Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Öykücü Beyin
Saffet Murat Tura'nın yazdığı önsözde bir iki nokta var, değineyim. Nörobilimin ulaşabileceği noktalar konusunda hayal gücünü de konuşturarak çıkarımlarda bulunan meslektaşını takdir ediyor, Ramachandran'ın heyecanını hissettiğini söylüyor. Bunun yanında Ramachandran'ın sübjektif yaşantılarla beyindeki nöral ateşleme örüntülerinin arasındaki ilişkiye pek değinmediğinden bahsediyor, bu konuda pek çok karanlık nokta mevcut olduğu için yazarın bu meseleye -belki de pratik nedenlerden ötürü- pek değinmediğinden bahsediyor. Ramachandran benzer bir noktaya parmak basarak biraz olsun spekülasyon yaptığını metinde belirtiyor, doğrudan bilim insanlarına seslenmeyip benim gibi azıcık meraklı okuru da düşündüğünü söyleyerek henüz elde edilmemiş varlık bilimsel verilerin gölgesinde, bilimin ulaşabildiği son noktada ne varsa anlatıyor, ötesinde sufilerden, Ömer Hayyam'dan, Hint tanrılarından alıntılar yaparak sezgisel bölgenin sınırlarında "şahsi Odysseia" olarak yaptığı yolculuğu sona erdiriyor. Beynin hangi bölgesinin ne işe yaradığını az çok biliyoruz, bunun yanında psikiyatriden ve psikolojiden de yararlanıyor Ramachandran, Tura'nın övdüğü bu disiplinlerarası tutum gerçekten de bilinmeyenleri biraz aydınlatıyor. Geleceğim oralara, yazarın ne yapmaya çalıştığını anlattığı bölüme geçeyim. "Pozitif bilimlerin gölgesinde debelenen on yılların ardından" nihayet nörobilim çağının geldiğini söylüyor, kısa bir tarihçe çıkardıktan sonra algı, duyu ve bilişle ilgili ortaya çıkan tek tük teoriden sonra bilimsel ilerlemelerle ne gibi gelişmeler yaşandığına değiniyor. Büyük Birleşik Teori (Her Şeyin Teorisi?) ufukta gözükmüyor henüz, bilimler başka bilimlerden destek alarak ilerlemeyi sürdürüyor ama nihai bir son için henüz çok erken. Belki de o kadar erken değildir, nörobilim canavar gibi ilerledikten sonra Freud'un savunma mekanizmalarının nörobilimsel temellerine rastlamak, estetik ve sanatla ilgili beğenilerin temellerini yine nörobilimde bulabilmek heyecan verici, Ramachandran bunlar gibi pek çok nefes kesici çıkarımda bulunuyor. Aslında bir nevi insanı insan yapan özü bulma çabası olarak da görülebilir bu araştırma, algıladıklarımızın işlenişinden ibaret olmadığımızı düşünen yazar ara ara tanrıların "yaratılmasıyla" oluşan düşünceler tarihine uzanıp nörolojinin ışığında binlerce yıllık söylencelere kadar uzanıyor, kendince inançlı biri olduğunu söyleyebiliriz, tabii bilimin ışığından uzaklaşmadan. Neyse, Bizi "Biz" Yapan Hikâyeler'de insanın örüntülerden ibaret bir benlik algısı olduğundan bahsediliyordu biraz biraz, Ramachandran bu görüşün somut kanıtlarını da ortaya koyarak bilinci oluşturan ögelere eğiliyor, evrimden yola çıkarak insan-maymun zihnini kıyaslıyor, farklı bir tür olarak tarih sahnesinde yerimizi aldıktan sonra beynimizde ne gibi bilişsel gelişmeler gerçekleştiğini, sonrasında hikâyelerimizi bir arada tutma konusunda beynin ne tür işlemler yaptığını, bu işlemlerin cortlamasıyla ne gibi nörolojik rahatsızlıkların ortaya çıkacağını anlatıyor kısaca, son bölümdeki rahatsızlıklar çok çok ilginç. Gerçi çoğunu biliyoruz, Ramachandran alanında oldukça tanınmış bir isim olduğu için pek çok deneyine ve sürdürdüğü sağaltım sürecine başka metinlerde denk gelmiştik. Onca teknolojik gelişmeye rağmen ilkel deneylerin de çok başarılı olabileceğini özellikle belirtiyor adam, sırf aynalarla oluşturulan bir düzenek bu zamanda bile beyinle ilgili pek çok buluşa yol açabilir, süper. Benzerlerini Oliver Sacks'in metinlerinde okuduk, zaten hocası Sacks'e teşekkür ediyor yazar. Anlaşılıyor, yaptığı işe hocası kadar bağlı biri Ramachandran.
Her şeyi anlatmak istiyorum ama olmayacak, mevzuları kısaltırken canına okuyacağım, o yüzden olabildiğince yüzeysel gideyim. "Giriş" bölümü sıradan bir kuyruksuz maymun olmamamızla alakalı. "İnsanların ortaya çıkışının ışığında, evren bir anda kendi varlığının bilincine vardı. Bu gerçekten de her şeyin ötesinde bir gizem." (s. 31) İnsana özgü birkaç meseleyi hemen özetliyor yazar, sinestezi bu meselelerden en önemlisi. Beynin farklı bölgelerinin bir arada çalışmasıyla, sinyallerin yanlış bölgelerde değerlendirilmesiyle ve bunun gibi tersolarla bağlantılı olarak ortaya çıkıyor, öneminin anlatımı için genişçe bir yer ayrılmış. Başka bir hastayı izlerken o hastanın acısını çeken adam da son derece ilginç, ayna nöronlarla bu adam sayesinde tanışacağız. Başkası acı çekerken kendi beynimizdeki acı çekme bölgesinde havai fişekler patlatan ayna nöronlar nedir, ne işe yarar, başkalarının hareketlerini aynen tekrarlamamak evrimsel süreçte mi kazanılmış, bu tür şeyler var. Eğretileme körlüğü, evrimin beyni korumak için "dahilik" bölümünü tamamen kapatması veya dahiliği damla damla vermesi gibi olaylar ilk insanlarla insan benzeri kuyruksuz maymun türleri arasındaki ölümcül farkı yaratmış olabilir, aynı zamanlarda yaşayıp geriye bir tek bizim türümüz kaldıysa nöral kombinasyonların bu duruma etkisini incelemek gerekiyor, Ramachandran'ın çocukluğundan beri yapmak istediği şey bu. Tabii meselenin geçmişine değinmeden olmaz, ilham aldığı isimleri sayarken Owen ve Huxley adlı iki bilim insanının farklı görüşlerine de yer veriyor. Owen'a göre Tanrı'nın muhteşem kullarıyız, Huxley'ye göreyse Darwin'in açtığı yol son derece mantıklı, makul. Ramachandran, doğadaki geçiş evrelerinin -katıdan sıvıya, gaza falan- insanın kökenlerinde de görülebileceğini söylüyor, sonuçta milyonlarca yıl boyunca canlılar evrim geçirdi ve pof, bir gün düşünce yetimiz gelişti. Sihir gibi. Bundan 150 bin yıl önce kilit beyin yapıları patlar gibi gelişiverdi, çok ilginç. Bu süreçle ilgili pek bir şey bilmiyoruz, elde incelenecek bir kaynak ve yeterli veri yok. Fazla uzamıyor mevzu, beynin yapısına geçiyoruz. Nerede ne bulunur, neresi zarar görürse eliniz siz uykudayken boğazınızı sıkmaya başlar veya hiç kimseyi tanımazsınız, bunlara dair birtakım malumat var, hemen ardından hayalet uzuvlara ve esnek beyinlere geçiyoruz. Temporal lob epilepsisi geçiren hastaların Tanrı'yı hissettiklerine inandıklarını söylüyor Ramachandran, sanki beynin aslında orada olan ama yokmuş gibi davranan bir bölümü açığa çıkıyor. Garip, beyindeki her bir bölüm birbiriyle bağlantılı. Ayna nöronları sağ olsun, farklı bölgelerde farklı etkilere yol açıp insanlara hayalet uzuvlarını hissettirebiliyorlar. Yine kesik ele geleceğim, bir hasta yüzünün bir bölümüne dokunulduğunda elini hissedebildiğini söylemiş. Başka metinlerde başka örnekler de var, örneğin kör olduktan sonra ses dalgaları sayesinde bulunduğu ortamın görsel bir haritasını çıkarabilen adamın hikâyesi ilginçti. Beynin görmeyle ilgili bölgesine işitme duyusu el koyuyor gibi düşünebiliriz, bir nevi açığı kapama olayı. Beyindeki her şey geçişken, bir sınır yok gibi gözüküyor. Beyin statik değil, her an değişiyor. "Doğal seçilim sayesinde beynimiz, zihinsel evre geçişlerimizi kontrol etmek adına öğrenme ve kültürden faydalanma yetilerimizi geliştirmiştir. Kendimizi Homo plasticus olarak adlandırmamız da mümkün." (s. 69) Görmenin işlevinin arkamızda olabildiğince çok bebek bırakmak olduğu söyleniyor mesela, kültürün sürmesi için. Kolektif bir zihnin devamlılığı. Bu durumda çocuk yapmamayı isteyenlerin, çocuk yapmayanların toplumca dışlanması bir açı daha kazanıyor. "Çocuk yapmak için iyi görmeliyiz" gibi bir önerme tartışmaya açık tabii, bunu es geçerek yolaklara geliyorum, görme duyusunun parçalarına. Kısaca şöyle diyeyim, etrafınızdaki sivri köşeli nesneleri görüp yuvarlakları göremeyebilirsiniz, bazı renkleri göremeyebilirsiniz, tanıdık yüzler yanınızdayken size yabancı gelir ama odadan çıktıkları zaman, yan odadan telefon ederlerse onlarla muhabbet edebilirsiniz, bütün hatıralar geri gelir.

Sinesteziyle ilgili bölüm. "Farklılaşmış ilkel beyin" gibi bir benzetme yapıyor Ramachandran, duyuların birbirine girdiği, beynin uzmanlık alanlarını parçalara ayırmadığı bir zihne sahip olduğumuzu düşünelim. Kırmızı bir sekiz. Dokunulduğunda ağızda şeker tadı bırakan bitki. "En yaygın sinestezi türünün rakam-renk sinestezisi olması ve beyindeki rakamla renk alanlarının birbirlerine komşu olması gerçekten bir tesadüf olabilir mi?" (s. 135) Bir bölüm başka bir bölümle iç içe geçiyor, veriler oradan oraya savruluyor, sonra bulutlara bakınca parmaklarımızla pamuk topağına dokunur gibi hissediyoruz. Mesela. Mutant bir genin varlığından söz ediliyor, bu mutasyon doğal seçilimle bertaraf edilmemiş, bazı antidepresanlar tarafından etkisi geçici olarak ortadan kaldırılabiliyormuş. Buradan yavaş yavaş sanatçılara ve sanata geliyoruz, Nabokov, Pollock, Kandinsky ve sayısız sanatçının sinestezik olduğu biliniyor. Eğretilemelerle sinestezinin bağlantılı olabileceği, hatta eğretilemenin sinestezi yardımıyla ortaya çıkmış olabileceğinden bahsedilir bahsedilmez mevzu rayına oturuyor. Hayal gücü, cinas, varsayım, yaratıcılık, hepsi sinesteziye yol açan mutant bir genin ürünü. Vay! Şu çok daha ilginç bir şey gerçi: "(...) Benzer bir sav, insanlardaki şizofreni ve bipolar bozukluğun nispeten yüksek oranları açısından da ortaya kondu. Bu rahatsızlıkların köklerinin hâlâ yeryüzünden kazınmamış olması, belki de hastalığı yol açan kimi genlerin bir şekilde -örneğin yaratıcılığın, zekânın veya soyut sosyal-duygusal yetilerin artması gibi- avantajlar da sağlıyor olmasındandır. Yani insanlık bu genleri gen havuzunda muhafaza ederek yarar sağlar, fakat maalesef ciddi bir azınlık da talihsiz bir yan etki olarak bu genlerin kötü birleşimleriyle baş etmek zorundadır." (s. 153) Bu kısmı okuduktan sonra aydınlandım yemin ederim, taşların çat çut yerine oturduğunu hissettim. Bunların yanında "Marslı" renkleri görmek, hiç duyulmamış sesleri duymak, dilin ortaya çıkışı gibi meseleler de yine bir ölçüde sinesteziyle alakalı.

Dil kısmı, dilde eğretilemenin ortaya çıkışı en az yukarıdakiler kadar ilginç bilgiler içeriyor, aynı şekilde otizmli bireylerin zihinlerindeki kendilik farkındalığı eksikliği yine çok önemli. Ya bu metin aşırı önemli, benliğin ne olduğuyla azıcık da olsa ilgilenenlerin mutlaka okuması lazım. Lütfen okuyunuz.
Yanıtla
11
2
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaratılan Dünya
The World John Made aslında, determinist bir dünyada beliren çatlağın ne kadar büyüyebileceğine kafa yoran, erken dönem bir PKD metni. İnziva zamanlarının seri üretim metinlerinden yapısal farklılıklarıyla ayrılıyor bu, ilk bölümde anlatı boyunca karşımıza çıkan her ögeyle karşılaşıyoruz mesela, sonrasında parçalar yavaş yavaş bir araya gelirken PKD'nin arka planda ne işler çevirdiğini düşünebiliyoruz. Savrukluğa varan çok parçalı bir anlatımın belirli bir anlamı ortaya çıkarabilmesi, olacak olan şeylerin olmasına dayalı bir dünyada sekteye uğrayabilir gibi gözüküyor ama PKD diğer metinlerinde olduğundan daha, ne diyeyim, cüretkar. Parçaların verildiği ilk bölümle başlayayım, rahim şeklinde bir sığınakta biri bebek sekiz mutant yaşıyor, 1970'lerde yaratılmışlar, suni bir göğün altında ve suni doğanın içinde. Dışarıdaki dünyayı görebiliyorlar ama fanustan çıkar çıkmaz zehirlenmeye başlıyorlar, biyolojik yapıları Dünya'nın yapısına uygun değil, aralarında diğerlerine göre daha cesur olan üçünün "özgür iradeleriyle" sığınaktan çıkıp gitme teşebbüslerini izleyen Doktor Rafferty ve esas adamımız Cussick için onlar nedeni bilinmeyen bir amaçla yaratılmış mutantlar. Cinlere benzeyen minyatür erkekler ve kadınlar dışarıda olan bitenden, dünyayı neredeyse ortadan kaldıran büyük savaşın yıkımından haberdarlar, nükleer bombaların yol açtığı genetik bozuklukların ürünü olduklarını düşünüyorlar, aslında laboratuvar ortamında yaratılmışlar, haberleri yok tabii. Dışarıda yaşamak için yeterince güçlü olmadıklarını bilmelerine rağmen durmadan çabalıyorlar, dışarıda bir hayatın mümkün olduğunu düşünüyorlar. Tam bu noktada anlatı boyunca sürecek temel izleğe ulaşıyoruz, insanın gerçeğin ne kadarını bilebileceği ve bu gerçeğin somutluğuna, katılığına rağmen kendi yolunu bu gerçekten ne kadar ayırabileceği meseleleri hemen her karakter için büyük bir problem haline geliyor. Mutantlar ellerindeki yanlış ve kopuk bilgilerle irrasyonel davranışlarda bulunuyorlar, ölümün kıyısından dönüyorlar ama yine de çabalıyorlar, diğerleri için de benzer durumlar var, yeri geldikçe değineceğim. Doktor Rafferty'ye pek denk gelmeyeceğiz, çatlak bilim insanı olarak bir iki yerde görünecek, bunun yanında Cussick'in üzerinde biraz durmak gerekiyor ama önce ilk bölümde verilenler. Gençlik İttifakı'nın başındaki adam Jones'un adı anılıyor, Jones'la ilk kez burada karşılaşıyoruz. Bir isyanın veya toplumsal bir hareketin başındaki biri, bilemiyoruz tam olarak. Hemen ikinci bölüme geçiyoruz, Cussick'le Jones'un tanıştıkları karnavalda ucube gösterileri, post apokaliptik dünyanın eğlenceleri göze çarpıyor, PKD yıkımın etkilerini bütün yaratıcılığıyla ortaya koyuyor. Yıl 1995, Cussick yirmi altı yaşında bir, ne bu, kolluk kuvvetlerinin bir elemanı. Hoff'un Rölativizmine yürekten bağlı, federal hükümetin Yeniden İnşa projesinde diğer tüm hevesli gençler gibi görev alıyor ve dünyayı eski çizgisine oturtma çalışmalarına kendince yardımcı oluyor. PKD'nin manevi değer çatışmaları erken dönem eserlerinde de var, Jones'la Rölativizm arasında patlayacak savaşın iki cephesinde de kaotik dünyanın çatlak neferlerini görebileceğiz, süper bir çekişme yaşanacak. Karnavalda ortalığın durgun olduğunu görüyoruz, PKD Cussick'i birkaç tiple diyaloğa sokarak dünyasını okur için anlamlı kılmak istiyor. Bazıları karnavalda gösteri yapan mutantların yok edilmesini istiyor ama Cussick bu fikre karşı çıkıyor, Rölativizm "onların yaşamasına izin vermek zorunda olduklarını" söylüyor çünkü. Çok başlı bebekler, tüylü, kanatlı, pullu insanımsılar ve hermafroditler, bilinen dünyaya çoktan el sallandığını gösteriyor, bu yüzden bu gudubetler için savaşmadığını söyleyip öfkelenen gazinin uzaklaşmaktan başka bir seçeneği yok, yeni dünya düzeninde sadece insan hükümranlığından bahsetmek mümkün değil. Aslında içten içe biriken bir gerilim var, insanların öfkesi giderek yükseliyor, Jones'un ortaya çıkışı son derece doğal bir şekilde gerçekleşiyor bu yüzden. Şartlar hazır, dünya bir devrime doğru yürüyebilir, öngörülenin ve öngörülemeyenlerin ışığında.
Jones bir masanın ardında oturuyor, yirmi dolara insanlığın geleceğini anlatıyor. Bir yıldan ötesini göremediği için dinleyenler bu süreyle yetinmek zorunda, tabii davasına ve Rölativizme değer veren Cussick için mesele büyüyecek. Jones'un müneccimliği: Ayrılıkçı bir tarikat mensubu olan Saunders başkan olacak, Cussick şaşırıyor. Gezginler adı verilen, yeni keşfedilen bir yaşam formu Dünya'ya inecek. Cussick iyice şaşırıyor ve Baltimore'daki karakoluna gidiyor. Max Kaminski'yle tanışıyoruz, Cussick'in akıl hocası gibi bir şey, amir. Pearson'la da tanışıyoruz, polis. Cussick'in söylediklerini, özellikle Gezginler'in bir tür uzay gemisi değil, yaşam formu olduklarını duydukları zaman şaşırıyorlar ve Floyd Jones gözetim altına alınıyor, çıkarabileceği sıkıntıları engellemek için. Altı ay geçiyor, Saunders gerçekten de genel konsey seçimini kazanıp başkan oluyor ve Jones tutuklanıyor. Bu sırada Cussick Danimarka'ya transfer ediliyor, Nina'yla tanışıyor, evleniyorlar, Nina hikâyeye dahil oluyor. Acil bir çağrıyla Baltimore'a döndükleri zaman Cussick'in Kaminski ve Pearson'la birlikte Jones'u sorguladıklarını görüyoruz, Jones serbest bırakılmadan az önce. Üç adam Jones'u dinliyor: Rötarlı bir yaşam. Bir yıl öncesinden her şeyi görebilen adamın aynı hayatı iki kez yaşadığını görüyoruz, daha da önemlisi doğumundan önceki süreç. PKD'nin inanç derlemesinin bol hayal gücüyle beslenmiş haline göre yaşamdan önce hiçlik var, bir parça ışıkla birlikte. Yalnız bir bilinç, karanlığın içinde öylece duruyor ve doğumunu "izliyor", bilişsel süreç doğumdan önce tamamlanmış, yetişkin bir zihnin gözlemleri zamanın ötesine uzanıyor. Gezginler'i anlatıyor Jones, Dünya'nın işe yarar tek yer olduğunu ve zamanı gelince Gezginler'in Dünya'ya ineceklerini söylüyor, bunun yanında insanların kolonileşme sürecine geçmesi gerektiğinden bahsediyor. Yayılmalıyız, evreni keşfetmeli ve yakındaki gezegenlerden uzaktakilere doğru serpilmeliyiz. İnsanlığın geleceği buna bağlı. Sonraki bölüm Jones'un doğum öncesi zamanından anlatıdaki güncelliğine dek başından geçenleri anlatıyor, karakter temelleniyor böylece.

Altı ay sonra ilk Gezgin iniş yapıyor, çıkarılan bir kanunla bu varlıkların öldürülmemesi gerektiği söyleniyor. Rölativizm gereği. Zaman hızla ilerliyor, Jones güç topluyor ve insanları etkilemeyi sürdürüyor, kendi kültünü yaratan bir peygamber artık. İsa'nın dünyaya tekrar geldiğini düşünüyorlar, insanların mevcut halden uzaklaşmaları için bir kurtarıcıya ihtiyaç duymaları anlaşılabilir. Nina da bu insanlardan biri, zaman aralıklarıyla birlikte anlatının niteliği de değişiyor, bazen sadece Jones'a odaklanırken Nina'nın değişimiyle birlikte Cussick-Nina ikilisinin odakta olduğu başka bir bölüme geçiyoruz. Nina, Jones'un adamlarıyla takılmaya başlıyor, başka bir hayat istiyor ve Cussick'ten kopuyor, aşırı saykedelik olayların ortasında özgürlüğüne kavuşuyor. Bardalar, uyuşturucu alıyorlar, Nina bedenini yeni baştan keşfetmek istiyor ve oğlu Jackie'yle eşi Cussick'i kolaylıkla geride bırakabiliyor. PKD aileye de el atmış oluyor böylece, Rölativizmin bağlayıcılığını günümüz dünyasındaki erklere denkliyor, kadının bağımsızlığına kavuşmasını Cussick'in biraz acı çekmesi dışında hiçbir olumsuz sonuçla eleştirmeden olumluyor, süper. Cussick için sıkıntı çıkıyor tabii, Nina bir ajan olarak görülmeye başladığı için Cussick de şüpheli konumuna düşüyor, her ne kadar Jones'un Rölativizm karşıtı hareketlerine karşı çıksa da güvenilirliğini kanıtlaması zor. Kaminski'nin Jones'un ajanı olduğu ortaya çıktıktan sonra daha da zor. Jones toplumsal bir kurtuluş istiyor, insanlığın yıldızlara gitmesi gerektiğini ve zihinlerin özgürlüğünü istiyor, bu yüzden karakoldaki memurlar birer birer kayboluyor ortalıktan, Jones'un saflarına katılıyorlar. Pearson'a göre Kaminski'nin çalıştığı projenin bu kayboluşla ilgisi olabileceği için Cussick doğruca Rafferty'nin yanına gidiyor, böylece anlatının en başındaki sahneye gidiyoruz, çemberin uçları kapanıyor ve başka bir doğrultuda ilerlemeye başlıyoruz. Aslında süper bir teknik bu, Jones'un bakışıyla okuyormuşuz gibi düşünün. Bir yıl sonraki sahneyi en başta gördük, hikâye sürerken güncel yaşantımıza döndük ve en sonunda bir yol sonraya vardık, böyle bir şey.

Sonlara geliyorum. Mutantların, minik cinlerin Venüs'e yollanacaklarını öğreniyoruz, projeye göre Venüs'ün atmosferinde doğal yaşamlarını sürdürebilirler, biyolojileri başka bir gezegenle uyumlu. Jones'a düzenlenen suikast başarısızlığa uğruyor bir yandan, Dünya'da Gezginler yüzünden krizler çıkıyor, amibe benzeyen canlıları öldürüyorlar, tek hücreli dev varlıklar yaprak gibi süzülüp düşüyorlar ve başkaları tarafından öldürülmezlerse sıcaktan ötürü ölüyorlar. İntihar görevine benziyor ama başka bir mesele var altta, Venüs'e varan mutantlar başka bir varlıkla daha karşılaşıyorlar, Gezginler'in içine girip kozaya kapanmalarını sağlayan ikinci bir varlıkla. Bu yaşam formları gezegenleri rahim gibi kullanıyorlar, kozadan çıkan varlıklar uzayın derinliklerine doğru hızla geri dönüyorlar. Jones'a göre insanlığı Güneş Sistemi'ne hapsedecekler, insanın ne derece yıkıcı olduğunu biliyorlar ve Dünya'daki çürümenin evrene yayılmaması için ellerinden geleni yapıyorlar, Jones'a göre birkaç gezegene yayılmanın dışında sistemin dışına çıkışlar yasak, duvar örüyor Gezginler. Savaş başlıyor, Jones göremediği öte zamanla kumar oynuyor ve bir yıldan uzun süren çatışmalar sonucunda insanlık kaybediyor, Gezginler durmadan iniyorlar çünkü, durmadan. Jones güç kaybediyor, kendi sonunu görüyor: Ulaştığı en yüksek yaşam seviyesinden daha azına razı olmak zorunda, bir sonraki yaşamında hayvan olacak, bir sonrakinde bitki, en sonunda hiçlik, hiçliğe dönüş…

PKD'nin diğer metinlerini düşününce bunu bambaşka bir yere koyasım geliyor. Tek bir çatışma yok, tek bir zaman çizgisi yok, dağınıklığa varan bir karakter ve olay karmaşası varmış gibi gözüküyor ama her şey en sonda toparlanıyor, açıkta kalan bir nokta yok. İlginç, okunası.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bana Bandini De
Pleasants soruyor, Fante cevaplıyor. Beş kasetlik röportaj. Keşke daha fazla kaset olsaymış, gerçi Pleasants'ın kasetleri bitince Fante destek çıkıyor ama yeterli değil. Fante'nin senaryo yazarlığı zamanlarından anlatacağı çok anısı varmış gibi gözüküyor, yer sıkıntısı yüzünden yeterince açılamamışlar orada, tadımlık kalmış açıkçası. Yine de muhtelif konularda malumat var, Coppola'dan Fitzgerald'a, Faulkner'dan bilmem kime kadar. Arada derede Fante'nin yazın anlayışına dair ilginç bilgilere rastlıyorsunuz, ailesiyle ilgili verdiği detayları da katarsak romanlarının izleklerine ulaşabiliyoruz. Zamanında İtalya'dan göç etmiş ailenin Katolik geleneklerinden babanın itliğine ve hergeleliğine dair bölümler dikkat çekici. Fante'nin anlatıları çoğunlukla kendi yaşantısından doğduğu için verdiği her bir detayın peşine düşülebilir, metinlerinde yazar olmaya çalışan veya babasının peşinden duvar örmeye giden gencin adımlarından Fante'nin izleri kalıyor geriye. Yolun başı ve sonu belli olduğu için "arayı doldurmak" olarak görüyor bu adımları Fante, metnini kaleme alırken araları doldurmaktan başka hiçbir şey yapmadığını söylüyor. Ne zaman eserse o da. Çalışma planı yok, metnin kendini yazdırası gelirse oturup sayfalarca yazıyor ve kalkıyor masadan, bu kadar. Görme problemleri başladığı zaman eşi Joyce Fante yardımcı olmaya başlamış, onun dışında kendi geçmişini kendi başına kurmaktan usanmıyor, bildiğini yazıyor kısacası. Kendisinden yola çıkmadığı metinler yazmaya çalıştığını ama beceremediğini söylüyor, kurmacanın doğuracağı başka atmosferler pek de ilgisini çekmemiş, yaşadığı şeyler çağının -kendince- tam karşılığı olduğu için Bandini'yi veya ikinci tür anlatıcısını işe koşuyor. Farklı anlatıları bir araya getirildiğinde kronolojik bir çizgi oluşturulabiliyor, Fante'nin bilinçli tercihi, tek bir yaşamın kurgusu yeterince ağırken başka yaşamlara eğilmiyor. Bunun yanında öfkeyle veya nefretle yazmıyor, hatta bu tür duygularla yazdığı seksen sayfalık metinleri çöpe attığını belirtiyor. Doğrultuyla yola çıkılan metinler için bir süreliğine aynı ruh durumunda kalmak gerekiyor Fante'ye göre, bunu sürdürmek güç, yine de bu yolla yazılan iyi metinler olduğunu da ekliyor. Bu kadar anlattım, ortaya karışık oldu. Röportajlar zaten belli bir konseptin etrafında dönmüyor, konudan konuya atlıyorlar ama ben sırayla gideyim, işaretlediğim yerlerden yola çıkıyorum. Röportajlar 70'lerin sonunda yapılmış, son kayıt 1981'den, Fante ölmeden kısa bir süre öncesinden yani. Neyse, ilk kayıt. Bukowski'den bahsediyor Pleasants, Bukowski'nin Fante'nin metinlerini pek sevdiğini ve kendi metinlerinde Fante'ye yer verdiğini anlatıyor. İlginç bir şey bence: Fante'nin Bukowski'den haberi yok. Yokmuş gibi yapıyor belki, bilemiyorum. Bukowski, Fante'ye "Tanrı" muamelesi yapıyor, birden fazla romanında adını anarak "ustasını" onore ediyor oysa. Pleasants'a göre Fante'nin anlatıyı kısa bölümlere ayırma tekniğini ve anlatıcının gerçek yaşamdan derlenen yapısını Fante'den çarpıyor Bukowski, gerçi bunu Bukowski'nin kendisi de söylüyordu sanırım. Fante bu tekniği kullanarak çok daha kolay yazabildiğini anlatıyor ki söylediği bir şey çok hoşuma gitti, bu metni bugün değil de daha önceden okumuş olsaydım çarptığımı düşünecektim. Onur Çalı'nın Parşömen Fanzin'de yaptığı bir anket var, sağ olsun, incelik gösterip soruları yollamıştı bana. Şöyle bir cevabım vardı: "Şiir ve öykü dışındaki bir türe nefesim yetmiyor. Zihnim genellikle darmadağın, şeyleri bir arada tutamıyorum." Şu da Fante'nin söylediği: "Geçmişim, tarihim bölük pörçük çünkü çok bölündüm hayatım boyunca şeyler arasında." (s. 28) Belki Fante'nin anlatım tekniğini aşırı özümsemişimdir, bundan beş yıl kadar önce arka arkaya birkaç metnini okumuştum, Zonguldak'taydım o sırada, okumaktan başka bir işim yoktu. Neyse, sonuçta adam parça parça yazıyor ne yazacaksa, iyi. Toza Sor'la ve sonraki metinlerle ilgili bir dünya muhabbet ediyorlar ama en önemli detayları alayım ben, ilginç şeyler var. Fante 1930'ların başında senaryo yazarlığı yapmaya başlıyor. Denver'dan Hollywood'a yirmi yaşındayken gidiyor, sonrasında yaşamı tamamen yazarlıktan ibaret. Romanlarını daha sonra yazmaya başlıyor, Toza Sor'la alakalı ilginç bir durum var. Stackpole & Sons kitabın haklarını satın alıyor, ilk baskı ses getiriyor ve ikinci baskıdan sonra Hitler'in Kavgam'ını basıyorlar ama Hitler'in bundan haberi yok. Gerçi yasal olarak bir sıkıntı yok, kitabın haklarını almışlar ama Hitler dava açıyor yine de, üstelik kazanıyor davayı. Yayınevi batacak duruma geliyor, Fante'nin kitabı ortadan kayboluyor, yeni baskı yapılmıyor. Savaştan az öncesinde Hitler ABD mahkemelerinde dava açıp kazanıyor, ilginç değil mi bu? Neyse, ses getiren ilk kitabından sonra Fante birkaç yıl golf oynuyor, kitap okuyor, bir romandan başka bir romana geçerek yazmaya çalışıyor ama kendi deyişiyle "heba ediyor" bu yılları. O sırada Orson Welles için çalışıyor, yazdığı bir senaryo Welles'in çekeceği bir filmde kullanılacakken Welles Brezilya'da bir otelin balkonundan aşağı işiyor, tutuklanıyor ve sınır dışı ediliyor, film olayı yatıyor böylece. Fante bazı açılardan çok şanssız bir adam, bunun yanında hayatındaki bazı hoş tesadüfler durumu dengeler gibi gözüküyor. Pleasants, Fante'nin bir kitabını Ferlinghetti'ye okutmaktan bahsediyor. Céline'i yayınlayan ilk yayıncılardan biriymiş Ferlinghetti, Pound'un bazı metinlerini de ilk o yayımlamış, şairliğinin yanında yayımcılığı da önemliymiş yani.

Başka meseleler. Hamsun'u ve Sherwood Anderson'ı seviyor Fante, hatta tekniğini ve yalınlığını Anderson'a borçlu olduğunu söylüyor. Hamsun'un faşizm yanlılığı hakkında laklak yapıyorlar biraz, o bahsi geçiyorum. Sansür dönemlerinde Fante'nin bir metninin kaybolması çok üzücü açıkçası, Fante her ne kadar sansürden etkilenmediğini söylese de elle yazdığı bir metni, muhtemelen çoğaltmadan Viking Press'e, Pat Covici'ye gönderiyor. Covici metni basamayacağını, basarsa başının derde gireceğini söylüyor, Fante metni iade etmelerini söylemiyor anlaşıldığı kadarıyla. Covici ölüyor, Fante yayınevini arayıp metnini sorduğunda kimsenin metin hakkında hiçbir bir şey bilmediğini öğreniyor, dosya kayıp. Çok sinir bozucu bir şey. O zamana kadar sıkıntı çıkmamasına sebep olarak Fante'nin otosansürü gösterilebilir, yazdığı şeylerden çok yazmadığı şeylerden ötürü üzgün olduğu anlaşılıyor. Annesiyle babasının fırtınalı ve üstü kapalı olarak sezdirilen şiddet dolu ilişkisini anlatılarına dahil etmemiş. Bernhard'ı hatırlıyorum, bir yazarı yazdıklarından çok yazmadıklarından tanıyabileceğimizi söylüyor bir röportajında. Fante'nin önemli bir parçası kayıp yani, röportajlarda da bazı konuları geçiştirdiği hissedilebiliyor. Barış Yarsel'in verdiği bilgilere dayanarak söylüyorum, Fante zamanında ciddi bir kaza geçiriyor ve yayınevinden sağlam bir avans koparıyor, Steinbeck kadar sıkı bir yazar olacağını söyleyerek gazlıyor milleti ve parayı cukkalıyor. Bu olaydan bahsetmiyor röportajlarda, ben orayı işaretlememişim ama yine Yarsel'in dediğine göre sadece avans aldığını söyleyip geçiştiriyor mevzuyu. Fante geçinebileceği kadar para kazanmış, hatta savurganlığa varacak harcamaları da olmuş, bu yüzden uzunca bir süre senaryo olayından kopamamış, 1950'lere kadar diyelim. Senaryo yazarlığı sırasında tanıştığı onca insandan bahsettiği bölümler merak uyandırıyor, Fitzgerald'ın ve Faulkner'ın dahil olduğu bölümler iyi. Maxwell Perkins'i anlattığı kısım da iyi, Perkins'i Thomas Wolfe'un editörü olarak tanıyoruz. Başka ne var, Saul Bellow'u sevmiyorlar, Camus'yü çok seviyorlar, William Saroyan'ın metinlerini başkalarına yazdırdığından bahsediyorlar. Böyle şeyler. Pleasants röportajın son kasetini kırdığını, doğru olan şeyi yaptığını söylüyor. Ne diyordu acaba Fante, bu cins yüzünden bilemeyeceğiz.

Bir dünya mesele var, Fante'yi sevenler için kaçmaması gereken bir, ne diyeyim, röportaj derlemesi. Hoş.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yeteri Kadarsa Çoktur & Thoreau’nun Alternatif İktisadı
Thoreau'nun Alternatif İktisadı alt başlığı Walden'a geri döneceğimizi gösteriyor, dönelim. Göl kenarındaki kulübeye, fasulye tarlasına, kısacası doğanın ortasında iki yıl iki ay boyunca yaşayan, sonrasında kente döndüğü zaman doğada edindiği deneyimleri tekrar tekrar canlandıran adamın yaşamına göz atacağız, Alexander mevzuya iktisadi açıdan yaklaşıyor ve Thoreau'nun yaşamının sürdürülebilir olup olmadığından, sürdürülebilirse hangi motivasyon kaynaklarına dayanması gerektiğinden ve genel olarak Thoreau'nun neyi niçin yaptığından bahsediyor. Uzunca bir makale okuyacağız aslında, Alexander metninin iki kısa bölümünü çeşitli dergilerde yayımlamış ve incelemelerini derinleştirerek yüz sayfalık bir metin haline getirmiş. Yoğun bir akademik dille, formüllerle vs. cebelleşmiyoruz, daha en başta Thoreau ile oturup bira içmenin nasıl olacağını düşünüyor Alexander, bunun mümkün olmadığını söyleyerek metnini Thoreau'ya ithaf ediyor "en azından". Önsözde kapitalizmin can çekişmesi sırasında bireyin hissettiği acıdan bahsediyor sonra, sistemin içinde yer almanın ızdırabı varken kapitalizmin ölüme doğru koşmasıyla bu ızdırabın artacağını söylüyor. "Bana göre bu konuda belki de en huzursuz edici olan, bundan sonra ne geleceğinin belli olmamasıdır. Ayrıca karşılaştığımız küresel sorunların pürüzsüz, acısız çözümleri olup olmadığı bile belli değil. Vakit karanlık ve yeni ve parlak bir şafak garantisi de yok." (s. 9) Kapitalizm sonrası çağ için sayısız öngörü mevcut ama insanın yaşayacağı sarsıntıdan kurtulmak için ne yapılması gerektiğine dair bir şey... vardır, sonuçta öngörülerin ortasında insan var, insanın geçireceği değişim sırasında neye "tutunacağı" konusunda fikirlere bakmak gerek. Bakayım. "Bu devasa, çözülmeye uğrayan sistem içinde minik mikroplar misali, çeşitli yeni dünyaların ortaya çıkabileceği toprağı inşa ederek kendi küçük yöntemlerimizle yaratıcı bir çalışmaya davet ediliyoruz gibi. Kısacası, karşımızdaki güçlüğün - tarihin bu noktasında- kapitalizmden kompost yaratmak; ve direniş ve yenilenmenin zengin topraklarındaki görevimizin, kolektif görevimizin ise yeni bir Dünya öyküsü tohumu ekmek olduğunu söylüyorum." (s. 11) "Yeni bir Dünya öyküsü" tarihin yeni bir sayfasını açmakla aynı anlama gelecek gibi gözüküyor, medeniyetin binlerce yıllık akışından sapmayı fakat akışı durdurmamayı içeriyor, tüketici yaşam biçimlerinin kökten değişimini simgeliyor, sadeleşmeyi ve basitleşmeyi falan, bu tür şeyleri geleceğimize taşıyor açıkçası. Bu öykünün yazılması ve anlatılması bambaşka zorluklar taşıyor ama kaçınılmaza doğru ilerlerken zorluklarla başa çıkabilmeliyiz, farklı yaşam biçimleri yaratmamız gerek. Thoreau'nun biçimi daha önce ele alınmamış bir şey değilse de tarihi bağlamına bakarsak müthiş bir yenilik. Ofislerin dünyası yeni yeni ortaya çıkıyor, teknoloji hızla ilerliyor ve her yere elektrik direkleri döşeniyor, tren yolları inşa ediliyor, yeni iş kolları ortaya çıkıyor ve kapital, toplumu "sistematik" biçimde şekillendirmeye başlıyor. Sekiz saatlik çalışmanın sonunda elde edilen parayla tüketim ihtiyacı gideriliyor ama ihtiyaç giderildikçe büyüyor, böylece çalışma süresi on altı saate kadar çıkarken para hiç el değiştirmiyor neredeyse, temel ihtiyaçların ötesindeki harcamalar yaşamı kolaylaştırmaktan ziyade yeterince meta elde edememenin acısına dönüşüyor, bu da daha fazla çalışma saati, daha fazla yetersizlik duygusu ve daha fazla mutsuzluk demek. İlk elden bir örneğim var, tanıdığım biri kahve yapabileceği malzemelerinin olmasına rağmen kahve makinesi almıştı, sonra makinenin daha iyi bir modelini görüp onu da aldı, elinde iki kahve makinesi ve kahve yapımı için gereken diğer gereçlerle birlikte hemen hiç kullanmadığı mutfak malzemeleri vardı. Son gördüğümde pek mutlu değildi, yaşamı bu tür bir ihtiyaç giderme döngüsü üzerine kuran hiçbir yaşamdan coşkun, saf bir mutluluk, yaşama sevinci beklememek mantıksız olmaz herhalde. Kısacası hayvan gibi tüketiyoruz, bir yazı geldi aklıma, bir insanın kilolarca çöp üretebilmesinin ne kadar korkunç olduğundan bahsediyordu. Bu ağırlığı kaldıramayacak noktaya doğru gelirken ne yapacağımıza dair bir fikrimiz olabilir, Thoreau okursak. Adam bu çürümenin makine gibi işlemeye başladığı zamanlarda yaşamış, Harvard'dan 1837'de mezun olmuş ve mezun olur olmaz etrafındaki insanların yaşamlarına göz atmış. Materyalist kültürden başka hiçbir şey görememiş, "kurumsallaşmış din" kavramından hiç hoşlanmadığı için devletle veya dinle bağ kurmamış hiç, hukukla ve politikayla da uğraşmamış, devletten olabildiğince uzak durabilmek için öğretmenliği seçmiş. Görüldüğü gibi tamamen kopamıyorsunuz, devletle bir şekilde ilişkiniz oluyor ama öğretmenlik iyidir, devletin üç beş insanıyla uğraşırsınız en fazla, onun dışında rahatsınız. Thoreau'ya doğrudan bir yakınlık duyuyorum, öğretmenliği aynı rahatlıktan ötürü seviyorum sanırım. Neyse, Thoreau öğretmen oluyor ama okulundaki öğrenci dövme politikasından ötürü tutunamıyor orada, yaramaz çocukları dövmediği için uyarı üstüne uyarı alıyor ve en sonunda -bu da çok ilginç- rastgele altı öğrenci seçip onları pata küte dövüyor, ardından istifa ediyor. Farklı işler deniyor, Emerson'ın evinde joker elemanlık, özel ders öğretmenliği, bahçıvanlık, bir sürü şey. Yirmilerinin sonlarına kadar bu tür işler yaparak geçiniyor ve düşünüyor, "nasıl yaşamak gerektiği" konusunda okullarda hiçbir şey öğretilmemesi en çok düşündüğü şey olabilir. Adam Smith gibi adamların ekonomi konusundaki fikirleri sular seller gibi ezberleniyor, paranın yönetimi konusunda sayısız ders alınıyor ama yaşama biçimleri konusunda hiçbir şey yok, öğrencilerden tüketim toplumunun yılmaz fertleri olmaları bekleniyor. Thoreau en sonunda kafayı kırıp Emerson'ın topraklarındaki kulübeye gidiyor, bu. "Yaşamını kazanmak için yaşamının büyük bir bölümünü tüketen insanın yaptığından daha ölümcül bir ahmaklık olamaz." (s. 21) Thoreau'dan alıntılarla metnini destekliyor Alexander, temel izlek olarak da Lao Tzu'nun bir sözünü alıyor: "Yeteri kadarına sahip olduğunu bilenler zengindir." Yeteri kadarına sahipsek kovalayacak bir şey yok demektir, durup manzarayı seyredebiliriz. Süper olay.
Thoreau'nun birkaç fikri üzerinden bir yol haritası çıkıyor, teknolojinin sunduğu imkanlara bakalım. Demiryolu güzel bir yenilik, ulaşımı kolaylaştırıyor ve hızlandırıyor ama tüm dünyayı çürüten ekonomik sistemin de imzası durumunda, sağladığı hız meta üretimini ve tüketimini de artırıyor. Thoreau'ya göre demiryolunun üzerinde gitmiyoruz, demiryolu bizim üzerimizde gidiyor ve insanların "uyanmasını" engelliyor. Dünya tek bir biçime sahipmiş gibi düşünüyor insanlar, alternatif yokmuş gibi. Bunun tek çıkar yolu başka bir yaşamı sürdürüp sürdüremeyeceğimizi düşünmek değil, deneyip görmek. Eylemler yeni ve cesurca olmalı, böylece yaşamdan vazgeçmek yerine yaşamı onaylamış oluruz, istediğimiz biçime kavuşturduktan sonra. "Ölü zaman" olmadan yaşamak isteyen Thoreau bu düşüncelerle Walden'a gidiyor ve yaşamaya başlıyor, "Transandantal bir kapitalist" olarak görüyor kendini, Göksel İmparatorluk'la bağını koparmadan doğaya karışıyor. Giyinme, barınma ve beslenme ihtiyaçları konusunda yaptıkları ve söyledikleri bu incelemenin bir bölümünü oluşturuyor, buralara çok girmiyorum, Thoreau'yu okuyanlar hatırlayacaktır. "Paris'te başına şapka geçirilen bir maymunun" dünyanın öbür ucunda "moda" denen bir zehri yarattığından zamanını sırf yiyecek satın alabilmek için çok ucuza satan insanların çıkmazına kadar pek çok meseleye değiniyor adam, koca koca evlerin sebep olduğu israf bir yana, insanın en değerli varlığı olan zamanı israf etmesinden de bahsediyor ki diğer tüm olumsuzlukların yanında en üzücüsü bu. Yeterli olanın sınırları sürekli genişletildiği, insanların daha iyiyi ve daha büyüğü elde etme isteği ateşlendiği için yeterliliğin varlığı giderek silikleşiyor, neyin yeterli olup olmadığını, neye gerçekten gereksinim duyduğumuzu düşünmüyoruz. Alexander bu problemi çözebilmemiz için istencimizi parçalara ayırıp sunuyor: konfor, lüks ve araçlar. Thoreau üçüne de meylediyor, yaşamını bunlara bağımlı olarak yaşama tehlikesi doğurmadan.

İki yılını bu şekilde geçirdikten sonra Walden'dan ayrılıyor, belki de en çok merak edilen nokta bundan sonrası. Thoreau neden kulübesinden ayrıldı, ömrünü kulübede geçirmedi? Medeni yaşamda bir misafir olarak yaşamak istediği için, kendi deyişiyle durum bu. Kısa süreli ve bolca gezebildiği işlerde çalışıyor, temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek parayı kazanır kazanmaz işi bırakıyor ve parası bitene kadar geziyor, şiir yazıyor, mis gibi yaşıyor kısacası. Alexander'a göre tam anlamıyla bağımsız ve kendine yetecek bir yaşam sürme açısından Thoreau'nun deneyi başarısız, çünkü biriken işleri için işçi tutuyor, zaten en başta Emerson'ın topraklarında yaşadığı ve sağdan soldan ödünç malzeme aldığı için mutlak bir kendi kendine yetme durumundan bahsetmek mümkün değil. Bunun yanında başardığı şey o kadar önemli ki eksiksiz bir zaferin pek de uzağına düşmediğini görüyoruz. Walden'da yaşarken üç metin yazıyor, yaşamını en coşkun hazlarla dolduruyor ve ölü zamanı ortadan kaldırıyor. "'Belki birkaç kez daha dünyaya geleceğimi düşünmüşümdür ve şu anki yaşamım için daha fazlasını biriktiremeyecektim.'" (s. 91)

Uğruna savaşmaya değer bir şeyler için yaşayan insanların en önemlilerinden birini biraz daha anlayabilmek için okunsun, değerlendirilsin, bir şeyler değişecek durumdaysa katalizör olsun, ne bileyim. On numara metin bence.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanlığın Geleceği
Michio Kaku'dan geleceğe bir pencere. Mars'ı yaşanılabilir kılmak için Dune'daki terra-kurma işlerine benzer eylemleri anlatıyor mesela, orta vadede bile yapılamaz bir şey. Atmosfer oluşturacaksın, bunun için Dünya'daki bitki türlerini kullanacaksın, bunun yanında onca gazı koca gezegene basacaksın, sonra ekoloji oluşacak, fauna oluşacak, bir sürü şey. Red Mars'taki gibi sayısız sıkıntı çıkacak, toplumsal hareketler dizginlenecek, isyanlar patlayacak, insan bu gezegendeki problemlerini öte gezegenlere de taşıyacak. Şöyle sağlamından bir paradigma değişimi lazım insana, bu haliyle uzaya çıksa ona her yer Dünya çünkü. Öyle uzay mı olur. Kaynak da kısıtlı değil, istediğin yerden ne lazımsa topla, gezegenler ve yıldız sistemleri keşfet, yayıl, mutlu mesut yaşa. Yayılmaya başlasak bile kolay kolay gerçekleşmeyecek bu, insana gerçekten yeni veya tekrar hatırlanmış bilişsel modeller, fikirler gerek. Umuyorum ki Dünya havaya uçmadan önce edinilir bunlar, yoksa yıldızlara yayılma potansiyeli taşıyan bir tür, küçücük bir gezegende kendi başını yiyerek ölecek ve tepede biri elini suratında gezdirerek başını eğecek, sinirlenmemesini söyleyecek kendi kendine. Başka bir mesele de bu yolculuk işi, yıldızlara nasıl ulaşacağız? Başka galaksilere nasıl gideceğiz? Birkaç teori var, Kaku anlatıyor hepsini. Kaku bu tür teknolojileri anlatarak insanın rotasını çiziyor bir anlamda, en güncel bilimsel verileri kullanarak geleceğin evrenini çiziyor. Metni 2018'de yazmış, biz 2019'da okuyoruz, çok iyi. On veya yirmi yıl önce yazılan metinleri okuduğumuzda on yıllık süreçteki gelişmeleri kaçırmış oluyoruz eğer bilim dünyasını yakından takip etmiyorsak, burada kaçırdığımız pek bir şey yok. Kara delik fotoğrafı çekildi en son, birkaç tane daha vardır, o kadar. Kaku biyolojiden astronomiye pek çok dalı yakından takip ettiği ve Nobel ödüllüler başta olmak üzere sayısız bilim insanıyla görüşmeler yaptığı için en yeni bilgilerin ışığında ilerliyoruz, bilimle amatörce de olsa ilgilenenler için on numara olay. ODTÜ Yayıncılık'a teşekkür etmek gerekiyor, çok bekletmeden basmışlar kitabı. İnsanlığın neredeyse yok olduğu kozmik olayları görünce biraz korktum, metin felaket zamanlarıyla başlıyor. Endonezya'da meydana gelen devasa bir patlama yüzünden Hindistan'ın ve Malezya'nın büyük bir bölümü 9 metre kalınlığında bir yanardağ külü ile örtülmüş, zehirli tozlar ve dumanlar Afrika'nın üzerine gelip Güneş'i karartmış, "yanardağ kışı" denen bir naneye yol açmış. Çok ilginç bir duruma yol açmış bu, günümüzdeki insanların hemen hemen hepsi aynı DNA'ya sahipmiş. Afrika'da bir avuç insan hayatta kalınca koca bir tür bu bir avuç insanın çoğalmasıyla yayılmış dünyaya. "Her birimiz neredeyse bir diğerinin klonudur; modern bir otelin balo salonuna sığabilecek kadar ufak, dayanıklı bir grup insanın soyundan gelen kız ve erkek kardeşlerdir." (s. 24) Kaku böyle olayları öğrendikçe insanlığın geleceği için korkmaya başlamış ama 1992'de okuduğu bir haber umutlanmasına yol açmış. Uzaklarda bir yıldız, yıldızın etrafında dönen, Dünya benzeri bir gezegen. Gidebiliriz oraya. Belki. Yellowstone Ulusal Parkı'nın altındaki muazzam yanardağ kabaca her 700 bin yılda bir patlamış, sonraki patlamaya kadar 100 bin yılımız varmış. 100 bin yıl II. tip uygarlığa varabilmemiz için yeterli bir süre. Belki zamanı ve uzayı eğip bükemeyiz ama başka gezegenlere gidip yerleşebilecek kadar ödevimize çalışmış, dersimizi öğrenmiş olabiliriz. Tabii uzaydan gelecek tehlikeler de var, Kaku bu tehlikeye dair Carl Sagan'la görüşmüş ve Carl Sagan "kozmik bir atış poligonunda yaşadığımızı" vurgulamış. 30 yıl, 40 yıl gibi süreler evrenin yaşına oranla ne kadar da kısa, oysa bundan 80 yıl sonra bir asteroidin dünyaya hızla yaklaştığı fark edilebilir, sonraki 20 yıl boyunca asteroidi yok etme çalışmaları sürebilir ve en sonunda, bütün uğraş boşa çıktığında Dünya'da insan kalmayabilir, hatta Dünya kalmayabilir. 100 yıl sonrası sessizlik. Bunu önlemek için yine Sagan'ın bir hayali var, "iki gezegenli bir tür" olmamız gerektiğine dair. Başka gezegenlere zıplamalıyız yani. Aslında iyi bilimkurgu yazmak isteyen herkesin bu bölümleri okuması lazım.
Başka gezegenlere zıplamak. Kaku'nun bilimkurgudan ödünç aldığı konseptleri geliştirmesine önceki metinlerinden aşinayız, yine de bilmediğimiz bazı şeyler var burada. Isaac Asimov'u bir konuşma yapması için çalıştığı üniversiteye davet etmesi örneğin. Vakıf'ı yaratırken esin kaynağının ne olduğunu sorunca "hiç tereddüt etmeden" Roma İmparatorluğu'nun yükselişi ve çöküşünden esinlendiğini söylemiş Asimov. Olaf Stapledon'ın Star Maker adlı bir romanı varmış, romandaki karakter saf bir bilinç haline geldiğini hayal edip bütün uzayı boydan boya geçmiş, aşırı gelişmiş uygarlıkların daha aşağıdaki uygarlıkların doğal süreçlerini bozmamak için kasten gizlendiklerini görmüş falan, kısacası bugün uzaya veya uzaylılara dair düşünülen pek çok şeyi bundan 80 yıl önce düşünmüş adam, Arthur C. Clarke'a göre Star Maker o güne kadar yayımlanan bilimkurgular arasında ilk sıralarda yer alırmış. "Bu roman savaş sonrası bilimkurgu yazan bütün bir neslin hayal gücünü öyle bir ateşlemişti ki, ancak 2. Dünya Savaşı'nın kaos ve vahşeti içinde kalan kamuoyunun geneli tarafından kısa sürede unutuldu." (s. 3) Sonrasında günümüzdeki durumdan bahsediyor Kaku, SETI gibi kuruluşların sinyal kovaladığı zamanlardayız. Belki de şimdiye kadar yolladığımız radyo dalgalarını aldılar ve yeterli gelişim aşamasına gelemediğimize karar verdikleri için ses çıkarmadılar, belirli formlardaki mesajları bekliyorlar. Bu bir astronot olabilir, uzay gemisi olabilir, henüz keşfedilmemiş bir mesaj formu olabilir. "Bir diğer deyişle kaderimizde bir zamanlar korkulan ve tapınılan Tanrılar olmak yazılı. Bilim bize evreni kendi suretimizde biçimlendirebileceğimiz araçları sağlayacak. Asıl soru, bu büyük tanrısal güce eşlik edecek bir Solomon bilgeliğine sahip olup olmayacağımız." (s. 9) Bir kiloluk yükü uzaya çıkarmak binlerce dolara mal oluyor, bilimde tekrar çağ atlamak zorundayız. Termodinamiğin yasaları ve ardılları ilk çağı biçimledi, kuantum ve türevleri ikinci çağı oluşturuyor, üçe geçmek zorundayız. Şu halimizle pek bir şey yapacak durumda değiliz. Kaku'ya göre ilk adım Ay, Ay'a geri dönmek ve orada üs kurmak zorundayız ki daha ilerilere atlayabilelim. Çin'in 2025'e kadar Ay'a astronot göndereceği, sonrasında da Ay'da üs kuracağı söylenmiş, yapabilirler ama yaşamın sürdürülebilmesi için çok büyük yatırım yapmaları gerekecek. Muhtemelen Ay'da buldukları kaynakları Dünya'ya getirip satacaklar, projelerini bu yolla finanse edecekler. Tabii sürüsüyle hukuki problem doğacak, Çin bayrağı Ay'da dalgalanmaya başladığı an enerji kaynaklarının paylaşımı büyük sıkıntılar doğuracak gibi gözüküyor. Bunlar geleceğin problemleri, günümüze baktığımızda yapılması gerekenleri madde madde anlatıyor Kaku. Büyük batarya banklarına ihtiyaç duyulacağını söylüyor, iki haftalık gündüz sürelerinde dev Güneş panelleri elektriği depolayacak ve üste bu enerji kullanılacak. Malzeme olarak da Ay toprağı kullanılabilir, deneylere göre bu toprak mikrodalgayla ısıtıldığında kaya gibi sağlam seramik tuğlalara dönüşebiliyormuş, o halde toprağı ısıtıp yalıtımı da bir güzel yaptıktan sonra toprak yapılar inşa edilebilir Kaku bütün problemleri masaya koyup hepsine ayrı ayrı çözüm önerileri sunuyor, bunlara değinmiyorum ama çok ilgi çekici olduklarını söyleyeyim.

İşin maddi boyutuna eğilmemiz gerekirse kaynak problemi çekileceğini söyleyebiliriz, paradan ziyade ham madde yoksunluğu işimizi zora sokacak. Bir asteroidde 5,4 trilyon dolar değerinde doksan milyon ton platinyum olduğu ortaya çıkarılmış, paradan ziyade platinyum çok daha önemli, zira sekiz yüz beş iki milyonu trilyonsu dolarınız olsa bile Dünya'da 1 kilo platinyumunuz varsa parayı laboratuvarda platinyuma çeviremezsiniz. Uzaydan ne gelirse yakalamaya çalışacağız kısacası, bence şöyle kocaman bir ağ gerilse ve asteroidler o ağ tarafından yakalansa ihtiyaç duyduğumuz maddeleri er geç elde ederiz. Bilim insanları bu fikrimi bir düşünsünler. Telif istemez, insanlığa armağan ediyorum bu fikri. Mars'a gitmek için çok daha fazla kaynak gerekecek tabii ama yakın zamanda bunun başarılacağını söylüyor Kaku, Musk'tan NASA'nın çalışmalarına kadar pek çok ögeye değiniyor. "Mars'a düzenlenecek tarihi göreve katılacak ilk insanlar bugün muhtemelen hayattalar ve lisede gökbilimi dersleri alıyorlar. Başka bir gezegene yapılacak ilk yolculuğa gönüllü olması beklenen yüzlerce kişinin arasında olacaklar." (s. 72) Muazzam bir şey, şanslı itler. İyon motorları arkadan yavaş yavaş itecek, uçup gidecekler. Atmosferi yavaş yavaş ısıtmaya çalışacaklar, suyu çözecekler ve tarımı başlatacaklar, sonra kentleşmeyi mümkün kılacaklar, başka bir gezegenin koşullarında büyüyecek çocuklar doğuracaklar, Kaku'ya göre bu çocuklar Terra'yla bağı koparacak ve farklı bir kültürün, uygarlığın çocukları haline gelecekler, ABD'nin İngiltere'den kopması gibi bir şey. Daha ilginç bir şey var, Mars'a gidersek eve dönmüş olabiliriz. Milyarlarca yıl önce Dünya henüz dev bir eriyikken Mars soğumuş, ılıman bir iklime kavuşmuş ve geniş miktarlarda su kütleleri tarafından biçimlendirilmiş. Bilim insanları böyle bir ortamın DNA'nın doğuşu için ideal olduğunu söylüyor, panspermia nanesini de düşünürsek, Dünya'ya gelen DNA'nın serpilip canlıları, insanları oluşturduğunu da düşünürsek... "Bu kuram doğruysa bir Marslı görmek için tek yapmanız gereken, aynaya bakmaktır." (s. 82) Oha. Tabii atalarımız orada kendi başlarını yedilerse onlardan çok çok farklılaşmışız demektir, yine de Mission to Mars'taki gibi bir varlıkla karşılaşma ihtimali var, yine de var. Sonrasında yıldızlar, galaksiler, sicim teorisi, farklı uzaylar, farklı zamanlar, bir dünya şey. Kaku kafa beyin bırakmıyor, müthiş bir metin bu.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?
Blade Runner adıyla sinemaya uyarlandı, sonra devam filmi çıktı falan, bunları biliyoruz. Bilmediğimiz şeyler arasında PKD'nin 1960'larda nörobiyoloji alanındaki gelişmeleri takip edip etmediği var. Muhtemelen etmiştir, muhtemelen Budist öğretilerde öznenin bir başkasıyla aynılığa ulaşmasının tekamül anlamına geldiğini de biliyordur, peki insanı insan yapanın sağlıklı bir empati kurabilme yetisi olduğunu o zamanlarda, Ramachandran'ın Öykücü Beyin'inde anlattığına göre nörolojinin "el yordamıyla" ilerlemeye çalıştığı yıllarda nasıl bilmişti, sezmişti veya kurgulamıştı, bunu ölümüne merak ediyorum. Voigt-Kampff Testi androidleri ortaya çıkarabiliyor, filmde de birkaç androidin katledilmesini izliyorduk, PKD'nin bu testi kurgularken Toronto Empati Testi'nden haberi var mıydı acaba? Testin tarihçesini bulamadım bir türlü, muhtemelen o yıllarda yoktu henüz. 1969'da Hogan Empati Testi diye bir şey varmış ama Voigt-Kampff'ın içeriğiyle benzer bir içeriğe mi sahip, bilemiyorum. Sonuçta PKD'nin müthiş bir öngörü sahibi olduğunu söyleyebiliriz. İkinci mesele de insanın geçirdiği evrimle hukuki gelişmelerin aynı hıza sahip olmaması. Androidler insanların empatik niteliklerini taşımadıkları için öldürülüyorlar, peki biyolojik yapıları insanlarla hemen hemen aynı olan androidler evrimin bir parçası olmalarını göz önüne alırsak kendilerini insandan ayıran eksik parçaya, empati yeteneğine kavuşurlarsa? PKD bu durumun tersini ele alıyor, çeşitli zihinsel hastalıklardan muzdarip insanların Voigt-Kampff'tan geçemediklerini ve androidlerden ayrıştırılamadıklarını, en azından böyle bir tehlikenin var olabileceğinden bahsediyor. Burada nörolojideki son gelişmelere odaklanabiliriz. Ramachandran aynı incelemesinde beyin ameliyatı geçiren bir hastadan bahsediyor, hastanın beynindeki acı bölgesini bulma çalışmaları sırasında hasta acı çeken başka bir hastayı görüyor ve kendi acısının beyninde yaktığı ışığın aynısı yanmaya başlıyor, sanki beyinler arasında henüz keşfedilmemiş kolektif bir bağlantı varmış gibi. İkiz parçacıklara benziyor bu olay, evrenin herhangi iki noktasındaki eş parçacıkların aynı değişimlerden geçtiği keşfedilmiş, bir parça kara deliğe girip farklı bir uzay-zamana doğru yolculuğa çıkarken -teorik bir şey bu tabii- diğer parça eşinin özelliklerini aynen yansıtmaya devam ediyor, arada ışık yılları ve belki de başka evrenler olmasına rağmen. Bu durumda androidlerin evrim geçirip empati yeteneği kazandıklarını düşünelim, onlara insan diyebilir miyiz artık, insanı insan yapan en büyük nitelik empati mi? "Sonradan insanlık" diye bir şey mümkün mü? Harari ve Kaku bu konu üzerinde duruyor, bilimsel gelişmeler öyle bir ivme kazandı ki hukukun yavaşlığı gelecekte büyük problemlere sebep olacak. İnanılır gibi değil ama bir örneğini günümüzde bile görebiliriz, hayvan haklarına dair yasayı düşünelim veya en önemlisi, erkek egemen toplumun bütün çürümüşlüğünü gözler önüne seren kadın cinayetlerini ele alalım, mevzunun altındaki temel problemlerin varlığı bir yana, hukuk tam olarak uygulanmıyor veya uygulama geç kalıyor, bu yüzden her ay onlarca kadın şiddete uğruyor, öldürülüyor. Bir dünya aksaklığın yol açtığı rezilliklerin yanında bilincin başka formlara kavuşmasıyla birlikte insanlığı tekrar tekrar düşünmeye başlayacağız, hümanizm sonrası -insan merkezcilik sonrası diyelim- dönem çoktan beri teorileştiriliyor, çeşitli çıkarımlarla geleceğin dünyası oluşturuluyor. PKD'nin de ucundan kıyısından dokunduğu bu mesele ileride insanoğlunun en büyük problemlerinden biri haline gelecek. Neyse, metinde bunlara benzer pek çok mesele ortaya konuyor kısacası. PKD 2000'lerin başlarında geçiriyor anlatısını, elli yıl öncesinde biraz iyimsermiş, o kadar ilerleyemedik sonuçta. Kendimizi büyük ölçüde yok etmeyi başaramadık, toz bütün dünyayı ele geçirmeye başlamadı henüz -bu toz olayı Interstellar'ın senaryo yazarına ilham verdi muhtemelen- ve androidler kaçak göçek yaşamaya başlamadılar. Kaku yüz yıl sonra yapay zekalı varlıklarla bir arada yaşayacağımızı öngörüyor, bilimin üstel ivmelenmesi kısa sürede aklımızı alacak gelişmeleri ortaya çıkaracak kısacası. Bunun yanında çok daha öncelikli problemlerimiz var tabii, önce bir arada yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor.

Anlatı bir gün süresince yaşanan olaylara odaklanıyor ama nasıl bir gün, görmelisiniz. Rick Deckard sabah uyanıyor, eşiyle tipik tartışmalarından birini sürdürüyor. Iran'a göre androidler zavallı varlıklar, Mars'ta kapana kısılmış bir şekilde varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar ve arada sırada Dünya'ya kaçmaları hoş görülebilir. İnsanlık böyle düşünmüyor, özellikle Deckard. Öldürdüğü android başına 1000 dolar alıyor, dünyanın ayvayı yediği bir zamanda iyi para açıkçası. Elektronik bir hayvanları da var, koyun. Statü göstergesi, sınıf atlama aracı. Gerçek hayvanlar inanılmaz pahalı, elektronik olanlar satın alınabilir seviyede ama gerçek olmadıkları ortaya çıkarsa insanlar aşağılıyor sahiplerini, bu yüzden Deckard ve eşi hayvanlarının elektronik olduğunu gizliyorlar. Zaten birine, "Hayvanınız gerçek mi?" diye sormak büyük terbiyesizlik olarak görülüyor, ahlaki değerler sahip olunan metaların gerçek olup olmamasına göre biçimlenmiş. Böylesi bir dünyada pek çok şey gizleniyor veya daha sanal biçimlerde yaşanıyor, sanal ortamlardan biri, adını "empati makinesi" diye üfüreceğim bir şey. Tuşlarıyla duygu durumlarını ayarlayıp unutulmuş duyguları yaşayabiliyor karakterler, başkalarıyla empati kurabiliyorlar, böylece zaman da geçiyor, tozlar bir süreliğine unutuluyor. Kıyamet sonrası zamanlar yeni inançlar da yaratmış, gerçek yaşamın da sanaldan aşağı kalır yanı yok açıkçası. Mercerizm denen bir nane var, Mercer denen varlığın/adamın müritleri yeni dünyaya yeni emirler vasıtasıyla uyum sağlayabiliyorlar, bunu "tavuk kafa" denen tipler de başarabiliyor. İnsanın beyin yapısı bozunuma uğramış durumda, bazı insanlar bilişsel yetilerini kaybederek bitki olmaya doğru hızla yol alıyorlar, bunlara önce "tavuk kafa", sonrasında "karınca kafa" veya benzeri bir şey deniyor. John Isidore'la karşılaştığımız zaman tavuktan hallice kafasının aşık olma açısından işlevselliğini yitirmediğini anlıyoruz, yarısı boş bir apartmanda yaşayan adam alt katına taşınan kadına aşık olacak, sonrasında kadınla kadının arkadaşlarına yardım elini uzatacak ama önce Deckard'ın bölümlerine bakmalıyız. Dedektifin öldürmesi gereken beş android var, yeni modeller ve insanlardan ayrılmaları çok zor, Voigt-Kampff Testi'nin işe yaradığı söyleniyor ama birtakım şüpheler var, insanların android sanılıp öldürüldüklerine dair söylentiler dolaşmaya başlayınca androidleri üreten şirkete gidiyor Deckard, kısa süre önce avın başındaki Dave Holden'ın androidlerce saldırıya uğrayıp ekarte edilmesinin ardından avın başına getiriliyor ve amirini indiren androidlerin peşine bu kez kendisi düşüyor. Filmin başladığı sahnedeyiz şu an, Deckard mekana gelip Rachael Rosen ve Eldon Rosen'la tanışıyor, Rosen Şirketi'nin esas elemanları. Bu noktadan sonrası av-avcı ve insan-android tanımlarının muğlaklığı üzerinde kurulu. Deckard, Rachael'a testi uyguluyor ve kandırılmanın kıyısından dönüyor, testin güvenilirliğinin çok düşük olduğu ortaya çıkıyor, androidler varlıklarını sürdürebilir, tabii ortaya çıkıp öldürülmezlerse. Kaçmaca, kovalamaca, insanın temel niteliklerini taşıyan androidleri eskisi gibi düşman olarak görememece, Deckard günün başında androidleri katil olarak görürken günün sonuna doğru fikirlerini toptan değiştirecek noktaya doğru yaklaşıyor ama karar vermek zorunda, ya düzenin sürmesini sağlayan piyonlardan biri olacak, ya da, eh, başka bir şey olmayacak zaten.

PKD'nin insanı terste bırakan oyunlarının en iyilerinden biri bu metinde yer alıyor. Mercerizm ve karşı güç olarak muhalif bir radyo programı yapımcısı, PKD'nin tipik düalizmini oluşturuyor, iki inançtan hangisi ağır basarsa insanlar o tarafa çekiliyor ama mutlak bir gerçek, mutlak bir doğru veya yanlış yok. Olay örgüsünün içinde Deckard'ın android olup olmadığından bile şüphe ediyoruz, android avlayan bir android olarak varlığını sürdürüyor olabileceği fikrinden kurtulamıyoruz bir türlü, zira android olduğunu bilmeyen androidler ortaya çıktıkça kimin ne olduğu iyice muğlaklaşıyor, bilinmeyenin içine doğru çekiliyoruz. Kurulan muazzam bir tuzaktan bahsetmeliyim, Deckard'ın ölümle burun buruna geleceğini hiçbir şekilde çıkaramayacağımız durumlar yaşanıyor, androidler şahane planlar kuruyorlar ama empati yetenekleri davranışlarında birtakım tutarsızlıklara, bozulmalara yol açtığı için eksiklerini iyi gizleyemeyenler hemen ortaya çıkıyor. Deckard'ın uğraştıkları sona kalan zeki tayfadan gerçi, bulunmaları kolay olmuyor. Liderlerinin sesini dinliyorlar, bunu Deckard da yapıyor ve iki ilahi güçten birinden yardım alıyor, Musa'nın dağa çıkıp Tanrı'yla konuşması gibi. Dinler tarihinden referanslar aralara derelere iyice serpiştirilmiş, dikkatli okur bulabilir bu göndermeleri.

PKD'nin en iyi metinlerinden biri, söyleyecek fazla bir şey yok.
Yanıtla
10
11
Destekliyorum  3
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Centuria Yüz Küçük Irmak
Prospektüse, fişlerin arkalarına, bulduğu her kağıda şiirlerini yazan Orhan Veli Kanık mıydı, Behçet Necatigil miydi? Necatigil'i yakıştırıyorum ben, her bir kağıdı yazdığı şiir için ev olarak düşündüğünü hayal ediyorum, hoşuma gidiyor. Evin içine yazılan ev, insanlar ayrı ev. Mekanı açan mekanlar yine çevrelenmiş, kapalı ama iki kısıt birbirini genişletebiliyor, bu güzel bir imge. Brautigan okuyorum, bir kitabını oluştururken şiirlerini tohum kılıflarına yazmış, kağıtları toprağa öylece atarsanız bir süre sonra yeşerecek, kağıdın kendini doğuran kaynağa döndüğünü göreceksiniz. Biçimlerin, formların yazma edimini doğrudan etkilemesi ilgi çekici bir şey, Manganelli'nin kendi hikâyesi var bu konuda ama önce Semi Rifat'ın, çevirmenin önsözüne bakalım, anlatacağım şeyler bu önsözden. "Centuria" Latincede Roma lejyonlarının yüz kişiden oluşan temel birimini belirtiyor, bir takım, bütünlük. Boccaccio'nun ve Nostradamus'un metinlerinden de esinlenmiş olabilir Manganelli, başka yüzlükler de yazmış ama elimizde sadece bu kitap var, diğerlerinin çevirisi yok sanırım. Tavanarası bir metnini daha basmış yazarın, YKY'den başka bir metni çıkmış, o kadar. İki kitap da ortalıklarda yok, tekrar basılmamış. Tavanarası zamanında iyi yazarların metinlerini basmış. Mario Benedetti, Erlend Loe, birkaç yazar daha. Yürümemiş ne yazık ki, yine de hoş bir çabaymış. Neyse, Centuria 1979'da Viareggio ödülünü kazanıyor, bu sırada Manganelli Calvino'yla tanışıyor, Calvino metni çok beğenip Fransız yayınevlerine öneriyor, metin Fransızcaya çevrilip basılıyor, kopup gidiyor sonra. Fransızların özellikle aşina olduğu bir biçeme sahip olduğu için beğenilmesi doğal, içeriğini doğrudan alıntılayayım: "yüz kısa anlatıdan oluşan ve 'yüz küçük ırmak roman' alt başlığını taşıyan, yazarı tarafından da 'uçsuz bucaksız ve hoş bir kitaplık' olarak tanımlanan Centuria, klasik ya da modern anlamda bir roman değil kuşkusuz; birden yüze kadar numaralandırılmış bu anlatılar, hangi numarayı taşıyorlarsa o numarayla adlandırılırlar, her biri kendi içinde bir evren olan mikrokozmoslardan oluşmuş bir makrokozmos olarak algılanabilir. Tarihsel ya da coğrafi iletilerden yoksun olan bu küçük 'bütünler'de anlatılanlar, kim oldukları belirsiz, tanınmayan kişilerle, fantastik varlıklarla, kişileştirilmiş soyut kendiliklerle ilgilidir." (s. 9) Devamında bütün varlıkların bir arada olabildikleri bir anlatı dünyasının açabileceği sayısız kapıdan bahsediyor Rifat, yaşayanlarla ölülerin bir arada bulunabildiği, masal kahramanlarıyla günümüz insanının mücadeleye girebildiği bir kurmaca biçiminin herhangi bir formüle, bir tekniğe bağlı olmadan çatılması ve benzerlerinin türetilmesi başarılı bir oyunculluğu gösteriyor. Gerçi formül vs. yok dedim ama en baştaki meseleye bağlayacağım, Manganelli bir röportajında normalden biraz daha büyük boyda daktilo kağıtlarına sahip olduğunu, bir sayfayı geçmeyecek biçimde anlatılar kurma fikrinin o kağıtlar vasıtasıyla aklına geldiğini söylüyor, elinde o kağıtlar olmasaymış bu metni asla yazamazmış. Başka bir röportajında kağıtların sadece bir yüzünü kullanma kararı aldığını ve kendine bazı kurallar koyduğunu söylüyor, asla birbirini izleyen öyküler oluşturmayacak, anlatıdaki karakterler hiçbir şekilde birbiriyle karşılaşmayacak, her anlatı kendi kendine yetecek, böyle şeyler. Kimi durumların birbirine benzediğini söylüyor, karakterlerin karşılaşmama kanununa harfi harfine uyduklarını söyleyebiliriz ama farklı öykülerde şöyle bir başlarını uzatmış olmaları son derece mümkün, uyumayı seven adamın başka bir parçada uyandırılmayı sevmeyen adam olarak ortaya çıkmadığını söyleyemeyiz, belli davranış örüntülerine sahip karakterlerin farklı parçalarda varlıklarını davranışlarıyla sürdürmediklerini de söyleyemeyiz, aslında o kadar da bağımsız değil parçalar, yine de birbirini önceleyip sonralamadığı için bir bağıntı aramak pek de doğru olmaz, yazarın niyetinin parçaları eser miktarda da olsa bağımsızlaştırdığı söylenebilir. Bir ayda yazılmış bu parçalar bir de, her gün üç parça. Belki de üçlü üçlü okumak lazımdır, belki o zaman farklı bağlar ortaya çıkarılabilir. Ben öküz gibi okudum kitabı, ince işe girmedim, parçaların anıştırdığı başka parçaları not almaktan fazlasını yapmadım. Okur bilir artık, herkes kafasına göre.

Calvino'nun önsözüne geliyorum, Manganelli'nin 1964'te çıkan ilk kitabıyla birlikte İtalyan edebiyatına yeni bir soluk getirdiğini söylüyor. "Zamanı gelmişti. İtalyan yazını yirmi yıldır benzersiz bir yazara, her tümcesiyle eşsiz, dil ve düşünce oyunlarında tükenmez ve dayanılmaz bir yaratıcıya sahip artık: Şimdiye kadar da Fransızcaya hiç çevrilmemişti yapıtları." (s. 11) Calvino önceden de biliyormuş sanırım Manganelli'yi, Corriere della Sera'da ve büyük tirajlı haftalık yayınlarda Manganelli soyadı sıklıkla görülüyormuş. Başka ne diyor, Manganelli'nin Rönesans ve Barok arasındaki İtalyan anlayışına bağlandığını, bu yüzden edebi açıdan en yalnız kişi olduğunu söylüyor, 19. ve 20. yüzyıl edebiyatına çok uzak, eski zamanların sesini günümüze getirip yeninin biçimini şekillendiren bir yazar olarak Manganelli, geleneği ve avangardı bir arada taşıyor. Bunlardan başka yüz parçanın birkaçını konuları itibarıyla bölümlere ayırmış Calvino, benzer konseptlere sahip parçalar sırayla okunabilir, birden yüze sırayla okumak şart değil. Ben sıradan okudum, otuz parçalık aradan sonra aynı noktaya çıkan anlatıları birbirine bağlamak iyi bir okur çalışması olabilir. Yine okur bilecek bunu.

Adamların olgulara göre biçimlenen yaşamları temel bir izlek, birkaçını inceleyeyim. Seksen dördüncü parçada yaşamının alegorilerden oluştuğunu fark eden bir adam var, gece yarısı uyanıyor ve yaşamıyla ilgili bambaşka bir bilinç boyutuna geçiyor. Yanında yatan eşi adalet alegorisi olabilir, disiplin alegorisi de olabilir. Evlenmelerinden önce kadın yaşam alegorisiydi belki, evlendikten sonra dünya alegorisi haline geldi. Çocuklar gelecek alegorisi, sevgilisi küçük düşme alegorisi, kendisiyse alegorileri anlamada yetersizlik alegorisi. Belki. Bir daktilo kağıdı iki sayfaya denk geliyor, hep iki sayfalık parçalar okuyacağız ve açık metinlerden kendi anlamlarımızı da çıkarmaya çalışacağız. Sekseninci bölümü Bokun Tarihi'ni okuduktan sonra okumak iki metni birbirine bağlar, metinleri genişletir, iyi olur. Tuvalet bekçiliğine atanan adam önce onurunun kırıldığını düşünür ama gelip giden insanları gördükçe tuvaletin, dışkının, besinin ve yaşamın ne olduğunu tekrar tekrar düşünerek boşaltım işleminin yan anlamlarını görmeye başlar. İşemek ölümü kabul etmek demektir, kentin farklı yerlerinden gelen insanlar yan yana dururlar, işlerini görürler ve aynı yok oluşun bir parçası haline gelirler. Cinsel organların kullanım biçimi insanların çözemediği bir belirsizliğe yol açar, yüzlerdeki durgunluğun bir sebebi bu anlam krizidir belki. Çürümenin ironik bir yanı vardır, sürmezse başka tür bir çürümeyi peşinde getirecektir. Karbon bazlı yaşam formuna sahip olduğumuz için oksijeni ve evrensel çözücü olan suyu, bedenimizi ortadan kaldırmak için yegane etkenler olarak görebiliriz. İşin kötüsü, bunlara muhtacız ve yok edicilerimizle birlikte var olmak zorundayız. Süreğen çürümeye boyun eğmek ilahi bir yönelimi doğurduğu için tuvalet bekçisi "kendi çişliğini bir kilise, kendini de ayin yöneten bir papaz" olarak görmeye başlıyor haliyle, oluşa boyun eğmenin alegorisine bu parçayı örnek olarak gösterebiliriz. Doksan dokuza bakıyorum, dünyadan kurtulmaya çalışan adamın beden hareketleri karşılıyor. Teslim olma pozisyonunu arıyor adam, fikrince bu pozisyonu bulabilirse zihinsel olarak bu dünyadan kurtulabilir, bedenin biçimi zihni özgür bırakabilir. Bedenin isyanlarına şahit olmasak da dünyanın yarattığı ağrıya rastlarız ara ara, bacaklar dünyayı sert ve acı çektiren bir kılıf olarak algılar, kollar kurtuluş organlarıdır ama dumura uğradıkları için bacaklarla aynı işleve sahiptir, ağrı yaratır. Tırnaklar için dünyanın başka önlemleri vardır, tırmalama eylemi acı vericidir. Dünyanın başlangıcına ulaşmaya çalışan adamın bütün istencini bir araya getirdiğini görürüz, ölümün yanında yürür gibidir, işkenceyi kabullenip teslim olma anı geldiği zaman bedeninin gerçekten de kurtulduğunu görür ve nihayetinde uykuya dalar. Dünyadan kurtulmanın en güzel yolu için övgü. Yüzüncü parçada tipik bir oyunculluk var, Calvino'nun metinlerini andırıyor bu parça. Bir yazar, bir yazar üstüne bir kitap yazıyor, ikinci yazar iki yazar üzerine iki kitap yazıyor. Kitaplar ve yazarlar artıyor, sonra kurgu tepetaklak ediliyor ve yazarları yazan ilk yazarın sonunun gelmesiyle metin sona eriyor. On numara bir son, parçaların hepsini derleyip toparlıyor.

Manganelli ertelenmemesi gereken bir yazar. Manganelli gerçekten ertelenmemeli. Yenilikler taşıyan bir biçem kurmuş, şahane. Nitelikli okurun ve yazarın ilgisini çekecektir.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karaçam Ormanı’nda
Ekim 16, Karaçam Ormanı Buluşmaları için PEN International'ın davetlisi olarak Türkiye'nin orta batısındaki ormanda yaşayan kadın yazarın orman evine geliyor anlatıcı/yazar. On altı saatlik uçuş, yedi saatlik otobüs yolculuğu, Anadolu'nun derinliklerine varış. Göçmenliğinin ilk zamanlarında servis şoförlüğü, donat pişiriciliği gibi işler yaptıktan sonra gece bekçisi olarak çalıştığı sırada karanlık koridorları adımlıyor, yazdığı üç romanı düşünüyor, bir roman daha yazmak için elinde malzemesi varken davet mektubu gelince unutulduğunu düşündüğü yere geri dönmek istiyor, tam da unutulduğu düşüncesine alıştığı sırada, ülkesinden ayrılalı on yıl olmuşken. Yola çıkmadan önce Avusturyalı birkaç yazarın kitaplarını kütüphaneden ödünç alıyor, belki Gerhard Roth da vardır aralarında ama Bernhard kesinlikle var ki Balkış'ın metni Thomas Bernhard'ın metinleriyle, üslubuyla kurulu. Anlatıcı/persona/karakter bütünlüğünden anlatının geçtiği coğrafyaya, bir eseri ortaya koymanın imkanından/imkansızlığından düşünsel mahvoluşlara kadar. Metnin biçimi Don'u andırıyor daha çok, Bernhard'ın sonraki metinlerinde yer alan külçe anlatının yekpareliği yerine anlatı parçalarına, paragraflara yer verilmiş, çok parçalı bir yüzleşme, arayış, şahitlik. Anlatıcı ve diğer katılımcılar "içeride-dışarıda" temalı metinlerini yazacaklar, metin kitaplaşacak ama öncesinde yazar kadınla çıkılacak yürüyüşler, ormanın karanlığında düşünülecek durumlar var, şahitlik edilmesi ve anlatılması gerekiyor. Kadın yazarın iki yıllık tutukluluğu ve sonrasında -tıpkı tutuklanması gibi- hiçbir neden yokken salınması on yıl öncesinin hatırlanacak olaylarına karışıyor, anlatıcı Türkiye'den göçmeden önce Barbaros Bulvarı'nda kadınla göz göze geldiklerini hatırlıyor, on yıldan sonra karşılaşıyorlar, anlatıcıyı köy meydanından alıyor kadın, "hiç tanımadığı ve daha önce hiç okumadığı" bir yazarın gelmesine seviniyor, hakkında hiçbir şey bilmediği biriyle konuşmak daha temiz kesikler, izler bırakabilir, kendisi daha rahat anlatabilir, anlatıcının onun kitaplarını okumuş olmasına rağmen. Yazar kadının anlatıcının üzerinden anlatı kurma çabasını şurada görebiliriz: "Yaşadığınız yer hakkında hiç konuşmamış olduğunuz halde ben sizi yaşadığınız yerde hayal edeceğim ve bütün ıslah edilmiş düşüncelerim bana en büyük huzursuzluğu yaşatmak üzere geri gelecek." (s. 16) Sonrası akış, yazar kadının düşüncelerinin anlatıyı işgal etmesi ve anlatıcının bir kayıt cihazı olarak kayda geçmesi. Yazarın yazdığı metni okuduğumuz fikrini unutmazsak, yazar kadının düşünceleri üzerinden yazılan bir metnin yazarının aslında yazar kadın olduğunu da düşünürsek, iki karakterin de yedi yıldır yeni bir şey yayımlamıyor olmasını göz önünde bulundurursak yazarın neliği iyice muğlaklaşıyor, ortada sadece hikâye kalıyor denebilir. Akışa bakalım: Kadın yazar tutuklanmadan hemen önce henüz ölen bir yazarın evindeki anma toplantısına katılıyor ve Karaçam Ormanı'ndaki inzivasına çekildiğinde ölü yazarın sessiz misafiri olmayı sürdürmek istediğini düşünüyor, böylece Gombrowicz'le aynı düzlemde -sözcüğün tam anlamıyla- var olabiliyor, serbest bırakıldıktan sonra gittiği Arjantin'de Gombrowicz'in yirmi küsur yıllık sürgünlüğünü kendisininkine ekliyor, Polonyalı yazarın Almanlar yüzünden kopan kökünün metinlerindeki anlamsal kopuşlara, absürdlüğe açtığı yolları kendi yaşamında arıyor, yazdığı metinlerde bulup bulmadığını bilemiyoruz, Buenos Aires'ten getirdiği, sonrasında İstanbul'da geliştirdiği ve kısa süreli Polonya ziyaretinde kurduğu anlatıyı tüm geçmişiyle aktarmaya çalıştığı, Şırnak'la ilgili yazısı yüzünden hapse atılmasından, hapishanede okuduğu kitaplardan, Buenos Aires'te tanıştığı diğer göçmenlerin anlatıverdikleri veya gösteriverdikleri acılardan çıkarıp ortaya koymak için uğraştığı metni anlatıcının anlatımında bulabiliriz, belki yazmaya çalışıp yazamadığı romanı, "Gombrowicz saplantısını" taşıyan metni sözleriyle oluşturmuştur, anlık bir yaratı, bir metni yazamayacak olmanın antitürevi, sabahın beşinde evden polislerce götürülmenin, sorgulanmanın, ranzalara yerleşmenin, inzivanın ve göçün hapiste başlamasının nedeni "etkisi zayıf bir yazı" ise daha iyi bir yazıyı yazamamış olmanın telafisi sözlerle sağlanabilir, metinde Amras-Watten anılmış ama Yürümek • Evet tarzı anlatıların içindeki bir anlatı sözler yoluyla ortaya çıkıyorsa, insansızlıktan taşmak bir başkasıyla mümkün oluyorsa hapisteki sosyal iğdişliğin etkisinden de bahsedilebilir, cezaların en acımasızı olduğu söylenen "habersizlik", dış dünyanın hiçbir çatlaktan içeriye girememesi koğuştakileri hiçliğe aynı ölçüde ulaştırır, Gombrowicz'in Günlükler'inin defalarca okunmasına yol açabilir, defalarca okunan bir metnin insanı iki türlü yolculuğa çıkardığı söylenebilir, ilki okurun zihinsel yolculuğu ve ikincil tür olarak fiziksel yolculuğu ama fiziksel yolculuk bir süre daha beklemek zorunda, önce zihinsel göç gerçekleşmeli, Gombrowicz'in adımları izlenmeli, Arjantin'deki, Paris'teki günleri üzerine düşünülmeli, sonrasında okurun yolculuğunun yazarın zihinsel ve fiziksel yolculuğuna denk düşmesi gerekli, Arjantin'e gidilmeli, Polonya'ya, bu yolculuk ormanda son bulmalı, geçmişte yapılan işlerden utanılmalı bir yandan, verilen röportajlar okunduğu zaman utanılmalı, alınan veya alınmayan ödüllerden utanılmalı, Bernhard'ın tekrar tekrar bahsettiği meseleler kadın yazar tarafından ormanda, Anadolu'nun batı taraflarında, çiftçiler ve kasabalılar arasında çınlamalı, yerli bir ses bizim toprakların acılarını ve nefretini anlatmalı, başka metinlerin uçlarını kendi metnine saplayıp yapmalı bunu, yapmalıydı, bu yapılmalıydı ve yapıldı, "doğurgan bir delilik" dile geldi ama bunun bir delilik olması, akıp giden zamanın iyileştirmemesi, iyileşmenin umulmaktan öteye gitmemesi, ölülerin huzuruna imrenilmesi, bir metnin budanıp aslına ulaşması gibi meselelerden sadece birini çekmek gerekirse sonuncusu çekilmelidir ki okunan metnin ne kadar budandığı düşünülebilsin, Bernhard bir röportajında insanın bütün hayatını metinlere sığdıramayacağından, üç bin sayfa yazsa bile bunu başaramayacağından, mutlaka bir şeylerin dışarıda kalacağından, unutulacağından ve bu unutulanların asıl anlatılmak istenen, anlatılması gereken şeyler olduğundan bahsediyordu, aynı bahsin benzerini kadın yazarın da açtığını görmek pek şaşırtıcı değil, beş yüz sayfa yazdıktan sonra metni yüz elli sayfaya indirmek için iki yılını harcadığını söylerken belki de asıl anlatmak istediklerini attığını düşünüyor olabilir, böylece yazmak istediği, yazmayı bitirdiğini düşündüğü metni hiçbir zaman yazmamış olacaktır, ortaya çıkan her zaman başka bir metin olacaktır, yazma istenci belli bir ölçüde kaybolsa da her zaman başka bir metni yazarken bambaşka bir metne yol alınacaktır ya da bunların hiçbiri geçerli değildir, kadın sadece metni daha yüklü hale getirmeyi düşünmektedir, devletin bir yazarı öldürüp sonra da cenaze namazını kıldırmasını en kısa ve yoğun biçimde anlatmayı istemekte, bu isteğini yerine getirmek için biçim, neden, bir şey aramaktadır ama bulduğu şeyler belki de karakterler tarafından zorlanmakta, ortadan kaldırılmaktadır, üç karakterin bir anlatıyı nasıl darmadağın ettiğinden bahsedilmesi yine olamamaya denklenmektedir, insan olmanın yeterince parçalandıktan sonra mümkün olamamasına, parçaların gerçekliklerinin bir araya getirilmesinin imkansızlığına, Karaçam Ormanı'nın bir limbo olmasına varmaktadır bu düşünülenler, geçici olarak çok, kalıcı olarak tek kişilik bir limboya. "Çıplak tenimin, güneşin kavurduğu çıplak derimin gün geçtikçe kıllandığı, beni koruyan, ısıtan bir kürke dönüştüğü bir hayvanım. Soğukta öbürlerinden ayrılmış, yalnız kalmış, kürkünün içindeki sıcaklıkta ancak hayaller kurabilen bir hayvan. Karda sessizce adımlayan ve geriye baktığında hiç titremeksizin duran göllerin ve ovaların önüne kattığı yabanıl bir şey. Ben bir hayvanım, demişti kadın yazar, ben Roza değilim." (s. 111)
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tam Benim Tipim
Dünya artık eskisi gibi değil, her yazıya bakıp karakterini çıkarmaya çalışıyorum. Zehirlendim. Evimin karşısındaki dükkan Helvetica kullanmış, ciddi bir dükkan. Sahibini tanıyorum, gömlekleri büyük bir ciddiyetle ütüler. Üç yıldır kullandığım çantamın askılığını kopardığım zaman götürüp bırakmıştım, iki hafta boyunca aynı ciddiyetle yapılmayı beklemişti güzelim çanta. Camdan baktığımda görebiliyordum, öylece bekliyordu. Adam malzeme almaya gidemediğini üç defa söyledi, aynı ses tonuyla ve aynı yüz ifadesiyle. Sonra, "Beyefendi," diye seslendi bir gün, "çantanız hazır." Neler olduğunu anlamamıştım, şimdi anlıyorum, Helvetica olmuş. Trebuchet var yanında, yazılım firması. Trebuchet nedir biliyoruz, mancınığın bir farklı versiyonu. Kuleye benzer daha çok, dikine durur, bir uçtaki ağırlık kesildiği zaman diğer uçta taşıdığı ağırlığı uzaklara fırlatır. Filmlerde kaleleri, dağı taşı yıkan silah budur. Yani nedir, iddialıdır. Demek ki iddialı bir firma ya da, "Bize şöyle güzel bir yazı hazırla birader," demişler, hazırlayan da, "Bu güzel gözükür, he bu olsun," demiştir, tamam bu iş. Tipler çok şey anlatsa da bizde pek karşılıkları yok, bilinçli tercihleri görebilecek durumda değiliz, okuyup geçiyoruz. Aslında iyiymiş, öbür türlü yaşanmaz çünkü. "Niye bu karakteri kullanmışlar, Courier kullandıklarına göre biraz klasik takılan adamlar bunlar" diye diye insan delirir. Bu arada epigrafta 1936'dan bir haber metni var, olduğu gibi alayım: "Budapeşte'de, cerrahlar 17 yaşındaki bir matbaacı çırağını ameliyat ettiler. Sevgilisini kaybedince üzüntüden kendini kaybeden Szabo, onun adını kurşun harflerle kalıba dizmiş ve yutmuştu." (s. 7) İnanılmaz bir şey, çağrışımlarını düşünsenize. Metnin bir yerinde geçiyor, suya atılan kitapların çözünürken sözcüklerin dağılmasıyla dünyanın da dağılmaya başladığına inanıldığı söyleniyor örneğin, harflerin doğurduğu onca anlamın ortadan kalkarken esinlendikleri dünyadan bir şeyler götürüp götürmeyeceğini kim bilebilir? Karakterlerin anlamları, ortaya çıkış hikâyeleri, yol açtıkları infialler, toplumu değiştirme ve yönlendirme biçimleri, hemen hepsi var bu araştırmada. Domingo'dan çıkan ikinci Garfield kitabı bu, ilki mektubun tarihçesiyle ilgiliydi sanırım. Şimdi üşenmeyip kalkıyorum, kitabı yığının arasında bulmaya çalışıyorum. Buldum, Mektup: Yazışmanın Hayli İlginç Tarihi. İlginç bir metne benziyor bu da, sıraya koyayım. Neyse, Garfield bu araştırmasında karakterlerin yol açtıkları ilginç olaylara kısa kısa değiniyor, uzun bölümlerde tasarımcıların uğraşları sonucu ortaya çıkan temel fontlara odaklanıyor. Genellikle resimle ilgilenen insanların bir süre sonra kaligrafiyle uğraşmaya başlamaları sonucu çıkıyor yeni fontlar ama çocukluklarından itibaren harflerle ilgilenmeye başlayan sanatçılar da var, onlar doğrudan harflerle boğuşmaya başlayıp sadece bu işle uğraşıyorlar ve pek de bir şey kazanamıyorlar ne yazık ki, ABD'de mahkemeler teliflik bir yaratımın ortaya çıkmadığı yönünde kararlar vererek aşırma olaylarını neredeyse yasal hale getirmişler ve karakter mucitleri yoksulluk içinde ölmüş bir dönem, şimdi haklar yeni yeni veriliyormuş, hatta Fransa'da bir şirket tescilli bir fontu kullandığı için davalık olmuş, sağlam bir tazminat ödemiş, bir sürü şey. Gutenberg'den itibaren harflerin yolculuğunu anlatıyor bu metin, Steve Jobs'ın font düşkünlüğünden Apple'ın ürünlerindeki karakter çeşitliliğine, çizgi romanlardaki karakterlerden Comic Sans'ın dünya çapında uyandırdığı nefrete kadar pek çok mevzu. Bazı karakterler okuyanda aşağılanma hissi uyandırıyor, bazıları feminen, bazıları aşırı maskülen, bazıları çok ciddi, bazıları ciddiye alınası değil derken o kadar çok meselenin arasında kalıyoruz ki bunalıyoruz ister istemez. Yine de çok ilginç olaylar var, Garfield karakterlerin tarihini anlatırken olabildiğince eğlenceli olmaya çalışıyor, iyi. Arada derede kalmış iki şey var, onları vereyim. Serif ve sans serif, tırnaklı ve tırnaksız anlamına geliyormuş. Harflerin orasından burasından çıkan uzantıları düşünün, onlar varsa karakter serif mesela. Bir de Yeni Zelanda'daki olay var, bir kadın resmi bir yazışmada Caps Lock'ı açık unutuyor ve bütün harfleri büyük yazarak atıyor e-postayı. Kovuluyor bir süre sonra, dava açıyor, canavar gibi para harcıyor ve nihayetinde işine dönüyor. Çok ilginç şeyler var, karakterlerin tarihi bir süre sonra sıksa da bu ilginçlikler için okumaya devam etmek istiyorsunuz. Araya son bir bilgi: Comic Sans ve Trebuchet disleksi hastası çocuklar için ideal fontlarmış, rahat ve tehditkar olmamaları sayesinde diğer fontlardan daha iyi geliyormuş çocuklara. Dislektik iki öğrencim var, zeki çocuklar ama okumayı sevmiyorlar. Keşke bilseydim önceden bu font olaylarını. Her hafta bir korku öyküsü bastırıp dağıtıyorum bir iki sınıfa, çocukların hoşlarına gidiyor. Pazartesi iki öyküyü bu karakterle bastırıp vereyim, belki işe yarar. Neyse, Gutenberg'in ilk harf biçimcisi olduğunu biliyoruz, 1454-55'te bastığı 1282 sayfalık İncil için üç yüz farklı harf biçimi dökmüş, yap bazlı mürekkepleri geliştirmiş ki su bazlıların metale yapışma problemi ortadan kalksın. Sonrasında Schoeffer geliyor, kaligrafi eğitimi aldıktan sonra Gutenberg'in yanına gitmiş ve ikisi birlikte çalışmaya başlamışlar, olay büyümüş, Caxton adlı İngiliz matbaacı olayın inceliklerini öğrendikten sonra matbaayı İngiltere'ye götürmüş, Chaucer'ı ilk basan matbaacı olma onuruna erişmiş. Uluslararası standartların belirlenmesinde kendisinden yararlanılmış, puntonun hem yazıyı hem de harflerin espasını standart bir biçime getirmesi sağlanmış. ABD'de 1 pt 0,351 mm, Avrupa'da 0,376 mm mesela, kağıt boyutları arasında da farklar var, Amerikalılar yeni dünyanın biçimlerini yaratmışlar resmen.

Araya kısa bir hikâye, Gill Sans. Eric Gill 1928'de bulmuş bunu, karakter Penguin Books'tan BBC'nin programlarına kadar pek çok yerde kullanılmış. İngiltere'nin milli fontu gibi bir şey olmuş kısaca. Gill'in söylediği bir şey ilgimi çekti, harflerin şekillerinin güzelliğini duygulara bağlı değilmiş, "O"nun yuvarlaklığının çekiciliği onun bir elmaya, bir memeye veya dolunaya benzemesinden gelmiyormuş. Şu ilginç: "Harfler şeylerdir, şeylerin resimleri değil." (s. 51) Göstergebilime dokunan bir şey, Foucault için bir tartışma konusu olabilirmiş gayet.

Albüm kapaklarında kullanılan fontların hikâyelerini göreceğiz, Coldplay'in Parachutes'u var, The Beatles'ın Yellow Submarine'inden Starr'ın davulundaki logoya kadar kullandığı çok sayıda font var, ilginç hikâyeler de cabası. Mesela takım elbise giyme olayını Epstein bulmamış, McCartney çocukluğunda birörnek giyinmiş şovmenleri görünce çok etkilenmiş ve yıllar sonra bu fikri hayata geçirmiş, buymuş mevzu. Gorillaz, gotik Motörhead, Floydian fontlar, Rolling Stones'un karakteristik R'si, aklınıza gelebilecek ata fontlardan hemen hepsi incelenmiş. Bazısına kısa bölümler ayrılmış, genellikle sebep oldukları dikkat çekici olaylar anlatılmış. Uzun bölümlerde doğurdukları yan karakterlere de yer verilmiş, Helvetica'nın krallığını düşünelim örneğin. Fransa'nın resmi fontu olacakmış neredeyse, hemen her yerde kullanılıyormuş ve hemen çeşitlemeleri türetilmiş, telifsiz olduğu için de hızla yayılmış. Bilinenler dışında uçlardaki denemeler de yer alıyor, on yüz bin milyon baloncuktan oluşan fontlar, İsa'nın başına geçirilen dikenli zımbırtıdan doğan dikenli harfler, bir sürü detay.

Harflere, harflerin anlamlarına ve biçimlerine azıcık ilginiz varsa dalıp gidersiniz, öyle iyi ve derinlikli bir metin.
Yanıtla
7
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Thomas Bernhard'la Konuşmalar
"Thomas Bernhard kendisiyle röportaj yapılmasına hemen hemen hiç izin vermemiştir. Kendisini ve işini, yaşamını ve yaşam koşullarını medyanın baskınından, kamuoyunun ele geçirmesinden korumuştur." (s. 9) Adamın camından içeri mektup, taş ve çeşit çeşit nesne atarlarmış, mektuplarda ölümünün dört gözle beklendiği bile yazılmış, tabii onca tantanadan sonra oluyor bunlar. Bernhard Avusturya'yı ve Avusturyalıları iyice gömdükten sonra hızla büyüyen nefret dalgasından kaçmak için köy evi almış üç tane, evleri genişletme ve tadil etme çabalarını ölümüne kadar sürdürmüş. Yazmaktan başka bir oyalanma biçimi bulmuş ama bu eylemi yazıdan ayırmak pek doğru değil, karakterlerinin çoğu bir eser üzerinde çalışıp işini tamamlamadan öldüklerine göre onca insanı kendi uğraşından yola çıkarak yarattığını söyleyebiliriz, gerçi bunun tersi de geçerli olabilir. Tamamlanamayacak bir metin, çalınamayacak bir konçerto, yarım kalmışlığa dair her şey ortada duruyor, Bernhard metinlerini her ne kadar teknik olarak sonlandırabiliyorsa da aslında devamın gelebileceğini sezeriz, sanki yarım bırakmak istiyormuş gibi. İnsanlarla ilişkilerini de bu bağlamda değerlendiriyor röportajlarından birinde, onların arasına karışıp iletişim çabasına girmeden yaşayıp gitmek istiyor ama yarımlık bu, yaşamının her anında bitimsiz uğraşlarla boğuşur, nokta koyabildiği bir şey olduğunu sanmam. Tamı arayış, Bernhard'ın gayesi bu olsa da ölüm her şeyi yarıda kesiyor, bu yüzden hiçbir şey eksik parçasına kavuşamıyor. Röportajlarında bile bu durum var, gerçi Hofmann soruları ortadan kaldırıp cevapları birleştirerek yarımlığı kendisi yaratıyor ama röportajlarını izlersek Bernhard'ın sorulan sorunun cevabını verirken bambaşka konulara kaydığını görürüz, sanki sayısız virgülü yan yana dizip noktaya ulaşmak istemediğini göstermek ister. İlginç bir yaşam. Bu yaşamdan parçaları rastgele alacağım, bölümlerin isimlerini vermeyeceğim. Arada birkaç alıntı yapacağım, biri şu: "İnsan her şeyi anlatamaz ki: Bir yaşam kolayca ortaya serilemez." (s. 11) Bernhard Viyana'da bir kahvede otururken insanlar geliyor, yirmi iki yıl önce yazdığı bir metin hakkında konuşurlarken saçmaladığını söylüyorlar, Bernhard konuşmak istemediğini söylediğinde hiç umursamıyorlar, arıza çıkarıp gidiyorlar kısacası. Kavga çıkıyor bir gün, yazar haftalar boyunca oraya gitmiyor ve garsonun arkasından konuştuğunu, ondan kurtulduklarını söylediğini işitiyor. İnsanlar huzur vermiyorlar adama, birileri her an yanında bitmek istiyor. "İlkin her yerde insana düşman oluyorlar, bunların hepsine dayanması gerekiyor insanın. Sonra beni küstah ve korkunç, korkunç biri olarak betimliyorlar, bunların hepsine dayanmak zorundasınız." (s. 11) Bütün bunlara rağmen kendini hapseden biri değil Bernhard, evinden sık sık dışarı çıkıp dolanıyor ve sayılı arkadaşlığını sürdürmeye çalışıyor ama ipleri kopardığı anlar da oluyor. Peter Hamm bir gün yanında bir kadınla Bernhard'ı ziyaret ediyor, içiliyor, sohbet ediliyor, konuşulanlar kayıt altına alınıyor ve bir gün Hamm tekrar çalıyor kapıyı, kayıtları bastırmak istediğini söylüyor. Bernhard reddediyor ve dostlukları bitiyor o gün, ilginç. Aslında farkında olmadan pek çok dost edinmiş olabilir, evine yollanan kitapları olduğu gibi çöp kutusuna atarmış. "İadeli taahhütlü gelen kitapların hepsini ben çöpe atarım, bunların hepsini benim çöpte bulabilirsiniz. Benim yapıtları sonradan dışardaki çöp bidonunda bulabilirler." (s. 14) Sadece yazmayı düşünüyor adam, birkaç bölüm yazma alışkanlıklarına ayrılmış. İlk olarak yüzde yüz gerçeği yazmanın delilik olduğunu söylüyor, böyle bir şey mümkün değil. Yaşamı olduğu gibi kağıda geçiremiyoruz, yazı karakteri bile gerçekliği çarpıtan bir öge olduğuna göre gerçeğe başka açılardan yaklaşılabilir, bu açıdan anlatım biçimi önemli bir görev üstlenir. Bernhard biçimi hiç düşünmediğini, kendiliğinden ortaya çıktığını söylüyor. Birtakım arayışları var en başta, Don ve ilk metinlerinden bazılarında bildiğimiz yazı külçelerine rastlamayız, bölümler bile vardır bunlarda. Asıl ses sonradan gelir, bölünmez bir akış. İki noktaya değiniyor Bernhard, Amerika kaynaklı anlatıyı kopyalamaya çalışan yazarların rezil işler ortaya koydukları bunlardan biri. İkinci nokta, bu tür yazından uzak durarak aradığı her şeyi kendi yaşamında bulması. Julien Gracq gibi yazarlardan etkilenen Bernhard kendi arayışına başlıyor, ilk romanından sonra uzunca bir süre hiçbir şey yazmıyor, şiirlerini önemsemiyor, sadece düşünüyor. Sonrasında delicesine yazmaya başlıyor, sanki uzun süredir akmayı bekleyen bir kaynağın duvarları yıkılmış gibi. "Düşünmüyorum, hiçbir şey bilmiyorum kitap yazarken, hiçbir kitabı anımsamıyorum, okuduklarımı da, hiçbir şey kalmış değil." (s. 22) Coltrane'in her şeyi unutmaya dair söylediği sözü Bernhard için de geçerli, metinlerinin içeriklerini hatırlamıyor, felç olan karakterinin hangi metinde olduğunu, berjer koltuğa oturup durmadan düşünen adamın kimlerle birlikte olduğunu, hiçbir şeyi hatırlamıyor. Kendisinin yazar olmak istemediğini, yazarlığa dair bir şeyler yaptığının sonradan ortaya çıktığını ekliyor üstüne, okumalar yapması karşılığında bir dünya para öneriliyor ama her teklifi geri çeviriyor. Onca parayı kaçırmasını aptallık olarak görse de aldığı zevkin büyük olduğunu söylüyor. Almanya'dan Nobel'e aday gösterilmiş iki kez, ödülü kazansaydı büyük bir keyifle reddedeceğini söyledikten sonra yaşamından memnun olduğunu, çocukluğundan beri intihar fikriyle yaşamasına rağmen yaşamın güzelliğinin kendisini öldürmesini engellediğini anlatıyor. Çocukluğuyla ilgili bölümler başka metinlerinde de var, geçiyorum. Konudan konuya atlandığı için aralara serpiştireceğim şeylerden biri gençlik zamanları. Bernhard bir gazetede yazmaya ve para kazanmaya başlıyor, yirmili yaşlarının başı. İyi bir para kazanıyor, hayatından memnun gibi gözüküyor ama gazetesinin hakim ideolojisine uymadığı için şutlanıyor. Bunun hikâyesi de ilginç, Bernhard'ı sosyalist bir partiye sokuyorlar, adam eve gider gitmez pişman oluyor ve ertesi gün parti bölge başkanına bir mektup yazıp partiden çıkmak istediğini söylüyor. Anında şutlanıyor gazeteden, sonrasında yazdığı oyunları da sahneletecek olan Becker'in bulduğu işlerde çalışıyor, süper. Bir yandan Mozarteum'da okuyor, müziğe yatkın olsa da çocukluğunda geçirdiği akciğer problemleri yüzünden tam performans gösteremiyor. Gerçi söylediğine göre başka bir niyeti var: "Mozarteum son buldu. Sınavı ve her şeyi yaptım, bitirdim, diplomayı aldığımda beni hiç ilgilendirmediği için bu işle ilişkimi keseceğime yemin ettim. Aslında Mozarteum'a yalnızlık içine gömülüp gebermemek için gittim, yaşıtlarımla birlikte olmaya zorlamıştım kendimi. Bir çeşit insana kaçıştı bu." (s. 41) Aynı bölümde eleştirmenlere de giydiriyor, eleştiriyi bir iş olarak görmeleri yüzünden metne gereken önemi vermediklerini söylüyor. Bernhard bir süre bu işi yapmış ama anlamsızlıktan bunalmış bir süre sonra, kamyon şoförlüğüne geri dönmüş. Kamyon şoförü Bernhard. Metinlerine mekan sağlarken kamyonculuk maceralarından ne kadar etkilenmiştir acaba?

Sonraki mevzulardan bazılarına değineyim, dinle ve intihar teşebbüsüyle ilgili bölüm ilginç. Otuz hap birden yutuyor çocukken, yedi yaşındaydı galiba. Beş de olabilir. Sonuçta otuz hap çok, çıkarıyor hepsini. Daha az yutsa ölecek. Akciğerleri öldürmüyor, baş ağrıları öldürmüyor, ikiyüzlülük öldürmüyor. Hastalıklarından hemen başka konuya geçiyor Bernhard, Odun Kesmek'in temellerini gösteriyor bir anlamda. "Durumların çoğu böyle: Asla dayanamadığınız, budala bulduğunuz kişilerle yemeğe gidiyor ve önlerinde ikiyüzlülük ediyorsunuz. Öte yandan yalnız kalınamıyor, gerçekten olmuyor." (s. 51) Mümkün olduğunca bir şeye ve birine bağlı olmamaya çalıştığını söylese de kendisini geçindiren işten ötürü bu isteği yerine gelmiyor çoğu zaman, kadınlarla geçici ilişkiler yaşadığını ve onlardan uzak durmak istediğini söylüyor, grafikerlerden uzak duruyor çünkü metinde yürüyen bir karakter varsa kitabın kapağına bir ayakkabı koyuyorlar, Bernhard bu tür işlerden nefret ediyor, grafikerlere de giydiriyor bir güzel. Aldığı ödülleri anlatıyor, ödül törenlerindeki insanlardan duyduğu tiksintiyi kazandığı paralarla hafifletiyor. Umberto Eco, Norman Mailer gibi yazarların onur konuğu olduğu etkinliklere gitmediğini söylüyor, en azından bu noktada yapmak istemediği bir şeyi yapmak zorunda değil. Şu da ilginç bir şey, işitmiş olsaydım kınardım ve Bernhard'ın umurunda olmazdı muhtemelen: "Bachmann'ı çok severdim, o akıllı bir kadındı. Ender rastlanır bir bileşim değil mi? Çoğunlukla kadınlar aptaldır, ama dayanılır onlara, belli koşullarda hoşturlar, akıllı da olabiliyorlar, ama ender olarak." (s.. 79) Bunlardan sonra Bernhard'la yapılan son röportaj var, Hofmann güzel bir nokta koyuyor metne. Dikkat çeken bir röportaj, Bernhard ölmek üzere olduğunu biliyor, normalde birkaç sorudan sonra yollayacağı adamın gitmesini istemiyor, yolundan iki kez döndürüyor Hofmann'ı. Ölüme hazır, üzerinde çalıştığı metni tamamlayamayacağını bilen bir adam artık Bernhard, son günlerinde kabullenmenin dinginliği gelmiş sanki, cevapları yırtıcı değil.

İyi bir metin, Bernhard'ı seven okurlar bunu da sevecektir.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir