Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşk Acıları
Freud ve Lacan merkezli bir inceleme. Aşkı bulmanın ve yitirmenin metinler üzerinden, kurmacayla gerçeklik ilişkisi açısından farklı niteliklerini açığa çıkarma çabası olarak görülebilir. Yeni doğan çocuğun huzurlu yuvasından ayrılmasının acısı, tam anlamıyla beklenen çocuk olamamanın acısı, doğmuş olmanın kendiliğinden getirdiği eksiklik üzerine inşa edilen aşkın nihayetinde yitirişten öteye uzanamaması masallardan, şiirlerden veya söylencelerden başka bir türde çarpıtılmıyor herhalde, yani sonsuza kadar mutlu yaşanmaz, muhtemelen. Gökten üç elma düşmez, onlar murada ermez. Aşk hızla solan bir şey olduğu için idealize edilmesi anlaşılabilir, gerçekliğin dışına taşınması da. Gerçeğe dönüşün darbeleri çeşitli biçimlerde ortaya çıkıyor, Avrane giriş yazısında bu darbeleri insanı kendine bir parça daha yaklaştıran adımlar olarak değerlendiriyor. "Bir başkasında, ona atfettiğimiz şeyi severiz. Ona, arzularımızın yansıması olan idealleştirilmiş bir imge yükleriz. Dedikleri gibi, aşkın gözü kördür. O halde aşk acısı uyandırır, aşk nesnesini yitirmek kendini bilmenin kapısını açar; bazıları kendini bundan yoksun bırakır." (s. 2) Kendini yoksun bırakan eksik kalır, aşka kapılan yitirmenin acısını çeker. İki türlü de ortada çekilecek güzel bir acı var, çekiniz. Werther ve Romeo çekti, günümüzde beyaz yaka olsalardı ve izni veren Japon firmada çalışsalardı üç güne kadar aşk acısı izni alıp izindeyken ölebilirlerdi, aşk acısının onca katmanını delik deşik etmek ve acının dinamiklerini anlamak acıyı geçirmiyor ama bir ölçüde hafifletiyor sanırım, aşık olunan insanın mavi gömleğinde çocukluktaki bir mutluluğun izlerini bulmak dinamikleri açığa çıkaran bir parça olarak görülebilir. Sonuçta aşklar üst üste yığılmaz, her birine ayrı bir yer ayrılır ama başlangıçlarıyla bitişlerinin benzer aşamalardan geçtiğini söyleyebiliriz. Bitişlerine bir örnek vereyim, Ezginin Günlüğü'nden: "Ayrılık saksıdaki çiçeklerimiz gibi büyür / Sessiz ve nedensizce, durmadan" Entropinin bir parçasıymış gibi. Werther'in durumu biraz daha farklıydı tabii, dönemin romantik estetizmi ve sosyal koşulları altında biricikti. "Werther ideal bir romantik kahraman, bir arketip ya da kınanacak bir Lucifer modelidir: Bu edebi sorgulamayla birlikte, aşk acısı sorunsalının merkezine varırız." (s. 6) Avrane için Goethe'nin Werther hali ve Goethe hali önemlidir, Anılar'dan çekip çıkardığı parçalarda görüldüğü üzere 1772'de mübaşir bir kıza aşık olur Goethe, yirmi üç yaşındadır ve aşık olduğu kızın bir başkasıyla evleneceğini öğrenir. Kendi hikâyesini kurgular, acısını biraz olsun dindirebilmek için aynadaki görüntüsüne ateş eder. Werther ölür, Goethe acısını nesneleştirerek öldürür ve dindirmeye çabalar. Kişisel rahatlamanın ötesinde dönem edebiyatının unsurlarını yansıtmak da vardır, intihar bu açıdan önemlidir. "Ortada intihar yoksa ne efsane söz konusudur ne de aşk acısının ufkunda ölümcül bir alın yazısı. Werther ölümüyle, tüm tutuk ve ümitsiz âşıkların simgesine dönüşür." (s. 9) Lacan'ın Werther üzerine düşüncelerine baktığımızda "gerçekleşmiş ideal benlik" kavramıyla karşılaşırız, "ben" bir başkasına dönüşmüştür, bütün kusursuzluğuyla. Narsisistik kaygının dumura uğradığı nadir olaylardan biridir bu, sonuçta Werther'in umutsuz bir aşık olduğu açıktır, kendi yansımasını kaybetmek istemez ama aşkın aniliği ve gücü karşısında sürüklenmekten kurtulamaz. Kendine meydan okuma gibi bir durum, ideal benliğin yitip gidecek en uzak noktasını bulma oyunu. Aşk, insanın sınırlarını keşfetmesi açısından en işlevsel olgu olabilir. Proust'tan verilen örnek iyi bir tamamlayıcı, Albertine'e duyulan aşkın öncesi ve sonrası arasındaki farka bakarsak nesneyle "ideal ben" arasındaki etkileşimi görürüz. Anlatıcı, odasına Albertine'in gözleriyle baktığını düşündüğünde aslında bir başkasında idealize ettiği kendiliğiyle bakar ve bir şeylerin değişmesi gerektiğini veya daha iyi bir ortamı nasıl yaratabileceğini düşünür. "Ben ideali" öldüğü zaman kişi kendini bir başkasında tekrar kurar veya elindeki yıkıntının getirdiği duygusal felçle varlığını, yükünü duyumsar. Düzeltilecek bir oda, taranacak bir saç, alınacak bir nefes yoktur ama muhtemelen olur. "Acı, Öteki'nin kapılarını açar." (s. 22) Her acı bir başka mutluluğa ve acıya götürür.

İkinci bölümde aşk acısının kaderini ve geçmişini görüyoruz, tarihte aşkın ve yarattığı duyguların ayrımını yapıyor Avrane. Bu bölümün konusu Freud'un antik dünyanın aşk yaşamıyla kendi dönemindeki aşk yaşamı arasındaki farkı göstermesi üzerinden şekilleniyor. Eskiler dürtünün kendisine vurgu yaparken Freud ve şürekası bu olguyu nesneye yönlendirir, aşk acısı için aktarım yapılacak bir nesne gerekir. Antik dürtünün yüceltimi imgesel ve dinsel, ruhban sınıfının kontrolü altında. Freud, "laik vaiz" konumunu atfetmek istediğini söylüyor, ardından psikanalistler bu rolü üstleniyor. Nesnenin varlığı sabitleniyor böylece, mitik boyuttan giderek uzaklaşılıyor. Avrane bu durumu Tristan ve Isolde kapsamında değerlendiriyor. Shakespeare'in aşklarından farklı olarak bir kavuşma, arzuyu doyurma eylemi vardır, Tristan ve Isolde yasak aşklarını doyasıya yaşarlar. Burada da farklı bir acı ortaya çıkar, birleşmeyle birlikte kuşkunun izleri açığa çıkar. Tristan kıskançlığını engelleyemez, ideal benliğinin tamamen kendisine ait olduğuna dair şüpheleri açığa çıkar. Kaybetmenin farklı biçimleri farklı acıları getirir, Tristan bir başkasıyla evlense bile benliğinin bir parçasını şüphenin doğmasıyla birlikte geride bırakmıştır, sadakatin bilinmeyen durumu kişiliği hapseden bir boşluk haline gelir. Bu çıkarımlardan sonra Avrane kendi deneyimlerine yönelir, karşısına çıkan insanların hikâyelerini anlatır ve sağaltma aşamalarının acıyı nasıl etkilediğini örneklerle anlatır.

Son bölümü de alıp bırakayım, "Psikanalistin Acısı". "Bir ölümlünün, tanımadığı, yeni gördüğü, ayda birkaç saat karşılaştığı birine âşık olması için, bu varlığın onun için bir çeşit tanrı, en azından Öteki boyutuna açılan bir özne olması gerekir." (s. 102) İlişki düzeylerinin tek bir düzeye indirilmesiyle ilgili bu, Öteki olarak görülen herkese karşı aşka yakın, aşkı andıran bir hisse sahip olmak doğaldır. "İdeal ben"in yansıtılabileceği anlaşıldığı an benzerlikler doğrudan aşka varan bir nitelik kazanır. Bu açıdan Anaïs Nin bölümün temelini oluşturuyor. Deconstructing Harry'deki psikanaliz mevzusu da araya katılır ve psikanalist-hasta (hasta?) ilişkilerinin yapısı ayrıldığı parçalar üzerinden incelenir, Anais Nin'in yaşamındaki ilişkilerinin temelleri ortaya çıkarılır. Nin'in günlükleri başlı başına bir edebiyat olayı, Avrane bu metinlerden yola çıkarak duygusal ilişkilere odaklanıyor. Nin'in Henry Miller'la sürdürdüğü uzun süreli ilişkinin yanında Rene Allendy ve Freud'un öğrencisi olan Otto Rank arasındaki üçgenli, hatta beşgenli ilişkinin çözümlenmesi Öteki'nin bileşenlerini de açığa çıkarıyor. En başta Nin'in babasıyla yaşadığı ensest ilişkinin diğer ilişkiler için başlangıç noktasını oluşturduğu söylenebilir, ardından psikanaliz seanslarındaki ikili ilişkilerin doğası, Rank'la Allendy'nin Nin için anlamları, Henry Miller'ın can simidi vazifesi ortaya çıkıyor. Acıyı kapsayıcı, özetleyici bir bölüm.

Bu metin iyidir, insanın aşkla birlikte geçirdiği değişimi tatmin edici bir biçimde inceler, acıya acı katar, insana acısını kucaklatır.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Medyum
Anlatıcı Venedik'te yaşıyor, ara sıra Paris'teki evine gidip dönüyor. Yaklaşık üç saatte evler, ülkeler değişiyor. Gerçi evler değişmiyor, anlatıcı her yerde bir evin yalıtıcı huzurunu bulabiliyor ama bu huzurun Venedik'teki halini gösteriyor daha çok, sürekli gittiği restorandaki tanışlarından başlayarak. Kenti ev olarak hayal edebiliriz, anlatıcı şehirden şehre bir dünya anısını anlatsa da ayaklarının Venedik'e bastığını biliyoruz. Doğrulduğu noktadan gördükleri şunlar: vasatlık, Çinli restoran sahibi, dünya ahvali, Proust, Saint-Simon ve hepsinin karışımı, düşüncelerin akışında gündelik yaşamla yüzyıllar öncesinin sanatı bir araya geliyor, anlatımda bu iki katmanın iç içe geçtiğini görüyoruz. Proust'un an kayıtçılığı ve Saint-Simon'un karakterleri bir araya geliyor, sağlıksız bir topluma uyum sağlayamayan anlatıcının "karşı-delilik" adını verdiği kitabın içeriği oluşuyor. Metnin kendisi bir karşı-delilik tavrı olarak görülebilir. Ortalara kadar delirilecek bir şey yok ama anlatıcının yaşadıkları biriktikçe, çağı hakkında daha derinlikli düşünmeye başlayınca ani bir kopuşun sesini duymaya başlıyoruz bu sefer. En baştan alayım ben yine, kopmadan. Kısa bölümler halinde kurulmuş anlatının ilk bölümünde restoranı ve restoran ahalisini görüyoruz. Mekanın sahibi Çinli, "professore" diye seslenmiyor da sırıtkan bir laubalilik sergiliyor, bu sırada ülkenin yakın tarihi hakkında da malumat sahibi oluyoruz. 1970'li yılların başında İtalyan Komünist Partisi'nin karşıladığı gemiden inenlerden birine benziyormuş bu Çinli, yozlaşmış sol kanadın bir üyesiymiş, çağa hemen ayak uydurup finans güçlerinin etkisine girmiş, davayı anında satmış, daha iyi bir yaşam için diğer insanları sömürmeye başlamış. Tutunamıyor yine de, kültürel uçurumları açamayıp bir İtalyana bırakıyor mekanı, anlatıcı tekrar "professore" oluyor. Titrler başlarda anlatıcı için mühim, dolmakalemi ve Fransızlığı kadar. İtalyanların Fransızlar karşısındaki tutumlarını kendi kişiliğini göz önüne alarak değerlendiriyor, Devrim'den itibaren İtalya üzerindeki Fransız etkisi bariz. İnsanlarla ilişkilerinde de gösteriyor bunu anlatıcı, aslında düşüncesinde ve eyleminde aynı akışkanlıkla karşılaşıyoruz. Bir eylemin yer aldığı paragraftan düşünce akışıyla dolu başka bir paragrafa hemen geçiyor, İtalyanlardan Ada'ya geçişi de böyle. Haftada iki gün Ada geliyor, anlatıcıya masaj yapıyor, başka hizmetleri de var ama ticaret mahremiyeti gereği dillendirmemek gerek, zaten hemen ardından Loretta çıkıyor ortaya, restoranda çalışan bir kız. Notre-Dame-de-Lorette düşüyor akla, anlatıcı zihninde yolculuk yapıp Fransa'ya dönüyor ve Montaigne'in Alman bir rahibin, bir cizvitin önüne diz çöktüğünü hatırlıyor, büyük bir olay, Montaigne yorumcuları bu olayı hiç gerçekleşmemiş gibi unutmak istiyorlar ama tarihten parlak bir sayfa bu, gülünçlüğü ölçüsünde. Dini inanç mekanında adak adamak isteyen bir Montaigne, Fransızların aklı almıyor bunu. Şu da var: "Montaigne'in Roma'da özellikle Eski Yunan ve Latin klasiklerinin papa tarafından korunup korunmadıklarını araştırmak istediği biliniyor. Korunuyorlardı. 'Pagan bunlar' deyip Yunan ve Latin klasiklerini silmeye bir kalkın bakalım. Bu yüzyıllardır yapılan bir şey, şimdi yeniden başlıyor. Zararlarını göreceğiz." (s. 11)
Montaigne ve Loretta üzerinden ateizm mevzusu. Anlatıcının zıplayışlarına bir örnek: "Loretta, Lotta, Laure, Laurette... ve işte bir başka hayalet: Lotte, Hölderlin kulede kaldığı sürece ve ölümünden önce ona eşlik eden, marangoz Zimmer'in kızı." (s. 12) Gündeliğe dönüş, Hölderlin'in ölümü üzerinden yaşamın geçiciliği. Sakin sakin yok olmayı düşünen anlatıcı için geride dijital ormanda kalacak birkaç veriden başka anımsatıcı yok, hiçliği seviyor anlatıcı, Ada'nın gelişiyle birlikte yok oluş düşüncesi hatırlanacak zevklere, hatıralara geliyor, dini eğitim bahsi buradan açılıyor. Yahuda'nın solculuğu, sadece otuz dolara bedenini işleten kadınlar, her şey ansızın birbirine bağlanıyor. Sollers birden fazla dalı tek bir gövdede birleştirebiliyor, anlattığı şeyler ne kadar dağınıksa en sonda toplanıyor, ucu açık bir anlatı parçası kalmıyor. Ada'nın yoğurduğu şeyin gelecekteki kadavrası olduğunu düşünüyor anlatıcı, Mecdelli Meryem'in otuz dolar karşısında da değişmeyeceğini düşünüyor. Otuz bin dolar, milyon dolar, hiçbir şey fark etmez, kadınların zevk aldıkları eylemlere paha biçilemez. Fransız kadınlarıyla İtalyan kadınları kıyaslanıyor, Fransızlar daha sorgulayıcı ve tedirgin. İtalyanlar "yaşıyorlar", o andan ötesini düşünmeden sadece var oldukları zamanı yaşıyorlar ve ertesi günün bir başka gün olduğunu biliyorlar. Venedik'in medyumvâri büyüsünün bununla bir ilgisi var, hatta suyun üzerine kurulmuş şehrin akarlığı da insanların suya benzemeleri bağlamında düşünülebilir. Loretta'yla anne kucağı huzurunu yaşıyor anlatıcı, aynı duyguyu yaşadığı diğer kadınları hatırlıyor. Yanında fotoğrafları var, sıkıştırılmış zamana şahitlik ediyor ve kendini tekrar yakalanmış bir duygu olarak benimsiyor. Proust'a bağlantı noktası bu fotoğraflar olabilir, takip eden bölümde adı geçmese de Proust'u anıştıran anlatı parçaları var. Kadınların resmi geçidi sürüyor, kalabalığın içinde rollerini kusursuzca oynuyorlar. Kamusal insanın sahnedeki davranışları, Sennet çıkıyor bir yerden ama yazar bunun farkında değil, belki de farkında ama düşünürün adını geçirmiyor hiç. Tanrı'yla Şeytan arasında bir oyun: İnsan. "Dünya ne kadar da deli, insan kendisi için etkin bir karşı-delilik icat etmeli ve böylece olabildiğince kararlı bir karşı deli haline gelmeli." (s. 26) Saint-Simon'a bir ölçüde dayandırılan, daha çok anlatıcının bulduğu bir duruş. Karşı-delilik. Delilikle zıtlığına buradan başlayabiliriz. Deliliği biliyoruz, şikayetçi olduğumuz ve bir ölçüde iştirak ettiğimiz yaşam. Her şeyi kuşatmış durumda. Açık havada içimizde hissettiğimiz ağırlık, yük. Huzursuzluk. Uyumsuzluk. Uyamadığınız noktada karşı-delisiniz. Talepleri yerine getirmek derinde bir noktanıza ters düşüyorsa, topluma ve toplumun küçük bir örneklemi olan insana uyumla yaklaşamıyorsanız, bir şeylerin ters gittiğini düşünüp tepkisel bir eylem geliştiriyorsanız, bunu da yapamayıp sessiz kalıyorsanız bir karşı-deliliğe sahipsiniz demektir. "Siz kendinizi deliliğinizle ne kadar rahat hissederseniz, genel delilik de sizin varlığınız karşısında o kadar yönünü şaşırır. Karşı-deliliğinizin yarımıyla, kendini normal sanan delilerin düşüncelerini okursunuz. Onlar hep aynı şeyleri tekrarlar durur, siz de saçma sapan şeylerden bahsedersiniz. Israr ederler, siz konuyu değiştirirsiniz. Basmakalıp şeylerle içinizi bayıltırlar, siz onlara şiirler okursunuz." (s. 30) Onlar da size şiirler okurlar ama anlamanız için değil, anlatabilmeleri için. Dinlemekten başka bir rolünüz yoktur, sizin yerinize bir başkası da olabilirdi ama ağa yakalanan siz oldunuz, tebrikler. Artık gözlem altındasınız. Ortak payda, uyum, bu tür sözcükler sürekli kulağınıza çalınacak ama bir ortaklık veya uyumdan bahsediliyorsa kişisel bir ortaklığı anlayacaksınız, bir yere çekilmek isteniyorsunuz ve çekilmek istemiyorsunuz. Reddedileceksiniz. Anlatıcı için reddedilmek bir onur, gitmek için de iyi bir sebep. Gidebilirseniz.

Deliliğin bir boyutu, günümüzde hızla değişen bilgilerin çoğu insan için sabitliklerini sürdürmesi. Voltaire örneğini veriyor anlatıcı, bu özgürlük neferinin antisemit, eşcinsellik ve kadın düşmanı olarak görüldüğünü söylüyor. Bu ilginç bir mesele aslında, geçen haftalarda Mısır'da yeni lahitler, mumyalar bulundu örneğin, kalplerinden alınan parçalara bakarak ağır kalp rahatsızlıkları yaşadıkları ortaya çıkarılmış. Günümüzün pencerelerinden bakınca geçmişin bambaşka görünümleri ortaya çıkıyor, daha kaç çeşit pencerenin açılacağı da belirsiz. Voltaire günümüzde nasıl değerlendirildiğini görseydi şaşkınlıktan ne söyleyeceğini bilemezdi gibi geliyor bana, o zamanlar dört yaşından sonra çocuklara yetişkin muamelesi yapılıyordu, kadınlar yaşamı kolaylaştıran eşyalar olarak görülüyordu, dünya hakkında hemen her şeyi bildiğini düşünen insanlar aslında bildiklerinin çok daha ötesinin olduğunu bilmiyorlardı. Garip değil mi, yine çok az şey biliyoruz ve bu delirtmiyor insanı. Yıldızları gözlemleyen insanların gördüklerine şahit olmak istemezdim açıkçası, bir yıldıza bakıyorsunuz ama yandaki kara boşluktan daha ötelere bakabilirsiniz. Başka bir kozmik nesneye bakarsınız, daha da ötesi vardır. Teleskobun gücü yettiğince uzaklara gidebilirsiniz, en ufak bir odak değişimi sayısız yeni cismi ortaya çıkarır. Aklım almıyor, delilik bütün bunların bilinirmiş gibi hareket edilmesi işte. "Hammaddelerin akışı hakkındaki bilgileriniz kısıtlı. Genel olarak petrolün, gazın, uyuşturucunun, fuhuşun nerelerden geçtiğinden haberini yok. Siz küçük arabanızla yetiniyorsunuz. Onu kırda bir yola park ediyorsunuz, bir kuş size bakıyor, mest oluyorsunuz." (s. 36) Bunda yanlış bir şey yok ama her şey tümüyle, baştan yanlışmış gibi hissetmekten kurtulamıyorum ben, bilinç bütün bunlarla baş edemediği için mi kuşun ötüşünde, suyun akışında huzur bulabiliyoruz, bilinç bu huzur yansımasını sunarak kendini mi koruyor? Hiç var olmaması gereken bir şey varlığ(ın)a sımsıkı sarılmış gibi geliyor bana, yırtıp atılacak bir sayfaymış gibi atmak istiyorum bilinci. Tabii. Bu da kendimi savunma mekanizması sanırım, karşı-delilik saçmalığa karşı dik durmayı savunuyor. Duralım.

Devamında yazarların deliliğe uymaları, kadınların ve erkeklerin delilik halleri, Proust'un bütün bunları kayıt altına alması, Saint-Simon'un yüzlerce karakteriyle deliliğe farklı açılardan bakması, bu tür şeyler var. Keyifli, öfkelendirici. Karşı-delilik davranışlarından birkaç örnekle bitiriyorum, bu metnin okunmasını öneriyorum.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Üst Kat Komşusuna Mektuplar
Plaket çakmışlar, "Marcel Proust 1909'dan 1917'ye kadar bu binada yaşadı". Haussmann Bulvarı 102 numaradaki dairenin planına bakınca Proust'un kocaman bir evi hastalığıyla dolduramayacağını seziyoruz, mektuplarında komşularından sessizlikten başka bir şey istemediğini görünce geniş tuttuğu yaşam alanını anı-kurmaca karışımıyla doldurmaya çalıştığını düşünebiliriz. Banyo, çalışma odası, mutfak, sahanlık, yemek odası, oda, tuvalet, büyük salon, küçük salon, Proust'un odası, avlular, kocaman bir alan. Yalnızlığını yazarak dindirmeye çalışıyor, yedi ciltlik metninden başka dostlarına mektuplar yazıyor durmadan, bu metinde üst kat komşusuna yazdığı mektuplar var. Madam Williams çaldığı harpıyla Proust'un eve kapandığı günleri renklendiriyor, istekleri çalıp çalmadığını bilmiyoruz ama Proust mektuplarında müziği çok sevdiğini söyleyerek dinlemek istediği parçaları iliştiriyor araya dereye, operaya veya müzikli etkinliklere gidemediği zamanlarda üst kattan gelecek müziği bekliyor. Gürültüleri beklemiyor, gürültü fobisinden ötürü işkence çektiğini görüyoruz, odasının tam üzerindeki asma katta Madam Williams'ın dişçi eşinin muayenehanesi var. Proust şikayetlerini arka arkaya sıralasa da Madam Williams'ın naif, incelikli hallerini pek beğeniyor ve sık sık çiçek yolluyor mektubun yanında, Madam Williams da çiçek yolluyor, güzel bir mektup arkadaşlığı. "Sessizliğin anahtarlarını elinde tutan bir komşunun gözüne girme arzusunun ötesinde, bu diğer münzevi için gerçek bir sempati, bir dostluk, bir tür sevgi duyuyor; görünmez ama mevcut bir kadın, öbür hastanın, Madam Straus'un annelik rolünü oynuyor adeta." (s. 8) Ne yazık ki Madam Williams'ın mektupları yok, Proust'un yazdıklarıyla yetiniyoruz. Neler yazıyor, kadının hassas ruhundan hemen her mektupta bahsediyor, yedi ciltten ilk ikisini hediye olarak yolladığını öğreniyoruz arada derede. Diğer ciltleri yazdığı zamanlar, savaş çıkınca metinlerin basımı ertelenecek ama Proust yazmaya devam edecek. Büyük yapıtının gizlerine dair pek çok bilgi veriyor, mektupların en dikkat çeken kısımlarını oluşturuyor bu. Örneğin Madam Williams'ın kardeşi savaşta ölünce Proust ne kadar üzgün olduğunu söyleyip yine cephede ölen yakın arkadaşı Bertrand de Fenelon'dan bahsediyor ki romanlarda Robert de Saint-Loup olarak biliyoruz kendisini. Bunun yanında ikinci ciltten birkaç bölüm gönderdikten sonra o cildin pek bir şey anlatmadığını, planları aydınlatan asıl cildin üçüncü olduğunu belirtiyor. Charlus, Odette, Swann gibi karakterlerin gerçek yaşamdaki izdüşümlerine rastlıyoruz, romanda nasıl gerçekten daha gerçek oluyorlar, bunun sırrına rastlamıyoruz ama Proust'un yaşamında karşılaştığı hemen her insanı bir karakter olarak metinlerine yerleştirdiğini öğreniyoruz, örneğin Madam Williams'ın dişçi eşi Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde'de karşımıza çıkıyor, hoş bir adam olarak. Bir başka örnek, Proust'un eski dostu, Madam Williams'ın arkadaşı Clary zamanla kör olur, romanda Charlus'ün kör olmasının kaynağıdır bu. Gerçeği olduğu gibi kurmacaya çevirmek, hastalığından ötürü yıllar boyunca münzevi gibi yaşayan bir adamın ölümle başa çıkabilmesi için iyi bir yol gibi görünüyor. Proust empati kurarak karşısındaki insanın aklından geçenleri anlayabilecek kadar zeki, sosyal zekası gelişkin olduğu için karakterlerini kolaylıkla kurabiliyor ve metne aktarabiliyor. Bu arkadaşlığın önemi romanlara dair ipuçları vermesiyle sınırlı değil, Proust'un sosyal ilişkilerinde gösterdiği özene dair çok şey öğreniyoruz. Adam gürültünün tasvirini yaparken Verlaine'in bir şiirinden alıntı yapıyor örneğin, buna benzer pek çok anıştırma ve alıntı var. Hoş.

1908'den savaş sonlarına kadarki süreçte yollanan birkaç mektup, haliyle metin kısa ama her bir mektupta dikkat edilecek birkaç detay var. Bazılarına değineyim. Proust, Madam Williams'ı görmek istediğini hemen her mektupta dile getiriyor, hatta bir kezinde eşin işlerinden ötürü seyahate çıkmış olmasından, oğlun da savaşa katılmasından ötürü yalnızlıklarını dindirmek için görüşebileceklerini söylüyor. Görüştüklerine dair ipuçları var, tabii kadının mektuplarının eksikliğini çekiyoruz yine. Dişçiye gönderilmiş mektuplar da var, biri şöyle sonlanıyor: "İşçilerin çalışma saatlerini kaydırarak çıkardığım masraflar için size olan borcumun tutarını mutlaka bildirmenizi rica ediyorum." (s. 24) Proust'un uykuları düzensiz, dört saatlik uykudan sonra güne başlayıp çalışabildiği kadar çalışıyor, dinlenebildiği kadar dinleniyor ve ıstırabının dizginlenmesi için elinden geleni yapıyor. Üst kattaki tadilat sürerken çalışma saatlerinin değiştirilmesini rica etmiş belli ki, saatler kaydırılmış ve Proust rahata ermiş biraz. Biraz, sonraları yine gürültü bahsi açılıyor ve Proust yapacağı işlere göre ertesi gün hangi saatlerde gürültü yapılmaması gerektiğini söylüyor. Psikolojisinin pek yerinde olmadığı malum. "Hem zaten, bütün hastalar gibi, ben ömrümü çirkinlik içinde geçirmeyi öğrendim, kaderin cilvesi bu ya, o çirkinlikte kendimi genellikle daha iyi hissediyorum." (s. 29) Bunu yazma edimiyle denkleyebiliriz, Proust uzunca bir süre yaşamayacağını biliyor ve aslında üç cilt olarak tasarladığı anlatısının daha da genişlediğini, uzadığını görünce acısını belli bir düzeyde tutarak yaşamayı sürdürüyor, yazmayı da. Guermantes Tarafı'ndaki bazı tasvirlerin kendisini pek tatmin etmediğini söylediği an sinirlenmemek elde değil, dalga geçer gibi de söylemiyor bunu, gayet ciddi. Derin nefes alıp ilerliyoruz ve Gide'in Proust'u ziyarete geldiğini öğreniyoruz, Gide'in günlüklerinde de geçiyor bu bahis. 1916'ya ulaşıyoruz, son mektupta birtakım arkadaşlıklardan, savaşın yıkıcılığından bahsediliyor ve birkaç fotoğrafla metin sona eriyor.

20. yüzyılın en iyi sanatçılarından birinin mektupları da başlı başına sanat eseri, Proust'un hiçbir şeyini bilmeyen biri bu mektupları okusa bir novella okuyormuş duygusuna kapılabilir. Arkadaşlıklarının nasıl sona erdiği bu novellada yer almaz, ben anlatayım, 1919'da evlerinden ayrılıyorlar. Son mektuplar kayıp, Proust'un vedasını okuyamıyoruz bu yüzden. Madam Williams eşinden ayrılıyor, üçüncü bir evlilik yapıyor ve o da hüsranla sonuçlanınca 1931'de intihar ediyor. Proust 1922'de hayatını kaybettiği için kadına moral verecek kimse yok, Proust yaşıyor olsaydı belki her şey daha farklı olurdu. Aralarındaki derin dostluğu şuradan da anlayabiliriz, Proust hiçbir tanıdığına Madam'dan bahsetmiyor, sanki kendisine ait bir parçayı korumak istermiş gibi.

Kısacık ama uzuncuk bir metin, okunmalıdır. Evet.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aryanlar & Hint - Avrupa Kökenlerine Dair Bir İnceleme
Öncelikle Aryan nedir, nerelerde bulunur, bunlara bakmak lazım. Aryanlar birkaç insanın bir araya gelerek oluşturduğu topluluktur, ilk kalıntılarını Asya civarında bırakmışlardır, zamanında Hindistan'ı ele geçirip isim yapmışlar, Veda adı verilen kutsal metinlerde yer almışlardır. İşgalden önce de varlıkları bilinen bu metinleri benimsemişler sanırım, kendi inançlarını da bu kutsallığa katmışlar ve ortaya karışık metinler oluşmuş. Sonrasında yayılış aşaması geliyor, Asya'dan Avrupa'nın uçlarına kadar yayılıyorlar, yerleşik kültürlerle birleşiyorlar ve farklı kültürleri benimseyerek, kendi kültürleriyle birleştirerek yavaş yavaş yerleşiyorlar yeni topraklara, Avrupa'yı yurt belledikleri söylenebilir. Gerçi sonrasında tekrar Asya'ya doğru göç ediyor bir kısmı ama çoğu bereketli topraklarda kalıyor, ev kurup tarla bahçe işleriyle ilgilenmeye başlıyor. Aryanlar hakkında çok az şey biliyoruz, Yunanistan'da Hellen öncesi uygarlığının Minos kökenlerinden -Homeros'ta ve çok daha öncesinde izleri vardır- Hitit dilindeki Hint-Avrupa unsurlarına kadar belli bir noktaya dek izleri takip edilebiliyor ama daha öncesinde, sözlü kültürün yazıya geçirilmesinden de önce varlıkları biliniyor, bu noktada da çanak çömlek, el yapımı zerzevat gibi nesnelerden bilgiyi kazımak gerekiyor. Dil arkeolojisinin verisi tükenince vazolardaki çizgilere, kabartmalardaki silah biçimlerine eğilmek gerekiyor, çünkü dağ, tepe, göl adlarının benzerliklerinden çıkarılacak veri yeterince geriye gitmiyor, kısacası Neolitik Çağ insanlarına kadar uzanan bir topluluk hakkında bilgi edinmek için ne tür kalıntı varsa hepsini incelemek lazım. Childe, İngilizcede Aryanlarla ilgili kapsamlı bir araştırma yapılmadığını, metninin bu açığı kapatmak için mütevazı bir katkı yaptığını söylüyor ama oldukça temkinli, Aryanlarla ilgili öne sürülen fikirlerin ikisini "sessizce görmezden gelmek" zorunda olduğunu söylüyor, kendisine göre nazik bir davranış. Metin boyunca farklı coğrafyalarda Aryan izini ararken daha önceden yapılmış araştırmalara da değiniyor, bazılarını onaylıyor ve bazılarını da biraz hayal ürünü veya gerçek dışı olarak görüp eleştiriyor, elindeki verilere dayanarak. Bu metin aslında akademik bir metin, ben Aryanları ve Etrüskleri deli gibi merak ettiğim için yercesine saldırdım ama ilk bölümden sonra yavaşlayıp dikkatli bir şekilde okumaya başladım. Arkeolojik yöntemlerin karmaşıklığı bir yana, nesnelerin kıyaslanarak tarihi dönemlere oturtulması, nesneler arasındaki ilişkilerin ortaya konması gibi teknik detaylar arkeolojiyle ilgili hemen hiç bilgisi olmayan meraklı bir okuru zorladı açıkçası. Şöyle: X bölgesinde bir yerleşim var, yerleşimdeki kalıntıların bir benzerlerine Y bölgesinde de rastlanıyor ama Z bölgesindeki savaştan ötürü T bölgesinden oraya bir topluluk göçmüş, meydanı boş bulmuşlar, kendi kültürlerini getirerek Y'ye yerleşmişler ve X'le bağlantı kurmuşlar, iki topluluğun sanatları birbirine çok benziyor ama dilleri hiç benzemiyor, silahlarının benzerine Z bölgesinde de rastlandıysa aslında bu ilk topluluk üçüncü topluluğun nesi oluyor, X bölgesi neden Y bölgesine çömlek yapmayı öğretiyor da dil açısından hiçbir paylaşımları yok, orada neler oluyor, siz kimsiniz gibi durumlar var. Ben olabildiğince basit bir şekilde anlatıp araştırmayı katledeceğim ama ilgisi olanlar, sabrı da olanlar metni edinip meraklarını dindirmeden kafalarını daha da karıştırabilirler. Ben şunu öğrendim, bir dikili ağacın olmadan medeniyet kurmayacaksın, araştırmacılara arıza çıkarıyorsun sonra. Arz ederim.
Dil ve düşünce arasındaki ilişkinin toplumu biçimlendirmesini açıyor Childe, Mezopotamya ve Mısır'a göre 1500 yıl geriden gelen bir kültürün bu iki medeniyeti dönüştürüp etkisi altına almasından bahsediyor en başta. "Hangi fiziksel ırk ya da ırklara ait olurlarsa olsunlar, ait oldukları sözlü dil topluluğunun yansıttığı ve bu dil tarafından belirlenen belli bir manevi birliğe sahip olmuş olmalıdırlar." (s. 21) Adamların dilleri bugün Amerika'ya kadar yayılmış durumda, muazzam bir alan. Nasıl oldu bu? Yayıldılar ve kopa kopa çoğaldılar. Çok kuvvetli bir maddi kültürleri yoktu ama zihinsel yetenekleri gelişmişti. "Mesela ek-eyleme sahip olmaları nedeniyle ve en azından bir dizi muhakemenin kavramsal ilişkilerini ifade edebilecek yan cümleler inşa eden temel bir makine olarak neredeyse benzersizdirler." (s. 21) İş dönüp dolaşıp dil becerisine geliyor, dilin eklemeli olması analitik düşünme yeteneğini geliştiriyor olmalı. Sonuçta bir çemberin etrafına dizilmişçesine yazılan bir dilin zamanı çember haline getirebildiğini gördük, uç bir örnek olsa da konuştuğumuz dilin zihin yapımızı derinden etkilediği malum. Tek heceli sözcüklerle konuşuyor olsaydık başka bir düşünsel yapımız olabilirdi mesela, çok ilginç bir konu bu. Neyse, Hindu Vedaları, İran Gathaları ve Yunan lirik şiirinin vezinleri arasında benzerlikler var, demek oluyor ki dil coğrafyasını inceleyerek kaynağın çatallanarak ulaştığı yerleri görebiliriz. Childe bu çatalları birkaç grup halinde inceliyor, aralarında Keltçeden Litvancaya kadar pek çok dil var, dolayısıyla yayılma alanları hakkında genel bir fikir sahibi olabiliyoruz. En saf, bozulmamış Hint-Avrupa dilinin Litvanca olduğunu söylüyor Childe, bunu araya sıkıştırayım. Seslerin yazılışlarından okunuşlarına kadar pek çok bilgi karşılaştırılarak ayrılma noktaları ortaya çıkarılıyor, İranlılarla Hintlilerin kök atadan ayrılmadan önce uzun bir süre birlikte yaşamış tek bir halkın iki parçası olduğunu öğreniyoruz. Tabii burada çeşitli yollarla -ticaret, savaş vs.- yayılan dillerin başka dillere eklemlenmesi de söz konusu, dolayısıyla bu yöntem her zaman geçerli olmayabilir, daha derin araştırmalara ihtiyaç var.

MÖ 15. yüzyılda Mezopotamya'daki Aryan hanedanlarıyla filolojiden arkeolojiye kayıyor Childe, işler bu noktadan sonra karışmaya başlıyor. Samiler Sümerlerle kaynaştıktan sonraki 2000 yıl boyunca Aryanlar hakkında tek bir bilgi yok, ortalığın Aryan isimlerinden geçilmemesine rağmen. O dönemlerdeki istila hareketlerinin başlıca sebebi Aryanlar, adamlar yayılmaya çalışırlarken önlerinde kim varsa iteklemişler, örneğin Kasit istilası İran'ın dağlarında yaşayan Aryanlar yüzünden gerçekleşmiş. İran'ın Aryanlaşması bu dönemlerde gerçekleşmiş, Zerdüşt inancının büyük ölçüde değişmesinin ve tamamlanmasının da yine Aryanların etkisiyle gerçekleştiği düşünülüyor. Batıya doğru ilerlediğimiz zaman Hititler çıkıyor ortaya, dilleri ne kadar Aryanlarınkine benzemese de yönetici aristokrasi sayesinde üst sınıflarda Aryan etkisinin görüldüğü söyleniyor. Aryanlar öyle veya böyle, bir şekilde etkilerini bırakıp yayılmayı sürdürüyorlar. Torosların her iki yanında iki ayrı topluluğun giderek farklılaşan diller kullanmaları ve göç yollarının değişmesiyle birlikte ayrışmaları Mısır'daki Aryan etkisini artırmış gibi görünüyor, Aryan hanedanlığının Firavunlarla daimi bir ilişkisi olduğundan bahsediyor Childe. Üst tabakayı etkileyen bir etkileşim yine, sanduka mezarların ve başka kalıntıların gösterdiği üzere Aryan gelenekleri güç sahibi insanlar tarafından benimsenmiş, kısmen de olsa. Daha yeni okudum ama nerede geçtiğini hatırlamıyorum, yerleşiklerin işgalcilere ait gelenekleri benimsediklerinden bahsediliyordu, o hesap.

Hindistan'ın ele geçirilmesi, Akdeniz'in Aryanlaşması, Yunan kültüründeki Aryan etkileri, Homeros ve diğer antik metinler, kılıçlar, kalkanlar, heykeller, gelenekler, vazolar, tabaklar, altın renkli saçlar, mavi gözler, beyaz ten, Aryanlara dair ne varsa bu metinde mevcut ama metin 1926'da yazılmış, yüz yılda hangi buluntular neleri açığa çıkardı, bilmiyoruz. Göbeklitepe'de Aryanların tarih sahnesine çıkışına dair bir şeyler var mı mesela, varsa ne ölçüde var, bunlara da bakmak lazım. Çok gizemli adamlar bunlar, deli merak ediyorum. Bu metni ilgililere tavsiye ederim, biraz boğuşursunuz ama söz gelişi Traklarla ilgili malumat olsun, Antik Yunan'da Aryan etkisi olsun, çok ilginç şeyler var. Tavsiye ederim.
Yanıtla
6
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Masalın Biçimbilimi
Bahtin'den Campbell'a pek çok düşünürü etkilemiş temel bir metin, Saussure'ün artsürem ve eşsürem nanesi Rus masallarında görünür hale getirilmiş. Aslında sadece Saussure kaynaklı da değil, biyolojiden "morf" kavramını çarpan Propp araştırmasını disiplinlerarası bir boyuta da taşımış. Mehmet Rifat'ın giriş yazısına bakıyorum şimdi, anlatı çözümlemesi ve masal incelemeleri konusunda Propp'un çığır açtığını söylüyor. 1915'te Biçimciler okulunun en has adamlarının toplandığı Puşkin seminerine katılan Propp, 1928'de bu metni kaleme alarak göstergelerin kurdukları bağıntıları masal ölçüsünde ortaya çıkarmış. O zamana kadar yapılan incelemelerde bilimsel niteliğin eksik olduğunu belirtiyor, artsüremli bir incelemeden önce eşsüremli çalışmalar yapılması gerektiğini söylüyor. Önceki araştırmaların yöntemsel eksikliklerini belirleyip birkaç örnek verdikten sonra öncelikle masalın tanımını yapıyor, önceki araştırmalarda yer alan tanımlama ve gruplama özelliklerini belirleyip ne yönden eksik olduklarını ortaya koyuyor, örneğin olağanüstü masalların konularına göre bölünmelerinin olanaksız olduğunu, konuların iç içe geçerek ayrışmaz bir bütün olduklarını belirtiyor. "(...) Demek ki, anlatının özelliklerini bir anlatı olarak incelemeden, masalı tarihsel gerçekliğe dayandırmak, bu çabayı gerçekleştiren araştırmacıların çok fazla bilgili olmalarına karşın, yanlış sonuçlara götürmektedir." (s. 18) Kısacası, kendi çalışması için kendisine yol gösteren araştırmaları yeterince takdir ederek eksik yönlerini ortaya koyduktan sonra biçimciliğe yönleniyor: "Parçanın, betimlemede, bütünden önce yer alması gerektiği konusunda Veselovski ile aynı düşünceyi paylaştığımıza göre (Veselovski açısından, motif, kökeni bakımından da konuya göre birincildir) sorunu çözmek zorundayız: Bu da, birincil öğeleri Veselovski'nin yaptığından değişik bir biçimde ayırmakla gerçekleşebilir." (s. 17) Veselovski motifle konuyu birbirinden ayırmakla Propp için yol gösterici bir teknik ortaya koysa da bunu sadece genel bir ilke olarak gördüğü, iyi uygulayamadığı için motif terimi uygulanabilirliğini yitiriyor, Propp'un başarısının kaynağında uygulanabilir ve daha da önemlisi bilimsel geçerliliği olan bir yöntem kurması var. "Yöntem ve Gereç" bölümünde amacı saptıyor Propp, önceden andığı Aarne ve Thompson'ın dizininde sıralanmış masallardan 300. ile 749. numaralar arasındaki masalları alıyor, oluşturucu bölümleri ortaya koyarak aralarındaki bağlantıyı ortaya çıkarıyor, bütünle oluşturdukları yapıya ve bütünün kendisine varıyor. Oluşturucu bölümlerden kişilerin ve eylemlerin işlevlerini anlayacağız, edimler yapının parçalarını oluşturacak. Campbell'ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu'nda doğrudan kullandığı yöntem bu aynı zamanda. Masalların sayısını düşürüyor bu arada, yüz masalı inceliyor Propp. Kişilerin işlevleri için ayrı bir bölüm ayrılmış, araştırmanın temeli bu bölümde. İşlevin gösterdiği eylemin kısa betimlemesi, kısa tanımı ve işlevi belirten simge. Bu üç kısım Propp'un masalların geneli için oluşturacağı formüle dönüşecek sonradan, günümüzde bile kullanılıyor bu formül: Kahraman evden uzaklaşır, yasakla karşılaşır, yasağı çiğner, ortaya çıkan saldırgan bilgi edinmeye çalışır, bilgi toplar, saldırganla kahraman papaz olur falan, eve dönüşe kadar gidiyor bu böyle. Aralarda olaylar çeşitlenebiliyor, örneğin kahraman bir arayıcı haline gelebiliyor ve ödül için uzaklara gidebiliyor ama çeşitlemelerde kahraman hemen gönderiliyor, kovularak gönderiliyor, kendi evinden yola çıkıyor, bir sürü alternatif var. Propp her biri için simge kullanıyor, evden kovulma için "B¹" örneğin. Mesela Keloğlan evleneceği kızı hastalığından kurtarmak için yola çıkıyor ve Kaf Dağı'nı aşıp Gülen Ayva'yla Ağlayan Nar'ı alıyor, üç simge kullanarak bu olayı anlatabiliriz. Neyse, üçlemeler de var ki bunlar birbirlerinden ayrılamayan ama değişebilen olaylar dizisini oluşturuyor Propp bu özel yapıları da yeri geldikçe inceliyor. Okur bildiği masallar üzerinden bu simgeleri görselleştirebilir hemen, mesela kahraman önerilen güç işlerden biri yeme ve içme sınaması. Obelix'in dünyaları yiyip asıl yemeğin ne zaman geleceğini sorduğu Mısırlıların ağladıkları sahne geliyor aklıma, sınandıkları diğer işler de ayrı ayrı simgelerle gösterilebilir. Propp her ne kadar işlevleri simgelese de bazı olayların ve davranışların temayülden sapabileceğini söylese de bu durumla hemen hemen hiç karşılaşılmadığını söylüyor, tabii kendi incelediği masallara bakarak söylüyor bunu. Dünyanın algılanışıyla ve haliyle dille alakalı bir şey diye düşünüyorum bunu, Hint-Avrupa dillerinin dışında, örneğin Bantu dil ailesinde masalları incelesek farklı bir örüntü çıkar mı ortaya acaba? Bu soruyu Propp da soruyor bir yerde, bütün olağanüstü masalların tekbiçimli olmaları ön kabulüyle aynı kaynaktan çıkıp çıkmadıklarını sorguluyor, hemen ardından da bu soruyu biçimbilimcinin cevaplamaya hakkı olmadığını söylüyor, tarihçilerin ve filologların bu konuda daha çok söz hakkı var, zira biçimbilimciler sadece biçimsel yapıyı ortaya koymakla sorumlular. Neyse, sonuçta otuz bir işlev saptıyor Propp, hepsi tek bir eksene bağlı. Kitabın sonunda Meletinski'nin bir makalesi var, o makaleden öğrendiğimize göre Lévi-Strauss ve Greimas gibi düşünürler Propp'un biçimsel yeniliğini kendi görüşlerince "güncelliyorlar" diyeyim, değişikliklere uğratıyorlar. Bu makale Lévi-Strauss karşısında bir savunu olarak da görülebilir, eleştirilere bir cevap niteliği taşıyor ve biçimbilimin genel hatlarını çiziyor. Çok değerli, Masalın Biçimbilimi kadar.

"Olağanüstü Masalların Dönüşümleri" makalesinde Propp masalların kökenine ve değişimine odaklanıyor. Biçimbilimin oluşturucu bölümlere yüklediği anlamın açıldığı söylenebilir, "mekanik birleşme" sayesinde özel öğelerin değişmesi ve niteliği genel oluşumun özellikleriyle uyumunu bozmuyor. Biçemin din kökenli olması durumundan da bahsediliyor ve Propp'a göre biçimin aynılığı durumunda dinsel biçimi birincil, masalın ikincil kabul etmek gerekiyor. Arkaik dinlerde durumun bu olduğunu özellikle belirtiyor Propp, bu ilginç açıkçası. Pagan inanışlarından ve metinlerinden çok şeyin devşirildiğini biliyoruz, dolayısıyla dini belge daha eski tarihli değilse bu görüş geçerli değil sanıyorum. Bir de rastlantısallık olgusu var ki Rigveda ve Baba Yaga arasındaki bağıntının aslında bağıntı olmadığı, tamamen tesadüfi bir benzeşmeden bahsedilebileceğini söylüyor Propp. Kısacası şu: "Olağanüstü masal eski dinlerden gelir ama çağdaş din masallardan gelmez." (s. 157) Aziz Georgius'un ejderhayı öldürmesi meselesinin masallarla doğrudan bir ilişkisi olduğu malum, burada masalların baskınlığından ve Kilise'nin bu birleşmeyi zorla kabul ettiğinden bahsediliyor, bazı durumlarda heteronom olguların karşılaştırma dışında tutulması gerektiği söylense de buna benzer örneklerde kökenler -her ne kadar muğlak olsa da- göz önüne alınmalı. Masalın hangi olguyu kendi dünyasına çekip değişeceği de yine biçimsel açıdan incelendiğinde basit bir sonuca varılıyor: Masal yalnızca kendi kuruluşundaki biçimlere uygun olan şeyi kendi dünyasına çekiyor, başka bir şeyi anlatıya eklemiyor.

Kurmacanın yapısal boyutu açısından temeller temeli bir araştırma, ilgililer geciktirmeden okumalı. Keşke Kahramanın Sonsuz Yolculuğu'nu bunu okuduktan sonra okusaydım diyorum şimdi, muhtemelen tekrar okuyacağım Campbell'ı.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Etkilenme Endişesi & Bir Şiir Teorisi
Alt başlık: "Bir Şiir Teorisi". Bloom geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti, ardında bıraktığı otuza yakın metinden ikisi dışında Türkçeye çevrilen metni yok. Kurmacaları da varmış ama esas olarak eleştirileriyle biliniyor, Batı Kanonu huysuz ve bilge bir ihtiyarın edebiyata Batı'dan bakışını içeren ilginç bir metindi örneğin. Belki kendisinin bulduğu bir kavram olan "yanlış okuma" üzerinden gideceğim ama bu "etkilenme endişesi" dediği nanenin yüzyıllara yayılan izini sürdüğünü söyleyebilirim o metinde. Shakespeare'in "insanı icat etmesinden" sonra başka türlü icatlara çatallanan uzun bir yolu aydınlatıyordu Bloom, sanatçıların birbirleri üzerindeki etkilerini ortaya çıkararak bir kanon yaratıyordu. Bu metinde zincirlerin birbirine geçtiği noktalara odaklandığını söyleyebiliriz, "tüm samimiyetiyle nefret ettiği" Heidegger'in bir düşünceyi en ince ayrıntısına kadar düşünmek üzerine fikirlerinden etkilendiğini ve böylece etkilenme üzerinde durabildiğini belirtiyor. Sonu olmayan bir olay; Shakespeare kendi karakterlerinden başka karakterler yaratacak kadar etkileniyordu metinlerinden, yazarın kendi yaratılarından ilham alması etkilenmeye dahil. Yazdığı bir öyküdeki karakterleri başka metinlerinde açan, genişleten ve hatta roman kahramanı haline getiren yazarlar var, bizde İnci Aral örnek gösterilebilir. Bunun yanında gündeliğin olağanüstülüğünden de etkilenebiliyor sanatçılar, Bloom buna örnek olarak Shakespeare'in bir güneş, iki de ay tutulmasını metinlerine taşıdığından bahsediyor ve şu çıkarıma varıyor: "Yıldızlardan kaderlerimize ve kişiliklerimize doğru akış 'etkilenme'nin ilksel anlamıdır — Shakespeare karakterleri arasında kişiselleştirilen bir anlam." (s. 10) Bir "yanlış anlama" örneği de veriyor arada, hukuki bir terimin Shakespeare tarafından kasıtlı veya bilinçsiz olarak başka anlamlar kazanacak biçimde kullanıldığını söylüyor. Çoğu örneğini Shakespeare'in metinlerinden sunuyor Bloom, Batı'nın kanon yaratıcısına saygılarını sunmaktan imtina etmiyor. "Önsöz" bölümünde sıklıkla Shakespeare'den bahsetse de asıl bölümde Shakespeare'in esamesi okunmuyor, metnin ilk yazıldığı 1967'de Shakespeare ve özgünlük üzerine düşünmeye henüz hazır olmadığını söylüyor Bloom, Batı Kanonu'nu yazdıktan çok sonra, 1997'de bu metnin ikinci versiyonu basıldığı zaman Shakespeare'i Marlow'la kıyaslayarak kavramlarını temellendiriyor. Asıl metne ek bir bölüm yazıp oradan buradan Hamlet çıkarmaması şaşırtıcı aslında. Tabii yine Hınç Okulu giydirmeleri var, artık aralarında nasıl bir tartışma geçtiyse Bloom "Yeni Marksistler, Yeni Feministler, Yeni Tarihselciler, Fransızlardan etkilenen teorisyenler" tayfasına "Shakespeare'i bambaşka bir şeye indirgedikleri için" kızgın, Fransızların hiçbir zaman özgünlüğe değer vermediklerini söyleyecek kadar. Şu da var: "Gerek İngiltere'de gerekse de ABD'de devrimci geçinen akademisyenlerin söyledikleri kadar iç bunaltıcı bir çağdaş komedi bilmiyorum. Bunlar Shakespeare'in estetik önceliğini reddederek ya da her türlü estetik önceliğin kapitalist gizemlileştirmeden başka bir şey olmadığını iddia ederek dünyadaki aşağılanmışların ve ezilmişlerin adına konuştuklarını zannediyorlar." (s. 15) Ona göre Shakespeare bütün bunların üstünde ve hiçbir şey onu sınırlayamaz, kendi metinlerinden başka hiçbir şey onu açamaz. Modern yaşamın kitabını yazan Shakespeare çokkültürlü dünyanın temel taşıdır ve direnilemeyen bir endişe olarak etkilemenin merkezindedir, oyunlarına gitmeden ya da metinlerini okumadan ondan etkilenmişizdir. Dolaylı olarak tabii, ondan etkilendiğini bilmeyen veya kabul etmeyen yazarlar tarafından. Kanonlu metinde söylediğini buraya da alıyor Bloom, Freud'un aslında Hamlet kompleksi denmesi gereken buluşundan bahsediyor ve etkinin bilim dallarına kadar yayıldığına işaret ediyor.
İkinci aşamada Marlowe-Shakespeare kıyası var, etkilenme açısından Shakespeare'deki Marlowe izlerini ve hangi noktada Shakespeare'in Marlowe'dan uzaklaştığını, eserlerinin üstünleştiğini görüyoruz. Kısa kısa alayım, Bloom önce ikisinin birbirlerini tanımadıklarını söylüyor, dört yıl boyunca -Marlowe genç yaşta kralın adamları tarafından öldürülene kadar- Londra sahnesine yazmak için rekabet ediyor ama sonraları arkadaş çevrelerinden ötürü tanışmış olabileceklerinden bahsediyor. Birbirlerinden haberdarlar tabii, daha iyisini yazmak için uğraşıyorlar. Bloom'un yorumu şu: "Marlowe asla gelişme kaydetmemiştir ve otuz yaşını görseydi bile asla kaydetmeyecekti. Shakespeare ise haddinden fazla gelişim gösteren biriydi ve sonuna kadar deneyciydi." (s. 19) Shakespeare'in Marlowe'dan etkilendiğini, etkilenme endişesinin ağırlığını taşıyarak etkilendiğini ve yanlış okuma -yaratıcı okuma aynı zamanda- yoluyla çok daha öteye gidebildiğini söylüyor, örnek olarak Shylock'ın Maltalı Yahudi'den doğduğunu ve babasını kat kat aştığını ekliyor. Shakespeare'in enerjisi retorikten, psikolojiden ve kozmolojiden geliyor, bunların muazzam bir karışımından. Karakterler değişime hazır ve açık, Marlowe'un tipe varan karakterlerinden çok daha gerçek. Kaynaklardan yararlanmanın etkisi de var bunda, Bloom'a göre Shakespeare Kutsal Kitap'tan, Ovidius'tan ve Chaucer'dan oldukça etkilenmişti, özellikle Bloom için kurmaca nitelikleri yüzünden en büyük eserler olarak görülen Kutsal Kitaplar her zaman olduğu gibi o zamanlarda da büyük esin kaynağıydı. Shakespeare bu esini Marlowe'un oyunlarından da almıştır ve yüklendiği ağırlığı üzerinden atmak için Marlowe'u kendi oyununda bir karakter haline getirip kaynakla bağlantısını koparmış, kendisi bir kaynağa dönüşmüştür. "Shakespeare'in insanlığı icat etmesinin arkasında Marlowe'un salt bir karikatürist olarak sahip olduğu duygusal güçten daha büyük bir kışkırtma olabilir mi?" (s. 31) "Büyüyen iç benlik" Shakespeare'e ait bir icat, ortaya çıktığı noktadan itibaren gerçekliği ve kurmacayı baştan aşağı değiştirecek kadar güçlü. "Barabas Marlowe'dur, ama Shylock bugün dört yüz yıldır Yahudidir ve hâlâ büyük bir incitme gücüne sahiptir." (s. 39)

Bu mevzu burada kalsın, esas bölüme geçeyim. Bloom öncelikle teorisinin ana hatlarını çiziyor. Daha az yetenekli şairlerin idealize edip tahayyülü güçlü olanların kendilerine mal ettikleri şiirleri ve şairleri borçluluk duygusu doğurmaları açısından ele alıyor. Çok lüzumsuz bir bilgi ama sıkıştırayım şuraya, Vahşi Hafiyeler'de olduğu gibi geçiyordu bu mevzu, damardan gerçekçi tayfanın mottolarından biri. Neyse, şiirin yanlış okunmasından bahsediyor ama bunu şairin sıklıkla kullandığı izleklerden mi, diğer şiirleriyle yapılan kıyastan mı, içerikten mi, nereden çıkaracağımız üzerinde durmuyor, etkilenme teorisinin fikir babalarına atıyor topu. Birtakım örnekler veriyor ve endişe duygusu taşımayan şairin -aktif bilgiçlerin- etkilenmeye kapalı olduğunu belirtiyor, şairin yaşam döngüsü için zincire takılmaya ihtiyaç duyacağı fikrini atıyor ortaya, sonra etkilenmenin altı kategorisini sunuyor. Metnin geri kalanındaki incelemeler bu altı kavramın uygulamalı açıklamalarına ayrılmış durumda, Bloom kendi terminolojisini etkilendiği metinlerin ve insanların içinden çekip alıyor. Clinamen, gerçek anlamıyla şiirin yanlış okunması. Tessera, tamamlama ve antitez. Bir şairin selefini antietik olarak tamamlaması. Genellikle selefin o kadar da müthiş olmadığı fikrinden doğuyor, bir nevi alçaltma. Kenosis, selefle sürekliliği koparmayı amaçlayan bir özgürlük hareketi, Aziz Pavlus'tan. Daimonikleşme, selefin Yüce'sine tepki olarak kişiselleşmiş bir Karşı-Yüce'ye ulaşma yönündeki hareket. Askesis, yalnızlık durumuna ulaşmayı amaçlayan kendini arındırma hareketi. Empedokles kaynaklı. Apophrades, ölülerin dönüşü. Şairin seleften tekrar etkilenmesi ve selefin eserini kendi yazmış gibi düşünmesi. İki tanesine değinip bırakayım, hepsine gücüm yetmeyecek. Şunu söylesem benim için yeterli, Bloom kavramları bir arada kullanarak yanlış okumanın selefi ortadan kaldırmaya yol açabildiğini, kavramların müstakil oldukları gibi iç içe de geçebileceklerini gösteren bir dünya alıntıya yer veriyor.

Clinamen, yanlış okuma. Borges'e göre şairler kendi seleflerini yaratırlar, Cohen'a göre şiirler kendilerine cevap veren başka şiirler yaratırlar, Eliot'a göre seleflerin omuzlarında yükselen halefler yine de kendi şiirlerini yaratırlar, tamamen kendi şiirlerini. Buradan Coltrane'e bağlamak çok mu abes olur, çalmaya başlamadan önce her şeyi unuttuğuna dair bir sözü var. Yaptığı bütün pratikler, dinlediği bütün şarkılar bir parçası olduktan sonra hatırlamaya ihtiyaç yok, bomboş -aslında dünyalarla dolu- bir zihinle çalıyor. Şiirde de benzer bir durum var, Milton örneğinden gidiyor Bloom. Milton'ın Şeytan'ı şair olarak görüp kahraman kılmasını anlatıyor, düşüşü etkilenmeyle bütünlüyor ve Kierkegaard'ın düsturuyla sürüyor mevzu: "Çalışma isteyen kendi babasını doğurur." Sfenks'le Kerubi'yi kıyaslıyor bir yerde, Sfenks'in doğanın ta kendisi olduğunu, Kerubi'ninse Tekvin'de koruyucu rolünde olduğunu ve "ayırıcı" olmadığını söylüyor. Kurbanlaştırma işlemi etkilenmenin temelinde yer aldığı için tedirginliğe yol açmayan hiçbir veri ilerlemeye katkı sağlamıyor. Bloom, Descartes'ın fikirlerinden Platon'un şairler üzerinde kurulması gerektiğini söylediği otoritenin varlığına kadar pek çok noktadan yaklaşıyor konuya, "finali düşerken sapan ve gelişmiş bir Cehennem'de yatan" şairin sözleriyle bitiriyor.

İki dedim ama pilim bitti, bu kadar. Bloom'un onca şiirden çıkardığı onca fikri birbirine bağlayıp kendi kavramlarına ulaşması -tersi de- çok sıkı örülmüş bir teori çıkarıyor ortaya, şiire farklı açılardan yaklaşmak isteyenler için birebir. Gerçi sadece şiir için geçerli değil bu, sanatın herhangi bir dalını düşünerek de okuyabiliriz.

Ferit Burak Aydar çevirisi, şiirlerin çevirisiyse Emine Ayhan'a ait.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Vahşi Hafiyeler
Bu iş çok karışık ama bir deneyeyim.
"Meksika'da Kaybolan Meksikalılar" ilk bölüm, günlük biçiminde. Yıl 1975. Roma'daki CIA destekli isyanları hatırlarsak, biraz araştırma yapıp şehri de bir parça gözümüzde canlandırırsak Bolano'nun aralara sıkıştırdığı detayları rahatlıkla anlayabilir, metnin anlatım biçimini gerçeğin atmosferine çpos diye oturtabiliriz.

Her şey Juan García Madero'nun damardan gerçekçilere katılmasıyla başlamıyor, çok daha öncesi var ama günlüğe düşülen ilk bilgi bu olduğu için bunun üzerinden gidelim. Günler ilerledikçe detayları öğreniyoruz, Madero on yedi yaşında, hukuk fakültesinin birinci sömestrine kayıtlı, öksüz, amcasının yanında kalan, Julio César Álamo'nun şiir atölyesine kayıtlı bir arkadaşımız. Arayışın ilk adımları bunlar, Latin Amerika şiirini değiştireceklerine inanan bir grup insandan ikisinin bir amacı var, Tinajero'nun izini bulabilmek. Bunun yanında şiir yazmak ve yaşamak da bütün ağırlığıyla bekliyor. Onca karakterin olaylı yaşamında şiire mutlaka yer ayrıldığını görmenin şiirle doğrudan bir bağı var, yaşamı hiç bilinmeyen bir noktasından kavramak şiirle mümkün olabildiği gibi coşkun bir bakışla izlenen, takip edilen ve sürüklenilen yaşamın kendisine eklenerek de mümkün. Kaynayan bir coğrafyanın hareketli insanlarının yaşamları da şiir gibi olacak kısaca. Tek bir bahisten onca bilgi, sonra onca bilgiye bağlanan başka onca bilgi, olay, mekan, karakter, müthiş bir genişlik. Bolaño anlatıyı genişlettikçe genişletiyor ama bağlantısız bir nokta bırakmıyor sonunda, süper olay. Metin 785 sayfa, genellikle anlatıdan kopulmuyor ama bazı bölümlerde nadiren de olsa anlatı uç veriyor diyeyim, Bolano'nun mizahına göz atma şansımız oluyor.
Şimdi en karışık kısma geldik, "Vahşi Hafiyeler". 1975'te kayboldular, bu bölümdeki röportaja benzer kısımlar 1976-1996 aralığında yapılan konuşmaları ve gerçekleşen olayları içeriyor. Lima'nın ve Belano'nun yollarının ayrıldığını öğreniyoruz, ikisi de farklı ülkelerde sürdürdükleri yaşamları boyunca bambaşka hayatlar yaşıyorlar, sayısız insanla karşılaşıyorlar ve çok acayip işlere girip çıkıyorlar. Her bir hikâye başlı başına bir öykü olarak ortaya çıkabilir, öylesi bir derinlik var. Anlatıcı değiştikçe anlatının sesinin değişmesi olması gerektiği gibi. Yılları takip etmek önemli, kronolojik bir düzende seyretmeyen röportaj tarihlerine dikkat etmek lazım. Bunun yanında Bolano'nun yeteneğine hayran kalmamak elde değil, insanlar ve insanların anlattıkları biriktikçe onca detayın kurduğu köprüler, anlatı parçalarının birleşmeleri büyülüyor resmen.
Artık yaşamımıza devam edebiliriz, Lima'nın ve Belano'nun bir ömürlük serüvenlerini ve yirmi yıllık dense de aslında yüz yıllık bir geçmişin, tarihi çalkantılarla dolu bir ülkenin, bir kıtanın akıbetini şiirin gözünden görerek, aslında roman okumuş olsak da şiirin ışığının düşürdüğü gölgenin roman olduğunu bilerek, iyi bir metnin kıymetini anlayarak.
Yanıtla
7
6
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Thomas Bernhard
Metnin çevirmeni Bünyamin Kasap'ın takdim yazısında Bernhard'ın kaderi olan coğrafyadan kaçmaya çalıştığı söyleniyor, pek çok ülkede belirli sürelerde yaşasa da Bernhard'ın kaçmaya o kadar da çalışmadığını düşünüyorum, yerleşikliğine bakarak. Maddi durumu mülk satın almaya elverişli hale gelince metinlerinde eleştirdiği yerleşik çürümüşlüğe ucundan katkı sağlayıp kısa aralıklarla üç dağ evi almış, hatta röportajlarından en az birini bu köy evlerinde veriyor. Çok sevdiği Londra'dan almıyor mesela evleri, Londra'ya gitmenin keyfini ve Avusturya'ya dönmenin -keyfini diyeceğim, elim varmıyor- öfkesini yaşayabilmek için mi? Bernhard hakkında şöyle bir şey söylenmiş: "Tüm dünya trajik kibrinin ihtiyaçlarını karşılayan bir zaruret yalnızca." Tüm dünyadan kasıt gördüğümüz kadarıyla geçmişten ve yerleşik yaşamın alanlarından oluşuyor, Bernhard'ın bir müddet kaldığı İngiltere'yi veya Portekiz'i metinlerde göremiyoruz, Avusturya dışındaki ülkeler en fazla güzel anıların mekanları olarak yer alıyor. Avusturya'daysa savaşın travması sürüyor, kültür dünyasından sokağın sesine kadar her yerde faşizmin sesi duyuluyor, Bernhard'ın bu sese bir anlamda ihtiyacı var. Üçüncü sayfa haberlerinin metinlerini beslediğinden bahsediyor bir röportajında, doğup büyüdüğü ve nefret ettiği ülkesi yazarlığının kaynaklarından biri. Kasap 2006'da Viyana Üniversitesi'nde öğrenim görmeye başlamış, Viyana'da geçirdiği yıllara bakarak Bernhard'ın "haklı olduğunu" belirtiyor. Detayları bilmiyoruz, bağlamı da bilmiyoruz ama şehrin, ülkenin etkisine dair çıkarımlarda bulunabiliyoruz. Bernhard'ın ölmeden iki gün önce yazdığı vasiyetinden bir bölümü alıntılayayım: "Avusturya devletiyle herhangi bir bağımın olmasını istemediğimi kati bir biçimde belirtiyorum ve bununla birlikte eserlerime yapılabilecek her türlü müdahaleye ve Avusturya devletinin kişiliğime ve çalışmalarıma herhangi bir şekilde yaklaşımına itiraz ediyorum." (s. 13) "Vefat sonrası edebi göç" nihayetinde gerçekleşiyor, fiili göç gerçekleşmese de geride hiçbir şey bırakılmıyor. Heldenplatz'ın yarattığı infiali düşündüğümüzde, tabii Bernhard'ın başka metinlerinde uzun uzun anlattığı diğer olayları da düşündüğümüzde makul. Yazarın bilinen son eseri Heldenplatz, Viyana'dan göç eden Yahudi bir profesörle ailesini konu alıyor. 1938 ve 1988 yıllarının birbirinin muadili olduğuna dair iddialarla dolu bir oyun bu, çok ses getiriyor ve Bernhard'ın "camia"dan kovulması bile isteniyor en sonunda. Bütün protestolara rağmen oyun sahneleniyor ama bilet satışları sırasında oluşan izdihamdan ötürü planlanandan üç hafta sonra sahnelenebiliyor, 4 Eylül 1988'de. Sonuçta Bernhard ve en büyük destekçilerinden biri, oyunun da yönetmeni olan Claus Peymann yılın sanat olayını gerçekleştiriyorlar. 1955'ten beri ülkenin sanat alanında en muhalif sesi diyebileceğimiz Bernhard'ın son olayı bu, ertesi yıl büyük hayranlık ve saygı duyduğu dedesinin ölüm yıl dönümünde hayata veda ediyor. Kasap'ın çıkarımına göre kalp krizi sonucu ölmüyor, intihar ediyor. 1975'teki ağır hastalığı sırasında uzun süre yaşamayacağını öğrenen yazar, çocukluğundan itibaren canına okuyan sağlık sorunlarını izlek olarak daha belirgin bir biçimde kullanmayı sürdürüyor son on üç yılında, böylece ölümü bekleyen ve genellikle ailelerinden kalan mülklerde inzivaya çekilen karakterlerin sayısı artıyor.
Höller dağınık görünen bir monografi yazmış ama bağlantılar sıkı olduğu için, Bernhard'ın çoğu metnini de okuduysak bütüncül bir yapı oluşturabiliyoruz. Bazı noktalara değineyim, ilki ödüller ve ödül törenlerinde yaşananlar. Bernhard'ın ödülleri para için aldığını biliyoruz, kendisini paraya ihtiyaç duyan bir domuz olarak gördüğünü söylüyor. Ödüllerim bu mevzuyu içeriyor zaten, yine de 1968'de aldığı bir ödülün töreni sırasında yaptığı konuşmadan bahsedeyim. Devlet erkanı protokolde şıkır şıkır oturuyor, Bernhard devleti çatır çatır gömüyor. Avusturya insanını da "can çekişen duygusuz bir yaratık" olarak tasvir ediyor, böylece devlet çapında ilk kez ses getiriyor. Sonrasında Portekiz'de -Portekiz diye hatırlıyorum ama İspanya da olabilir- karşılaştığı bir bakanın hakaretamiz sözler söylemesi, ödül törenlerine davet edilmemesi gibi olaylar Bernhard'ın öfkesini biliyor ve gemi azıya alıyor adeta, yardırmaya başlıyor iyice. Gerçi daha öncesi de var, 1955'te Salzburg Devlet Tiyatrosu için söylediklerini anmak gerek: "Salzburg bir tiyatro bekliyor. (...) Bekliyoruz. Hep bir beklemekteyiz, Salzburg Devlet Tiyatrosu kültür mihraklarında tartışılacak bir oyun sergileyecek diye beklemekteyiz." (s. 19) Brecht'in oyunlarının yasaklanmasından sonra doğan tepkiye de ses oluyor, aslında ilk protest sesini bu olayın sonucunda duyduğumuzu söyleyebiliriz. Daha özel durumlar da var, örneğin 1972'deki Salzburg Festivali'nde oynanacak bir oyunda zifiri karanlık gerekiyor, salonun acil durum ışıklarının sönmesi lazım ama provalar sırasında itfaiye birlikleriyle ciddi problemler yaşanıyor, en sonunda oyun festival programından çıkarılıyor. Bunun gibi çok olay var, ödüllere döneyim, Bernhard kazandığı paralarla evlerini satın alıyor ve ömrünün sonuna kadar bu evlerin tadilatıyla uğraşıyor, bitmek bilmeyen bir tadilat. Karakterlerinden bir farkı kalmıyor Bernhard'ın, yazdıkları eseri bitiremeyen, yakan onca karakterinin arasında kendisini de görebiliriz. Kusursuza ulaşmaya çalışmanın bitmek bilmeyen uğraşı sırasında emlakçısıyla yakın arkadaş oluyor, son yıllarında emlakçının ailesiyle birlikte zaman geçiriyor, hatta orijinal deliliklerinden birini de bu süreçte sergiliyor, kutlama amacıyla satın alınıp emlakçının arabasına konan havai fişekleri ateşliyor. Böyle birkaç olay var metinde, Bernhard hiç bilmediğimiz kadar değişik bir adam.

Çocukluk yıllarına ve ailesine bakalım. Otobiyografik beşlemesinde anlattığı pek çok şeyin çocukluğunda kök saldığını söyleyebiliriz, çocukluğunun bunaltılarını yetişkinliğinde gördüğü çarpıklıklarla denklemiş olduğunu da söyleyebiliriz. Otoriter Avusturya ve Almanya'da geçen çocuklukta nasyonal sosyalist düzenin kampları, yurtları ve okulları var, anne pek ortada yok, baba zaten Bernhard doğmadan önce ortadan kaybolmuş. Sonradan öğrenildiğine göre 1940'ta intihar ediyor baba, anne de yakın bir tarihte yaşama veda ediyor ama varlıklarıyla yoklukları bir olduğu için acıları çekilmiyor açıkçası. Evliliğe yanaşmayan babanın gidişinden sonra annenin akıl sağlığının bozulduğunu söyleyebiliriz aslında, Bernhard'ın sidikli çarşaflarını balkona asıp bütün mahalleye gösterirmiş örneğin, üstelik belediyeden yardım almak için kullandığı çocuğunun başka bir işlevi yokmuş gibi davranırmış. Böyle bir durumda yedi yaşındaki bir çocuğun intihar etmeyi düşünmesine şaşmamak lazım. Yurtlarda başına boklu çarşaflarla vurulmuş, yine sidikli çarşafları afişe edilmiş, korkunç şeyler bunlar. Devletle ve insanlarla ilgili ilk olumsuz düşünceler belirmiş böylece, üstelik yedi yaşındayken soğuk algınlığının akciğer iltihabına dönüşmesiyle birlikte umutsuz hastaların yanına konması ve her gün cansız bedenlerle karşılaşması gibi olaylar olumsuz düşüncelerini iyice perçinlemiş. Ailenin karanlığından hemen her metninde bahseder Bernhard, aileye karşı çıkmanın bir insanın kendisi için yapacağı en önemli şeylerden biri olduğunu söyler, çocukluğun kapkara bir delik olduğunu, babanın hayatı mahveden en tehlikeli insan olduğunu söyler, suçun annelerde olduğunu söyler, yaşamın parıltısını söndüren insanların en yakınımızdakiler olduğunu durmadan söyler, tekrar tekrar. Ailesini geride kalan yıkımın dışında başka bir şeyle bilmemiştir Bernhard, üvey kız kardeşini hiç tanımamıştır, erkek kardeşini doktor olmasa onunla iletişimi de keserdi muhtemelen. Şu da ilginç bir şey: "Babası gibi üvey kardeşinin izleri de Bernhard üzerine araştırmaları olan Fransız Louis Huguet tarafından bulundu. Hilda, 1989'un Şubat'ında bir erkek kardeşinin varlığından haberdar olduğunda Thomas Bernhard on günlük ölü idi." (s. 40) Çocukluğunda tiyatro oyunlarında oynayacaksa hep ölüleri oynarmış Bernhard, tabutta yatarmış veya bembeyaz kıyafetler içinde rolünün hakkını verirmiş. "Bernhard'ın edebi eserlerindeki geleneksel olgular gibi, Avusturya Barok'unun cenaze töreni ya da kara sürrealizminde bir parça kendi hikâyesi gizlidir." (s. 45) 1945'te büyük bir soğukkanlılıkla intihara teşebbüs ettiği ve engellendiği yazıyor, dedesi olmasaydı yaşamak için bir sebebi olmayacakmış ama görüldüğü üzere dedesinin bile yetmediği zamanlar olmuş.

Dede Johannes Freumbichler, Bernhard'ın yaşamındaki en önemli figür. Eşiyle birlikte kıt kanaat yaşarken en büyük eserini yazmaya çalışarak geçirmiş günlerini, bir metni Avusturya'nın en iyi yayınevlerinden birinde yayımlanmış ve kazandığı bir ödülle maddi durumunu biraz olsun düzeltebilmiş ama yaşamı yoksullukla boğuşarak geçmiş. Bernhard'ın sanata düşkünlüğü dedesinin yardımıyla ortaya çıkmış, ödülün parasıyla tiyatrolara gidilmiş, özel dersler alınmış ve kitaplar edinilmiş. Gençliğindeki hastane yıllarında Baudelaire başta olmak üzere pek çok şairi ve romancıyı okuyan Bernhard için yepyeni dünyalara kapı aralamış Freumbichler, 1949'daki ölümünün travmatik bir etkiye yol açtığı söylenebilir. Asıl ölüm gününün dedesininki olduğunu söylemiş Bernhard, kendisine ilk müzik ve resim derslerini aldırıp edebiyatın ufuklarını gösteren adamın anısını karakterlerinde yaşatmış. Durmadan yazmaya çalışan ve dehasıyla kendi kendini yok eden karakterlerde Freumbichler var biraz. Yazma disiplini ve biçimi açısından da örnek olmuş, Bernhard okuduğu her metinden not çıkarma olayını dedesinden görmüş, kendisini en çok etkileyen metin olarak gördüğü Ecinniler'i de muhtemelen dedesinin vasıtasıyla okumuştur.

Metinleriyle bakışımlı olarak ilerliyor geri kalanı. Şiirler, anlatılar, oyunlar, hemen her metinde otobiyografik öğeler olduğu için Bernhard'ın yaşamıyla paralellikler gösteriyor, iyi. Adamın bilmediğimiz pek çok yönünü görüyoruz, bu da iyi. Okunsun, bilinsin.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Wittgenstein'ın Yeğeni
Tarih yazımının biyografi yazımı olduğunu söyleyen biri, Bloom aktarıyor. Her metnin otobiyografi olduğunu söyleyen biri, Paz'dı bu. Paz mıydı? Bernhard'ın otobiyografik beşlemesinde yattığı hastane, ciğerlerinin işe yaramaz hale gelmesi, doktorlara duyduğu nefret otobiyografik mi? Bernhard'ın verdiği röportajlar? Bernhard görünürde ne kadar Bernhard, biyografisini okuyana kadar bilmek mümkün değil ama biyografi de bir otobiyografiyse hiç mümkün değil. Biraz umudum var, her şey otobiyografi olamaz, buna inanmak istiyorum. Sonuçta Bernhard'ın izini sürmek gerekiyor, tıpkı Bolaño'nun bir romanında karakterlerine arattığı şair gibi, tıpkı Forrester'ın, Fischer'ın izini sürmek gibi, gerçeği aramak yani, Fischer'ın satranç için söylediği şey. Avusturya'da bir hastanede yıllar boyunca yatan, doktorlara duyduğu nefreti büyüten karakteri gerçeğin bir parçası olarak görerek başlıyorum, bahsi geçen kafe, edebiyatçıların takıldığı kafe gerçekse Am Steinhof nasıl gerçek olmayabilir ki, aklım bunu bir türlü almıyor ama anlatıcıyı takip etmekten ötesini düşünmemem gerekiyor, anlatıdan başka her şeyi düşündüm, bir noktada durmalıyım, parçaları bir araya getirmeye çalışmaktan manzaraya bakamıyorum, görmem gerekenler önümde uzanıyor oysa: Anlatıcının dostu Paul iki yüz metre ötedeki bir binada yatıyor, Wittgenstein'ın yeğeni, Ludwig Pavyonunda yatıyor, bir mekan olarak amca, bir mekan olarak metin, yoksa adı neden italik yazılsın ki hastanenin? Profesör Salzer, Paul'un amcalarından biri, hastanede herkesin kendini emanet ettiği doktor o, anlatıcının gördüğü kadarıyla ameliyat ettiği hastaların hiçbiri sağ çıkamıyor salondan, başarılı bir cerrahın emin adımlarla başarısızlığa doğru ilerlemesi ikinci bir temel izlek Bernhard için, yazılamayan metinlerin yanında çoktan yazılmış ve bitmesi gereken noktada bitmemiş metinler de var, bir insan olarak. Üstelik profesör, yeğenini görmeye gitmiyor hiç, iki adımlık yol iki bina arası, aşılamayacak kadar uzak, ailevi uzaklık. Bir adım öteye erinmek, atılacak adım için duyulan isteksizlik, ailenin kara çukuru. Pür mutluluğu öldürenleri yıllar sonra yargıladığımız zaman her şey için çok geç olduğunu biliriz ama biriken öfkeyle ne yapacağımızı bilemeyiz, adım atmamak dışında. Gerçi Paul daha çocukluğundan hastaymış, hekimlerin ve tıp biliminin çaresizliğini ortaya koyan bir rahatsızlıkmış bu, doktorları yermek için bir sebep. "Büyün öteki hekimler gibi Paul'u tedavi edenler de Latince dilinin ardından mevzilendiler ve meslektaşlarının yüzyıllardır yaptıkları gibi kendi yetersizliklerini örtbas edip kendi şarlatanlıklarını gölgelemek üzere hastalarıyla, aralarında aşılmaz ve geçilmez bir duvar gibi yükselmesini sağladılar bunun. (s. 15) Proust ve Mürekkep Balığı'nda Maryanne Wolf diyordu, doktorlara iletişim dersi verilmeli. Doktorlara bir hastayla nasıl iletişim kuracakları hastalıklara, doktorlara ve hastalara göre biçimlendiği halleriyle anlatılmalı, doktorlar beceriksizlikle talihsizlik arasındaki farkı hastalara anlatabilmeli, doktorlar anlatabilmeli. Anlatıcının yazdığı, yanı başına bırakılan son kitabının içeriği çok uzak, bulunulan ortama çatlaklardan sızar gibi sızmak zorunda kalıp kuruyacak, hiç açılmaması gerek, doktorların konuşmamaları da buna eklenebilir, çok uzaklar. Paul'un üzerinde uyguladıkları teknikler korkunç, akciğer hastalarının üzerinde uygulananlar da öyle, ucunda mutlak bir ölümün göründüğü zamanın hebası dört duvar arasında gizli, hebanın anlatısında mekandan kurtulanların sıklıkla geri dönüp yok oluşu sürdürdüklerini görebiliyoruz, anlatıcı çıkıp geri dönüyor, Paul geri dönüyor, herkes bir şekilde hastanenin pavyonlarına geri dönüyor, herkes kendi ölümünü ölmek zorunda. Anlatıcının yanında yatan hasta teoloji öğrencisi, ölmek zorunda, Bernhard'ın otobiyografik beşlemesindeki genç bu, Tanrı'yla ilgili meselelerini haftalar boyunca anlatan çocuk kurtuluyor muydu, ölüyor muydu hatırlamıyorum ama huzur bulduğunu hatırlıyorum, ölmekle oradan çıkmak arasında koşutluk kuruluyor böylece, orada kalmakla ölmek arasındaki koşutluğu çiğleyici değil bu, zıtlıkların birlikte oluşu Bernhard'ın sarmal anlatısının çelişkisiz yapısı içinde kusursuz, kesin, anlatıya sımsıkı sarılmış bir halde. Otuz yıllık arkadaşları boyunca anlatıcı ve Paul arasında sarsılmaz bir dostluk gelişmiş, ortak arkadaşlar yavaş yavaş kaybolmuşlar ama onların yakınlığı silinmemiş, anlatıcı düşünmeyi dostundan öğrenmiş, ailenin kara çukurunu da ondan öğrenmiş, "hayatımın insanı" dediği insanı -muhtemelen teyzesi- sevmeyi de, bir parça, Paul'dan öğrenmiş olabilir, Paul açlığını dindirmek için sevmek istemiş ve anlatıcıya da bulaştırmış bunu ama anlatıcı başka tür bir çürümeden mustaripmiş, kurtuluşunu bulamıyormuş. "Paul nasıl kendisini ve dünyayı gözünde büyüttüğü için mahvolup gittiyse, ben de er ya da geç kendimi ve dünyayı hastalıklı biçimde gözümde büyüttüğüm için mahvolacağım." (s. 26) Paul'u deli doktorları, anlatıcıyı akciğer doktorları mahvediyor, mahvoluşun süreğenliği bir bulut gibi gölgeliyor metni, en az bir diğeri kadar deli olan iki dosttan ötesinde kişisel tarihleri uzanıyor, başka hiçbir şey yok, karakterlerin geçmişinden, Avusturya'nın rezilliğinden başka bir şey yok, şimdiye varan çürümenin izlerini geriye doğru takipten başka hiçbir şey yok, üçüncü sayfa haberlerinden, işini bilmeyen, yaşamını da bilmeyen insanlardan, sadece var olan, tekrar tekrar anlatılarak tekrar tekrar var olan mekanlardan başka bir şey yok, deliliğinden beslenen insanlardan, deliliğini yücelten, onan insanlardan, ruh zenginliklerini deliliğe bukağılayanlardan, "Paul temelde tıpkı amcası Ludwig kadar filozoftu, tıpkı filozof Ludwig'in de tıpkı yeğeni Paul kadar deli olduğu gibi." (s. 33), deliliğini bastırdığı için deli olduğu bilinenlerden, operaları, şairleri, sanatçıları yerenlerden, kokuşmuşluğa katlanamayanlardan. Orhan Pamuk'un Bernhard üzerine yazısı gelecek sonra, okunmasa da olur. Çok dışarıdan, biraz da üstten bir bakış. Lüzumlu değilmiş açıkçası ama Bernhard'ı ilk kez okuyacaklar için yol gösterici olabilir.
Yanıtla
1
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Müzik Bittiği Zaman/ Politik Popun Öyküsü
Metnin editörü Pete Townshend, bu bile heyecanlanmak için başlı başına sebep. Townshend, The Who'nun gitaristi, Ace Frehley'den Eddie Vedder'a kadar pek çok müzisyenin taptığı adam. Çocuk pornosu skandalından sosyal sorumluluk projelerine kadar pek çok mevzuya adını karıştırması adamı nereye koyacağımızı muğlaklaştırıyor ama müzikal bir deha olduğu malum. Muhtemelen kendisinin yardımıyla Denselow birçok müzisyenle görüşebilmiş ve ortaya şahane bir inceleme çıkarmış, yoksa müzisyenlerle görüşme ayarlamak gerçekten zor, müzik dışında konuşmayı da pek sevmiyorlar.
"Giriş" bölümü Bob Marley'nin cenazesiyle açılıyor, Denselow'a göre Jamaika'nın başkenti Kingston'daki törende, Marley'nin ölümünden beş ay önceki John Lennon'ın ölümünden sonra oluşmayan atmosfer oluşmuş ki Lennon öldüğü zaman saygıdan ötürü dükkanlar açılmamış o gün. Marley'nin insanları gurur duyuyorlarmış, büyük sanatçı getto ruhunu hiç kaybetmediği için. Parlamentoda saygıyla anılmış, Kingston çeteleri arasındaki savaşı bitirdiği için. Bu çok ilginç bir olay, Marley'nin hem politik hem de politik olmayan yönünü ortaya koyduğu için. Adam tehdit ediliyor, kolluk kuvvetleri can güvenliğini sağlayamayacağını söylüyor ama Marley yine de sahneye çıkıyor, şarkılarını çalıp söylüyor ve herkes delice dans ederken çete savaşlarının bitmesi yönünde konuşmalar yapıyor, amacına ulaşıp çete liderlerini barıştırıyor. Muazzam bir şey, bizde çok çok başarısız bir örneğini Megri Megri Vakası'nda görmüştük. Neyse, tören sırasında Marley'nin grubu The Wailers ve eşi Rita tabutun yanındaki sahnede dans ederek şarkılar söylemişler. Akın edilmiş resmen, tören çok kalabalıkmış. İyi bir müzisyenin ölümünden çok daha ötesi var, Marley toplumsal sorunlara elinden geldiğince eğilerek dünyayı insanlar için daha iyi bir yer haline getirmeye çalışmış. "Reggae Britanya'da, punk'ın vahşi bir tarz ve odaksız bir isyandan, İngiliz müzisyenlerinin altmışlarda bile sahip olmadıkları bir politik uyanıklığa yönelmelerine öncülük eden bir forma dönüştürülmesine katkıda bulunan Irkçılığa Karşı Rock (Rock Against Racism-RAR) hareketine ilham kaynağı oldu. Bu da, seksenlerin Thatcher karşıtı kampanyalarına ve bir siyasi parti için (Marley'nin de bir kez yaptığı gibi) kampanya düzenleyen politik bir pop grubu olan Red Wedge'e öncülük etti." (s. 7) Marley'nin ve şürekasının Haile Selasse sevgisi, Rastafari'nin ardından yayılan "dünya zenci olsun" ideolojisi eleştirilmeye açık ama Denselow protestlik üzerinden gittiği için pek dokunmuyor bu meseleye. Stevie Wonder'a geçiyoruz sonra, Marley'yle birlikte protest şarkılar söyleyen Wonder Martin Luther King Günü'nün yaygınlaşması için kampanya yürütüyor ve konserler veriyor, 1982'de Gil Scott-Heron ve Diana Ross gibi müzisyenlerle birlikte 50 bin kişilik topluluğa hitap ederek "bitmemiş bir senfoni ile ilgili çalışmak ve dayanışma için prova yapmak" amacıyla bir güne ihtiyaçlarının olduğunu söylüyor. Siyahların kazanımlarının yanına bu kazanımları kutlamak için özel bir gün de ekleniyor böylece. Reagan'ın yaptığı kesintilere güzel bir cevap oluyor bu aynı zamanda. Metinde bu tür eylemler, protestolar var, bir sürü. Sanatçının konumu, politik görüşü gibi pek çok mesele ilginç örneklerle irdeleniyor. Bence en iyi açıklamayı Peter Gabriel yapmış, kısa ve net: "'Müzik duyarlılık yaratabilir ve insanların politik tercihlere sahip olması, değişimi destekleyen okyanusa katılan birkaç damla daha anlamına gelir. Ama müzisyenleri politik görevlerde görmek istemem. İkinci sınıf bir aktörün başkanlığı yeterince berbattı!'" (s. 10)
"Uğursuz İşaret Altında Doğuş" bölümü. "Rock'n'roll baştan beri politik miydi? Kelimenin en geniş anlamıyla evet; müzisyenlerin asla böyle düşünmemelerine ve ellilerin dinleyici kitlesinin politik ve toplumsal değişim için mücadele etme konusunda, 'sessiz kuşak' diye adlandırılacak denli kayıtsız olmasına karşın. Onların tek istediği eğlenmekti." (s. 13) Kökenler incelenirken Elvis Presley'nin yeniliğinin getirdiği isyan duygusundan, dönemin toplumsal çalkantılarından yola çıkılıyor. Güneyli ırkçılar bu yeni müziği "şeytani zenci müziğinin beyaz gençliğin hayatına sızması" olarak görüp lanetliyor, sevenleri zaten sallanıp yuvarlanıyor ama sanatçılar neye yol açtıklarını, ne yaptıklarını bilmiyorlar gerçekten de, müziğe ideolojik açıdan yaklaşmıyorlar. Elvis'in askere çağrılıp 1958'de postalları giymesine şöyle yaklaşıyor Lennon: "Elvis orduya katıldığı gün ölmüştü." Pek suya sabuna dokunmamış açıkçası, siyahi isyanla kendi isyanını hiçbir zaman birleştirmemiş, Vietnam zamanında rock dünyası kenetlenip protest eylemlere giriştiği zaman bu "Güneyli çocuk" şaşkın şaşkın bakakalmış. "Tüm zamanların bu en büyük beyaz rock'n'roll'cusu asilerle birleşeceğine Başkan Nixon'a saygılarını sunmak üzere tırısa geçti." (s. 15) Bill Haley de benzer bir çizgide ilerleyerek sadece sanata hizmet etmiş, zamanın suskunlarına katılarak örtülü olarak Nixon ve tayfasının yanında yer almış. Chuck Berry bahsi de geçiyor bir yerde, çoğunlukla kızlar, arabalar ve başarıdan söz eden, iyimser şarkılar yazmış ve Denselow'a göre "tam anlamıyla Amerikalılara özgü bir tutum" sergilemiş. Brecht ve Eisler meselesi de bu bağlamda mutlaka okunmalı, bu ikisinin büyüklüğünü ve sanatçılıklarının değerini anlayabilmek için giriştikleri eylemler, çatıştıkları komiteler etraflıca anlatılmış. Adamlar kişiliklerinden, fikirlerinden zerre ödün vermemişler, çok saygı duyulası. Nazilerden kaçan solcu müzisyenlerle baş edemeyen ABD kendi asilerine karşı daha acımasız davranmış, hedefte Pete Seeger, Woody Guthrie, kısmen Bob Dylan ve Billy Bragg gibi ünlü singer-songwriter tayfası var. Bob Dylan hariç geri kalanların 1930'lardan itibaren gördükleri baskılar, maruz kaldıkları komite dehşeti başlı başına bir metin konusu olabilir, anti-komünist dalganın en güçlü olduğu ellili yıllarda on yıllık hapis tehditleriyle uğraştıkları için tamamen politik kanada çekilerek müzik yapmışlar ve mücadelelerini sürdürmüşler. İngiltere'deki muadilleri de daha az coşkulu olmak üzere ellerinden geleni yapmışlar açıkçası o yıllarda, Ewan MacColl gibi sanatçılar seslerini çıkartmışlar ve apartheid karşıtı politikaları desteklemişler, plak şirketleri eserlerini sansürlemiş, bir sürü şey.
İlerleyen bölümlerde 1950'lerden 90'lara kadar müzikopolitik ortamdan sanatçıların toplumsal eylemlerine kadar pek çok hadiseye yer verilmiş, ben çok önemlilerinden birini, diğerlerine göre biraz daha magazinel olanını alıp bitireyim. Guthrie hastanede yatarken Bob Dylan ziyarete geliyor, bir nevi devir teslim töreni gibi görülebilir bu, tabii kısa bir süre sonra Dylan ciddi protestoların nesnesi haline gelecek, bazıları davayı sattığını haykıracak, bir sürü tantana çıkacak. Dylan kimliklere sığmayan bir adam, ne zaman kendisine bir paye biçildiğini görse topukluyor adam. JFK'nin öldürülmesinden kısa bir süre sonra önemli bir komite tarafından çağrılıyor Dylan, sivil haklar kampanyasına katılımıyla ilgili bir ödül alacak. Adam gidiyor, karşısında bir dünya dinozoru görünce dünyanın yaşlılara ait olmadığını söylüyor. Üstüne JFK'yi öldüren Oswald'da kendinden bir parça gördüğünü söylüyor falan, sahneden iniyor ve salonu terk ediyor. Sonradan bir mektup yolluyor komiteye, ne söylemeye çalıştığını mektupta anlatmaya uğraşıyor ama beceremiyor da. Gerisini alıntılayayım: "Yirmi üç yıl sonra Dylan'ı iyi tanıyan (ismini vermeyeceğime söz verdiğim) çok ünlü bir müzisyen şunu söylemek zorunda kalacaktı: 'Bob Dylan'ı değerlendirmenin en iyi yolu, müziğini değerlendirmektir, çünkü o orada güçlüdür. Birey olarak zayıftır ama kimse bunu bilmez. Ve şarkılarına gelince, en büyük sorunu her zaman 'siz' dediğini - ama asla 'biz' demediğini anlayamamış olmasıdır. Bu en büyük problemidir. Her zaman insanlara vaaz verir ve asla kendisini onların içine katmaz, şarkılarının rahatsız edici olmasının nedeni de budur.'" (s. 65) Bunu diyen kim acaba? Baez?
Live Aid, Sting, Bono, Van Zandt, Paul Simon'ın dingilliği, müzik dünyasının yediği herzeler ve insanlık için yaptıkları, otuz iki kısım tekmili birden burada. Sevdikleri sanatçıların karnesini görmek isteyenler için birebir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir