Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cadılar Bayramı Ağacı
Balkabakları, cadılar, acuzeler, umacılar, otuz iki kısım tekmili birden öcü o gece uyanır, sağda solda haytalık yapar ve insanları korkutur. Batı kültüründe binlerce yıllık bir geleneğin günümüzdeki hali eğlenceye kaymışsa da zamanında ayinler yapılır, tanrılara kurbanlar sunulurmuş, ölümüne korkulurmuş doğaüstü varlıklardan, insanlar evlerine kapanırmış, kapılarını kilitleyip şeytanların kendilerine uğramayacağını umarlarmış. "Şeker ya da şaka," diyen çocuklar şeytanların yerine geçmiş sonra, torbalarını doldurup dişlerini çürütmüşler, kostümleri için haftalar öncesinden hazırlık yapmaya başlamışlar, şeytanlar ortadan kaybolmuş. Amerikan Tanrıları muhabbetidir belki, inananları azalınca güçlerini kaybetmişlerdir, Jason ortaya çıkıp elalemi bıçaklamayı bırakmıştır, ne bileyim, günümüzün insanının belasını zaten bulduğunu düşünüp istiflerini bozmuyorlardır mesela. Sonuçta pagan inanışlar, Walpurgisnacht gibi önemli günler ve haftalar yavaş yavaş silindi veya biçim değiştirdi, kapitalizm Şeytan'ı da tüketim malzemesi haline getirdi bir güzel, hiçbir şeyden korkmayan veletler oradan oraya koşturup eğlence ararken gerçekten Şeytan'la karşılaşsalar, "Güzel kostüm," deyip deli gibi dolanmaya devam edecekler. Bradbury belki de bu önemli gecenin korkutucu yanını anımsatmak için yazdı bu metni, kendi çocukluğunda henüz kaybolmamış olan ürpertiyi canlandırmaktı niyeti, bir korku hikâyesi yazmak istedi ve yazdı. İyi de yaptı, Cadılar Bayramı'nın milyonlarca yıl öncesine uzanan doğasını canlandırdı. Mağara resimlerinde ne zaman ateşler belirdi, o zaman bu gecenin temeli de atılmış oldu gibi sanki. İnsan anlamadığı şeyi imgeleştirdikten sonra farklı anlamlar türetip daha büyük bir anlamsızlık yarattı, ardından hikâyeler, söylenceler, mitler geldi, ateşten doğan felsefe kendi anlamını yarattı derken Cehennem kendine iyi bir korku ögesi bulmuş oldu. Ateş bize balkabaklarının içinden bakıyor, geceyi aydınlatıyor ama korkutucu bir ışıkla. "Gece, her bir ağacın altından ortaya çıktı ve yayıldı." (s. 11) Bradbury'nin biraz pastorallik içeren metinlerinde böyle bir anlatım var, tekinsiz bir atmosfer yaratıyor. Mekân bir Ortabatı eyaletinin küçük bir kasabası, şehirle doğa iç içe geçmiş, kırsalın doğurduğu bilinmeyen tetikte bekliyor. Çocuklar giydikleri kostümleri dahil detaylı bir şekilde anlatılıyor, ben Tom İskilet'i ve Balbağı'nı anacağım. İskilet'in giydiği kostüm malum, tayfanın esas oğlanı en sıkı kostümü giydiği söylenebilir. Balbağı'nı almaya gidiyorlar, Joe Balbağı "o güne kadar yaşamış en büyük çocuk" olarak onlara katılmalı, günün korku dolu anlamını korumalı, arkadaşlarıyla birlikte kapı kapı gezmeli, ancak o zaman Cadılar Bayramı'nın keyfi çıkacak ama hemen gelmiyor Balbağı, kostümünü giyeceğini söylüyor ve çocukları yollamadan önce onlara yetişeceğini söylüyor. Bizimkiler doğruca korkunç eve gidiyorlar, bir tepenin üzerinde, ziyaret etmeye değer tek ev. Doğaüstü kendini hemen gösteriyor, kapı kendiliğinden açılır açılmaz meşhur sözü söylüyor çocuklar, karşılarındaki ucubeye benzer adamdan şeker istiyorlar ama adam, "Oyun," diyor, şeker vermiyor. Sağlam bir oyun dönecek gerçekten ama önce Cadılar Bayramı ağacını inceliyorlar. Kırk metrelik kocaman bir ağaç, her dalında bir balkabağı var, ateşler teker teker yanınca aydınlanan onca balkabağı korkunç bir serüvenin başlamak üzere olduğunu simgeliyor. Yaprak yığınının içinden çıkan ve havada oradan oraya hareket eden iskelet bir el, bir kafatası oyunu başlatıyor. Bay Kefenyığını tekrar ortaya çıkıyor ve Cadılar Bayramı'nın gerçek anlamını "göstereceğini" söylüyor. "'Keşfedilmemiş Diyar. Orada. Uzağa bakın, dikkatle bakın, doya doya bakın. Geçmiş, çocuklar, Geçmiş. Evet, orası karanlık ve karabasanlarla dolu. Cadılar Bayramı'yla ilgili her şey orada yatıyor. Kemik çıkarmak için kazar mısınız, çocuklar? Buna yüreğiniz var mı?" (s. 36) O sırada Balbağı geliyor, Kefenyığını'nın gösterdiği boşluğa bakıyor ve bir şey kapıyor onu, karanlığa çekiyor. Arkadaşlarını kurtarmak isteyen çocuklar Kefenyığını'yla birlikte geçmişe doğru yolculuğa çıkıyorlar ve macera başlıyor.

Uzunca bir yolculuk, büyülü bir uçurtmayla. Çocuklar uçurtmaya tutunup havalanıyorlar ve Antik Mısır'a gidiyorlar. Piramitler inşa edilmiş ve ediliyor, insanlar firavunların gölgesinde yaşıyor ve Osiris her gün Karanlık tarafından öldürülüyor, gece oluyor böylece. Tekrar gündüz sonra, Osiris sonraki darbeyi alana kadar orada. Bu döngüyü hızlandırılmış bir biçimde görüyoruz, eski zamanların dünyasına dair detaylar çok ilginç. Bir ailenin mumyalanmış dedelerini masaya oturtup önüne yemek koyduklarını görüyoruz, hep beraber yerlerken ölünün şerefine içiyorlar, şeref konuğu olan mumyayı memnun etmeye çalışıyorlar. Yola düştükleri zaman Balbağı'nın izlerine rastlıyorlar ama izler belli belirsiz, ya bir fısıltı, ya bir görüntü, ipuçları. İngiliz Adaları'na geliyorlar ve Druid Ölüler Tanrısı'na göz atıyorlar, Samhain burada ortaya çıkıp tırpanını savuruyor, önüne geleni biçiyor, bizim çocuklar zar zor kurtuluyorlar. Ardından Romalılar geliyor, Druidleri katlederlerken tanrılarını da öldürüyorlar ve kendi tanrılarını yeni topraklara taşıyorlar. Hristiyanlık gelince onların tanrıları da ortadan kalkıyor, semavi dinlerin zamanı başlıyor. Notre Dame'a gidiyorlar, gargoyl heykellerinde Balbağı'nın ruhuna rastlıyorlar ve çocuğun dediklerini tekrar anlamıyorlar, çocuk bir yerde buluşmaları gerektiğini söyledikten sonra yakalanmış gibi panikliyor ve belli ki uzaklara götürülüyor. Kovalamacanın sona erdiği noktada Balbağı'nın yaşamını kurtarmak için ömürlerinden birer yıl veriyor çocuklar, böylece Balbağı yaşama dönüyor. Meksika'daki Ölüler Günü sırasında. Dünyanın her yerine yayılmış bir kültürün tarihsel izlerini takip ettik kısacası, Kefenyığını çocukları götürdüğü her yerde o mübarek gecenin farklılaşmış bir biçimini gösterdi, çocuklar günün anlam ve önemini anladılar, şiirler okudular, şekerler yediler ve evlerine dağıldılar. Kefenyığını kim olduğunu söylemedi, çocuklar sorsa da açık bir cevap vermedi ama aslında kim olduğu belli, boynuzları eksik bir tek.

Kısa bir hikâye bu da, kısalığı kadar korkunç bir macera. Bradbury çocuk veya yetişkin dinlemiyor, herkes için yazıyor. Korkmayacak olan çoktur ama doğaüstü her türlü korkunç, böylesi anlatılmışsa bir de. Meraklısı okusun, Bradbury'den on numara bir metin.
Yanıtla
0
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Yılbaşı Öyküsü
Zamanın akışına karşı insanın konumunu ele alan anlatımızda eleştirilere karşı takınılacak tavra da değinilir. Uğraştığımız işe dair yorumları süzdükten sonra bir basamak olarak kullanabiliyorsak ilerleyeceğiz demektir, problemin etrafında dönüp dolaşan kuru tartışmalar çok değerli zamanımızdan parça parça götürmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bir de baykuşlara dikkat edilecek, zamanın bilinci olarak orada bir yerde, daima izliyor, gözlüyor ve kendini/zamanı anımsatıyor. Ne zaman bir baykuş görülse durup düşünmek gerekiyor. Acaba uğraşımız zaman harcamaya değer mi, gelişimimiz çok mu yavaş veya çok mu hızlı, baykuşun gözlerindeki anlam nedir, bu tür şeyler. Dudintsev büyülü bir dünyayı anlatıyor, her ne kadar termodinamiğin kanunlarını keyfi olarak ortadan kaldırır gibi gözükse de anlatıdaki bilimsel ortam, bilim insanları, araştırma aşamaları gerçeğe son derece yakın. Çünkü öyle oluyor o işler. Bir şey araştıracaksınız mesela, doğru laboratuvara. Ödenek mödenek çıkacak, zerzevat alacaksınız, onlarla bilim yapacaksınız. Büyüğünden yapın. Sosyal bilimcisiniz, doğruca İSAM'a. Atom profesörüsünüz, çarpıştırıcının bulunduğu yere. Bunlar Sovyetler Birliği'nde planlı bir şekilde yapılıyordu, en azından bir zamanlar, o yüzden makine gibi işleyen laboratuvarları görmek normal. Dudintsev bu metni 1957'de yazmaya başlayıp 1960'ta yayımlatmış, Stalin sonrası döneme umutla yaklaştığını söyleyebiliriz. Kendisi çok defa muhalif olmadığını söylemek zorunda kalmış, yazdığı metinler her ne kadar eleştirel olsa da komünizme gönülden bağlı olduğunu defalarca belirtmiş. Stalin'in öngörülemez davranışları korku saçıyor, o dönemde idam edilmekten daha kolay bir şey yok. Kolektif'in bastığı bir araştırma var, Sokrates'ten O. J. Simpson'a Yargılamanın Tarihi diye, onda Stalin yoldaşımızın dudak uçuklatan dengesizliklerine ve yıldırma tekniklerine denk gelebilirsiniz. Neyse, bir parça da değişim rüzgarı taşıyan bir anlatı bu, masal okur gibi okursunuz, hoştur. Daha ilk paragrafta anlatıcı bir peri masalı ülkesinde yaşadığını, imgesinde canlandırdığı bir kentte hayatını sürdürdüğünü söyler ve zamanı daha en başta anlatıya sokar: "Bu öyküde zamanın bize oynadığı oyunları, onun bizi kandırmasını konuşacağız. Açıkçası zaman sınırsızdır; her yerdedir. Bir peri masalı dünyasında ise zaman, Moskova saati gibi dakik ve güvenilebilirdir." (s. 7) Bir de uyarı var, okurlar kendilerini kaptırıp olayı gerçek ve yaşanmış sanmamalılar. Tamam, bunu emsalleri yokmuş gibi okuyacağız, hatta başka bir gezegendeki başka bir rejimin eleştirisiymiş gibi de okuyabiliriz, sonuçta anlatıda geçen pahalı paltolar, eşyalar, para harcanan lüks tüketim malzemeleri başka bir dünyadan gelmeymiş gibi düşünebiliriz. Neyse, Bilimler Akademisi'nde çalışan anlatıcı beş yıldır başka bir çalışanla bilimsel bir tartışma içinde. Arka arkaya yazdıkları makalelerde birbirlerinin görüşlerini çürütmeye çalışıyorlar, söyleyecekleri şeyler bitmiyor. Pek bir kazançları da yok anlaşıldığı kadarıyla, bu tartışmanın zaman kaybı olduğunu anlayan esas oğlan işine odaklanıyor sonlara doğru, bitmek bilmez bir enerji kaynağı üretmeye çalışıyor ve başarıyor bunu, bilimsel tartışmalardan ne ölçüde faydalandığını bilemiyoruz, pek de faydalanmıyor ki zamanın değerli olduğunu anlar anlamaz kesiyor atışmayı.

Zamanın kıymetinin anlaşılması bu anlatının temelini oluşturuyor. Laboratuvarda dört kişilik çalışan yaşlı, gizemli bir adam, zamanın bir bilmece olduğunu iddia ediyor. Şef hemen bir kum saati alıyor, ters çevirerek akan kumları gösteriyor ve yaşamdaki sayılı mutluluk anlarını tanelere benzetiyor. Alt haznede toplanan kumlar tek bir an, fazlası değil. Anlatıcının kalbine bıçak saplanmış gibi oluyor, çok aşık olduğu ve yitirdiği kadını hatırlayınca her şeyin zamanla birlikte nasıl karmakarışık hale geldiğini düşünüyor. Sonrasında gizemli adamın ilginç hikâyesi var, zamanın durabileceğinden, lotus tohumlarından ve görelilik meselesinden bahsediyor, ardından hikâyesine başlıyor. Bir suç örgütünün başı yakalanıyor ve hapse atılıyor. Hapiste aydınlanıyor, yaşamdaki en önemli şeyin değeri toplum nezdinde hızla düşen maddi zenginlik değil, sevgi ve dostluk olduğunu fark ediyor. Konuşmasının bir bölümünde maddi ihtiraslarına karşı koyamayan insanları bir temiz gömüyor, bir örnek yeterli: "Maddenin peşinden giden yollara koyulmak, bugünlerde kişinin ruhsal azgelişmişliğine kanıt gösteriliyor." (s. 14) Neyse, patron davayı satınca örgütün elemanları patronu öldürmek için harekete geçmeye karar veriyor, patron hapishaneden kaçmadan önce kendini iyice bir geliştiriyor, okumadığı şey kalmıyor, üstelik yüzünü ve sesini de değiştiriyor. Yoldaşlar tıp ilminde de çok başarılı. Eh, bu hikâyeyi anlatan adamın kimliği hakkında fikir sahibi oluyoruz, gerçek kimliği hakkında. Zamanın çok değerli olduğunu, esas oğlanın ince ve duyarlı olmasının hikâyeyi anlatmaya karar vermesini sağladığını söylüyor. Bir veya iki yılı kaldığı için acele etmesi lazım, kısa sürede uzun bir yaşam örmeli. Başaramıyor, bıçaklanarak öldürülüyor ve zamanı iyi kullanma nasihatinden başka bir şey kalmıyor geriye. Anlatıcımızı takip eden kara ceketli bir adam peydah oluyor üstüne, olaylar karışmaya başlıyor. Anlatıcının doğum gününde bir paket geliyor, öldürülen adamın yılda sadece bir kez kurulmaya ihtiyacı olan saat. Hediye. Bayrak teslimi gibi.

Sonu tipik. Bir arkadaşı anlatıcıya bir yıllık ömrü kaldığını söylüyor, anlatıcının deneylerini tamamlaması için on yıllık bir zamana ihtiyacı var. Ne ki az zamanı kaldığını öğrenince işine yoğunlaşıyor ve deneyleri başarılı olunca hiç durmadan enerji üreten, kömüre benzer bir cisim icat ediyor. Memleket kalkınıyor, Sovyetler uçuyor, bizim eleman da başarının sonsuz bir yaşama kapı araladığını anlıyor, ömrünün son gününde saati kurarak yaşamına devam ediyor. Aşağı yukarı böyle.

İdeolojiyi es geçememiş bir metin olmasının izleri çok belirgin, aslında en baştaki uyarının Sovyetler Birliği için söylendiği düşünülebilir, yani bütün o eşitliğin, ekonomik gücün, şunun bunun arkasında gizlenen acılar, öldürülen ve sürülen insanlar var. Bu yüzden mi okuduklarımıza inanmamalıyız? Dudintsev daha en baştan uyarıyor mu okurunu, her şeyin güllük gülistanlık olmadığını mı söylüyor? Böyle bir okuması da yapılabilir bunun, artık okura kalmış. Kısacık bir yirminci yüzyıl masalı bu, okunmaya değer. Tabii satır aralarını gözden kaçırmadan.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dedemin Cenneti
Habib Bektaş 1951'de Salihli'de doğuyor, 1973'te Almanya'ya gidip işçi olarak çalışmaya başlıyor, bir yandan yazıyor. Öyküleri, şiirleri ve romanları çeşitli yayınevleri tarafından basılıyor, Almanca yazdığı metinler Türkçeye çevriliyor derken 2005'te Yüksel Pazarkaya'yla birlikte Almanya'da Sardes Yayınevi'ni kurup Necati Tosuner, Gülten Akın, Haldun Taner gibi yazarların metinlerini Almancaya çevir(t)ip yayımlıyor. Yayınevi 2009'da kapanmış, güzel bir dört yıl olmuştur diye tahmin ediyorum. Erlangen ve Salihli arasında gidip geliyor Bektaş, öykülerinde Almanya'dan ve Türkiye'den çıkan benzer sesleri duyabiliyoruz. Karakterler gurbeti kendi vatanlarında yaşadıkları gibi Almanya'yı ev olarak da belleyebiliyorlar, rengârenk bir atmosfer yaratmış Bektaş, bolca kara mizahla birlikte. Öykülerinin iğneleyici yanları var ama komedinin bastırdığı bir iğneleyicilik bu, doğrudan eleştirel değil. İnsanın yabancılık çekerken ne yapacağını bilemediği durumlardan doğan yedi komik öykü var bu kitapta, hepsi çok başarılı, birbirinden güzel. Bektaş'ın yalın bir dili var, mahallede geçen olayları izlerken yaşananların açıklığını, yalınlığını andırıyor.
İlk öykü Sık Dişini Hanım. Karakol, üstü başı yırtık iki adam. Biri sağlam dayak yemiş, hikâyeyi diğerinin ağzından dinliyoruz. Resûl Efendi karakolda bile anlatıcımızın üzerine yürüyor ama durduruyorlar, sağlam mevzu döndüğünü düşünsek de yaşanan saçmalıkları öğrenince anlatıcı adına üzüleceğiz, gerçi daha çok Resûl Efendi adına üzüleceğiz. Bu Resûl ellilerinde bir adam, takkesi kafasında, Müslüman. İlk eşini boşayıp onlu yaşlarının sonunda bir kızla evleniyor, kız hamile kalıyor. Bizim anlatıcıyla eşinin çocukları yok, kırklı yaşlarındalar, mutlular. Bir gün komşularından sesler geliyor, kadın haykırıyor, Resûl de haykırıyor. Anlatıcının eşi bir bakmaya gidiyor ve telaşla geri dönüp bir sürü havlu, bez alıp dönüyor. Resûl'ün sesi duyuluyor: "Sık dişini hanııım!" Anlatıcının eşi birkaç defa gidip geliyor, her gelişinde daha sinirli olduğunu görüyoruz. Resûl eşini hastaneye götürmeye yanaşmıyor, kapının önünde Kur'an okuyor durmadan, eşine dişini sıkmasını söylüyor derken sinirler iyice geriliyor, anlatıcı da dayanamayıp Resûl'le konuşmaya gidiyor. O sırada kadın bir kız doğuruyor ama dişini yeterince sıkamıyor, çocuğun doğumu Mevlit Kandili'ne denk gelemiyor, Resûl eşine hakaret ediyor. Anlatıcı dayanamayıp girişiyor, Resûl, "Sizin yüzünüzden oldu kâfirler!" diye bağırıyor, bizimki kafa göz dalıyor. Acı bir öyküyü trajikomik hale getirmiş Bektaş, güzel bir öykü bu. İkinci öyküyü bir çocuk anlatıyor. Dedesi çok zengin, tarlalarından başka evleri ve manifatura dükkanı var, iyi para kazanıyor. Bir gün ölüveriyor, anneye göre elli ikisine kadar mal mülk konuşulmamalı, ardından mallar paylaşılmalı. Tabii yine anneye göre babasının vefatından sonra yapılması gereken her şey yapılmalı, masraftan kaçınılmamalı. Eşine göre yapılacakların çoğu boşa masraf, örneğin din görevlilerine Kur'an okutulacak, pazarlığa girişiyorlar. Anne yedi görevli diyor, baba bir diyor, üçte anlaşıyorlar. Anneye göre iyi bir miras kalacak, babaya göre hava alacaklar. Gerçekten de hava alıyorlar, dükkan dayılardan birine bırakılmış, tarlalar da erkek çocuklara gidiyor. Dedenin cennete gitmesi sakata biniyor böylece, baba yirmi yıl sonra bile olayı hatırlayıp kendine eğlence çıkartıyor. Aslında her bir öyküde toplumsal bir problemin yer aldığı söylenebilir, burada miras olayı, öncekinde yobazlık, bu tür şeyler.

Üç numara, Derin Hocanın Suyu. Hacı hoca öyküsüdür. Yoksul bir mahallede mümkün olduğunca mutlu yaşayan insanlar civarın en zengin ailesinin gölgesinde kalırlar ama bir şikayetleri yoktur, sonuçta bizim ata sporumuzdur tepemizdeki tarafından ezilmek. Neyse, zengin ailenin kız çocuğu bizim mahallenin çocuklarıyla oynar ama gizli gizli, üstelik her fırsatta laf sokar. Murat kıza simit tablasında kalan susamları verince Murat'a bile laf sokar, taneleri yerken üstelik. Neyse, bir gün bu aile bir yolculuğa çıkar, döndüklerinde evlerindeki paranın çalındığını söyleyerek polis çağırırlar, polisler Murat'ı alırlar, bir temiz benzetirler, suçsuz olduğu anlaşılınca biraz daha benzetip bırakırlar. Ahmet Abi bununla yetinmez, parasını çalanın Murat olduğunu ispatlamak için namlı bir hocayı çağırır. Hocamız anlatıcı evladımızı seçer, bir tas suya baktırır ve dayıları görüp görmediğini sorar. Çocuğun şaklabanlığa basmaz kafası, hiçbir şey görmediğini söyler. Hoca çocuğu kovar, bir başka çocuğu alır ve Murat'ın hırsızlığını çocuğa "gösterir". Bizim evlat göremediği için forsunu kaybeder, annesinden azar yer üstelik. İki mutsuzluk, biri suçsuz yere rencide edilen Murat ki diğer mutsuzluğu da Murat'ın hesabına yazabiliriz. Murat her türlü kaybeden. Simitçi Murat, yoksul Murat, canım Murat. Dört numara, Çıplak Münir. Kasabanın biri, kim bilir hangi hiçliğin ortasında, Anadolu'nun bir yerinde. Almanya'dan mektup geliyor, bir şehir bu kasabayı kardeş kasaba ilan etmiş, belediye başkanını çağırıyor. Almancayı yarım yamalak bilen bir adamın aklına uyuyorlar biraz, civardaki Almanca öğretmeni de yarım yamalak el atıyor olaya. Vize almaya gidiyorlar, yedi kez. Alamıyorlar, üstelik kapıdaki Türk güvenlikçi bunları itip kakıyor durmadan, vize "vermeyeceklerini" söylüyor. Hadi bakalım, Alman'dan daha Alman bir Türk. Neyse, bunlar vize almadan gidiyorlar, paketleniyorlar tabii. Hapse atılıyorlar, kasabayı başkanın yardımcısı yönetmeye başlıyor, hayat devam ediyor. Tam mizah, en karasından.

Alman Ali, Camgöz, Yorgun Ölü aynı minvalde öyküler, bürokratik çıkmazlardan yolunu bulmaya çalışan insanlara kadar çeşit çeşit mesele işleniyor bu öykülerde. Her öykünün başında Semih Poroy'dan bir çizim var, çok iyi bir şekilde görselleştiriyor öyküleri, başarılı bence. Çok sevdim Bektaş'ın öykülerini.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kendini Kaybeden Adam
Sivrisinek Şehirde'nin yazarı Ahvlediani'nin son kitabı Dedalus'tan çıktı, yazarın üç metni Türkçeye kazandırıldı böylece. Nesi varsa çevrilmeli, on numara yazardır kendisi. Kurguları beyinde kızkaçıranlar uçurur, torpiller patlatır, gözlerin gördüğünü rengârenge boyar. Bol oyunludur ama sırf oyun oynamak değildir amacı, kurma biçimlerinin anlatıyla doğrudan bir bağı, daha doğrusu anlatıyla birlikte oluşturduğu bir bağlamı vardır, bu açıdan on numaradır. Bu kısacık metninde birkaç adamın hallerine değinse de sadece adamlar açısından bakmayalım duruma, insanlık hallerini masala benzer bir biçimde anlatıyor. Mucit olanının hikâyesiyle başlıyoruz, adam her şeyi icat ediyor. Kendini, bir dağı, bir dağ evini, kendi varlığıyla birlikte başka her varlık meşruiyet kazanıyor, varlıksal bir meşruiyet. Huzuru da inşa ettikten sonra yanında bitiyorlar, gelenler kendilerini de icat etmesi için adamdan ricacı oluyorlar. "Mucit adam bizi, hepimizi icat etti." (s. 9) Sonra sonsuz bir yol icat ediyor ve yola koyulup gidiyor. Bu kadar. Kısacık bölümler, küçürek öyküler. Toplamda bir tür olağanüstülük, biraz burukluk, çokça da keyif çıkıyor ortaya. Başka bir öykücük: Adam dünyada tek olduğunu düşünüyor ve bir eşini bulmak istiyor ama bulamıyor. Başkaları onu yatıştırmaya çalışıyorlar, herkesin tek olduğunu söylüyorlar ama adam huzur bulamıyor bir türlü, kendinden bir tane daha olduğunu hayal ediyor ve kendisi ölürse diğerinin yaşayacağını, kendi şarkı söylerken diğer kendisinin dans edeceğini düşünüyor. Uyuyor, kendinden başka herkesin kendisi olduğunu, kendisinin kendisi olmadığını görüyor rüyasında. Paniğe kapılıyor, uyanıyor ve köyüne dönüyor. Kendisindeyken farkında olmadığı kendiliği başkalarına tam oturunca biricikliğinin kaybolması en büyük kabusu, bir açıdan dengimizi bulmamızın aslında o kadar da olumlu bir sonuç yaratmayacağı fikrini taşıyor. Yansımamız gördüğümüz haliyle yansımadır ve kendimiz değildir, bir başkasının kendiliğimize sahip olması korkutucu bir şeydir aslında. Aşık olmanın bir yansıma olayı olduğu söylenir, kendimizi gördüğümüz bir başkası aşkın nesnesidir ama sapmaların varlığı, negatiflik de diyebiliriz, aşkı güçlendiren şeydir. Anlamadığımıza, bizde tam bir karşılığı olmayana aşık oluruz, yansımamızı tutkuyla severiz. Sanırım. İkisi birden varsa ne hoş, sadece biri varsa ne acı. Bahtsız Adam'a bağlayabiliriz buradan, bu adam horozunu her sabah kesip yediğini ama horozun geri geldiğini, koyununu her gün satmasına rağmen koyununun da geri geldiğini, üstelik aşık olduğu kadını her gün dereye atmasına rağmen kadının her sabah kendisini sevip okşadığını söylüyor, yakınıyor bunlardan. Sonra birileri adama her sabah nasıl olduğunu soruyor, yarasını deşiyor. Hep aynı görüntü, aynı yansıma, aynı anlaşılırlık, aynı amaçsızlık, aynı amaçlılık, aynılık en doygun, erdemli, bütün insanı bile çileden çıkarabiliyor, bu yüzden ilişkilerin, dolayısıyla insanların değişmesi gerek. Sonraki öykücükte mutlu adamın horozunu kesip yediğini, horozun geri gelmediğini ve adamın yalnızlıktan ötürü acı çektiğini görürüz, bağlantı tamamlanır. Unutma aşaması gelir, Unutkan Adam gün içinde ne yaptığını hatırlamamaya başlar, öncesinde gece gördüğü rüyayı hatırlamaz, sonra hatırlamama derecesi kaygı verici hale gelir. Evli olduğunu unutur, ikinci kez evlenir. Üçüncü kez. Bildiklerinden fazlasını unutur, yaşamayı da unutur. Yaşamak nasıl bir şey? Bunu düşünür müyüz, hatırlar mıyız?

Merhametli Adam'ın meşhur şiirdeki masayla bir ilgisi var. Adam eşeğiyle yola çıkar, yolda karşılaştığı çocuğu eşeğine bindirir. İki kadına rastlar, onları da bindirir. Karşılaştığı adamı, adamın devesini ve yükünü eşeğe bindirir, kaya parçasını eşeğe, en sonunda eşeği de eşeğe bindirir ve köye varırlar, cümbür cemaat. Bir kalp herkese yer açabilir, kalbin böyle bir gücü var. Bunu bir de eşeğe sormak lazım tabii. Başka, Cimri Adam var. Bütün parasını elinde tutup kendisini saçıp savuran, şansını zorlayarak parçalara ayrılan biri. Kumarda sevgisini, saygınlığını, her şeyini kaybediyor ve en başından beri sahip olduğu şeyden başka bir şey kalmıyor elinde: kendisinden. Pazarlıkçı Adam'da durum tam tersi, her gece gökyüzüne bakıp hayal kurduğu, yıldızları izlediği tarlasını satıyor. Ardık kuşu, çiçekleri, çardağı, her şeyi geride kalıyor. Parasıyla köyün yarısını satın alıyor, üstelik sattığı toprağıyla beraber, bir daha gökyüzüne bakmamacasına. Kuşların şarkısını, yıldızların anlattığı hikâyeleri dinleyemiyor bir daha, kendisini fark etmeden satıyor bir anlamda. Hayalci Adam tam ortada duruyor, her şeyin hayalini kurup hiçbiri gerçekleşmeyince uyuyakalıyor, hayatı akıp gidiyor ama hayalleri olduğu gibi duruyor. İyileriyle birlikte kötüleri de var, insanların kendisinden korkmasını, önünde eğilmelerini istiyor, oysa çok iyi bir insan. Olamayacağı bir şeyin olma hayali bütün gününü dolduruyor, ne olduğunu ve ne olabileceğini bilmesine rağmen.

Herkesin Yok Zannettiği Adam'la bitireyim, son öykücük. Lao Tzu'dan bir alıntı: "İhtirassız olduğu için ona 'hiç' diyorlar." Adam yalnız kendisi için var, herkes onu yok zannediyor. Gökyüzü ve toprak adamın varlığından haberdar, herkes onu yok zannediyor. Dolulukla boşluk var, sevgi ve nefret, var bunlar, hepsi adamla birlikte var ve adamın varlığı apaçık ortada ama kendisi için var adam, başka bir şey için değil. Ölüm de var, kendine ait bir yere sığışıveriyor, adam yalnız kendisi için var. Koca yaşam onu biliyor, yeterli.

Alıveriniz, okuyuveriniz. Çizimleri güzel, öykücükleri güzel bir kitap. Kısacık olmasına rağmen ne kadar derine indiğini okur anlayacak.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Soruşturma
Duvarın içinden geçmeyi deneyin. Geçemeyeceksiniz. Bir daha deneyin, yine geçemeyeceksiniz. Bunu sonsuza kadar sürdürürseniz geçebileceksiniz. Kuantum fiziği bu geçişin olanaklılığını gösterir, Heisenberg sağ olsun. Kuantum tanrıları hep birden iteklerse arkamızdan, atom altı parçacıklarımız günlerindeyse eğer, kendimizi öte tarafta bulabiliriz. Kendimizi değil, bir kolumuzu öte tarafta bulabiliriz. Gerçi bulamayabiliriz de, duvarın içine gömülü olarak kalabilir, bir saniye önce kolumuzun olduğu yerde bir kan fıskiyesi bulabiliriz. Bir adım ötesini düşünüyorum, bilincimiz geride kalabilir. Bedenimiz duvarın ötesinde, bilincimiz burada, nöronlar kafalarına esip ayrılmışlar bedenimizden. Kendi gözlerinize karşı elli metre öteden el sallayabileceğinizi düşünsenize. Newton ve Laplace ağlardı. Aslında klasik determinizmle olasılık determinizminin ilişkisini genel görelilik kuramı ve kuantum kuramı arasındaki ilişkiye benzetebiliriz, ilki çok büyük varlıkların ilişkisini incelerken ikincisi miniciklerinkini inceler ve karşı karşıya gelseler birbirlerine tekme tokat girerler, bambaşka dünyaların kuramları oldukları için. Kaku'ya göre ikisini bir araya getirebilmek için harıl harıl çalışıyormuş insanlar ama başarı sağlanamamış henüz, zaten bu başarılsa Her Şeyin Teorisi falan çıkar ortaya, zamanı eğip bükerek Tip III uygarlık seviyesine geliriz, galaksiye yayılırız. Henüz böyle bir durum yok, kısa bir süre içinde de olmayacak gibi görünüyor. Şimdilik bilimkurguyla alacağız gazımızı ama görmek isterdim açıkçası, neyse, biz nedenselliği olayların düzenini algılayış biçimimiz olarak görelim. Jung'a göre bilimsel algımızın temelidir bu, eşzamanlılığı da göz önüne alırsak niyetimiz, doğrultumuz birbiriyle bağlantısı olmayan olaylar arasında bağ kurmamızı sağlar, farklı zamanlarda gerçekleşen olayları tek bir zamana sıkıştırıveririz de farkına varmayız bile. Eğer bir polissek, atandığımız bir cinayet soruşturması varsa verileri bir araya getirerek gizemi çözmeye çalışır, katili bularak işimizi yapar, cinayeti çözmemizi sağlayan titizliğimizle ve olaylar arasında bağlantı kurma yeteneğimizle gurur duyarız. Eğer Karındeşen Jack'in peşindeysek ve adamı bir türlü ele geçiremezsek mantıklı neden-sonuç ilişkilerini kuramadığımız için, bunu kimse kuramadığı için mesele doğaüstüne kayacaktır. İstatistiklere bakarak -yine Jung'ın ele aldığı bir meseledir istatistik, aklımızı kaçırmamamıza yardımcı olur- cinayet işleyenlerin genellikle insan olduğunu görürüz, Poe'nun katil maymunu bu meseleyi azıcık taklaya getirse de bir hayaletin cinayet işlediğine dair bilgiler istatistiklere giremez, yoktur böyle bir şey. Elde veri varsa eğer. Suç dünyası için mesele kolaydır, patolojik vakaların işledikleri suçlar genellikle çözülür. Araştırılan mevzu cesetlerin yürümesiyse eğer, orada durmak lazım. Lem'in meseleye yaklaşımı bu açıdan yenilikçi, doğalın incelenmesinde iş kolay ama doğaüstü birkaç vaka Scotland Yard tarafından incelenecekse vaziyet karışıyor.
Lem'in bilimkurguya dayanmayan nadir metinlerinden sanırım, polisiye denir bir şey denecekse. Lem esas anlatının içine birtakım garip olayları sıkıştırarak nedenselliğin farklı boyutlarını anlatır, uygulamalı olarak gösterir hatta. Mevzu hakkında bilgi sahibi değilsek saçma ve gereksiz gelecektir ama Teğmen Gregory'nin sokakta yürürken kendisiyle karşılaşması, evinin sahibinin evinden gelen garip sesler, karşılaştığı diğer olaylar bize dünyaya dair kurduğumuz mantığın ne kadar sallantılı olduğunu göstermeyi amaçlar. Şeylere mutlak ve somutluğa dayanan yargılarla yaklaşıyorsak nedenselliğin bir boyutunu gözardı ediyoruz demektir, belki de akıl sağlığımızı korumak için yaptığımız bir şeydir bu, hatta bilincin kendi savunma mekanizması bile olabilir, bilinç kurduğu dünyanın tek gerçek dünya olduğunu düşün(dür)ür, bu dünyanın içinde yaşarız. Eşzamanlılığa kapanırız böylece, tek bir çizginin üzerinde yürümekten başka bir şey yapmayız. Bu ilginç, zira Teğmen Gregory'nin olaylara bakış açısı anlatı boyunca sık sık sorgulanır, bir kanun adamının yürüdüğü çizgiden başka bir şeye sahip olmaması yer yer eleştirilir ama Gregory kendisinin peşine düşmez, araştırdığı üç vakadan birindeki yürüyen cesedi kalabalığın içinde gördüğü halde bu bilgiyi araştırmasına katmaz, arada kalmış bir adam olarak da çıkmaz karşımıza. Gözlemcilikten fazla bir şey yapmıyor gibidir, oysa gecesini gündüzüne katarak bir ölünün yürüyüp yürümediğini anlamaya çalışmaktadır, ortada garip bir durum var yani. Birbiriyle ilişkisi olmayan bilgiler toplandıkça şirazesi kayar, neyi araştıracağını bilemez hale gelir, her şeyden şüphe etmeye başlar, buna benzer bir sürü şey. Sırayla gideyim, bir toplantı salonundayız. Başmüfettiş Sheppard ve memurları Farquart, Gregory, otopsi uzmanı Sorensen ve çatlak profesör tipine cuk oturan Dr. Sciss kısa süre önce yaşanan üç olay hakkında konuşuyorlar. Veriler sağlam, ortada bir çarpıtma, bilgi saklama gibi katakulli yok ama üç olay da birbirinden garip. Cesetler hareket ediyor, kıpırdıyor, morglarda akıl almaz olaylar yaşanıyor. Oldukça detaylı bir şekilde anlatılıyor bunlar, ayrıntıları vermeyeyim ama anlatı tipik bir polisiyeye aitmiş gibi gözüküyor en başta, bunu söyleyeyim. Çavuş Peel aralarında yok, böbreklerindeki bir sorundan ötürü hastanede. Adı geçtiği için kilit bir rolde yer alacağını düşünüyoruz ama böyle olmuyor, aslında metni okurken aldığımız pek çok notun çıkmaz sokaktan ibaret olduğunu görüyoruz. Bu iyi, okur mantığımızı sıklıkla dumura uğruyor, anlatının konusunu düşününce on numara teknik. Neyse, Dr. Sciss konuşmaya başlayınca bir örüntü yakaladığını düşünüyoruz, olayların gerçekleştiği yer, zaman ve mekan bilgilerini bir araya getirerek istatistiksel veriler çıkarıyor, olayların belli bir bölgede belli aralıklarla gerçekleştiğini söylüyor. Bir sonraki olayın izi sürülebilecek yani, vakaların çözülmesi için en ufak bir ipucuna muhtaçlar ve bir cesedin tekrar yürümesiyle gereksinim duydukları bilgiye kavuşabilirler. "Cesedin yürümesi" değil tabii kabul ettikleri olay, mantığa uygun bir açıklama arıyorlar en başta. Dr. Sciss'e göreyse böyle bir açıklama görülmüyor, sonradan iddia ettiği üzere birtakım mikroskobik zerzevatın ölüler üzerindeki etkisinden, bir nevi ilahi canlanıştan yola çıkılabilir. Doğaüstüne doğru uzanan yol kabul edilebilir değil, yine de bir ihtimal olarak masada duruyor. Sebebe ulaşma konusunda dinler tarihi, mitoloji, insanın kaynağına ulaşan her yol göz önünde bulunduruluyor böylece, en azından fikir olarak akılda tutuluyor. Bu açıdan metin zengin, Lazarus Etkisi dahil olmak üzere pek çok gönderme mevcut. Bunun yanında olay yerlerinin nitelikleri vakayı iyice zorlaştırıyor, bir morgda çok sayıda kedi bulunmuş, bir diğerinde polisin teki gördüğü şey yüzünden dehşete kapılarak kaçarken bir arabanın altında kalıyor, uyanana kadar yoğun bakımda kalıyor. Uyanmasıyla birlikte gizemin çözüleceğini düşünebiliriz ama bunca bilinmezin içinde o da zor biraz. Doktorun meseleyi bağladığı fikri: "Ergo, beyler, açıkça görülüyor ki, bu olaylar meydana gelmiş olamaz." (s. 29) Sağduyuya ters çünkü, mümkün değil böyle şeyler. Mümkün.

Aralarda Gregory araştırmalarını yapıyor, Sciss'ten şüphelenip adamı takip ediyor, oturup konuşuyor, bir yandan Başmüfettiş tarafından yönlendiriliyor, sanki görünmez bir el tarafından oradan oraya atılıyor ama yine taca çıkıyoruz, böyle bir şey de yok. Kısacası şimdiye kadarki tecrübelerimizin yardımıyla kurabildiğimiz örüntüler, çıkarımlar bu anlatıda pek bir işe yaramıyor, bir olayın birden fazla sebebi olduğunu seziyoruz ama bu sebepleri bulamıyoruz bir türlü, her bilgi başka bir bilinmeze varıyor. Örneğin polis kendine geldiği zaman cesedin gerçekten de hareket ettiğini söylüyor, yalan söylemesi için bir sebep yok. Ardında hiçbir iz bırakmadığı düşünülen psikopatı aramayı bırakmak için yeterli bir sebep değil bu, insan faktöründen ötürü bu veri güvenilir bulunmayabilir ki geçerliliği sorgulanıyor. Başka bir ipucu da Başmüfettiş'ten geliyor, anlatının sonunda Başmüfettiş olayların gerçekleştiği kasabaların civarındaki bir nakliye şirketinden bahsediyor. Zincirleme vakaların ayyuka çıktığı mekanlar belli, olayların zaman aralıkları belli, o halde aranan psikopat bu şirkette çalışan bir şoför olabilir mi? Başmüfettişin teorisi akla yatıyor açıkçası, sisten göz gözü görmezken araç kullanan şoförlerin bir süre sonra akıl sağlıklarını yitirdiklerini söylüyor Başmüfettiş, insan yön algısını kaybediyor ve sadece biçimsiz bir boşluğa bakar hale geliyor. Sisin yoğunluğuna ve diğer koşullara göre şirketin müdürü şoförlere daha çok dinlenme süresi verebiliyor, bu iki bilgiye bakarak cesetleri yürütenin(?) bir şoför olduğu söylenebilir, çok mantıklı. Aslında mantığa hitap eden ve etmeyen çok fazla teori var ve hemen hemen hiçbirinin somut bir dayanağı yok, bu durumda ihtimaller bir olayın çeşitlemeleri olmaktan öteye gidemiyor, vakalar çözülemiyor, bu çözülemezlik içinde anlatı sona eriyor.

Oldukça ilginç, felsefi bir metin bu.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Rüyalar Kitabı
Rüyalarla aynı tornadan çıktık. Değil, rüyaların yapıldığı malzemedeniz, Shakespeare Prospero'ya bunu söyletiyor. Hepimiz yıldız tozuyuz, gerçi Sagan "star-stuff" diyor, bunu da "such stuff" şeklinde Prospero söylüyor, gerçi yıldız tozu daha yakışıklı duruyor. Steven Wilson, "Deform to form a star," diyor, "Here on earth, together," diye ekliyor. Rüyalarla varoluşun çok derinlerinde bir yerde aynıyız, var olduğunu "dayatan" bilincin bir yanı, hatta kendisi rüyanın bir parçası, tersi de geçerli. Bir rüyadayız, ölünce uyanırız. Bu bir hadis-i şerif, Borges bunu metnine almamış ama anılması lazım, ölmeden ölmenin anlamı bu sözle birlikte ortaya çıkıyor. Bu dünyanın bir uykudan, rüyadan ibaret olduğunu anladığımızda belki de derinlerde bir yerde gizlenen eşliği, anlamların denkliğini görebiliriz. Oyun yazarı, bilim insanı, müzisyen ve peygamber görür gibi olmuş, Borges'in derlediği metinleri okursak bu denkliğe bir nebze yaklaşmış oluruz, en azından bunun tarih boyunca hangi biçimlerle ve içeriklerle sezildiğine dair bilgimiz olur. Arada Borges'in kendi metinlerine de rastlarız, başka kitaplarında yer alan metinlerini buraya taşımış. Geri kalanları kutsal metinlerden, söylencelerden, edebi metinlerden ve bilimsel incelemelerden toplanmış, muhteşem bir seriyi bitirmek için nokta mahiyetinde şahane bir derleme. Önsöze bakıyorum, Joseph Addison'ın kitapta yer alan bir denemesinden alıntı yaparak rüya gören insanın bedenden kurtularak insan ruhunun hem bir tiyatro sahnesi, hem oyuncu, hem de seyirci olduğunu söylüyor Borges, böylece rüyaların edebi türlerin en eskisi ve en eksiksizi olduğu tezine varıyor. Kitap "varsayımsal tarih" için bir başlangıç niteliği taşıyor, Poe'dan Doğu'nun peygamberlerinin rüyalarına kadar pek çok malzeme bu tarihin parçalarını oluştururken belli belirsiz hissettiğimiz bir bütünlük hissini de ortaya koymaya çalışıyor. Rüya tabirleri binlerce yıldır insanlara yol gösteriyor, doğru veya yanlış. Gölgedeki dünyayı görünen dünyaya ekleme çabalarından sadece biri.
Gılgamış Destanı'ndan bir bölümle başlıyoruz, Gılgamış uykunun sürmesi için uğraşacak. Ölümden kaçmayı başarmış tek fani olan Utnapiştim'i bulmak için dünyanın sınırına gidiyor, adamdan ölümsüzlüğün sırrını istiyor. Utnapiştim'in anlattığı tufan hikâyesini biliyoruz zaten, dağın tepesinde kalan gemi var, hayvanların ve ailenin gemiye tıkıştırılması var. Bir de ölümsüzlüğün sırrı var ama bu yine ölmeden ölmek meselesine geliyor. Utnapiştim'in ölümsüzlüğünün kaynağı, rüyanın rüya olduğunu anlamakta yatıyor. Bu rüya-yaşam birlikteliğinin izlerini tarih öncesi insanlara kadar süren bir araştırma vardır mutlaka, bakmak lazım. Hatta bu tufanın da vardır, söylencenin ilk halini çıldırasıya merak ediyorum. Neyse, Gılgamış'ınki MÖ ikinci bin yıldan bir Babil öyküsü. İkinci parçayı Babil Kitaplığı'ndaki metinlerden birinden çekip almış Borges, Konuk Kaplan'dan. Burada yazarın adı Tsao Hsue-King olarak verilmiş ama kapakta Cao Xueqin olarak görüyoruz, hangisi bilmem artık. Neyse, Pao Yu rüyasında kendininkine benzer bir bahçede olduğunu görüyor, hizmetçilerinin yanına gittiği zaman kimsenin Pao Yu olduğuna inanmadığını görüyor, sonra yatak odasında uyuyan adamın Pao Yu olduğunu anlıyor, iki Pao Yu karşı karşıya geliyor falan, uyanış sırasında her şey baştan başlıyor. Kuyruğunu kovalayan bir hikâye. Kutsal kitaplardan alınan metinleri doğrudan geçmek istiyorum, Yusuf'la ilgili birçok bab mevcut, Tanrı'nın sözlerine yer verilmiş falan, ilahi kelamdan gelecek tasvirine inanmayan kulların başlarına gelen felaketler anlatılıyor daha çok. Bir alıntıyla geçeyim: "Eğer Yüce Tanrı seni ziyaret etmeleri için göndermemişse, rüyaları önemseme." (s. 39) Buradan Antik Yunan'a uzanırsak mitik olguların geçirdikleri değişimi adım adım takip etmeye başlayabiliriz, örneğin Zeus'un art arda gördüğü rüyalardan bahsedilir ki tanrıların rüya görmesi ilginç bir durum, insani nitelik kazanma olayı bu dönemden itibaren mi görülüyor acaba?

Sezar'ın ölümünde rüyaların etkisini Plutarkos anlatıyor, başka metinlerde parça parça gördüğümüz hikâye tamamlanıyor böylece. Mart ayının on beşine kadar büyük bir tehlikenin beklenebileceği söylenirmiş eskiden, Sezar'ın eşi Calpurnia gördüğü rüyaları bu felaket beklentisiyle bir tutarak ağlayıp yalvarmış, Sezar'ın senatoya gitmesini engellemek için elinden geleni yapsa da başarılı olamamış. Kurbanlar kestirmek, başka kehanet araçları kullanmak istemiş ama durduramamış adamı, ilginç. Sezar'ın mektuplarını içeren kurmaca bir metinden alınan parçaya bakarak, tabii biraz da gerçeklik payı olduğunu düşünerek bakarsak Sezar'ın da rüyalara çok önem verdiğini görebiliriz, garip bir durum ortaya çıkıyor o zaman. Sezar gücünü yitirmediğini göstermek istedi ya da kendi kehanetine sahipti, sonuçta ölümüne yürüdü. Gerçeği rüyadan ibaret sanmak inancın en derin noktasından doğuyor, böyle bir inanca sahip insanı yolundan çevirmek zor. Bir de tersi bir durum var, olduğu gibi alıntılayayım. Coleridge'ten: "Eğer biri rüyasında cennete gider ve ona orada olduğunun kanıtı olarak bir çiçek verilirse, uyandığında da elinde bu çiçeği bulursa... Ne demeli buna?" (s. 72) Borges'in Parmenides'i karakter olarak kullandığı bir öyküsü var, altın bir gülle alakalı sanırım. Diğer karakter Parmenides'in evini buluyor, adamla konuşuyor ve Parmenides adama altın bir gül verip uyanmasını istiyor. Sanırım. Adam uyanıyor, elinde altın gül. Ne demeli gerçekten? Machado'dan direkt alıntı yaparsam cevaba ulaşır mıyız?

"Bellekte tek değer taşıyan şeydir
Rüyaları hatırlama kıymetli hediyesi." (s. 87)

Cisimleşmiş bir rüya parçasının çok büyük bir hadise olduğunu düşünmemeye meyilliyim, somut dünyanın berisinde her şey karman çorman bir şekilde işlenmeyi, zihne veya dünyaya gelmeyi bekliyor. Altın bir gülün pek de doğaüstü bir yanı yoktur, var olması dışında. Gerçekte değil, rüyada. Başka bir bölümü ele alıp genişleteyim, beş-altı yaşlarında bir çocuğa anlatıcı gece ne rüya gördüğünü soruyor. Çocuk, adamı ahşap bir evde gördüğünü ve kapıyı kendisine açtığını söylüyor, sonra aniden, merakla soruyor, adamın o evde ne işi vardı? Sanki tek bir düzlem varmış da her şey orada gerçekleşiyormuş gibi. Aziz Augustinus rüyalarından sorumlu olmadığını anladığında Tanrı'ya teşekkür etmiş, kendisiyle arasında büyük fark olduğunu düşünüp rüyalarındaki yozluktan yaşamındaki Hıristiyan doktrini çalışmalarına dönebildiği için şükran doluymuş. Sezgiyi bu şekilde ortadan kaldırıyoruz belki de, savunma mekanizması haline geliyor. Rüyanın gerçek olmadığını düşünürsek düşsel sapkınlıklar gündelik yaşama sirayet edemez, bu yaşamı oldukça kolaylaştırıyor. Belki de durugörüyü engelliyor bir noktada, öteyi yaşamla perdeleyip ortadan kaldırıyoruz.

İki bölümü daha alıp bırakayım, ilki Mahşer Rüyası ya da Kurukafalar Rüyası. Dante'den mülhem bir metin ama mahşerin çeşitlenmiş tasvirlerini içerdiği için dikkate değer. Beddua edenlerden ve hırsızlardan başlanıyor, filozoflardan şairlere, İsa'dan Muhammed'e herkes yargılanıyor. Cevapları ilginç, gönderildikleri yerler üzücü. Örneğin filozoflarla şairler cehenneme gönderiliyor, gerçekliği çarpıttıkları gerekçesiyle. Dinin coşkusunu kendilerine yonttukları için de olabilir, aslında cehenneme gitmeleri için yeterli gerekçe var iblislere göre. İkinci metin Coleridge'in Kubilay Han'ını inceliyor. Şu yeter sanırım: "Bir Moğol imparatoru 13. yüzyılda rüyasında bir saray gördü ve aynen gördüğü sarayı inşa ettirdi. 18. yüzyılda, bu sarayın bir rüyadan yola çıkarak yaptırıldığını bilmeyen bir İngiliz şair rüyasında saray üzerine bir şiir gördü. (...) Daha önce yazıldığı gibi, başka bir açıklamayı sezmek ya da varsaymak mümkündür. Belki de insanlara hiç vahyedilmemiş bir arketip, (Whitehead'in adlar listesini kullanırsak) sonsuz bir nesne yavaş yavaş dünyaya girecektir; bunun ilk tezahürü saray, ikincisi ise şiir oldu. Biri kalkıp bunları karşılaştırsaydı ikisinin de esasen denk olduğunu görürdü." (s. 176, 178)

Hawthorne "gerçekliğin içgüdüsel algısı" diyor, hikâyelerden çıkan başka tanımlar var, söylenceler ve ritüeller anlamı bambaşka noktalarda arıyor. Nörobiyoloji tam gaz çalışıyor bir yandan, bilim daha somut verilere ulaşarak başka bir kanattan ilerliyor, hepsi rüyanın neliğini anlamak için. Rüya nedir? Binlerce yıldır insanın aklını kurcalayan bu sorunun yüze yakın cevabı, cevaba yaklaşan çeşitlemeleri var bu kitapta. Borges'ten Kitaplık'a yakışır bir nokta.
Yanıtla
5
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Homologlar Evi
Kaptanoğlu'nun ikinci kitabı Dedalus'tan çıktı, iyi. Öyküler birkaç gedik dışında pek iyi. Objektif olmaya çalışırken zorlanacağım açıkçası, okurla anlatı arasında kurulan bağların izi sürülebilir ama özellikle bu kitaptaki öyküleri okurken, ilk bir iki öyküyle birlikte bu çabayı sürdüremedim, incelikler kesiştiği gibi yuttu beni, ne diyeyim. Anlatıcının sesi ne kadar derinden geliyorsa bilebildiğimce bildim, meseleler de tanıdık olunca okumaktan başka bir şey düşünemedim. Giardino di Rose, Bu Sabah Kalbinin Eskisi Gibi Atmayacağını Öğrendi nam öyküyle başlıyoruz, Giardino di Rose'nin tahmin ettiğimizden daha özel olmadığı, sadece tahmin ettiğimizden daha çok sevildiği ön bilgisi veriliyor, ardından hastane odasına bakıyoruz. "Doktorun yarım Türkçesi ve sempatik aksanı" birkaç defa karşımıza çıkıyor, anlatının zamanını sıkıştırarak dağılmayı engelliyor. Kaptanoğlu'nun öyküleri genellikle kısa bir zaman aralığını belirli izleklerle bir arada tutma yolunu takip ediyor, geçmişe dönüşler varsa da kısa anın olaylarını anlamlandırmada yardımcı olmaktan başka pek işlevi yok, anlatı parçalarını başka karakterlere ve uzamlara genişletmiyor. Şöyle düşünebiliriz, nehrin akışını gerilerde akıştan ayrılıp ileride tekrar akışa dönen kollar besliyor. Örneğin hastanenin tahmin ettiğinden de pis olduğunu söylüyor anlatıcı, havada uçuşun toz tanelerine bakarak. Sonra "hâlbuki" hastaneye daha önceden geldiklerini öğreniyoruz, Rose'nin tansiyonu düşüyor, şekeri fırlıyor, hastanedeler. Hemen ardından 80 yaş üstü hemşire bahsi geliyor, Hıristiyan olmadığı halde haç şeklinde küpe takan anlatıcıyla 80 yaş üstü hemşire, Rose'nin tansiyonu hakkında konuşuyorlar. Akış çok hızlı, geçmişte hastaneye gelme kısmından küpelere geliş arasında anlatının devamında tekrar kullanılması gereken birçok detay giriyor araya. Burada iki nokta var, birincisi Kaptanoğlu'nun aralık bıraktığı kapıları sağlam bir şekilde kapaması. Bir tek kez değinip öylece bıraktığı detay hemen hemen hiç yok, bunu biraz yaşama benzetiyorum, bilincin boşlukları kendiliğinden doldurması gibi Kaptanoğlu da anlatısını doldurmayı başarabiliyor, süper. İkinci şey, boşlukları doldururken terse düşen bağlantı biçimlerini nadiren de olsa çatması. Hastanenin pisliğinden sonra "hâlbuki"yle birlikte yine kire dair bir açıklama, bir şey bekliyoruz ama yok, başka bir paragrafa geçilmesiyle birlikte başka bir bağlantı zaten kendiliğinden oluşacakken "hâlbuki" önceki paragrafın anlamını sürdürüyor ama o kısım bitti artık, bağlanacak bir şey de kalmadı. Çok küçük çapaklar bunlar, öykülerin kıymetini azaltmıyorlar da göze batıyorlar bir tek. Bir tane daha veriyorum, sonra bu mevzuya daha değinmiyorum. "Ben zorlansam da -merak ediyorum, bir kalp neden eskisi gibi atmaz, ritmi neden değişir delirircesine merak ediyorum- ikimiz de asla bu riski almıyoruz." (s. 13) "Delirircesine" merak mı ediliyor, kalp ritmi mi değişiyor? Mantık bize ilki olduğunu söylüyor tabii ama göz oraya bir virgül lazım diyor. Devam edeyim, Rose'yle anlatıcının ilişkisi bir nine-torun ilişkisini imliyor ama bilemiyoruz, karanlık. Sıcak paylaşımlarının arasında hastane koridorlarının soğukluğu var, bir de duvarlara asılan röprodüksiyonlar. Anlatıcı bir şeyler yemek için kantine gidiyor, giderken tabloların farkına varıyor ve hastane koridorlarına ölmek üzere olan hastaların resimlerinin asılma sebeplerini sorguluyor, resimlerdeki detayları anlatıyor, son resimde doktorun elindeki kalbi Rose'nin kalbine denkleyip sanatı yaşama taşırıyor. Odaya dönüyor, Rose'nin canını yakan tıbbi müdahalelere şahit oluyor ve hasta kadının yağmurun yağıp yağmadığını sormasıyla ne koşulda olursa olsun yaşamın sürdüğünü anlıyor, bunu anlatan Rose'siyle mutlu olduğunu söylüyor. Son. İlgisiz ayrıntılar vermek istemem ama hastane koridorlarını iyi bildiğimden, ananemin burnundan midesine inen boru yüzünden çektiği acıya şahit olduğumdan, ölümünden önce ananemle yaşadığım son mutluluk anlarımı hatırladığımdan bu öykü kıskıvrak yakaladı beni, anlatıcının "kaçınılmaz mutsuzluğu öteleyen kısa mutluluk" imgesi öykünün tamamına başarılı bir şekilde dağıtılmış.

Homologlar Evi ikinci tekil şahsa seslenen bir anlatıcıya sahip. Mail kutusunun doluluğu, sosyal medyanın veriler yoluyla kullanıcısını boğması, sokaktan gelen gürültülerin engellenemezliği birbirine karışıyor, dijital dünyayla gerçek dünyayı yaptıkları baskı açısından ayıramaz hale geliyoruz. Burada anlatıcının seslenme biçimi de önemli, baskı üçleniyor böylece. Anlatıcının söylediğinin dışında bir şey gerçekleşmiyormuş, kişi başka bir şey yapamazmış gibi. Çok iyi fikir. Google'a giriş, kendini aratış, "homolog". "Bir başkasının yerini tam olarak tutan". İnsanın nesne olabilirliğine varıyoruz buradan, anlatıcı anlattığı kişiye ancak bir portakal olabileceğini düşündürüyor, tezgahtaki portakalları düşünerek. "Yüzde yüz bir denklik mümkün müdür? Her insanın bir homologu var mıdır?" (s. 34) Nesnel olamayacağım nokta burada ayyuka çıkıyor, öyküye kendiminkini de katmak zorundayım. Ben "kopya" demiştim buna, homolog daha derin bir anlama sahipmiş. Kopyada defolar olabilir ama homologda aslın yerini tam olarak tutma olayı var, gerçi benim öyküdeki karakter de kusurlu olduğu için kopyalığı üzerine yakıştırabilir. Eşyalar üzerinden yaklaştım ben, Kaptanoğlu başka bir kuşatılma biçimini irdelemiş. Alayım benim öyküdeki o kısmı. Adam evden gidecek ama gitmeden önce bir dengini bırakacak geride, gidebilmenin kendince en makul şartı.

"Hepsini yatak odasına götürüyorum, yatağın sağ tarafına yığıyorum. Elimi yumruk yapıp sargıların arasından bir damla kan düşürüyorum çarşafa, bir damla daha, bunlar gözler. Saçaklı bir duvar süsü, Leyla’ya nerede, hangi tatilde aldığımı hatırlamıyorum, saçlarım. Burnum için ahşap gemi iyi, biçimsiz çıkıntımın olduğu gibi hatırlanmasını istemiyorum, dört yıllık ilişkimizde Leyla ne kadarını aklında tutabildiyse artık, gemiye denkleyecek, burnumu olduğu gibi hatırlamayacak. Gerçekliği çarpıttım, bir başkasının hatırlanmasını sağladım, adım bir başkasının adına dönüştü, gözlerimin ne renk olduğu unutuldu, sesimin sertliği, yumuşaklığı, bütün detayları kayboldu, alışkanlıklarım değişti, bir başkasınınkine dönüştü, dokunuşumun ürpertisi yitti, sevgi sözcüklerim darmadağın oldu, bir başkasına söylenmek için bekliyorlar, aynı sözcükleri kaç farklı insana söylüyorum, düşününce her biri için üzülüyorum, her bir insan için ve her bir sözcük için. Dizimdeki yaranın kabuğunu kopardım, göbek deliğim oldu. Kargaların cıyaklamaları geliyor sokaktan, bir koşu tüyü alıp geliyorum, Leyla kaligrafi kursuna gitmeye başlayınca hediye etmiştim, kollarımdan biri artık. Diğer kolum için Leyla’nın bana aldığı gömleği dürüyorum, karnımın olduğu yere Filozofların Karnı’nı koyuyorum, kabuğu kaldırıp kitabın tam ortasına. Leyla’yla aramızda bir şaka.
(...)
Mızıkama eğiliyorum, ağzının olduğu yere, bir nota, siiii! Bir tane daha, bir tane daha, üçleniyor, si minör, si minörle başlayan şarkıların mahvım olduğunu düşünüyorum, hemen çekip çıkarıyorum onları aklımın koyu sularından, sırayla dinliyorum, salonda çalan radyonun sesine karışıyorlar, kakofoniyi dinlerken neden gitmek istediğimi hatırlıyorum, bacaklarımın yerine bir pantolon, ayakkabılarımın yerine geçen hafta tatilden dönerken aldığım terlikler, birkaç eşya, birkaç ayrıntı, tamamım. Ben bu kadarım. Bu evde, bu dünyada bu kadarım."
Ekşi Mayalı Ekmeklerden Raif Bey Yapmak, senaryo formatında yazılmış bir metin olmakla birlikte Raif Bey'in yaşlılıkla mücadelesini anlatmaktadır, ekmek yapma çabası üzerinden kendisini gerçekleştirme uğraşını örneklemektedir, izlenme sayıları üzerinden internetteki videoların güvenilirliği bahsini eşelemektedir, bir YouTube kanalını eşine tercih edebilecek hale gelen Raif Bey'in olmayan çocuklarının yerine mayaları koymasındaki patolojiyi gözler önüne sermektedir, diğerleri gibi iyi bir öyküdür.
Ada'ya Geleceği Hakkında Bir Şey Söylemeyin için diğerlerinden ayrı bir yere konulması gerektiği söylenebilir. Ada'nın altı yaşındaki halini görürüz, ailesiyle yaşadıklarına şahit oluruz ve yaşadıklarının gelecekteki hallerini nasıl biçimlendirdiğini dinleriz, bizden Ada'ya dair istenen şeyin sebebini çıkarırız böylece. Anne-kız ilişkisine dair duygusal ketlenmelerle dolu sahneler belirir, Ada'nın kendisine tokat atma gerekçesinin o ânın dışında, o andan önce anlaşılmayacağı hissettirilir. Bu öyküdeki teknik yaşama yine çok yakın aslında, muhteşem hatalar yaptığımızda zamanda adım adım geriye giderek geçmişteki halimizle şimdikinin arasındaki muazzam farkı görüp üzülmez miyiz, ne bileyim, daha ince, hassas bir insan olduğumuzu hatırlayıp avunmaz mıyız, artık o insan olamayacağımız için yitenin acısını çekmez miyiz? Bunu kimse söylememeli gerçekten, Ada kendi anlayacak.
Beş altı öykü kaldı, tekrar okuyup yazacağım onları da. Şimdilik bunlar burada dursun, belki Kaptanoğlu'nun daha çok okunmasında faydası olur. Şahsen aşırı hesaplı kitaplı metinler yerine Kaptanoğlu'nun öykülerini öneririm ben.
Yanıtla
5
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eğlentili Bir Gömme Töreni
Metnin çevirmeni Adalet Cimcoz. Ön kapakta adı var, üstelik Tibor Dery'nin hemen altında, iki isim metni ortaklaşa yazmış gibi. İlginç bir tercih. 1967'de basılmış metin, Bilgi Yayınevi sağ olsun. Déry'den bahsedeyim, 1897'de Macaristan'da doğuyor, zengin bir Yahudi babanın ve Alman bir annenin çocuğu. Gönderileceği sürgünleri, yatacağı hapisleri, atlatacağı tehlikeleri hayal edebiliriz. 1930'larda Berlin'de gazetecilik yapmaya başlıyor, sonra 1950'lere kadar memleketine dönemiyor. Alman baskısı geçer geçmez Ruslar arıza çıkarıyor bu kez, Komünist Parti'yle ters düşer düşmez fişleniyor ve Macar İsyanı sırasında hapse atılıyor. Üç yıl sonra serbest bırakılıyor ve ömrünün sonuna kadar, on yıldan fazla bir süre memleketiyle hasret gideriyor. 1977'de Budapeşte'de vefat edene dek pek çok roman ve öykü yazıyor, Macarların kara ışığını metinlerine aktarıyor. Çalıp çırptığım bilgilere göre anlatılarında olaylar sonbahar veya kış aylarında geçiyormuş, memleketin bunaltısını daha iyi aktarabilmek için. Lukacs'a göre çağının en iyi tasvircilerinden biriymiş, karakterlerini detaylandırma biçimini düşünürsek hak veririz. Metin biri uzun olmak üzere üç öyküden oluşuyor, her öyküde Déry'nin atmosfer yaratma başarısını görebiliriz. İlkine bakalım, kitaba adını veren öykü. Bayan V.'yle tanışıyoruz hemen, sinirli bir kadın. Kocasının ölümü yaklaşırken evde terör estiriyor, hizmetçileri azarlıyor, doktoru kalaylıyor, sivri dilinden kimse kurtulamıyor. Evin gireni çıkanı bolsa da üç karakter devamlı oradaymış gibi gözüküyor: Matild Teyze, Roza Teyze ve Berta Teyze. Koronun işlevini üstlendikleri söylenebilir, halkın sesi olmuşlar. Bay V.'ye pek bir ses ulaşmıyor, dinlenmesi lazım. Bir buçuk yıldır hasta, iki ay önce yataktan çıkamayacak duruma gelmiş ama ölmemiş, yaşama sarılmış. Macaristan'ın en ünlü profesörü X. gelip adamı muayene ediyor sürekli, ölmesini engelliyor denebilir. Bay V.'nin önemli bir şahıs olduğunu anlıyoruz, belki Parti'den, belki akademiden biri. Adı Ödön bu arada, Ödön'ün etrafında dönen lafın haddi hesabı yok, beklenen ölümünün sonrasını kafalarında kuran insanlar çoktan çekişmelere başlamışlar ama onun pek haberi yok bunlardan. En fazla doktorla ve eşiyle iletişim kuruyor, o kadar. Kendisini sonlara doğru detaylı olarak göreceğiz, öncesinde cenaze hazırlıklarından siyasi hareketlere, kısacası doldurulması gereken boşluklara odaklanan karakterlerin iç dünyalarına farklı açılardan bakıyoruz. Bayan V.'nin müsrifliğine dair pek çok olay anlatılıyor mesela, kadının evine antika kuntika bir dünya şey tıkıştırdığını, para eden her şeyi topladığını görüyoruz. Yalnızlıktan ölümüne korkuyor bir yandan, eşi öldüğü zaman kaybedeceği gücü düşünüp etrafında kimsenin kalmayacağından endişe ediyor. Endişe etmekte haklı gibi de gözüküyor, etrafındakilerin goygoylarına bakarak doğru bir çıkarım yaptığını söyleyebiliriz. Bayan V.'nin ölüme hazırlık için çabalamalarını göz önüne alarak çoktan kaybedilmiş bir gücü toparlamaya çalıştığını söyleyebiliriz, banka müdürlerinden parti yöneticilerine kadar pek çok tanıdığı arayarak mezar yerini ayarlamaya çalışıyor, tören düzeni hakkında fikirlerini sunuyor ama modası geçmiş biri olarak pek sallanmıyor açıkçası, maddi gücü de eskisi gibi olmadığı için zorluklar yaşıyor. Farklı insanlarla girdiği diyaloglar arasında Macaristan'ın durumu hakkında da bilgi sahibi oluyoruz, Batı'dan gelen tüketim malzemeleri çok pahalı, insanlar külotlu çorap bulabilmek için muazzam paralar ödüyorlar. Bayan V.'nin yok mesela, arkadaşından giydiği çorabı çıkarmasını istiyor, cenazede giymek üzere satın alıyor. Ambargo mudur, enflasyon mudur, pahalılık mıdır, artık neyse ülkeyi iyice zora sokmuş gibi gözüküyor.

Araya dereye kendisini de koymuş Dery, çok hoş. Bayan V.'nin bir diyaloğunda Dery'nin ölüp ölmediği sorgulanıyor, Dery kendini halkın ölü kahramanlarının arasına koyuyor ve gömülmüş gibi gösteriyor. Kendisinin bahsi geçtikten sonra evdeki en önemli hizmetçilerden birinin evdeki Yahudi nüfusunun artmasıyla birlikte istifa etmek istemesi anlamlı, kadın iyi bir hasta bakıcı ama antisemitist duyguları o evde daha fazla çalışmasını engelliyor. Bay V. anılarını yazıyor bu arada, morfinini alıyor ve durmadan yazıyor. Yazmasa daha uzun yaşayacağı söyleniyor ama o yaşamının sonuna geldiğini bildiği için kalemi düşürmüyor elinden. Sonradan kendisine verilen ilacın morfinden başka şeyler de içerdiğini öğreniyoruz, bu katakullinin de olayı farklı. Oraya girmeden Ödön'le pek sevdiği genç dostu Flora arasında geçen bir diyaloğu aktarayım. Pencereden görülen bir dağın farklı isimlendirilmesinden doğuyor olay, Ödön dağın eski adını söylüyor, Flora yeni adını. "Gördünüz mü? Ben o dağı eski adıyla anıyorum, Suab Dağı diyorum. Hürriyet Dağı'nı eski adıyla anan bir kuşağın işi ne yeryüzünde? Sözcüklerimden, simgelerimden, kendimden daha uzun ömürlü mü olayım? Ne alışverişim olabilir sizlerle?" (s. 43) Yıllar önce diktiği ceviz ağacının altında daha fazla oturmak istemiyor Ödön, zamanın geçip gittiğini anladığı için gitmek istiyor artık. Gidecek, cenazesi yapılacak, gözyaşları dökülecek ve toplumun kokuşmuşluğunun başka örnekleri sunulacak. Ödön'ün son tiradıyla bitireyim bunu: "'Bütün hayatım tıpkı kanser gibi, gelecekle örüldü,' dedi, 'kendimi değil, işlerimi, yaptıklarımı düşündüm hep. Kendimi boşladım, esenliğim umrumda değildi, işim önemliydi. Her dakikam işle doluydu. Cevizin altında oturup çalışırken, kuşların ötüşünü işitir miydim sanıyorsunuz? Yemekten kalkar, yediğimi unuturdum, söylemeseler çamaşır değiştirmezdim. Çok önemli bir işi başarmam gerektiği yalanına inanmıştım... bugüne değin hep aldattım kendimi.'" (s. 50)

Portekizli Kıral Kızı yıkıntılar arasında çocukluğun değer yargılarını irdeliyor. Macar ovasındaki B. köyü, Almanlar çekileli bir saat olmuş. Her taraf sessiz, kapılar kapalı. Üç çocuk çıkıyor ortaya, Peter haşarı bir velet, Tutyu iki oğlandan daha büyük bir kız, Hans da en küçükleri. Pazar alanına gidip karınlarını doyurmaya çalışıyorlar, Peter hırsızlık yaparken yakalanınca Tutyu çocuğu kolluyor ve kendilerini tutan adamlara faşist olduklarını haykırıyor. Gündelik bir hakarete dönüşmüş "faşist", herkese söylenebilir. Satılanlar çok pahalı, çocuklar bir şey alamıyorlar. Tiyatro oynanacağı sırada çığırtkanın sesine kapılıp oyunu izlemeye karar veriyorlar. Çığırtkan komik bu arada, oyunun eski zamanlardan birinde Portekiz sarayında geçtiğini söylüyor, prensesi oynayan kızın asıl prensesten çok daha güzel olduğunu, dileyenin eski prensesin fotoğraflarına bakabileceğini söylüyor falan. Sonuçta Peter haşarılıklarına devam ediyor ve giderek "Almanlaşıyor", kız dehliyor çocuğu. Peter çok şaşırıyor, korkuyor ve Tutyu'ya faşist olduğunu söylüyor, kayboluyor ortalıktan. Bilinmezin içine yolculuk. İki çocuk bir parça ekmeğin peşinde yürümeyi sürdürüyorlar, kim bilir nereye.

Sevi. Almanların geri çekilmesinden sonra hapisten çıkan bir adamın evine dönüşünü, yedi yıldan sonra ailesine kavuşmasını anlatıyor. Yine bir Macaristan panoraması, savaş sonrası dönemlerin ekonomik, toplumsal dinamiklerinin değişimi, hapishaneden sonra sosyal yaşama ve yeni bir dünyaya alışmaya çalışan adam.

Dery'nin öyküleri iyi, Macar sonuçta. Türkçeye çevrilen kötü bir Macar yazara rastlamadım ben, Dery de son derece iyi bir öykücü. En kısa sürede başka metinlerini de okumak dileğiyle diyelim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cemal Süreya'ya On Dördüncü Mektup & Güneşten Yırtılan Caz
Zühal Tekkanat geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti, geriye şiirleri, röportajları ve Cemal Süreya'ya dair anıları kaldı. Röportajlarda Süreya'nın Tekkanat'a şiddet uyguladığına dair bilgiler var, bu meselelerin deşilme çabasından magazinel malzeme çıkarma çabalarından bahsedilebilir. Mahremiyetin ihlaline varan ısrarlar sonucunda Tekkanat konu hakkında daha fazla konuşmayı reddediyor, canı acıyor çünkü. Leylâ Şahin'in metnine geleyim, Zühal Tekkanat'la yapılmış röportajların yanında Cemal Süreya'nın yazıları var, Sözcükler'de yayımlanan kayıp mektupları var, fotoğraflar da var ama Süreya'nın ölümünden sonra Cemal Süreya Kültür ve Sanat Vakfı'nın etkinliklerinde çekilmiş fotoğraflar bunlar, Süreya'nın gün yüzüne çıkmamış fotoğraflarını görmek isterdi şu deli gönül, olmadı. Şeyi de sıkıştırayım buraya, fotoğraflardan birindeki dört kişiden üçünün adı verilmiş ama pos bıyıklı, biraz kısa görünen adamın adı verilmemiş. O adam edebiyatımızdaki -bence- önemli yazarlardan biri olan Necati Tosuner. Unutuldu mu, başka bir şey mi var da adı konmadı bilmiyorum artık.
Metnin ortaya çıkış hikâyesini anlatmış Şahin: "Cemal Süreya'da Dağlarca adlı bir araştırma konusu vardı zihnimde. Bu arada Cemal Süreya ile en uzun yaşamış olan, oğlunun annesi Zühal Tekkanat'tan Cemal Süreya'yı daha "içeriden" öğrenmek istedim. Onu, evime yakın olan Bağdat Caddesi'ndeki Hatay Restaurant'a çağırdım. Sağ olsun hemen geldi ve o gün çalışmaya başladık. Diyebilirim ki Cemal Süreya'da Dağlarca kitabı asıl bu çalışma içinde gövdeleşti." (s. 13) Başka bir araştırma için bir araya gelinmiş, o araştırma basılmış, yanında bu da basılmış gibi gözüküyor, dolayısıyla derinlemesine bir araştırma bekleyenleri hayal kırıklığına uğratıyor bu metin, sorulacak onca soru varken Süreya'nın veya Süreya hakkında yazılmış yazıların Tekkanat'ın anlattıklarından daha fazla yer kapladığını görüyoruz. Üzücü bir durum ama metin yine de tatmin eden bir içeriğe sahip. "On Dördüncü Mektup" adını Tekkanat koymuş, "Güneşten Yırtılan Caz" adını da Şahin koymuş, iki adlı bir inceleme çıkmış ortaya. Tekkanat'la Süreya'nın tanışma hikâyesiyle başlıyor tabii, 1967'de evlenip Kadıköy'deki Beşiktaş İskelesi'nin tam karşısında, şimdi yerinde muhtemelen Starbucks'ın olduğu Marmara Apartmanı'nda taşınıyorlar. Göçebeliğe değiniyor Tekkanat, o apartmanda üç daire değiştirmişler ama Süreya'nın göçebeliği, sürgünlüğü çok daha öncesine, çocukluğuna dayanıyor. Dersim Katliamı'ndan bir süre sonra galiba, Süreya'nın amcası bir valinin kafasını yarıyor, devlet amcayı ve ailesini Bilecik'e sürüyor. Süreya'nın babası da kardeşini yalnız bırakmamak için peşinden gidiyor. Şiirlerinde anlatır bunu, Göçebe'yi de anmak lazım. Bilecik'te bir süre yaşıyorlar, on yıl boyunca orada kalmak zorunda olmalarına rağmen süre bitmeden İstanbul'a taşınıyorlar. Bir süre sonra evi polisler basıyor, genç yaşlı herkesi karakola götürüyorlar ve Bilecik'e geri yolluyorlar. Cemal Süreya ilk eşiyle Bilecik'te tanışıyor, sonra Mülkiye yılları, memuriyet, İstanbul. Cemal Süreya'nın hayatını kaybettiği Cihanseraskeri Sokağı'ndaki ev şairin yaşadığı yirmi dokuzuncu evmiş. Yirmi dokuz evde aranan huzurun yükü ağır olsa gerek.

Tanışma faslı. Tekkanat on yedisini bitirir bitirmez ailesinin zoruyla evleniyor, eşi askeri hâkim. Kızları oluyor, adı İçsel. Daha o yaşlarda şiirle ilgileniyor Tekkanat, okuyup yazıyor. O zamanki yaşamında iki olay var, travmatik. Eşi şiir defterini yok ediyor, üstüne aldatıyor kadını. Tekkanat boşanıyor, Ankara'dan İstanbul'a ailesinin yanına dönüyor ve çeşitli gazetelerde çalışmaya başlıyor. Papirüs yazıhaneye yakın, Tekkanat iş çıkışlarında Süreya'nın yanına uğruyor. İş kaçırmaya kadar geliyor, birbirlerini kaçırıyorlar bir anlamda. Süreya yanına Ülkü Tamer'i alıyor, bir kamyonete atlıyor, Tekkanat'ın yaşadığı aile evinin önüne geliyor. Kitaplar, saksılar, eşyalar araca yerleştiriliyor, Ülkü Tamer kasada, elinde bir saksıyla oturuyor. Çok hoş. Cemal Süreya'nın da ilk evliliğinden bir kızı var, Ayçe. Anlaşıldığı kadarıyla kızlar arasında bir sorun çıkmıyor ama ilginçtir, metinde birlikte fotoğrafları olan Perihan Bakır -Cemal Süreya'nın kız kardeşi- ve Zühal Tekkanat arasında kavga gürültü eksik olmuyor, röportajlarda var. Ayrılık faslını kısa keseceğim, röportajlarda var yine. Süreya'nın kaçamakları Tekkanat'ı yıldırıyor, ayrılıyorlar. Tekrar bir araya gelme olayları var ama bir şeyler yittiği için kalıcı olmuyor. Memo Emrah'tan bahsediyor Tekkanat, hassas bir konu. Annesiyle babasının ayrılığını kaldıramıyor Memo, hızla kilo alıyor. İlginç davranışları da var, anlatımın kopukluğundan ötürü Tekkanat'ın detay vermek istemediğini anlıyorum açıkçası. Memo bir gün cebinde silahla geliyor eve, sonra polisler tarafından götürülüyor. Ölümü çok acı, değinmek istemiyorum. İntihar olduğu söyleniyor ama Tekkanat'ın söylediklerinden Memo'nun iki arkadaşının suçlu olduğunu anlıyorum, evde üç kişi takılırlarken Memo'nun tüfeği ateş almış. Süreya'nın ölümünden yedi ay on iki gün sonra Memo ölmüş, çok ağır bir sınanma bu Tekkanat için. Süreya'nın çocuklarıyla ilişkisine dair bir soruya verdiği cevabı alayım: "Ayçe de babasına kırgındı. Cemal, Ayçe'yi de seviyordu fakat hiçbir yakınlık bulamadı ondan. Bu tür meselelerde haklı olan daima çocuklardır. Cemal Süreya, Türk şiirinin, Türk edebiyatının en seçkin şairlerindendir, insan olarak da seçkin ve kıymetlidir fakat çocuklarına iyi baba olamadı. Daha doğrusu eve anne baba ayrılığı girdiği zaman, iyi bir anne iyi bir baba olmak kolay değil ve bunun faturasını çocuklar ödüyor daha çok. Bir daha söylüyorum: Cemal gerçekten iyi insandı. İyi sözcüğünün bütün derinlikleriyle iyi insandı." (s. 35)

Doğan Hızlan'ın bir yazısı alınmış sonra, 1999'da yayımlanan bir anma yazısı. İlginç noktalarını alayım, Süreya'nın Dağlarca'ya duyduğu sevgi büyük. Bir gün Dağlarca, "Cemal şiiri bıraksın, düzyazı yazsın," diyor. Süreya çok üzülüyor ve öfkeleniyor, ihanete uğramış gibi hissediyor ama küsmüyor, Dağlarca hakkında yazılmış en güzel yazılardan birini yazıyor, bir de Süreya ölmeseydi Nâzım Hikmet hakkında kapsamlı bir çalışma yapacağını öğreniyoruz. Bir yazısı var yine de, olduğu gibi alınmış o yazı da. Nâzım Hikmet'in savunusu olarak görülebilir bir yerde, Mehmet Kaplan'ın yorumlarına şöyle bir değinilip geçilse de aslında bir kesime karşı duruş sergileniyor. Mehmet Kaplan'ın yazısına bakarsanız Süreya'nın atakları iyi savuşturduğunu görürsünüz. Başka, Ceyhun Atuf Kansu'yu da çok sevdiğini söylüyor Süreya, portrelerinden birini Kansu'ya ayırmıştı sanırım.

Sonda kayıp dört mektup var, ardından fotoğraflar ve kapanış. Daha kapsamlı bir çalışma olabilirmiş bu, Dağlarca uğraşının bir yan ürün olarak ortaya çıkmasaymış keşke. Olduğu kadar artık, her türlü ilgi çeken bir metin çıkmış ortaya. İlgilisinin ellerinden öper.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gürültülü Yalnızlık
Baskısı uzun süredir yoktu, Notos sağ olsun. Hrabal'ın presçilik günleri II. Dünya Savaşı'ndan birkaç yıl sonrasına denk geliyor, Hitler'den sonra Sovyetler baskı yapıyor ve kitaplar toplatılıyor, yakılıyor veya hamur haline getiriliyor, Hrabal bu yok etme işleminin tam ortasında. Anlatıda geçen kitapların gerçekten Hrabal'ın elinden geçtiğini düşünüyorum, Tolstoy geçmiyor ama Rus edebiyatının preslenmesinden sonra Kant, Nietzsche gibi Almanlar aynı akıbete uğramıştır büyük ihtimal. Hant'a kurtarabildiği kitapları kurtarıp evini kağıttan eve çevirerek bildiği dünyanın yaşamasını sağlamaya çalışıyor gerçi, bir Almanın yanında Rus yazarlara rastlayabiliyoruz ama o dönemde ikisinin yan yana gelebileceği nadir durumlardan biri bu, Hant'a onca kitabın altında kalıp boğularak ölme tehlikesine rağmen kitapları istiflemeyi sürdürüyor. Otuz beş yıllık presleme kariyerine kendini ve kitapları kurtarma niyetiyle devam ederken eline geçen nadir metinleri kendisini ziyaret eden bir profesöre veriyor, bira parasını çıkarıyor böylece. Hayatla baş edebilmek için sığındığı şeylerden birinin alkol olduğunu söyleyebiliriz, belki de düşüncelerinin akış hızı ayık gezmemesinde saklıdır. Geçmişine, çocukluğuna dair acı veren hatıralardan başka pek bir şey kalmadığı için şimdisine odaklanıyor ve durmadan, ara vermeden anlatıyor. Birkaç günde bir yakaladığı hızı kayıt altına almak ister gibi. Her bölüm bir veya birkaç gün. Bölümlerin çoğu aynı şekilde başlıyor, otuz beş yıldır kağıt işinde çalıştığını söylüyor Hant'a, yaşamı elinden kayıp gidecekmiş de tutmaya çalışıyormuş gibi. Güzelce balyalanmış kitaplardan havaya karışan harfleri bir arada tutuyor, anlatısını bu harflerle kurduğunu düşünebiliriz: Bir kitap olarak Hant'a. En sonunda kendisini de balyalaması daha sağlam bir anlama kavuşuyor böylece. Sadece harfleri değil, sözcükleri ve cümleleri de yakalıyor arada, Homeros'un yazıya geçmeden önce havada süzülen cümlelerinden farksızdır o cümleler, iyi bir kitaptan gelirler. Hant'a iyi kitapları bir balyaya sıkıştırır, böylece yığının arasına değerli bir parça katarak bütünü de kıymetli hale getirir, en azından bunu yapar kitaplar için. "Hangi balya Goethe ve Schiller'e, hangisi Hölderlin ve Nietzsche'ye mezar olmuş, bilen bir tek ben varım." (s. 14) Arada sırada patronu gelir, neler döndüğünden haberi olmadan Haňt'a'ya kızar, kendisinden memnun olmadığını söyler ve hışımla gider. Hant'a için küçük bir sıkıntı, fazlası değil. Onun büyük hayalleri vardır, beş yıl içinde emekli olup biriktirdiği parayla kendi pres makinesini alarak on kat müthiş bir balya, bir sanat eseri yapmanın hayaliyle yaşar. Ünlü resimlerin röprodüksiyonlarıyla balyaları sardığı da olur, böylece iktidar tarafından yasaklanan sanat eserlerinin benzerlerini yaratır. Gözünün önünde gerçekleşen imhalardan sonra bu karara varır, Prusya Kraliyet Kütüphanesi'nden getirilen kitapların başına geleni gördükten sonra. Savaş sırasında bu kitaplar saklanır ama bir ihbarcı gizli deponun yerini söyler, nadir kitaplar bir kamyona yüklenir ve yağmurun altında uzunca bir süre bekletilir. Hant'a'nın gözyaşları yağmura karışır, kitaplardan sızan mürekkep toprağa karışır. Hant'a o sırada kitapları preslemenin güzelliğini kavrar, onca metin bir aradayken yağmurun, ateşin ve basıncın yıpratıcı etkisinden nispeten korunacaktır. Kilosu bir krondan satılan onca nadir paçavrayı vagonlara yükleyen Hant'a için gelecek planları hazırdır.
Pres makinesini koyacağı bahçe dayısına ait, bu dayıdan biraz bahsetmek lazım. Eski bir demiryolcudur dayı, Hant'a nasıl kitaplara düşkünse o da lokomotiflere düşkündür, yok olmaktan kurtardığı küçük bir lokomotifi arkadaşlarının da yardımıyla harekete geçirir ve eski günlerine döner, lokomotifine günaşırı atlayıp kısa bir rota üzerinde yolculuğa çıkar. Hant'a'nın annesi yakılıp kül edildiği sırada dayı oradadır, yeğeninin yaşama tutunmasını sağlar. Ölümünün soğukkanlılıkla karşılanması anlaşılabilir bir durum, annesinin yakıldığını gören ve geriye kalan külleri alan Hant'a, dayısının yarı çürümüş bedenini yerden kazırken gayet normal bir şey yapmış gibi anlatır başından geçenleri. Kulübesinde kalp krizinden ölen dayının cesedine günler sonra ulaşılır, bedenden geriye kalanlar kurtlar ve sineklerle kaplı bir şekilde yerde durmaktadır. Haňt'a kazıma işleminden sonra dayısından kalan son parçaları tabuta koyar, ailesinin son ferdini uğurlar. Sakince. Etrafındaki dehşetten ve yaşadıklarından ötürü insanlara karşı büyük ölçüde hissizleştiği için kitaplara düşkünlüğünü bir parça anlayabiliyoruz, her balyanın bir kaybın yerini tutacağı düşünülürse güzelleştirme çabası acıyla baş etme yolu olarak belirir, bir nevi savunma mekanizması. Ailenin yitişinden sonra sevdiği kadınları da anımsar Hant'a, Mancinka'yla yaşadıkları anlatının absürtlüğünün bir parçasını oluşturuyor. Dansa gittikleri zaman Mancinka elbisesinin bir parçasına dışkı bulaştırır ve temas ettiği herkesi boklar, bu yüzden adı Bokkafa Mancinka'ya çıkar. Kayak yapmaya giderler, yine aynı durum. Saçma. Saçmalığın ölçüsünde anlık hatırlamalar çoğalıyor, anlatı hemen yön değiştirebiliyor, örneğin bu olayı anlatan Hant'a ansızın atık kağıt preslediğini söyleyerek başka bir mevzuya geçer, değindiği konular kişisel tarihinden Hitler'in eziyetlerine kadar varır ve genellikle bölümün sonlarında her şeyi toparlar, birbirine bağlar, açık kapı bırakmaz. Bunlara sonra değineceğim, çingene kızlardan da bahsetmem lazım. Savaştan önce iş yerine gelen çingeneler var, Hant'a bu kızları pek seviyor, yaşamın coşkusunu taşıyan insanlar olduklarını düşünüyor. Çingenelerin tarihine dair birtakım malumatlar sunduktan sonra kilit bilgiyi veriyor, sevgilisi olan çingenenin işgaller başladıktan sonra götürüldüğünü, kamplardan birine kapatıldığını ve öldürüldüğünü söylüyor. Sevgiyle bir parça olsun tutunabildiği yaşama karşı hissizlik geliştiriyor, daha fazla acı çekmemek için. Kadınların uzak geçmişte kaldığını sezebiliriz, şimdisinde karşısına çıkan kadınlardan hemen hiç bahsetmiyor Hant'a, Prag'a gidip şehirde dolanırken sadece kendine odaklı olduğunu, bir iki örnek dışında insanları umursamadığını görüyoruz. Bu şehir kısmının başlangıç noktası ilginç, bir öğleden sonra mezbahadan bir kamyon dolusu kanlı kağıt ve karton getiriliyor, Hant'a'nın eli yüzü kan oluyor, işi bitince şehre iniyor ve çürümüş kitapların kokusuyla kan lekelerinin oluşturduğu kombin insanları korkutuyor, karşımıza nadiren çıkan kadınlardan biri Hant'a dan uzak durmaya çalışıyor falan, Hant'a Prag'ın kanalizasyonlarında çatışan iki sıçan grubunun mücadelesini de anlatıyor ve bütün leşliğiyle farelerin arasına koyuyor kendini, pek bir farkları yokmuş gibi. Böyle bir yalnızlık adamın çektiği, makinenin gürültülerine karışanından.

Anlatıda geçen kültürel ögeye bakayım biraz, İsa'nın o yıkımda kimi diriltip kimi kurtaracağı pek belli olmadığı için Lao Tzu'yu diğer kefeye koyuyor Hant'a, peygamberle filozofu karşı karşıya yerleştirip umutla umutsuzluğu dengeliyor denebilir. Lao Tzu derin bir melankoliye dalmış, İsa'nın umudunun onda birini taşımıyor, gelgitin bir ucunu temsil ediyor. Progressus ad futurum ve regressus ad originem kavramları karşımıza sıklıkla çıktığı için anlatılmalı. Görü duruluğu aslında, geleceğin ve geçmişin bütünlüğü sağlanınca her şey daha anlamlı hale gelir Hant'a için. Geçmiş sürer, geleceğe doğru uzanır ve acıyı şimdiye taşır. Geleceğin ayağı geçmiştedir, acıyı şimdiye getirir. Kısılmışlık. Alttan alta Hellen uygarlığının uzantıları arasındaki anlaşmazlıklar da işleniyor, Hant'a'nın Yunanistan'a gitmeyi hayal etmesi belki de geçmişteki kopuşları kaynaktan itibaren düzeltmek için, filozoflarla birlikte düşünerek, okuyarak dünyayı bambaşka bir yer haline getirebilir. Aşırı bir yorum, bunu düşünemeyecek kadar uyuşmuş durumda. Hiçbir şeyi değiştirecek durumda değil, Sosyalist İşçi Birliği her yere el attığı gibi pres işine de bulaşıyor ve Hant'a'yı işinden ediyor. Patron iki genç adamla çıkageldiği zaman başına gelecekleri kestirebiliyor bizimki, dünyanın değiştiğini kabullenmese de biliyor. Sovyet güdümlü yönetim ekonomik faaliyetleri tekrar düzenlediğinde daha verimli bir iş hayatına merhaba diyor insanlar, Hant'a'ysa yıllardır çalıştığı işten atılıyor, kendini son bir kez şehre vuruyor ve onca bina, onca arkadaş birbirine karışıyor. Son teknolojinin ürünü pres makinesi de önemli, Hant'a kısa bir süre sonra vasıfsız bir eleman haline geleceğini anlıyor makineyi gördükten sonra, ekonomik projeler sonucu atılmasaydı teknoloji işini bitirecekti zaten. Ne yapıyor o da, sokaklarda dolanmaya başlıyor. Anlatının sonuna doğru karşımıza çıkan bu bölümü ders niyetine üç beş defa okumak lazım gelmektedir, özellikle A noktasından B noktasına ulaşmak için geçilmesi gereken noktalarda içilecek içkilerin hesaplanması, güzergahın oluşturulması ve vazgeçiş bölümü müthiş.

En sonda Çek bir yazarın Hrabal ve metin hakkında kısa bir yazısı var, Fransızca baskının önsözü. Hrabal'ın yaşadığı dönem, maruz kaldığı sansürler, yaşadığı sıkıntılar hakkında detaylı bilgi içeriyor, tamamlayıcı metin olarak okunsa ne hoş.

Önemli ve iyi bir metin, Auschwitz'ten sonra ne yazılabileceğine dair iyi bir örnek.
Yanıtla
5
5
Destekliyorum 
Bildir