüş rotası planlanacak, aracın havaya uçmaması için sistemler denetlenecek, karbondioksit düzeyinin yükselmemesi için çıkış yolu bulunacak, bir dünya iş. Doğaçlama yöntemiyle birçok problem çözülüyor ve ekip gezegene dönüyor, kurtarılıyor. Marslı'da gördüğümüz yöntemlerin benzeriyle. İşlevselliğe, genel geçer yargılara takılmamanın sonucu olarak. Yaratıcılıkla. Picasso'ysa Les Demoiselles d'Avignon üzerinde çalışıyor, yenilik peşinde koşarak. Amorf bedenler, garip renkler, bütün kural dışılıklar bir araya gelerek resim tarihinin en özgün eserlerinden birini meydana getiriyorlar, Picasso'nun arayışının ürünü. Eagleman bu özgünlüğün arka planda var olduğunu, sadece onu oradan çıkarmak gerektiğini söylüyor. Jonah Lehrer'ın da benzer bir iddiası var, evreka anını yakalamak için yürüyüşlere çıkan, hobileriyle ilgilenen veya hiçbir şey yapmadan bir manzarayı izleyen insanlardan bahsediyor metinlerinde. Bilincin arkasında olup bitenleri bilemiyoruz ama çatlaklardan sızanları yakalayabiliyoruz, bilişsel işlemleri bir süreliğine asgariye indirip parlama ânını yaşayabilirsek su yüzüne çıkan şeyleri görebiliyoruz. Böyle anlar için denizi izliyorum ben, bir metin üzerinde çalışırken durakaldığım noktada sahile gidip kayalara oturuyorum, denizi izliyorum veya uyuyorum, sağlam uyuyorum ve sabahki parlak bilincimin gece topladıklarını elde ediyorum. Herkesin kendince bir yöntemi var, parlak zekaların saçtığı aydınlık bu an yakalamanın rutinleştiği veya sıklaştığı zamanların ürünü. Eagleman'a göre "şöyle olsa ne olur" fikri üzerine kurulmuş bir uygarlığımız var, soyut düşünme yeteneği çağlardır insanların en önemli niteliği olmayı sürdürüyor ve her şeyi -uygarlığı, bilimi vs.- bu niteliğe borçluyuz. Giriş bölümünde Eagleman niyetini açıklıyor, geleceğin ve geçmişin biçimlendirilmesinde aydınlanma anlarının işlevi ve bu anların ortaya çıkma süreci konusunda birtakım saptamalarda bulunacağını söylüyor. Bir dünya örnek üzerinden.
Değişim Rüzgârı ilk bölüm, insanın sürekli değişen bir varlık olduğu malum. Modalar, istekler, düşünce biçimleri, her şey akışa kapılıp geleceğe fırlatıyor bizi. Yeniliğe çok çabuk uyum sağlamamız ilk madde olarak karşımıza çıkıyor, Louis C.K.'den bir örnek; kablosuz bağlantının ilk kez uygulandığı bir uçakta seyahat ederken teknolojinin yeniliği başını döndürmüş. Kablo yok, internete girilebiliyor. Müthiş bir şey. Bağlantı gittiği zaman yandaki kadın şikayet ediyor hemen: "Olacak şey değil!" Evet, olacak şey olmayan şey bağlantının kablosu olmasıyken bir anda bağlantının gitmesine dönüşüyor. Gerçekten çok çabuk tüketiyoruz, daha da çabuk tüketmeye doğru hızla yol alıyoruz. Sıkılıyor insanlar; sevgiden sıkılıyor, emekten sıkılıyor, insandan sıkılıyor. Akıl almaz bir şey. "Öncü, yeni normale dönüşür, en yeniyse en yeniliğini kaybeder." (s. 17) Bir şeye maruz kalmakla ilgili olduğunu söylüyor Eagleman, günümüzde maruz kalacak çok fazla şey olduğu için yeterlilik oranı giderek düşüyor ve hemen bir sonrakine zıplanıyor. Bir sonraki icat, bir sonraki telefon, bir sonraki sevgili. Bauman "akışkanlık" diyor buna, yaşamlar çok hızlı akıyor, hayat da hızlı akıyor, o zaman her şeyi değiştirmeliyiz. Süper. Hızlandırılmış yaşama hoş geldiniz. Bu adam diğerinden daha iyi, diğerini bırakıp bu adama atlayınız. Aracınızı hemen değiştiriniz, daha yenisi var, dahası var, daha da var, daha daha daha. Evet. Beynin dengeyi aramasından bahsediliyor bir yerde, eh, elde edilen yeninin bir müddet elde tutulmasını sabitlik ihtiyacına bağlayabiliyoruz, sonra eldekiler paketlenip rafa kaldırılıyor ve yenileri geliyor zaten. Kaku'nun "Mağara Adamı Etkisi" dediği olgu bu şartlar altında ortaya çıkıyor, yeniyi ne kadar kovalasak da kodlarımıza işlemiş eskiyi yakında bir yerde tutmak istiyoruz. iPad'in ilk tanıtımında ahşap bir kitaplıkta duran matbu kitaplar buna bir örnek. Alışkanlıkları bir ölçüde yıkmak istiyoruz, bir ölçüde de korumak. İkisi arasında kararsızca gidip gelmelerimizin toplamına yaşam diyoruz.
Sanatın ve teknolojinin önemi bu noktada ortaya çıkıyor, süreğen arayışımızda şaşırma gereksinimini gideriyoruz bunlarla. Beyin, sahip olduğu bilgiyi, veriyi başkalaştırıyor ve şaşırtıcı bir forma dönüştürebiliyor. Eagleman mevzuyu teknoloji açısından ele aldığı noktada yine Apple'a dönüyor, iPhone güzel bir çıkış noktası. iPhone'un sahip olduğu teknolojik yenilikler aslında çok da yeni değil, önceden uygulanmış ve pek çok elektronik aletin ortaya çıkmasını sağlamış ama bu aletler ya çok pahalıymış ya da yeterince ergonomik değilmiş, sonuçta tutulmamışlar. Mesela bir mağazanın elektronik ürünlerinin bulunduğu broşürün görseli var metinde, bütün aygıtların toplam fiyatı 3000 papel. Şimdi iPhone o aletlerin yaptığı her işi tek başına yapabiliyor, üstelik çok daha uygun bir fiyata. Dolayısıyla yeniliklerden yenilik üretiyoruz, Eagleman'a göre radikal yeniliklerin uygarlığımızdaki yeri çok küçük. Steve Jobs demiş şunu: "Yaratıcılık, birtakım şeyleri birbirine bağlamaktan ibarettir." Ford örneği verilmiş bir de, seri üretim fikri 1800'lerin başlarında ABD ordusu için parçaları değiştirilebilir silahların üretiminde uygulanmış. Ford ne yapmış, bunu araba üretiminde uygulamış ve seri üretime geçerek bir dünya araba üretmiş. İşin sanatsal boyutuna uzanırsak Picasso'nun bahsettiğim resmini ele alıyor Eagleman, Cézanne'ın görsel düzlemi geometrik biçimlere bölmesi fikrini alan Picasso tekniğini de belirlemiş oluyor. Sonrasında kendisini takip eden ressamlar aynı tekniği farklı biçimlerde uyguluyorlar. Her basamakta bir sanatçı, yukarılara doğru giden sonsuz bir yol. Üstelik geçmiştekinden daha hızlı bir şekilde inşa ediliyor. Kurzweil'ın üstel ilerleyiş fikrine Eagleman da şöyle bir değiniyor ve Kurzweil'a katılıyor; hızımız korkunç bir biçimde katlanarak artıyor. Bükme, parçalama ve harmanlama tekniklerinin bu hıza etkisinin büyük olduğunu söylüyor Eagleman ve bu üç teknik için de sayısız örnek veriyor. Birkaçını sıralayacağım.
Bükmede olgunun orijinal halinin değişime uğradığı veya biçimini kaybedecek ölçüde büküldüğü durumlar var. Monet'nin Rouen Katedrali çeşitlemeleri. Hokusai'nin Fuji Dağı çeşitlemeleri. Giacometti'nin II. Dünya Savaşı sırasında mahsur kaldığı otel odasında küçültülmüş insan figürleri yapması. Alpha Centauri'ye yollanacak nanobotlar. Tersine mühendislik yöntemiyle Neandertaller'in genetik kodlarına ulaşmak. Eski Roma'da borçlarını ödeyemeyip alacaklılara kendini köle olarak sunan kişiler için söylenen "addict" teriminin zamanla kazandığı yeni anlamlar.
Parçalama, Guernica. Cep telefonlarında sinyalleri bölerek farklı hatları ortaya çıkarmak. e. e. cummings'in parçalı sözcükleri, görüntünün parçalanarak piksellere bölünmesi ve günümüzün ekran teknolojilerini doğurması, sözcüklerin kısaltılması, Bach'ın bir fügünde yer alan mikro-tekrarlar yoluyla elde ettiği örüntü, MP3 teknolojisi.
Harmanlama. Sfenks. Örümcek çiftliklerinde onca örümcekle uğraşmaktansa örümceğin ipek üretiminden sorumlu DNA parçasını bir keçinin DNA'sına ekleyerek keçi sütüne karışmış ipeği ayrıştırmak. Kemik mobilyalar. Kuş burunlu trenlerin hava akımından daha az etkilenmesi. Dijital fotoğraflar. MÖ 2500'lü yıllarda bakır ve kalayla yapılan işler, bu işlerin sonrası.
Hepsi beynin işleyiş biçimlerinin sonsuz ihtimallere yol açmasıyla ortaya çıkan icatlar, buluşlar, eserler. Einstein'ın ABD'ye kaçması Almanları pek de rahatsız etmişe benzemiyordu, zira "Yahudi bilimi"nin pek de matah bir şey olmadığı inancı yaygındı. İnanç bir formuyla yaratıcılık için şart ama ketleme özelliği de var, hiçbir şeyden o kadar emin olmamak, sadece emekten ve uğraştan emin olmak buluşların ardındaki itici güç olarak ortaya çıkıyor. Kültürel koşullar, insani duygular ve dışsal pek çok etken yaratıcılığı öldürebiliyor, metinde pek çok çarpıcı örnekle anlatılıyor bu. BlackBerry'den Beethoven'a kadar pek çok örnek bize işin iki boyutunun olduğunu gösteriyor; toplum yeniliklere hazır olmayabiliyor ya da bir yeniliğe fazlasıyla bağlanmak daha yeni yeniliklerin karşısında yok olup gitmeye yol açabiliyor. Denge unsuru olarak bitmeyen bir merak, sonsuz bir arayış gerekiyor. Ölü yatırımlar her zaman ölü olmayabiliyor bu açıdan, başarısızlığa uğramış bir projeden en kötü tecrübe edinmiş olarak çıkarız ve yeni projelerde daha başarılı olabiliriz. Hiçbir şeyi mutlak bir kayıp olarak görmemek lazım, Eagleman meselenin özeti olarak bu kanıya varıyor.
Sırf batan ve çıkan şirketlerin hikâyeleri yetecekken bir de sanat dünyasından örneklerle metnini iyice zenginleştiriyor Eagleman, şahane bir metin çıkarmış ortaya. Şunu söyleyip gideyim, Kaku'nun bahsettiği bir kıyafet vardı. Bu kıyafeti giyince kan basıncımız, şuyumuz buyumuz sürekli kontrol altında olacak, tehlikeli durumlarda sağlık birimlerine hemen haber gidecek, vücudumuzdaki su oranı azalmışsa önümüze bir bardak su gelecek, bir sürü kolaylık. Tek bir kıyafet ve kıyafetin bağlı olduğu sistem her şeyi düzenleyecek kısaca. Heh, Eagleman ve bir öğrencisi bu elbisenin prototipini üretmişler, tanıtmışlar hatta. Fikri Kaku'dan mı aldılar yoksa Kaku zaten ortaya konmuş bir yenilik üzerinden mi kurdu düşüncesini, bilmiyorum ama bu basamak olayı hoşuma gidiyor. Teker teker. Yukarıya. Sonsuz bir yol.
Yanıtla
8
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hadımların Dünyası: Çağlar Boyunca Hadımlık
Lord Varys'i düşünelim. Çocukken satılıyor, yeni sahibi tarafından hadım ediliyor, sonrasında diplomasi yeteneğini geliştiriyor, istihbarat ağı kuruyor, diyarın esenliği için kralları indirecek konuma geliyor. Taraf değiştiriyor, Targaryen cenahına geçiyor ve yine diyarın esenliğini düşündüğü için öldürülüyor. Çin saraylarından Osmanlı haremlerine kadar dünyanın pek çok yerinde örneği görülen hadımlardan biri Varys, taht kavgaların körüklemesinin veya söndürmesinin sebeplerinden yola çıkarsak insanı değil, diyarı düşündüğü çok açık. Hadımların kendilerince nedenleri var, tahtı ele geçirmek isteyenler askerle işbirliği yaparak tepedekilerin kellesini uçuruyorlar ve boşalan yerlere kendi adamlarını yerleştiriyorlar. "Bizans entrikası" dendiği zaman bunu anımsayacağız, yazarın detaylarıyla anlattığı katakullileri okuduğumuz zaman Varys'in sütten çıkmış ak kaşık olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde Osmanlı'da da devam ediyor mevzu, direkt miras almışız adamlardan bu hadım olayını. Köle ticareti de işin başka bir boyutu. Rus hadımlar meşhur, Hindistan'dakilerle birtakım ortak ritüellere sahipler. İtalya'daki ses sanatçısı hadımlar da işin içine katılmış, ortaya muazzam bir inceleme çıkmış. Detaylar yer yer mide bulandırıcı olabiliyor, coğrafyadan coğrafyaya cerrahi farklar var ama yöntem hemen hemen aynı: Korkunç. Tıbbın ilerlemesiyle birlikte anestezi yapılmaya başlanmış ama çok acemice, ot falan yedirmişler hadım olacaklara, sonrasında da yaraya sürmüşler falan, facia. Enfeksiyon yüzünden hadım edilenlerin yarıya yakını ölmüş, ortalamaya vurunca ortaya çıkan sonuç bu. Kaderler benzer, hadımlığın hikâyesi de benzer, dünyanın her yerinde. "Günümüzde Mumbai'nin banliyölerinde yaşayan Hintli hicralar ("hadım"), Rus Skoptzy'lerle benzerlikler gösterir çünkü hadım edilmenin her zaman dinle ve kutsallıkla yakından ilgisi olmuştur. Tüm dünyadaki hadımların en büyük ortak noktası belki de budur." (s. 11) Asur'un kraliçesi Semiramis'e dayandırılıyor hadımlığın doğuşu, savaş esirlerini hadım ettirirmiş.
Farklı bölümlerde farklı coğrafyaların hadımları inceleniyor, ilk sırada Çin var. Hicralara geldik, Hindistan'a. Hukuk mücadelesi vererek tanınmalarını sağlamışlar, büyük olay. Afrika'daki köle ticareti. Osmanlı zamanında da var, Osmanlı'dan önce ve sonra da var. İnsanın insana ettiği korkunç. Bizans ve Osmanlı zamanında İstanbul'daki hadımlar, ses sanatçıları ve Rus hadımlar sonraki başlıkları oluşturuyor. Osmanlı zamanındaki işler çok ilginç ama Bizans'ın kaotik ortamıyla karşılaştırılamaz sanırım. Osmanlı Bizans'tan olduğu gibi almış bu hadım olayını, güç kaybetmesinin bir sebebi aslında çok açık. Güzel bir araştırma, iflah olmaz meraklılar için birebir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kubbenin Altında
Canavar yeni bitti. Verdiğim küçük aralarda başka şeyler de okudum, lakin bunu unutmamak için yazmadım onları. Yazacak çok şey vardı ve hiçbir şeyi unutmamak lazımdı.

King'in yolculuğunu kabaca ikiye ayırıyorum ve ayrım noktasına da Thinner'ı (Falcı, dandik isimlendirmede bir numara) koyuyorum. İkinci dönemin ipuçlarını ilk dönemde bulmak mümkün; mesela Mahşer. Mesela Kujo bir de. Kujo, insanların korkularıyla beslenen gerçek canavarlar konseptiyle kendi yolunda gitmiş bir roman. Hayali canavarların gerçeğe dönüşmesi hadisesi de bununla bağlantılı; King'te sıklıkla görülen şeyler. Ölülerin dirilmesi ki gerçekten de dirilip dirilmediklerini bazen biliyoruz, bazen bilmiyoruz. Sıklıkla bilmiyoruz, her şey kafayı yiyen karakterin psikolojik durumundan da kaynaklanıyor olabilir. Oldukça doğal, King'in olayı da doğal sebeplerin doğaüstü sonuçlara varmasını olabildiğince basit, mantığa bürütülmüş bir halde vermek. Çok çok başarılı, bu yüzden de belki içine ruh girmiş arabalarından, yürümeye başlayan kompres makinelerinden görece pek korkmuyoruz da gayet normal bir şekilde kudurmuş bir köpekten ölümüne korkuyoruz, çünkü King onu öyle bir şekilde aktarır ki oradakinin bir köpekten çok daha fazlası olduğunu biliriz.

Mahşer. Uzun versiyonunu daha okumadım, kısasına göre konuşacağım. Ve bağlantılı olarak Kara Kule'yi de okumadım. Neyse, dünya ayvayı yer ve bir grup insan, başının çaresine bakar. Bu sırada olaylar, entrikalar, bilmem ne. Bir hayatta kalma mücadelesi. Bu sırada insanoğlunun hırtlıkları, çürük ahlaki değerleri, falan. Bir dünya şey. Olayı küçük bir kasabayla da sınırlandırabiliriz; Ruhlar Dükkanı. İnsan sayısını daha da azaltalım, Ceset. Buick 8 (Çoğu insan eh der ama bana göre King'in en kral kitaplarından biri). Bunlarda küçük yerleşim yerlerindeki insanların ilişkilerini, ucundan sosyal çarpıklıkları hep görürüz. Küçük yer dedim de, küresel bir felaket sonunda insanların çoğu ölürse dünya çok küçük bir yer sayılır. Evet.

Duma Adası, Kemik Torbası gibi romanlarda King asıl yazmak istediği şeyleri yazmaya başladı bence, hiçbir kaygısı olmadan. Hiç utanmadan, "edebisi daha derin" diyeceğim bu kitaplar için. Öncesinde farklı isimle çıkarttı kitaplarını, işte çerez demeye cüret edeceğim bir iki kitap yazdı, fakat nihayetinde muhteşem karışımının formülünü buldu sanıyorum.
King, kitabın sonuna yazdığı notta uçak ve dağsıçanı fikrinin 1976'da aklına geldiğini, o yıl kitabın 75 sayfasını yazdığını ve teknik ayrıntılar hakkında bilgi sahibi olmadığından işten vazgeçtiğini belirtiyor. 2007'de olaya tekrar başladığında bu iki öğeden; dağsıçanından ve uçaktan yürümüş ve yazmış kitabını. Bu ikisi vurucu şeyler gerçekten.
King'in toplumsal kaosun spekülasyon aşamasını işleyişi de başlı başına bir inceleme konusu aslında. Sonraları şiddet olayları da ortaya çıkacak.
Doğal doğaüstülük, küçük kasabalarda güç odakları, din sömürgesi, politika, acayip cinayetler, acayip betimlemeler, her şey fazla fazla var.
* King'in bir diğer olayı da araya öyle şeyler sıkıştırır ki büyülü gerçekçi bir romanda sanır insan kendini. Köpeklerin hayaletleri görebilmesi mesela.

"Horace da bütün köpekler gibi sık sık ölülerin sesini duyar, bazen seslerin sahiplerini de görürdü. Ölüler her yerdeydi ama yaşayanlar günün her dakikası çevrelerini kuşatan on binlerce aromayı duymadıkları gibi onları da görmüyordu." (s. 664)

Şimdi zaten King romanları fantastik, evet ama anlatıcının böyle bir hadiseyi gayet doğal bir şekilde verdiğini pek görmeyiz. Kurgunun doğallığını bozar çünkü, yaratılmış, suni bir dünyanın varlığını hatırlatır ve bu da okuyucunun isteyeceği en son şeydir. Kurguya direkt müdahale. Sakıncalıdır, bazen de değildir. Mesela bu romanda anlatıcı diyor ki, "Hadi beraber bir yolculuğa çıkalım ve kasabadakilerin durumlarına bakalım," falan. Böyle bir sürü şey. King'in üslubunun yeni bir öğesi.

Gayet güzel, on numara roman.
Yanıtla
8
16
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Öteki Günler Gibi Bir Gün
Özlü'nün sokakların kapalı uçlarına yaptığı yolculuklardan değil bu. Bitmeyen yollar yok bunda, o boğuntunun bir nebze olsun dışındayız. Burada kentler daha genel anlamda, sokaklardan daha fazla bir şey olarak yer alıyor. Off girişe gel, muazzam edebisi derin oldu.
Sokaklarda Bir Avlu: Bir girizgah.

"Durmadan sokakları anlatmak istiyor o yazar. Yazılarında yeniden sokaklara çıkılıyor, bitmiyor ama bu sokaklara çıkışlar, hep sokaklara çıkılıyor. İşte yeniden sokaklarda o." (s. 323)

Yürü çança, helal. Fakat böyle kral bir girişten sonra öykümüz pek uzamıyor. Bir yazarın peşinden gidiyor anlatıcı, kendinden pek de farklı olmayan bir yazarın yazmakla boğuşması ve pencere önü, her yazarda olduğu gibi Özlü'de de çok önemlidir, Bir Beyoğlu Düşü'nde Fatih'teki evlerinden görülen camiyi anlata anlata bitiremiyordu söz gelişi.

Büyük Kız: Bir imgenin zamanlı zamansız kovalanması ve öyküye dönüştürülmesi üzerinedir. Bu imgenin günlük yaşamda nasıl değişiklikler ortaya çıkardığı, düşünürünü nerelere sürüklediğine dairdir. Boris Vian ve Kafka okumalarının, bir de aynı imgenin bir başkasının da aklına gelmesiyle ilintilidir. Ve Büyük Kız gerçekten görüldüğünde, şehrin devamlılığıyla bağlantılandırılması mümkündür.

Öteki Günler Gibi Bir Gün: Bir Beşiktaş-Kurtuluş öyküsü.

"Bu Istanbul bir birikintidir. Kendine özgü, eşi hiçbir yerde bulunamaz bir ahali yaratmıştır: Levanten'i, Rum'u, Yahudi'si de bu körfezde dura dura garip birer yaratık olmuştur. Buraya vuran dalgaların hemen rengi de değişir. Yabancı, bu boğuntulu, gizemli kentte fazla oturamaz, boğulur gibi olur... ya da çöker gider, ilişki de kuramaz. Burada her şey kendi haline dönüşür." (s. 329)

Eh, dünyanın en kozmopolit ve büyük köyünde bir yabancının hissettikleri de kendine yabancılaşmaktan geçer herhalde. Başkalarının bir suçu yok, başkalarıyla ilişki kurmak da bir dış engelin sonucu değil. İnsan kendisini yitirir en başta.

Yine bir kimliksiz eski dost, Filiz. Özgür bir kadın, kelimenin tam anlamıyla. Anlatıcının dostu. Beraber kadın-erkek ilişkilerine değiniyorlar. Onlara göre orospular, ne istediğini bilmeyen, ilişkilerden hiçbir şey beklemeyen, sonuçları da bir o kadar önemsemeyenler. Anlatıcıya göre bazı kadınlar ahlâk kurallarıyla doğaları arasında sıkışıp kalmış insanlar. Büyük bir toplumsal eleştiri var burada; ruhun doyumsuzlukları, toplumun beklentilerinin kişinin beklentileri haline dönüşmesi, bu tarz şeyler.

Şapka, Deniz Kıyısı ve Yüz: Anlatıcı bir kahvede otururken yoldan gelip geçen kadın hakkındadır. Kadın en sonunda adamın yanına geliyor, yarın tekrar oradan geçmek üzere söz veriyor. Geçiyor, başka bir gün konuşuyorlar:

"'Evlenmek istiyorsan benle evlen,' diyor.
'Kabul,' diyorum. 'Başka kimle evlenebilirim ki zaten, öyleyse evlenelim.'" (s. 337)

Özlü'nün kadınları ve anlatıcılarının kadınlarla ilişkileri böyle. Gün içinde olanlar olur ve ertesi gün bambaşka bir gündür, bambaşka kadınlar vardır, unutulmaya açık kadınlar. Yine de hiçbiri unutulmaz, bir zaman sonra karşılaştıklarında her şey kaldığı yerden devam eder. Evlilik, dostluk, hayat. Yine karşılaşmalardan birinde ikisi de belirsiz bir konuşmayı sürdürüyorlar, birbirlerinin sözlerini tamamlıyorlar ve kimin anlatıcı, kimin anlatıcıdan bağımsız bir karakter olduğu birbirine karışıyor. Bu karışıklıkta bir de uzamın betimlemesi, tamamdır.

Yerebatan: Gaiman'ın Neverwhere'ini bildiniz. Yokyer işte. Burada Ahmet Nedim namlı karakterimiz, güpegündüz kentin ortasında dolaşırken yitip gidiyor. Aynen böyle bir giriş, Dönüşüm'ü güzel bir çağrıştırış. Yabancı bir kentte dolaşan yabancı. Yukarıya çıkışı ararken bir berber kalfasına çıkışı soruyor.

"'Kafanızın içinde o,' dedi. 'Kafanızın içinde. Biz de okulda okuduk, öğrenim yaptık, bu öznel gerçeği anlarız.'" (s. 343)

Eh, herkesin çıkışı elbette kendine özgüdür.

Havuzun Başında: Özlü'nün Akdeniz hikâyelerinden. Marx, işçiler, kapitalizm. Bunlar var. Rum evleri var, köylü kadınlar var. Bir hesaplaşma hikâyesi bir bakımdan; Özlü, Vietnam ve diğer felaketler hakkında kendisinin duruşunu değerlendiriyor. Bu arada kenti de unutmuyor tabii:

"Yabancısı olduğum kentleri her süre sevmeye çalıştım. Sokaklarında bir yabancı olarak dolaşmak hoşuma gitti, kenti iyice tanımaktan çekinerek; çok iyi tanıdığım şeylerden bıktığım için, bazı şeyleri öğrenmeye çalışarak. Yapılara baktım hep. Bu kentlerde Rum ve Ermeni yapılarını sevdim; toprağın eski yerlilerinin (bir azınlık onlar şimdi) yaşamlarının sıcaklığını düşündüm. Irkçı hiçbir düşünce barındırmadan içimde. Yeni bir kent ortasındaki yabansılığı iyice ileriye götürüp, insanın dünyadaki varoluşuyla özdeşleştirmeye çalışarak, 'Kanal' adında bir hikâye de yazdım. Bu koşullar ortasında, burada bir devrimci de yalnızdır. Geceleri kendi odasında yalnızdır; bir başınadır, düşünceleri ve çarpan yüreği iledir. Yaşanıp tüketilmiş bir günde, çevresinde dönen namussuzluğa karışmamış olduğunu düşünür." (s. 354)

Devrimci olup olmadığını bilmiyorum, lakin hissettikleri bundan pek farksız değil kendisinin de.

Cıbranlı Halit Bey'in Ölümü: Muş, Özlü'nün askerliğini yaptığı yer. Muş'tan pek fazla şey bulacağız zaman zaman.

Varto Depremi sonrasında Pakistan'dan gelen kalpaklardan büyük, süslü olanını takıyor Halit Bey, o da bir asker, idam edilmiş. İdam edildiği yer Bitlis, biz Muş'u göreceğiz. Dümdüz bir caddeden ibaretmiş o zaman Muş, dünyaya bağlantısı bir tek demiryolu. Muş'ta bir Halit Bey yaşamış, Kürt isyanlarıyla bağlantısı var diye asılmış, kılıcıyla silahı satılmış. Muş bir yalnız şehirdir. Halit Bey daha da yalnızdır. İdam edilmiştir.

Ötedeki Ülke: Özlü'nün bir özlem ülkesi, birazcık güneyde. Pek uzak değil. Kuşadası civarı. Sevişilecek kadın her zamanki gibi hazır. Deniz karşılaştırması var kuzeyle güney arasında, bir de gökyüzü.

"Buraya güneş iyice vuruyor; kuzeydekinden -Istanbul'dan- iyi vuruyor. Istanbul'da Taksim'in oralarda yitiyor güneş; Kurtuluş'ta geniş bir gökyüzü var. Kalamış'tan -insan düşünceleriyle bayağılaştırılmış o yerlerden- bakamam güneşe. En güzel, gökyüzü genişlediği zaman güneş. Güneş o zaman en güzel. Burda, Kordon'da ara sokağın başlangıcına yerleşmiş kahvelerde otururken iyi vuruyor. Artık hafif bir buğu kaplıyor güneşi." (s. 367)

Yine devrim, eylem insanlarını görmek mümkün. Sanki bir muhasebeye girişmiş Özlü; ne yapıp yapmadığı, ne yapabileceği üzerine. Bir süre sonra Türkiye'den ayrılmak zorunda kalacak, o zaman kadar öykülerinde bu hesaplaşmayı görebilmek mümkün. Tabii bunu varoluşla birlikte incelemese olmaz.

"Kişioğlu tehlikenin yanında yaşamalıdır. Yaşam budur, başka bir şey değil. Varlıkla hiçliğin bir arada bulunuşudur yaşam. Maddî hiçbir şeye dört elle sarılınamaz. Her şey geçecek, cesaretle onur kalacak sadece, insan, üstün bir yaratıktır. Tehlikeye atılan bir yaratık. Tehlikeden uzakken varoluş duyulamaz. Başka şeylere değmez insan yaşamı." (s. 371)

Bunu en iyi Sartre'ın Duvar'ında görüyoruz sanıyorum.

Bir bu kadar öykü daha var, her türlü hava alınabilir. Kule adlı öyküde Kafka'ya rastlarsınız, başka öykülerde kim bilir kimlere rastlarsınız.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karanlıkta Bir Nehir/Kuzey Kore’den Bir Kaçış Öyküsü
Çeşitli olumsuzluklardan ötürü kendi topraklarını terk edip başka ülkelerde zorluklarla yaşayan, aynı şekilde kendi ülkelerinin resmi dininden başka bir dine mensup olup ayrımcılığa maruz kalan ve kendi dinlerinin özgürce yaşandığı ülkelere gidemeyen çok sayıda insanlar tarihte sıklıkla görüldüler, ilk grup için "dekasegi" örneği verilebilir. I. Dünya Savaşı'yla birlikte Japonya'yı terk edip Brezilya'ya giderek para kazanmaya çalışan Japonlar, kölecilik zihniyetinden kurtulamayan toprak sahipleri yüzünden çok zor zamanlar geçirdiler, özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra üzerlerindeki baskı arttı ve doksanlı yıllara kadar gerek Brezilyalılar, gerek Japonlar tarafından aşağılandıktan sonra ana vatanlarına dönmeye başladılar, daha doğrusu döndükleri zaman Japon toplumuna bir ölçüde "kabul edildiler". "Beta Israel" ikinci gruba giriyor, 1980'lere kadar Etiyopya'daki savaşlardan ve kıtlıktan ötürü büyük sıkıntılar çeken toplululuğun Kayıp On Kabile kökenli olduğu kabul edilir edilmez bu Yahudi topluluk iki büyük operasyonla İsrail'e ulaştırıldı. Günümüzde toplumsal konumları pek parlak olmasa da yaşamlarını Etiyopya'dakinden daha rahat bir şekilde sürdürebiliyor bu topluluk, diğer çoğu yer değiştirme örneğinin aksine. Ülkelerin yönetim şekillerini değiştiren siyasi olaylardan sonra insanlar dini inançtan daha iyi bir ekonomik ortamda yaşama isteğine kadar pek çok sebepten ötürü yıllardır yaşadıkları topraklardan hiç bilmedikleri yerlere doğru umutla dolu yolculuklara çıktılar, etkisi altında kaldıkları propaganda biraz olsun doğruluk payı taşıyorsa beklentilerini düşürüp yaşamlarını sürdürebildiler. Kuzey Kore veya SSCB örneğinde bu tür bir mutlu son yok, çok sayıda devrimcinin yeryüzündeki cenneti bulma hayaliyle gittiği SSCB'de ölümüne çalıştırılmalarıyla uğradıkları hayal kırıklığına pek çok metinde denk gelinebilir, bunun yanında Kuzey Kore'nin baskıcı rejiminden kurtulmak isteyen göçmenlerin yaşadıkları da edebiyatın konusu oldu ama bu konuda Türkçeye aktarılmış metinlerin sayısı pek az. Adam Johnson'ın George Orwell Arkadaşımdı kitabının son öyküsü tam da böyle bir meseleye eğildiği için değerli, Kuzey Kore'den kaçmayı başarabilen iki arkadaşın göçmenlik serüvenleri genel olarak kötü şartlarda yaşam mücadelesini içeriyor, tabii insan her ne kadar kaçıp kurtulmuş olsa da doğduğu coğrafyayı unutamıyor ve özlüyor, bu da mücadeleyi zorlaştıran başka bir etken. I. Munyol'un Değişen Kahramanımız adlı romanının mekânı Güney Kore olsa da askeri hükümetin yarattığı despotizm Kuzey Kore'ninkini aratmadığı için yine bu bağlamda değerlendirilebilir.
SaltOkur Yayınları'ndan çıkan Karanlıkta Bir Nehir, doğup büyüdüğü ülkeden göç ederek başka bir ülkenin demir pençesi içinde hayatta kalmaya çalışan bireyin yaşadığı cehennemi anlatan iyi bir metin. Yazarı Masaji Ishikawa 1947 doğumlu, II. Dünya Savaşı'nın ardından yerle bir olan Japonya'nın en karanlık zamanlarından birinde hayata geliyor, şu aralığa Japonya'nın bu karanlık ortamında geçen Tokyo Sene Sıfır'ın tavsiyesini sıkıştırayım, neyse, babası Japonya'da yaşayan bir Koreli, annesi Japon. Japonlarla Koreliler arasında uzun zamandır sürmekte olan düşmanlığı ele alırsak —Jared Diamond Tüfek, Mikrop ve Çelik'te bu mevzuyu derinlemesine olmasa da inceliyor— Ishikawa'nın babasının memleketine neden dönmek istediğini anlayabiliriz. Küçük yaşlarda Kore'den kaçırılıp Japonya'ya getirilen baba yakışıklı bir adam, Japon anneyi yakışıklılığıyla etkiliyor ve evleniyorlar, Masaji Ishikawa doğar doğmaz anne tarafının Koreliler hakkındaki "barbar" yakıştırmalarıyla büyüyorsa da çocukluğun büyülü dünyasında bu tür düşüncelere yer yok, onu ilgilendiren şey babasının sadakatsizlikleri ve ailesini umursamaması. Japonya'da Yaşayan Koreliler Teşkilatı'na katılan, bu örgütteki yerini sağlamlaştırmaya çalışıp çeşitli illegal işlere karışan baba, 1949'da örgütün dağıtılmasıyla birlikte zaten zar zor geçinebilmelerini sağlayan maddi gelirden de oluyor, böylece Kuzey Kore'deki harika hayat hakkında söylenenlere kaptırıyor kendini. Anne gördüğü şiddete dayanamayıp evden kaçtıktan sonra eşinin arkadaşlarının araya girmesiyle evine dönüyor ve baba için kesin bir karar alma ânı doğuyor, Kim Il-sung'un açıklamalarıyla birlikte Japonya'dan Kuzey Kore'ye büyük bir göç dalgası başlıyor, çocuklara okullarda yapılan propagandalar genç neslin de beynini yıkıyor ve Korelilerden kurtulmak isteyen Japonlar bu amaçlarına büyük ölçüde ulaşıyorlar, Japonya'dan kalkan gemiler rüya ülkesine doğru yolculuğa çıkıyor. Anne tarafı Ishikawa'nın ailesinin gitmesini istemiyor ama yola çıkmalarına engel olamayınca anneanne kızını evlatlıktan reddetmekten başka çıkar yol bulamıyor. Umuda yolculuk böylece başlıyor, büyük hayallerle ve beklentilerle dolu aileler bilinmeyene doğru giderlerken her şeyin güzel olacağını düşünüyorlar.
Kore topraklarına ayak basar basmaz bu umutlar yavaş yavaş sönmeye başlıyor. Ishikawa'ya "Japon piçi" diyen çocuklar onu aralarına almak istemiyorlar. Eğitim sistemi Kım-Il Sung'a dair propaganda dolu bilgilerin pompalanmasından ibaret, devlet kademelerinde tanıdığı olmayan, rüşvet yedirecek maddi güçten yoksun insanlar için eğitimin sınıf atlamada herhangi bir işlevi yok, çocuklar madenlerde veya pirinç tarlalarında çalıştırılmak üzere eğitiliyorlar. Dağıtılan besin son derece yetersiz, insanlar hırsızlık yapmaktan veya yabani kökleri toplayıp yemekten başka çıkar yol bulamıyorlar. Bu durumda aileler kolaylıkla dağılabiliyor, insanlar başka yerlerde şanslarını denemek istedikleri zaman geride eşlerini ve çocuklarını bırakıp bir gece yarısı tek başlarına yola çıkabiliyorlar. Bu durumda Ishikawa'nın babası kandırıldığını ve bütün şartların Japonya'dakinden çok daha kötü olduğunu anlıyor ama çok geç, geriye dönüş yok. İnsanlar çektikleri sıkıntıları dile getirirken seslerini azıcık yükseltseler bozgunculukla suçlanıp hapse atılıyorlar, idama kadar gidebiliyor ceza sistemi. Herkes kendini kurtarmaya çalışıyor, birlik duygusunu oluşturacak bir ortam yok. Bu koşullar altında yıllarca köle gibi çalışan Ishikawa uygun bir fırsat eline geçtiği zaman geride kalan çocuklarını ve eşini de yanına aldırmak üzere Japonya'ya kaçmak üzere tehlikelerle dolu kaçışını planlıyor, şansının da yardımıyla karanlık bir nehirden, ıssız topraklardan ve daha da önemlisi kendisini Kuzey Kore'ye teslim edecek Çinli askerlerden kurtuluyor. Japon büyükelçiliğindekiler çeşitli diplomatik risklere girerek Ishikawa'yı Japonya'ya ulaştırıyorlar ama dertler bununla da bitmiyor, Ishikawa Japonya'ya geri dönmüş bir Kuzey Koreli, yaşlı bir adam olarak çalışacak iş bulamıyor, ailesini geri getirmek için yapabileceği hiçbir şey yok. Japon bürokratlar kendisine ilgi göstermiyor, canını kurtarmakla yetinmesini söylüyorlar adeta. Japonya'ya varmasından yıllar sonra oğlundan bir mektup alıyor ve eşinin öldüğünü öğreniyor, oğluyla torunlarını Japonya'ya getirmek için elinden geleni yapsa da başarılı olamıyor ve bir süre sonra mektupların arkası kesilince yaşayıp yaşamadıklarından emin olamıyor, yaşadıklarını umut etmekten başka elinde hiçbir şey olmadığını söyleyerek metni sona erdiriyor.
1950'lerden 2000'lere kadar yaşananları tek bir bakış açısıyla görüyoruz, Ishikawa hiçbir ideolojinin böylesi büyük acılara sebep olmaması gerektiğini sadelikle anlatıyor. İnsanoğlu daha insanca şartlar altında yaşamak için dünyayı binlerce yıldır dört dönüyor, Ishikawa'nın hikâyesi bu yolculukların günümüzde varabileceği korkunç noktaları görebilmek için iyi bir kaynak.
Yanıtla
3
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İçerdekiler
Yöntem diye bir yayınevi varmış zamanında, 1970'lerde devrim ve anarşi tandanslı birçok metin bu yayınevinden çıkmış. Angela Davis, Liviu Rebreanu gibi önemli yazarları basıp ortadan kaybolmuş, Serge de bu önemli yazarlardan biri. Yakın zamanda Ayrıntı basmış Serge'nin iki metnini, Yazın da bir metnini basmış, şimdilik üç metnine sahibiz ama sayı zamanla artacaktır. Umarım. Serge devrimci hareketin tam ortasında yer alıyor çünkü, metnin çevirmeni Gülen Fındıklı'nın yazdığı önsözde Serge'nin yedi farklı ülkede çalıştığını ve çeşitli hapishanelerde on yıl hapis yattığını öğreniyoruz, bu metinde hapishanelerden birini mekan olarak kullanmış. Yaşadığı hemen her şeyi ateşli devrimciliğini de anlatıya katarak kaleme almış ve insanlık dramlarından iktidarların hapishaneleri baskılama araçlarına, kendi deyişiyle "değirmene" çevirmesinin sebeplerinde kadar pek çok konuya değinmiş. "Edebi yaratıcılıkla, bir kişinin tecrübesinin insanca içeriğini ve genel anlamını açığa çıkartmaya çalıştım." (s. 7) Edebiyatın işlevini de düşünmüş Serge, yaşantıyı yakalama, durdurma, anlama, yorumlama ve tekrar yaratma eylemleri için edebiyattan daha iyi bir yöntem olmadığını söylüyor, "kişinin kolektif bilinçsizliğe saplanmasına yol açan karışık kuvvetleri maddileştirmek" için yazma ediminin çok yönlü etkileri olduğunu söylüyor. İstrati'ye yazdığı bir mektupta İçerdekiler için şöyle diyor: "'Benim ya da birkaç kişinin hakkında yazılmış bir kitap değil bu. Toplumun o karanlık köşesine tıkılmış bütün insanları anlatıyor. Edebiyatın; kitleleri, bireyin kaderinin yoldaşlarının kaderiyle ortak oluşunu ve bireyin yoldaşları ile arasındaki bağlantıyı araştırması zamanının geldiğine inanıyorum.'" (s. 11) Serge hapiste geçirdiği birkaç yılı anlatırken olabildiğince objektif bir bakış açısına sahip ama ara sıra bu tutumda beliren çatlaklardan göründüğü kadarıyla sadece yoldaşlarının değil, bütün insanların iyiliğini istiyor, bu yüzden daha adil, daha insancıl bir dünyanın hayalini kurarak böyle bir dünyada hapishanelere de gerek olmayacağını söylüyor. İdeal dünya ufukta bir yerde bekliyor, bugün değilse de yarın belirecek, insanlar er geç o dünyaya ulaşacak. Galeano'nun bir sözünü ekleyebiliriz buraya, ütopya ulaşılmaz gibi dursa da ilerlememizi sağlar, varmak için bir şeyler yapmış oluruz. Serge'nin metinlerinde bu varma istencinin ağırlığı hissedilebiliyor, hapse girer girmez kendisini hazırlayışında, dört duvar arasında yıllarını geçirecek olsa bile yarınını planlayışında geleceğin parlak günleri var aklında, değirmende öğütülmemek için zihnini dinç tutması gerekiyor ve kendisine güç veren bir yarın hayali var aklında. Kitaplar var bir yandan, defalarca okunup üzerine yazılan sayısız yazıdan ötürü neredeyse okunamaz hale gelmiş kitaplar, koğuş arkadaşı yoldaşlar, sosyal tecride alınmazlarsa dışarıdan gelen iyi haberler, kısacası davasına sadık bir adam için umudunu kaybetmek, ölmek mümkün değil. Serge'nin anlatısında zamanın yıpratıcılığından zerre etkilenmeyen, öylece duran sağlam bir kayanın gölgesini görürüz, Serge/anlatıcı şu sözüyle durumunu özetliyor: "Basit giyinişli bir adam, sabahleyin evimde yapılan bir aramada ele geçirilen belgeler için tutulan zaptın imzalanmasıyla ilgili olduğunu söyleyerek, baş yazarlığını yapmakta olduğum bir anarşist gazeteden beni aldı. Durumu anlamıştım ama telaşlanmadım, hapishane her zaman içimizde taşıdığımız bir şeydir çünkü..." (s. 13) Polis merkezindeki psikolojik ve fiziksel şiddete günümüzden de aşinayız, işkence gördükten sonra intihar eden gencin -açıp da adına bakamadım, yüzünü görmeye gücüm yok ve bu kardeşle ailesinin yaşadıklarından sonra bu dünyada huzur diye bir şey kalmadı benim için, neyse- yaşadıkları en yakın ve en ağır örneklerden biri. Anlatıcı benzer örnekleri anlatıyor ve hapishaneye giriyor, bin sekiz yüz yirmi beş gün boyunca parmaklıklar arasında kalacak, beş yıl. "Anarşist" olarak fişlendikten sonra hapishane hayatı daha zor geçecek, ülkeden atılmanın kıyısından dönmüşken Paris'in bir bölümüne hep aynı açıdan bakmak, bakabilmek ve en sonunda özgürlüğe kavuşabilmek en büyük teselli. İçeride de yapılacak işler var zaten, her ne kadar yasaklanmış olsa da siyasi hareketleri içeride sürdürebilir, devrime yeni yoldaşlar kazandırabilir ve kendisini geliştirebilir. Sık sık alıntı yaptığı şiirler birkaç çizginin arasından görünen gökyüzünün ulaşılmazlığını katlanılabilir bir sıkıntıya döndürürken benliğine dört elle sarılıyor, yaşıyor sadece.
Otuzu aşkın bölüm var, kronolojik bir düzen olmasa da bazı bölümlerin belli bir olay etrafında döndüğünü, zaman çizgisine sadık kalındığını söyleyebiliriz. Birkaç bölüme odaklanacağım. Hapse girmiş bir adamın inşası var önce, dış görünüşünden düşünme biçimine kadar. Gerçi ilerleyen pek çok bölümde, hapishane ortamının ruhu öğütücü farklı uygulamalarıyla karşılaştıkça bu inşaya yeni yapılar eklenecek, aynı meseleye dönülecek ama burada temel atılıyor, önemli. Hapishane ilk saatten itibaren damgalıyor insanı, kıyafetlerini döküyor, yakaları genişletiyor, ortamda askılık namına bir şey olmadığı için elbiseler tepeden tırnağa darmadağın oluyor. Saatler, günler, haftalar ve yıllar aynılaşıyor, uzunca bir süre yürüdükten ve yeterince yorulduktan sonra gelen durgunluk gibi. O duyguyu bilir misiniz? Neyse, diyelim ki bir yere yetişmeniz gerekiyor, yürüyorsunuz, çok yoruldunuz ama durmamanız gerekiyor, kaşlarınızdan ter damlaları iniyor aşağı, ayaklarınız kopuyor ama yürümek zorundasınız. O âna kadar dinlediğiniz müzik acı vermeye başlıyor artık, kulaklığı ve hatta telefonu atıp yükünüzü hafifletmek istiyorsunuz. Adımlarınız, bedeniniz, ruhunuz ağırlıktan başka bir şey değil, her şeyi atıp kurtulmak istiyorsunuz ve o an boşluğa ulaşıyorsunuz. Hiçbir şey hissedilmiyor, sıkıntılarınız ortadan kayboluyor, sadece yürüyorsunuz. Hapishanede bu boşluk beş yıl boyunca sürmek zorunda, anlatıcı başkalarını gözlemleyerek kendisi için savunma mekanizmaları oluşturuyor bir yandan, mesela fotoğraf çekimlerini anlattığı bölüm. "Sadece iki ya da üç çeşit ifade vardır: hayvansal bir durgunluk, şaşkınlık ve utanç." (s. 23) Karşılarında az sayıda iyi gardiyan var, geri kalanı mahkumlara böcekmiş gibi davranıyor. Gardiyanlar hapishaneden emekli olana veya veremden ölene kadar orada yıllarını geçirmek zorundalar, bir nevi onlar da mahkum. Anlatıcı bu geçişi şahane anlatmış, asıl mahkumların kendileri olduklarını bilen gardiyanlar mahkumları döverek veya aşağılayarak kendi mahkumiyetlerinden kurtulmaya çalışırlarken hükümlerini kendileri veriyorlar ama bunu anlayabilecekleri bir düşünce yapıları yok, tütün çiğneyip kart oynuyorlar, evlerine gidip eşlerini ve çocuklarını dövüyorlar, ertesi gün aynı eziyeti sürdürüyorlar. İhtilalciler, asiler, bohemler, proleterler, askerler, polisler, hırsızlar, katiller, hemen herkes gardiyanlara karşı birleşip ortak bir tavır koyabiliyor, normalde kanlı bıçaklı olsalar da. Hapishane, yapısı gereği insanları olabildiğince ayrıştırmaya çalışıyor, böylece iktidarın gücü artıyor ve kolektif muhalefet engellenmiş oluyor, anlatıcı hapishanenin mimarisine değinerek bu konuyu irdeliyor. Sayısız bölüm, sayısız koğuş, sayısız avlu var ama insanlar için değil bunlar, psikolojik savunma duvarlarını yıkmak için. Anlatıcı bu mekanı Dostoyevski'nin Ölüler Evi'ndeki hapishaneye benzetiyor, aslında bu metnin Dostoyevski'nin metninin daha yakın zamanda yazılmış hali olduğu söylenebilir, gerçi burada oradaki gibi ağır bir açlık problemi veya idamı beklemenin yarattığı tahribatın yıkıcılığı yok, en azından oradaki kadar ağır değil ama her çağın kendine özgü "ruh ezme" mekanizmaları var, bu çağınki insanın değişen yapısına uyarlanmış durumda. Her türlü korkunç işte. "Hiçbir şey bir saati diğerinden ayırmıyor: Dakikalar ve saatler bük bir işkenceyle geçiyor. Bir kere geçtiler mi de, boşluk içinde kaybolup gidiyorlar. Şu anki dakika sonsuz. Ama zaman diye de bir şey yok. Bir delinin mantığı mı bu? Belki de." (s. 42) Anlatıcı hapishane ortamına yavaş yavaş alışıyor, yoldaşlarının dışında insanlarla tanışıyor, bazılarıyla arkadaş oluyor, bazılarını gözlemlemekten öteye gitmiyor. Yirmi yıldır orada olanlar ve hapishaneye yeni girenler arasında pek bir fark gibi gözüküyor başta, zaman geçtikçe "değirmen" işini görmeye başlıyor ve yaşlıların nasıl hayatta kaldıklarına dair hikâyeleri çıkıyor ortaya. Bazıları dayanamıyor, birkaç yıl sonra hayatını kaybedenler genellikle umutsuzluktan ölmüş oluyor. Görünürde büyük bir sağlık problemi yok ama vücut sağlıksız görünüyor bir süre sonra, yüzün rengi kayboluyor, insan yavaş yavaş siliniyor. Yatağa düştükten sonra kurtulmak için yapabileceği pek bir şey yok, ölüm zaten başlı başına bir kurtuluş. Çoğu insanın hikâyelerine dokunuyor anlatıcı, kara sevda yüzünden sevgilisini veya sevgilisinin aşığını öldürenler, hırsızlık yüzünden hapsedilip içeride tekrar hırsızlığa başlayanlar, gardiyanlarla bir olup mahkumlara eziyet eden mahkumlar, her çeşitten insan ve anlatmakla bitmeyecek hikâyeleri anlatının büyük bir bölümünü oluşturuyor.
20. yüzyılın başlarındaki Fransa'ya bir hapishane üzerinden bakma şansımız var, I. Dünya Savaşı çıkınca şehirler boşalıyor ve Almanların yaklaştığının göstergesi olan top sesleri duyuluyor, gardiyanlar ve mahkumlar arasındaki ilişki pek değişmese de Almanların olası bir işgali sırasında hapistekilere ne yapacakları merak ediliyor. O dönemde asker kaçakları da geliyor hapishaneye, vatanlarını savunmadıkları için kötü karşılanıyorlar. Dreyfus'un yankıları hâlâ sürüyor ve savaş sırasında dava tekrar hatırlanıyor, anlatıcı bir iki yerde bu meseleye değinse de dava sürecini düşünerek okursak savaş zamanının psikolojisini, hapishanedeki rütbeli ve rütbesiz askerlerin üzerindeki baskıyı daha anlaşılır hale getirebiliriz. Sonuçta bir panorama işte bu metin, bir devrimcinin anıları, en edebisinden. İyi metin, bir döneme yakından bakmak isteyenler için.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tiksinti
Edgardo Vega'nın, anlatıcının gerçekten var olan biri olduğunu söylüyor yazar, Montreal'de yaşıyor Vega, Moya'ya fikirlerini çok daha sert bir üslupla aktarmış ama Moya yumuşatarak aktardığını söylüyor ya da oyun oynuyor, belki de öngördüğü tepkilerin hedefini şaşırtmak istiyor, sonuçta bu novella yayımlandığı zaman Moya ölüm tehditleri almış ve memleketi El Salvador'a iki yıldan sonra, temkinli davranarak dönebilmiş, o da geçici bir süreliğine, buluştuğu bir arkadaşı ölmek istediği için mi döndüğünü sormuş, Vega'nın kendisinden bahsederken andığı Marist Keşişler Okulu’na Moya'nın kendisi gitmiş çünkü, kendisini yarı yarıya kurmuş, belki yarıdan da fazlasını katmış Vega'ya, gerçeğin ne kadarının anlatıda yer aldığını bilemiyoruz, ilgilendirmez bizi, metne odaklanacağız ve buluşmayla başlayacağız, Vega'nın durmadan bir şeyler anlattığı arkadaşı Moya'nın mekana gelmesiyle rock gruplarının ortamı berbat ettiğini öğreniyoruz, sarmal anlatıda bu gruplar diğer her şeyin tekrar tekrar ortaya çıkmasına benzer biçimde belirecek, Led Zep ve The Beatles şarkılarını katlettiklerini öğreneceğiz, birkaç milyon insanın yaşadığı bir ülkede doğru düzgün müzisyenin bulunmaması Vega'yı saat beşle yedi arasında tutacak orada, sonrasında kulak sağlığı için oradan uzaklaşacak, kardeşinin evinden ayrılarak geçici bir süreliğine yerleştiği otele yollanacak ve tiksinti duymaya devam edecek, El Salvador Pilsener'ini içmek yerine, dünyanın en rezil içkisine maruz kalmak yerine viski içecek, "karı içkisi" denen içkiye talim edecek ki herkesin pek sevdiği biradan uzak durabilsin, gün içinde gördüklerini hazmetmesi gerekiyor, gidişine az bir süre kalmışken bir sonraki güne katlanma payı ayırabiliyor böylece, on beş gün boyunca yanında kaldığı kardeşinden, kentteki at hırsızı tipli insanlardan, rezalet heykellerden, pespayelikten kasıtlı olarak kurtulmuyor, kısa bir süreliğine, böylece Kanada vatandaşı olmanın rahatlığıyla istediği zaman Kanada'ya dönmeden önce neden memleketini terk ettiğini ve ne kadar iyi kararlar aldığını görebilsin, tabii annesinin ölümünden sonra yarı payının miras kaldığı evi de satabilsin, kardeşinin yanında kalıp kendi hissesini okutarak cebinde 45 bin dolarla Kanada'ya dönse daha iyi olacak, tercihlerini olumlayacak, katlandığı her şeyi bu istencine bağlamak gerekiyor, Moya'yla annesinin cenazesinde görüşüp sonrasında konuşmak istemesi de bu bağlantıdan doğuyor ki El Salvador'un rezilliklerinden bahsederken Moya'yı da eleştiriyor Vega, sanat tarihi profesörü olduğu için "bilen adam" konumunda, titrini tek bir kez anması anlatıcı olarak ona seviye atlatabilir, böylece Moya'nın orada kalarak edebi yeteneğine ihanet ettiğini, Moya'nın rezalet metinler yazdığını ve geride nitelikli bir eser bırakmadan ölüp gideceğini söyleyebilir, söylüyor, çekineceği bir şey yok, bir daha dönmemek üzere oradan, doğduğu ve yirmi yıla yakın bir süre yaşadığı yerden ayrılacak ama söylenecek çok şeyi var, gençliğinde edindiği on bir yıllık zihinsel sefaletinden kurtulma biçimi olarak da görülebilir bütün bunlar, El Salvador'u zihninden sıyırıp atma çabası, zihninin belirli bir bölümünden kurtulma, bilişsel kastrasyonunu tersine çevirme maksatlı eylem, düşünceden sıyrılıp eyleme dökülmüş bir temizlik, "ülkelerin en kötüsünde, en canisinde" doğmuş olmanın diyeti, üstelik hiç anlaşamadığı, çocukluğundan beri tek bir ortak noktasının olmadığı kardeşi Ivo'nun evinde on beş gün geçirme pahasına, ülkeye dönme kabusunu otuz sekiz yaşına kadar içinde taşıdıktan sonra korkularıyla nihayet yüzleşerek, Ivo'nun yaygaracı çocuklarına katlanarak, Ivo'nun beyinsiz ve gösterişçi eşinin saçma davranışlarına maruz kalarak, evdeki üç televizyonun üçünden de gelen seslere kulak tıkamaya çalışarak ödenen bir diyet, sırf annesinin ölümünden ötürü başlamayan, çok daha öncesinden başlayan bir sürecin ürünü aslında, yirmi yılın ağırlığını tartmak için.

Sonradan ortaya çıkan vasiyete göre Vega'nın memleketine dönmesi halinde evin iki ortağı olacak, bunu Ivo ve ailesi bilmediği için şaşırıyorlar ve Vega'yı haklarından mahrum etmeye çalışmayı düşünüyorlar, Vega pes etmiyor, evi hemen satmak istiyor ki gençliğinden kalan son ur da koparılıp atılsın, geriye hiçbir şey kalmasın, hayatının bir parçası 45 bin dolar olarak banka hesabındaki sayılara eklensin, 45 bin dolar eden bir tiksintiden kurtulsun, böylece iç savaşın ve ölen onca insanın izlerini de silebilsin, tabii önce onları yerin dibine sokacak, on bir yıl süren iç savaştan sonra komünistlerin El Salvador'u nasıl yağmaladıklarını anlatacak, ölen onca insanın yok yere, birilerinin cebini doldurmak için sıçan gibi öldüğünü söyleyecek, savaştan sonra ülkede hiçbir alanda bilimsel bir gelişme görülmediğini, herkesin ülkeden kaçmak istediğini, üniversitelerinde tarih bölümlerinin olmadığı bir ülkenin berbat durumunu anlatacak, sefil solcu politikacılardan bahsedecek, çürümenin siyasi kanatlar için aynı şekilde ilerlediğini söyleyecek, yaptıklarından ve yapmak istediklerinden taviz vermeyeceğini söyleyecek sonra, zaten kurulmuş bir şekilde döndüğünü, Kanada vatandaşı olduğunu her fırsatta dile getirdiğini ve isteklerine karşı çıkan kim olursa onu bu kozla korkuttuğunu ve korkutacağını söyleyecek, hiçbir şekilde uzlaşılamayacağını anlatacak, ülkenin kocaman bir gecekondu mahallesine dönüştüğünü, zengin muhitlerinin aynı korkunçluğa sahip olduğunu, özel üniversite sayısının kırka ulaştığı ülkede paralı embesillerin "üretildiğini", beşeri ve sosyal bilimler derslerinin Sovyet ders kitaplarıyla öğretildiğini, ülkenin en iyi üniversitesinin koridorlarında bok yığınlarının biriktiğini, ülkenin her yerinde bok yığınlarının biriktiğini, ülkede kimsenin insan gibi yaşamadığını, lavabolara işendiğini, geleneksel yiyeceklerin bok yığınlarından farksız olduğunu anlatacak, ardından birkaç gününe dair izlenimlerine geçecek, örneğin Kanada'dan El Salvador'a yolculuk ederken uçaktaki hayvanlardan bahsedecek, insan taklidi yapan hayvanlardan, alkolün etkisiyle anırmaya başlayan, uçağı tımarhaneye çeviren hayvanlardan söz ederken bindiği taksicinin kendisine attığı düşmanca bakışlardan şikayet edecek, kardeşiyle ve kardeşinin bir arkadaşıyla gittiği bir mekanda parça tesirli el bombalarıyla havaya uçurulma korkusunu tekrar tekrar anlatacak, serseriler tarafından öldürülmekten korksa dahi neden bir an önce gitmediğini anlatmayacak, kendini henüz gerçekleştirmiş değil, bunun için bir faciaya ihtiyacı var, pasaportunu kaybetmesi facia ihtiyacını karşılıyor, gittikleri bir genelevde cebini yokluyor ve pasaportunun yerinde olmadığını görüyor, uzunca bir süre orada çakılı kalmaktan korktuğu için kardeşine ve kardeşinin arkadaşına pasaportunun kaybolduğunu söylüyor, hüngür hüngür ağlayacak duruma geliyor, arabaya dönüp pasaportu arıyorlar ve buluyorlar, pasaportta Thomas Bernhard yazıyor, Vega'nın en sevdiği yazar, adını olduğu gibi aldığı Bernhard bir başka Avusturya'da, hatta Avusturya'dan daha Avusturya olan bir yerde dolanıyor, doğduğu ülkeyi Kanada'ya dönmeden önce düşünceleriyle yok etmeye çalışıyor. Yok Etme.

İster istemez Bernhard'la kıyas gerekiyor. Bernhard'ın karakterleri bir "olma" sürecini sürdüren, kendileriyle de mücadele eden karakterler, dolayısıyla Vega'ya göre çok daha derinlikliler. Vega'nın ülkesine dönmesiyle doğan, bazen abartılı bir şekilde vurgulanan nefreti parodiye çark kırmanın kıyılarında dolanıyor açıkçası, zafer kazanmak üzere olan bir karakterin nefretiyle kendini yok etmenin sınırındaki bir karakterin nefreti arasındaki fark bariz, bu yüzden anlatım Bernhard'ın kusursuz bir kopyası olsa da karakterler arasında temeli, geçmişi tam anlamıyla, geniş açıdan kurulmamış -Vega'dan bahsediyorum- bir kişiliğe sahip karakterden doğan büyük bir fark var. Bunun yanında Fatih Balkış'ın Karaçam Ormanı'nda'ki karakterinden de bahsetmek gerek, Balkış'ın karakteri ve anlatısı da bu bağlamda Moya'nınkinden çok daha başarılı. İki anlatıcı da ülkelerine Kanada'dan dönüyorlar, bu da ilginç.

İyi. Bernhardvari metinler artsın, anlatılarda öfkeli sesler yükselsin.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir