Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Müzik Bittiği Zaman/ Politik Popun Öyküsü
Metnin editörü Pete Townshend, bu bile heyecanlanmak için başlı başına sebep. Townshend, The Who'nun gitaristi, Ace Frehley'den Eddie Vedder'a kadar pek çok müzisyenin taptığı adam. Çocuk pornosu skandalından sosyal sorumluluk projelerine kadar pek çok mevzuya adını karıştırması adamı nereye koyacağımızı muğlaklaştırıyor ama müzikal bir deha olduğu malum. Muhtemelen kendisinin yardımıyla Denselow birçok müzisyenle görüşebilmiş ve ortaya şahane bir inceleme çıkarmış, yoksa müzisyenlerle görüşme ayarlamak gerçekten zor, müzik dışında konuşmayı da pek sevmiyorlar.
"Giriş" bölümü Bob Marley'nin cenazesiyle açılıyor, Denselow'a göre Jamaika'nın başkenti Kingston'daki törende, Marley'nin ölümünden beş ay önceki John Lennon'ın ölümünden sonra oluşmayan atmosfer oluşmuş ki Lennon öldüğü zaman saygıdan ötürü dükkanlar açılmamış o gün. Marley'nin insanları gurur duyuyorlarmış, büyük sanatçı getto ruhunu hiç kaybetmediği için. Parlamentoda saygıyla anılmış, Kingston çeteleri arasındaki savaşı bitirdiği için. Bu çok ilginç bir olay, Marley'nin hem politik hem de politik olmayan yönünü ortaya koyduğu için. Adam tehdit ediliyor, kolluk kuvvetleri can güvenliğini sağlayamayacağını söylüyor ama Marley yine de sahneye çıkıyor, şarkılarını çalıp söylüyor ve herkes delice dans ederken çete savaşlarının bitmesi yönünde konuşmalar yapıyor, amacına ulaşıp çete liderlerini barıştırıyor. Muazzam bir şey, bizde çok çok başarısız bir örneğini Megri Megri Vakası'nda görmüştük. Neyse, tören sırasında Marley'nin grubu The Wailers ve eşi Rita tabutun yanındaki sahnede dans ederek şarkılar söylemişler. Akın edilmiş resmen, tören çok kalabalıkmış. İyi bir müzisyenin ölümünden çok daha ötesi var, Marley toplumsal sorunlara elinden geldiğince eğilerek dünyayı insanlar için daha iyi bir yer haline getirmeye çalışmış. "Reggae Britanya'da, punk'ın vahşi bir tarz ve odaksız bir isyandan, İngiliz müzisyenlerinin altmışlarda bile sahip olmadıkları bir politik uyanıklığa yönelmelerine öncülük eden bir forma dönüştürülmesine katkıda bulunan Irkçılığa Karşı Rock (Rock Against Racism-RAR) hareketine ilham kaynağı oldu. Bu da, seksenlerin Thatcher karşıtı kampanyalarına ve bir siyasi parti için (Marley'nin de bir kez yaptığı gibi) kampanya düzenleyen politik bir pop grubu olan Red Wedge'e öncülük etti." (s. 7) Marley'nin ve şürekasının Haile Selasse sevgisi, Rastafari'nin ardından yayılan "dünya zenci olsun" ideolojisi eleştirilmeye açık ama Denselow protestlik üzerinden gittiği için pek dokunmuyor bu meseleye. Stevie Wonder'a geçiyoruz sonra, Marley'yle birlikte protest şarkılar söyleyen Wonder Martin Luther King Günü'nün yaygınlaşması için kampanya yürütüyor ve konserler veriyor, 1982'de Gil Scott-Heron ve Diana Ross gibi müzisyenlerle birlikte 50 bin kişilik topluluğa hitap ederek "bitmemiş bir senfoni ile ilgili çalışmak ve dayanışma için prova yapmak" amacıyla bir güne ihtiyaçlarının olduğunu söylüyor. Siyahların kazanımlarının yanına bu kazanımları kutlamak için özel bir gün de ekleniyor böylece. Reagan'ın yaptığı kesintilere güzel bir cevap oluyor bu aynı zamanda. Metinde bu tür eylemler, protestolar var, bir sürü. Sanatçının konumu, politik görüşü gibi pek çok mesele ilginç örneklerle irdeleniyor. Bence en iyi açıklamayı Peter Gabriel yapmış, kısa ve net: "'Müzik duyarlılık yaratabilir ve insanların politik tercihlere sahip olması, değişimi destekleyen okyanusa katılan birkaç damla daha anlamına gelir. Ama müzisyenleri politik görevlerde görmek istemem. İkinci sınıf bir aktörün başkanlığı yeterince berbattı!'" (s. 10)
"Uğursuz İşaret Altında Doğuş" bölümü. "Rock'n'roll baştan beri politik miydi? Kelimenin en geniş anlamıyla evet; müzisyenlerin asla böyle düşünmemelerine ve ellilerin dinleyici kitlesinin politik ve toplumsal değişim için mücadele etme konusunda, 'sessiz kuşak' diye adlandırılacak denli kayıtsız olmasına karşın. Onların tek istediği eğlenmekti." (s. 13) Kökenler incelenirken Elvis Presley'nin yeniliğinin getirdiği isyan duygusundan, dönemin toplumsal çalkantılarından yola çıkılıyor. Güneyli ırkçılar bu yeni müziği "şeytani zenci müziğinin beyaz gençliğin hayatına sızması" olarak görüp lanetliyor, sevenleri zaten sallanıp yuvarlanıyor ama sanatçılar neye yol açtıklarını, ne yaptıklarını bilmiyorlar gerçekten de, müziğe ideolojik açıdan yaklaşmıyorlar. Elvis'in askere çağrılıp 1958'de postalları giymesine şöyle yaklaşıyor Lennon: "Elvis orduya katıldığı gün ölmüştü." Pek suya sabuna dokunmamış açıkçası, siyahi isyanla kendi isyanını hiçbir zaman birleştirmemiş, Vietnam zamanında rock dünyası kenetlenip protest eylemlere giriştiği zaman bu "Güneyli çocuk" şaşkın şaşkın bakakalmış. "Tüm zamanların bu en büyük beyaz rock'n'roll'cusu asilerle birleşeceğine Başkan Nixon'a saygılarını sunmak üzere tırısa geçti." (s. 15) Bill Haley de benzer bir çizgide ilerleyerek sadece sanata hizmet etmiş, zamanın suskunlarına katılarak örtülü olarak Nixon ve tayfasının yanında yer almış. Chuck Berry bahsi de geçiyor bir yerde, çoğunlukla kızlar, arabalar ve başarıdan söz eden, iyimser şarkılar yazmış ve Denselow'a göre "tam anlamıyla Amerikalılara özgü bir tutum" sergilemiş. Brecht ve Eisler meselesi de bu bağlamda mutlaka okunmalı, bu ikisinin büyüklüğünü ve sanatçılıklarının değerini anlayabilmek için giriştikleri eylemler, çatıştıkları komiteler etraflıca anlatılmış. Adamlar kişiliklerinden, fikirlerinden zerre ödün vermemişler, çok saygı duyulası. Nazilerden kaçan solcu müzisyenlerle baş edemeyen ABD kendi asilerine karşı daha acımasız davranmış, hedefte Pete Seeger, Woody Guthrie, kısmen Bob Dylan ve Billy Bragg gibi ünlü singer-songwriter tayfası var. Bob Dylan hariç geri kalanların 1930'lardan itibaren gördükleri baskılar, maruz kaldıkları komite dehşeti başlı başına bir metin konusu olabilir, anti-komünist dalganın en güçlü olduğu ellili yıllarda on yıllık hapis tehditleriyle uğraştıkları için tamamen politik kanada çekilerek müzik yapmışlar ve mücadelelerini sürdürmüşler. İngiltere'deki muadilleri de daha az coşkulu olmak üzere ellerinden geleni yapmışlar açıkçası o yıllarda, Ewan MacColl gibi sanatçılar seslerini çıkartmışlar ve apartheid karşıtı politikaları desteklemişler, plak şirketleri eserlerini sansürlemiş, bir sürü şey.
İlerleyen bölümlerde 1950'lerden 90'lara kadar müzikopolitik ortamdan sanatçıların toplumsal eylemlerine kadar pek çok hadiseye yer verilmiş, ben çok önemlilerinden birini, diğerlerine göre biraz daha magazinel olanını alıp bitireyim. Guthrie hastanede yatarken Bob Dylan ziyarete geliyor, bir nevi devir teslim töreni gibi görülebilir bu, tabii kısa bir süre sonra Dylan ciddi protestoların nesnesi haline gelecek, bazıları davayı sattığını haykıracak, bir sürü tantana çıkacak. Dylan kimliklere sığmayan bir adam, ne zaman kendisine bir paye biçildiğini görse topukluyor adam. JFK'nin öldürülmesinden kısa bir süre sonra önemli bir komite tarafından çağrılıyor Dylan, sivil haklar kampanyasına katılımıyla ilgili bir ödül alacak. Adam gidiyor, karşısında bir dünya dinozoru görünce dünyanın yaşlılara ait olmadığını söylüyor. Üstüne JFK'yi öldüren Oswald'da kendinden bir parça gördüğünü söylüyor falan, sahneden iniyor ve salonu terk ediyor. Sonradan bir mektup yolluyor komiteye, ne söylemeye çalıştığını mektupta anlatmaya uğraşıyor ama beceremiyor da. Gerisini alıntılayayım: "Yirmi üç yıl sonra Dylan'ı iyi tanıyan (ismini vermeyeceğime söz verdiğim) çok ünlü bir müzisyen şunu söylemek zorunda kalacaktı: 'Bob Dylan'ı değerlendirmenin en iyi yolu, müziğini değerlendirmektir, çünkü o orada güçlüdür. Birey olarak zayıftır ama kimse bunu bilmez. Ve şarkılarına gelince, en büyük sorunu her zaman 'siz' dediğini - ama asla 'biz' demediğini anlayamamış olmasıdır. Bu en büyük problemidir. Her zaman insanlara vaaz verir ve asla kendisini onların içine katmaz, şarkılarının rahatsız edici olmasının nedeni de budur.'" (s. 65) Bunu diyen kim acaba? Baez?
Live Aid, Sting, Bono, Van Zandt, Paul Simon'ın dingilliği, müzik dünyasının yediği herzeler ve insanlık için yaptıkları, otuz iki kısım tekmili birden burada. Sevdikleri sanatçıların karnesini görmek isteyenler için birebir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Güz Öyküleri
Pazarkaya'yı Rilke'nin şiirlerinin çevirmeni olarak bildim ben, sonra nice Alman şiirinin çevirmeni olarak, hasılı ben kendisini çevirmen olarak bildim. Evet. Sonra şiirlerine ulaştım, en sonunda da öykülerine geldi sıra. Kendisinin her mevsim için yazdığı dört metin var, her güne bir öykü/anlatı denk gelecek şekilde oluşturulmuş. Üçü tamam ama birine, sanırım Kış Öyküleri'ne erişemedim, baskısı tükenmiş. Tek mevsimden açık verdik, en sevdiğim üstelik. Kışçıyım ben, üzüldüm ama olsun, eldekiler de iyi. Bu elimdeki 2006'da Haldun Taner Öykü Ödülü'nü almış örneğin, sırf anlatı zenginliğinden bile hak ettiği söylenebilir ki bunun daha ince ince kurulmuş dili var, türler arasındaki belli belirsiz geçişlerindeki üslup ustalığı var, metnin başarılı kılan pek çok öge var kısaca. Bazı ögeleri ve "günleri" anlayabilmek için Pazarkaya'nın biyografisine bakmak lazım, kendisi 1940 doğumlu, İzmirli. 1957'de liseyi bitirir bitirmez Almanya'ya gidiyor, kimya mühendisliği öğrenimi görüyor, ardından 1966 yılında kimya yüksek mühendisi oluyor ve aynı yıl edebiyat-tiyatro bölümünde asistan olarak göreve başlıyor. Türk tiyatrosunun Almanya şubesini açmış denebilir, buranın oyunları Almanya'da ilk olarak Pazarkaya'nın katkılarıyla Stuttgart'ta sahne görüyor. Orhan Veli Kanık'ın, Aziz Nesin'in ve Nazım Hikmet'in eserlerini Almanca'ya çeviriyor Pazarkaya, Almanca şiirleri Türkçeye çeviriyor derken tam bir sanat adamı olup çıkıyor, ne güzel. Böylece eylülün ilk günündeki Alman bahsinden girebilirim mevzuya, metnin yazılış tarihi 1979, Almanların Polonya'yı işgalinin üzerinden kırk yıl geçmiş, Pazarkaya yirmi yıllık Almanya deneyimine dayanarak çıkarımlarda bulunuyor. Bir onbaşının peşinden giden güruhlar, işgaller başlamadan önce Hitler'le anlaşmaya çalışan Batı devletleri odakta. Rusları da düşünüyor Pazarkaya, adamların 1941'i facia yılı olarak belirlemelerinde Hitler'in yaptıkları anlaşmayı bozmasını esas alıyorlar, Avrupa'nın işgali onlar için uzaktan izlenen bir etkinlik olarak gözüküyor. Stalin'in Hitler hakkında söylediği, "Bu çocuk çok manyak çıktı, haydi bakalım seyreyleyelim," tarzı sözlerini de araya iliştirebiliriz. Anlatıcının/Pazarkaya'nın ikinci benliğinin oluşması, ikinci dili anadili gibi benimsemesi bu olayların hemen ardına düşüyor. "Bir ülkeye ve ve bir tarihe yeniden doğum oluyordu da, aradan geçen yıllar içinde, bir dile ikinci bir doğumun birinci doğumla gelinen belli bir yaştan sonra, doğal bir doğum olmadığını da kavramak ve kabullenmek zorunda kalacaktım." (s. 8) Bu ikinci doğanın birden çok annesi ve babası var, anlatıcı bazılarını anıyor ve "tiyatro delisi bir oğlan" olma yolundaki gelişimini anlatıyor. Anne Frank'ın Hatıra Defteri'nin satın aldığı ilk kitap olduğunu söylüyor ve Hitler'e geri dönüyor, kızgınlıkla. Dayanışmaya ve sağduyuya varan inceden bir mesajla bitiriyor ilk günü.
İkinci gün, Gümüş Yıldönümü. Pazarkaya'nın kimya denklemlerine çalıştığı ilk yıllar. Aşık oluyor bir güzel, hemen eve gidip kızın öyküsünü yazıyor ve rastladığı zaman kıza bir öykü yazdığını söylüyor. Edebiyatı en çok o zaman seviyor Pazarkaya, sonrasında buluşmalar artıyor, sevişiyorlar, nişanlanıyorlar ve evleniyorlar. "Benim asıl mutluluğum, ilk gün gibi sürüp gitmesinin ötesinde, her gün, her yıl, bizimle birlikte büyümesi mutluluğumun da. Olgunlaşması. Mutluluk olgunlaşır mı? Yirmi beş yıl önce düşünemezdim, ballı incir gibi olgunlaşırmış meğer." (s. 13) Ayın ikinci günü, yıldönümü. Üçte boşanmayla ilgili bir öykücük geliyor bu sefer, anlatıcının yakın arkadaş olduğu iki tiyatrocu yetenek saçıyor resmen, birlikte oynuyorlar ve deli beğeniliyorlar. Yıllar geçiyor, anlatıcı tekrar oyunlarına gidiyor ama bir problem var, ayrı kulislerde hazırlanıyorlar. Boşanma kararı almışlar, son oyunları. Aynı tutkuyla oynuyorlar, sahnede birbirlerine veda ediyorlar. Anlatıcı kendi aşkının olgunlaşmasının bir benzerini göreceğini ummuş ama "yıllanmış karı koca gibi" yaşadıkları için böyle bir şeyin gerçekleşmediğini görüp üzülüyor. Bu ayrılık sevgi ve dostlukla ayrılmanın en güzel örneklerinden biri. İki tane daha biliyorum, biri Ulay'la Abramović'in Çin Seddi'nin iki ucundan birbirlerine yürümeleri ve orta noktada buluşmalarıyla gerçekleşiyor, diğeri bir Ishiguro öyküsünde. Noktürnler'de ilk öykü. Ünlü bir sanatçı, eşinden ayrılmadan önce son bir dinleti sunuyor kadına, müzikle donanmış bir veda. Üçüncü gün, kardeşler. Bir erkek, bir kız kardeş var, bilinenler. Bilinmeyen: Anlatıcı, babasının dükkanının önünde otururken komşulardan biri geliyor, karşıdaki terzi madamı ve çocuklarını gösteriyor. Birkaç yaş büyük iki erkek çocuk. "Kardeşlerini görüyor musun?" diyor komşu, anlatıcı şaşkınlıktan donup kalıyor. Evde hiç konuşulmuyor bu mevzu, madam dükkanında çalışmaktan başka hiçbir şey yapmıyor, İsrail'e göçene kadar. Yıllar sonra anlatıcı İsrail'e gidip kardeşlerini bulmak istiyor ama çok geç artık, çoğu şey için olduğu gibi çok geç. Aileyle konuşmak için çok geç, madamla konuşmak için, arayışın yükünü sırtlanmak için, buluşun yükünü de sırtlanmak için geç.

Aralarda Almanya'daki emekçi kesimden, gariban Türklerden bahseden öyküler var, birinde kilisenin yoksullar için çıkardığı çorbayı içmek için her gün gelen bir adam anlatılıyor. Adam inşaatlarda işçi olarak çalışmaya başlamış, usta olmuş, sonra ciğerlerinde sıkıntı çıkınca işsiz kalmış, otuz yıllık çalışma hayatının sonunda sokaklarda yaşamaya, sosyal yardımla geçinmeye başlamış. Memleketindeki karısına ve çocuklarına para yollamayı aksatmamış, yılda iki kez ziyaret edermiş onları ama Almanya'ya davet etmezmiş hiç. İşsiz kalınca para yollayamaz olmuş, sokaklarda yaşamaya devam etmiş. Anlatıcı sorduğu zaman emekliliğine bir yıl kaldığını, emekli aylığı almaya başlayacağını, o zaman memleketine döneceğini söylemiş. "Otuz küsur yıl önce yollara düşüp bu ülkeye gelirken, hiç aklının ucundan bile geçer miydi, böyle günler de göreceği, bu durumlara düşeceği? Esen kal, benim köylü emekçi göçmen kardeşim, esen kal, daha uzun yıllar esen kal. Görecek günlerin olsun, daha görecek güzel günlerin olsun, sen bunu çok hak ettin, diye geçiyor içimden. Çok içimden, yakarır gibi, dua gibi..." (s. 28)

Anılar, hatıralar, güncelin meseleleri doksan bir güne sıkıştırılmış durumda. Kısa kısa. Böll'den Hemingway'e pek çok yazar da yer alıyor sayfalarda, günceden hallice parçaların içinde. İyi bir metin bu, biçeminden kurmaca-gerçeklik geçişlerine pek çok açıdan.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kozmik Kuklalar
Clive Barker'ın Kan Kitapları'nda bir öyküsü vardı, üç kitaptan birinin son öyküsü. Dağdan tepeden gelen uğultuların savaşmak üzere olan iki devin/şehrin homurtusu olduğunu görüyorduk ama devler dev değildi, şehirler de şehir değildi, üst üste yığılmış evlere benzeyen yapıların aslında insanlar tarafından bir arada tutulan ve yönlendirilen rakipler oldukları ortaya çıkıyordu, her bir darbede onca yapı ve insan yere düşüp paramparça oluyordu falan, çok ilginç bir öyküydü o. Bu metinle alakası şu sanırım, iki tane kocaman form durmadan savaşıyor. Ölenlerin yerine yenileri geliyor, savaş durmadan sürüyor, adeta kozmik bir çekişme. PKD bu metni inzivaya çekilmeden önce yazmış, gerçeklikle problemi yeterince ağırlaşmışken. Evrenin anlamını aradığı küçürek metinlerinde kozmik arayışına yeterince değinse de uğraşı yetmemiş olacak ki kurmacaya da -bu ölçüde ilk kez, belki- sokuvermiş meselesini. Bunun yanında yine çatlayan bir evlilik var, kahramanın karısı empati kuramayan problemli bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Adam doğduğu kasabanın değişimini anlamaya çalışırken kadını bir otele yerleştiriyor ve kendisine verilen mühlette gizemi çözmeye çalışıyor, aksi halde kadın bir daha geri gelmemek üzere gidecek. Kahramanın yerine PKD'yi koyuyorum, geçmişini geri getirmeye çalışırken ölümün eşiğinden dönesiye uğraşıyor ve karısı tarafından terk ediliyor, zor bir yaşamın metaforu olarak göresim var bu metni, bir de PKD'yi Bobby Fischer'a benzetmekten alamıyorum kendimi. İkisi de yaptıkları işlerde gerçeği aradığını söylüyor, ikisinin de gerçeklik algıları son derece oynak ve ikisi de üstün zekalı. Fischer hakkında bir iki film izledim, yaşamı hakkında az biraz araştırma yaptım ama PKD hakkında o kadar malumatım yok, biyografisini de yazdığı bütün metinleri okumadan okumak istemedim. Okuyunca ikisini yan yana getiren, goy goysuz bir şey yazmak istiyorum. Bakalım. Şimdi kuklalarla ilgili bu metni anlatayım, öncelikle PKD'nin en iyilerinden biri değil ama yine de adamın dünyasını -kurmaca olanını da- anlamak için rehber metinlerden biri olarak görülebilir. Anlatım tekniği olarak olay örgüsü de tipik PKD örgüsü şeklinde oluşturulmuş, önce ortaya büyük bir gizem, sonra karakter bazında daha küçük gizemler, bu gizemlerin sırayla çözülmesi ve sonrasında büyük gizemin çözülmesiyle birlikte final. Bunun yanında özgün buluşlar var, karakterin bilincini bir golemin içine yerleştirmesi sürprizlere yol açabiliyor örneğin, asıl bedenini onca kımıl zararlısı ve sürüngen yedikten sonra. PKD'nin böylesi bir faciayı ayrıntılarıyla anlattığını hatırlamıyorum, burada farelerin, yılanların ve örümceklerin saldırısına uğrayan küçük bir kız var, ağzından örümcekler giresiye paramparça ediliyor resmen, yazar için bile ekstrem bir öge. Neyse, bu metni okumak tanıdık bir sokakta yeni açılan dükkanları dikizlemeye benziyor diye üfürükten bir benzetme yapmaktan da geri durmayayım.
Bahçede oynayan çocuklarla açılıyor anlatı, Peter Trilling diğer çocukları sessizce izliyor, Mary kahverengi kil toprakları yoğuruyor, diğer tıfıllar da birbirlerini kovalıyorlar. Daha en başta Peter'dan işkilleniyoruz, Mary'yi de yaratıcı uğraşından ötürü ayrı bir yere koyabiliriz. Mary'nin babası Doktor Meade ve Bayan Trilling pansiyonun merdivenlerinden iniyorlar, Doktor kızını da alıp Shady House'a, araştırmalarını yaptığı mekana dönüyor, Mary'nin geride bıraktığı kil parçasıyla Peter oynamaya başlıyor bu kez. Başka bir bölüm, Ted ve Peg'le tanışıyoruz. Arabayla yolculuk ediyorlar, tatilden dönüş. Esas oğlan Ted doğduğu kasaba Millgate'i ziyaret etmek istiyor, karısının yakınmalarını ricalarla geçiştiriyor ve kasabaya giriyorlar. Ted'in benzi soluyor, Peg'e kasabanın tamamen değişmiş olduğunu, Millgate'in bambaşka bir yere dönüştüğünü söylüyor. Sokaklar ve caddeler yerinde dursa da binalar değişmiş, parklar kaybolmuş, kimseyi tanımıyor Ted. Kütüphaneye gidip kasaba hakkındaki haberlere baktığında salgın bir hastalık sonucunda ölmüş olduğunu görüyor, 1935'te, dokuz yaşındayken hayatını kaybetmiş. Aklı almıyor bir türlü. "Sahte anılar. İsmi, kimliği bile sahteydi belki. Zihninin içinde ne varsa hepsi - her şey. Birisi ya da bir şey, her şeyi tahrif etmişti. Direksiyonu sımsıkı kavradı. Ted Barton değilse, kimdi peki?" (s. 22) PKD'nin metinlerinin temelini oluşturan belirsizlik ortaya çıkıyor hemen, karakter kendisinin bir kurgu olup olmadığını merak etmeye başlıyor. Eşini komşu kasabadaki bir otele yerleştirip doğduğu -aslında doğmadığı- yere geri dönüyor. Bu sırada Peter'ın güçlerine tanık oluyoruz, kilden adamlar yaratıp golemleriyle takılıyor. Bu sırada Ted pansiyona geliyor ve annesinin yerine resepsiyonda duran Peter'la karşılaşıyor, oda istiyor. Bu ikisinin ilk karşılaşmaları, ileride bambaşka biçimlerde karşılaşmaya devam edecekler. Birbirlerinden hoşlanmıyorlar pek, sırlarla dolular ve Peter'ın birkaç sorusu Ted'in aklını kurcalıyor. Ted'e kasabaya nasıl girdiğini soruyor Peter, bariyeri hiç kimse geçemezmiş. Zamanı durdurabildiğini söylüyor üstüne, çok uzun bir süreliğine değil ama duruyor sonuçta. Böyle birkaç garip olaydan bahsediyorlar, Peter iki varlığı görüp görmediğini soruyor, Ted blöf yaparak gördüğünü söylüyor, bir süre sonra kandırıldığını anlayan Peter adama tilt oluyor ve Ted kazanabileceği en kötü düşmanı kazanıyor, süper güçleri olan bir çocuk. Konuşma bitince kasabada dolanmaya çıkıyor ve iki arı tarafından sokuluyor Ted, kasabadaki hayvanların davranışlarında da bir gariplik olduğu için bu bilgiyi de bir kenara atıyoruz, sonradan ne işler döndüğünü anlarken hatırlamak için. Neyse, Doktor'la muhabbet ediyor Ted ve Doktor'un ölen Ted'i hatırladığını anlıyor. Adıyla soyadının ölen çocukla aynı olması garip geliyor, buradan kasabanın geri kalanının da anılarının değişmiş olduğunu anlayabiliyoruz.

Gezginler var bir de, duvarların içinden geçip gidiyorlar. Ted iyice çıldıracak gibi oluyor, insanlara normal bir şeymiş gibi geliyor bu. Bariyeri merak ediyor, kasabanın tek yolunu kapatan kamyonun dibinde üst üste dizilmiş tomrukların üzerine çıkıp öteye bakmak istiyor ama ötede tomruk yığınlarından başka bir şey yok, yığınların sonu yokmuş gibi gözüküyor. Bir süre deli gibi koşturup bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor ama bulamıyor, üstelik tomrukların arasında sıkışıp ölmekten güçlükle kurtuluyor. Saatler sonra kendine geliyor, zamanın anormal şekilde hızlı geçtiğini düşünürken Peter çıkıyor ortaya, en başından beri kendisini gözlemiş ve zamanın hızla geçmesini sağlamış. Yine iki varlıktan bahsediyor, Ted'in onların izniyle yaşadığını söylüyor. Ted iyice fıttırıyor ve çocuğu orada bırakıp -ikinci hata- kasabaya dönüyor, bardaki bir ayyaşla isteksizce muhabbet ediyor ve görüyor ki yaşlı adam geçmişi, gerçek geçmişi hatırlıyor. Heyecanlanıyor Ted, adamı da alıp sokaklara çıkıyor ve adamın elindeki garip bir teknolojinin ürünü olan aleti kullanarak düşünce gücüyle kasabasını geri getirmeye çalışıyor. İkisi de hatıralarını zorluyorlar ve hatırladıkları biçimde oluşturuyorlar kasabayı, daha doğrusu sahte görüntünün altında boğulmuş kasabayı tekrar görünür kılıyorlar. Ayyaşın anıları alkolün etkisiyle yıllar içinde bozulmuş ama Ted kasabadan çocukluğunda ayrıldığı için hatıraları bozulmamış hiç, böylece kasaba eski haline gelir gibi oluyor ama karşılarında henüz bilmedikleri bir güç var, yaptıklarını engellemeye çalışıyor, bir süre sonra iki adamı ve diğer hatırlayanları öldürmeye de çalışacak.

Düalist bir teolojiyi devreye sokuyor PKD, Ahriman'la Ormazd'ın kozmik çekişmesini Millgate gibi küçük bir kasaba ölçüsüne indirgemiş halde büyük gizem olarak ortaya çıkarıyor. Bu iki tanrı -iki varlıktan kasıt bunlar- birbirlerine üstün gelmeye çalışıyorlar, bu sırada insanların gerçeklikleriyle oynuyorlar ve kimilerinin zihinleri kusursuz bir biçimde değişiyor, kimileri arada derede bir yerde kalıyorlar ve Gezgin oluyorlar, hatırladıkları ölçüsünde aslında orada olmayan binaların içinden yürüyüp gidebiliyorlar. Sonuçta Peter'ın ve Mary'nin aslında kim olduklarını da anlıyoruz, cepheler belirleniyor ve savaş başlıyor. Her şey çözümlendikten sonra otelde bekleyen eşinin çoktan gitmiş olduğunu düşünüyor Ted, yaşamında temiz bir sayfa açacağı için mutlu olarak yoluna devam ediyor. PKD'nin karakterini kötü bir ilişkiden kurtarmadığı bir anlatısı yok galiba, ya ölümle kurtuluş ya da boşanmayla kurtuluş bir şekilde yer alıyor.

Bu metinden çıkarılacak şeyler var, biraz kafa yorayım. Birincisi, hiçbir zaman geri dönemeyiz. Ne, kim, neresi olursa olsun. İkincisi, golem yaratabilen çocuklara kafa tutmayın, çocuk görünümlerinin altında tanrılar olabilir. Üç, içinden çıkılmaz bir durumdan kurtulmak için bara gitmek gerekir. Dört, durmadan sızlanan ve şikayet eden bir sevgiliniz/eşiniz varsa ondan kurtulmaya bakın.

İyi bir PKD metni, diğerlerine göre biraz yavan ama ayıla bayıla okunur.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Özgürlük Masalı
Tosuner bir röportajında 1950 Kuşağı öykücülerinin dışlayıcı tavırlarından bahsediyordu, kendisinin ilk kitabı çıktığında bir süre görmezden gelinmiş, ardından olumsuz eleştirilere maruz kalmış. Aslında o zamanları düşününce biraz olsun hak veriyorum sanırım, Tosuner'in diğer metinlerini pek beğensem de ilk öykülerinden çoğu gerçekten vasat, üç beş izleğin etrafında dönen öyküler. Kadınlara karşı duyulan "yıkılmışlık", yalnızlık, gidememek, öfke, bu tür şeyler var öykülerde. Olsun tabii ama hemen her öyküde aynı iç döküşün pek de farklı olmayan biçimleriyle karşılaşmak hep aynı şeyin okunduğu hissi yaratıyor, hoş değil. Örneğin Sancı… Sancı...'da da benzer meseleler var ama kurmacayla daha bir uğraşıldığı belli oluyor. Yakın tarihli örnekler olduğu için söylüyorum. Bu ilk öykülerinde Tosuner'in sonraki metinlerinde de yer vereceği konuları belirlediğini söyleyebiliriz, kendi fiziksel durumundan ötürü toplum karşısında duyduğu kompleks, anlatının doğrultusunu direkt belirlemiş bir yandan. Bu açıdan dikkate değer öyküler var elde, üstelik yirmi bir yaşındayken kendi imkanlarıyla bastırmış öykülerini Tosuner, daha da bir dikkate değer sanırım, kırk yıl sonra yazdığı metinlerdeki üslubunun daha ilk öykülerinde görülebilmesi de takdire değer. Değerli bir yazar yani Tosuner, öykücülüğümüzde ve romancılığımızda kendine has bir yerinin olduğunu düşünüyorum. Evet.
Yalnızlığa Övgü nam öyküsüne bakıyorum. Direkt o kentin sokaklarını bırakacağını söyleyerek başlıyor anlatıcı. O kent Ankara. Bulvarında aylakça dolaşılan, Kızılay Durağı'nda kızların çocuksu gülüşlerine maruz kalınan boğucu bir uzam. "Çift çifttir herkes. Bir yalnız ben varımdır." (s. 1) Bafra sigarası iyi bir arkadaş, başka da bir arkadaş yok. Henüz. Başka bir öyküde ortaya çıkan arkadaşı dışında pek sosyalliği yok anlatıcının. Üzgün ve umutlu, kenti terk edecek adam, mutluluğu arayacak ama yola çıkmadan önce nasıl mutlu olacağını fark ediyor, yalnızlığını severek kurtulacak. Sevgi aramaktan vazgeçerek kurtulacak. Parkeler de kurtulacak, sonlarda yalnızlığını öldürmek için topuklarını parkelere vuruyor ve beş tanesini tahtalı köye, bir anlamda geldikleri yere gönderiyor. Bir günde beş parke ölüyor, öykü böylece sona eriyor. Hemen ardından kitaba adını veren öykü geliyor, hepsinin içinde en iyisi bu. Kuşlarla ilgili ilk bölümde serçelerin toplandığı bulvardaki izlenimler var, kuşların mevsimlik hareketi atkestanesi ağacına tünemeyi gerektiriyor, anlatıcı yine arkadaş arıyor ama kendisi kuş değil, tüneyen bir hayvan hiç değil, o yüzden yine yalnız. Yanından insanlar geçiyor, umursamıyorlar. Kendini avutamıyor anlatıcı, kuşların özgürlüklerine imreniyor, o da istediği yere gitmeli ama arkadaşı olmadan zor. Arkadaşının babası çok kızgın bir adam, akşam vakti sokağa salmıyor genci, gündüzleri oradan oraya yürüyorlar, dolanıyorlar, gitmenin hayallerini kuruyorlar. Kuşlar da özgür olmadıklarını söylüyorlar sonra, Allah'a bir isyan yükseliyor, kimseyi özgür yaratmamış. İkinci bölümde, "Sat anasını!" şeklinde bir rahatlama tekerlemesi üfürülüyor, iki arkadaştan birinin başına sıkıntılı bir şey geldiğinde diğeri hemen yapıştırıyor bu sözü, satıyorlar anasını. Tutuldukları bir kız yok, yapacakları bir iş yok, hayat bomboş. İntihar etmeyi düşünüyorlar, erken davranan Kızılay'daki yapı bitince -hangi yapı acaba, 1960'ların başında inşa edilen ne varsa orada- tepesinden atlayacak, diğerine iki yaşamı birden yaşamak kalacak. Birtakım beceriksiz ilişki denemeleri de hayal kırıklığıyla sonuçlanınca gitmeyi akıllarına koyuyorlar iyice, evden kaçıyorlar. Gazetelerdeki kayıp ilanlarında kendi yüzlerini görüp gülüyorlar ama tamamen kaybolamıyorlar, anlatıcının arkadaşı yan çiziyor ve diğerini de vazgeçirmeye çalışıyor ama kafaya takılmış bir kere, gidilecek. Gidiliyor, serçeler yerine güvercinler ve martılar seviliyor, dönülüyor sonra. Kalan arkadaş bir kız bulmuş, mutlu. Özgürlük masalına inanıyor anlatıcı, kısa bir süreliğine de olsa başka kuşları sevebildi.

Martılar Gülüştüler. Mahalleliler, esnaf, atkestaneleri, umutla beklenen ama gelmeyen aşk. Göl Kıyısı. Uzun bir adamla kısa bir adamın konuşmaları. Ağaçlara bakan adam hemen bir uzun adam oluşturuyor bilincinde, kısalığın ve uzunluğun dertlerinden bahsediyorlar. İnsan Sayılmak. Gözlemcinin bir adamı göz hapsine alarak insanlığın ne olduğunu düşünmesi. Toplumun dışladığı, sevilmeyen birinin var olup olamayacağı üzerine -diğerleri gibi- kısacık bir öykü.

Bir Ebemkuşağı Peşinde nispeten iyi bir öykü. Yolda görülen bir kadının koluna girdiğini hayal eden anlatıcı için hemen bir hikâye doğuyor: Kadınla tanışma, birlikte yürüme, arkadaşın evine davet, arkadaşın da kadınla sevişmek istemesi, birtakım mutluluklar. Hayal tabii. "Ben düşlerimdeki yaşayışlarla avunan yağmurların çocuğu." (s. 48) Sonraki öyküye başlarken yeni bir öyküye geçmediğimizi düşünebiliriz, devam edeyim, şu alıntılamaya değer: "Yaradanın varlığını yokumsadım. Sıkıntılarda boğuldum, açmazlara düştüm büsbütün. Oysa ben de en dolgun inanışlarla ona güveneyim isterdim. O sevdirmedi kendini." (s. 49) Yaradanla bir çekişme başlıyor ardından, yirminci yaşa gelir gelmez ilaha savaş açan bir anlatıcının düşüncelerini takip ediyoruz. Kader anlayışı üzerinden sürdürülen mesele özgür iradenin sınanmasıyla genişliyor. Anlatıcının annesi, oğlundan "kötü kadına" gitmemesini istiyor ama adam geneleve gidiyor ve bir kadınla sevişiyor, yaşamı duyumsamaya çalışıyor kendince.

Son iki öyküye dokunmuyorum. Bu. Bütün kusurlarıyla birlikte -bence- iyi bir yazarın doğuşunu görmek isteyenler okumalı.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uzaktan Kumandalı Kız
"Uzaktan kumanda" olur ama metnin orijinal adının bir parçası olan "plugged in", meseleye muazzam bir derinlik katıyor. Anlatılan dünyaya bakalım, reklamların yasaklandığını ve insanların tüketmeye devam etmeleri için yönlendirildiklerini görüyoruz. Bu yasaklama konusunda derinlemesine bir bilgi yok, zaten kısacık bir metin olduğu için böyle bir şey bekleyemiyoruz. İyi bir teknik kullanılmış, anlatıcı, "Zombi" diye hitap ettiği birine P. Burke'ün hikâyesini hızlıca, sanki o an anlatmasa bir daha anlatamayacakmış gibi anlatıyor, dolayısıyla ayrıntılara girilmiyor pek. Anlatıcının konuşurken onca diyaloğu nasıl hatırladığını düşünmek zorunda kalmıyoruz, çünkü bu bir bilimkurgu. Bir android konuşuyor olabilir, hafızasındaki verileri şak diye kullanabilir. Sonra aniden tekrar bir şaakk, tasvirlerle doldurur anlatıyı, şaşırır millet. Derler: "Ne oluyor, nasıl hatırlıyor bu?" Şıraakk, bir de ses basar anlatıya, zaten diyaloglar havalarda uçuşuyor. Çil yavrusu gibi dağılır okurlar. Bu işler böyle. Herkes ayağını denk alsın. Sağlam bir metinle karşı karşıyayız. "Plugged in" mevzusuna dönersek simülasyondan bayağı bir yol alırız ama ben kuramlardan fikir aparamayacak kadar tembel, aparmayacak kadar da tembel bir adam olduğu için işi o tür bir okuma yapanlara bırakıyorum. Sonuçta aynı dünyadaki farklı bir sınıfa dahil olan P. Burke için bazı duyguları simüle etmesi bekleniyor, böylece yapay bedeninin yardımıyla zengin tayfayı koyun güder gibi güdebilecek, cinselliğini kullanarak dünyanın harcamasını yaptırabilecek. Gerçi başa dönmek lazım, zombiyle konuşmaya başlamanın hemen sonrasına. AT&T adlı bir şirketten ve Burke'ten haberdar oluyoruz hemen, şirket muazzam büyük ve Burke adlı kadın muazzam yoksul. Tanrılara bakıyor, yoldan geçen zenginler burun filtrelerinden -muhtemelen- filtrelenmiş temiz havayı solurken Burke gibiler ölümü bekliyor ama şansı dönüyor sonunda, tabii buna şans denebilirse. Holovizyon adlı nanenin televizyonla radyoyu rafa kaldırdığı, insanların mekiklerle uzay yolculuklarına çıktığı, GTX adlı başka bir şirketin çeşitli biyolojik faaliyetleri yürüttüğü ve Burke'ü kıskaca aldığı bu dünyada birkaç uyku hapının ardından mutluluğun geleceği düşünülüyor ama kamusal alanda intihar etmek yasak, intihar bile edemiyor Burke. Şirketin adamları gelip kendisini götürüyorlar, teklifleri çok cazip. Bir sürü eğitimden sonra yapay bir bedeni yönetecek. "Dönyanın en gözel garısı" olmaya aday bir hale geldiği zaman yerin yüz elli metre altında, Carbondale denen bir yerde "naklen canlı bir kız" haline geliyor. Geliştirilmiş embriyolar, et bölümünün ürettiği bedenler, reklam yerine geçecek bireyler haline geliyor. Burke son aşamada Delphi oluyor mesela, dünya güzeli bir kadın haline dönüşüyor. Şirket için müthiş bir kazanç kapısı, zira başka şirketlerin ürünlerini sattırmak için bir nevi sosyal medya fenomeni haline getirdiği bu tek beden/iki zihin aracılığıyla üst sınıftan insanları manipüle edecek. Burke yaşadığının farkında değil artık, varlığını Delphi olarak sürdürüyor ve bir enkazdan fazlası değil artık, makinelere bağlı bir yaşam sürmek zorunda.
Delphi görevden göreve koşmadan önce reklamların neden yasaklandığına şöyle bir değiniliyor. Aslında basit, halk onca reklama maruz kalınca, reklam bombardımanında kayışı koparmaya yaklaşınca isyan etmiş, Huckster Yasası çıkarılmış ve bildiğimiz anlamda reklamlar yasaklanmış. Operasyonun başındaki Bay Cantle, Delphi'ye gerekli bilgileri sağlıyor ve başarılı olması için çaba gösteriyor. Yüz Numaralı Adam'ı hatırlayalım, Bay Cantle'ı "eşoleşek" denen adamla bir tutabiliriz. Delphi'den kimseye bir şey söylememesini ve ürünlerin reklamlarını gizliden gizliye yapmasını söylüyor, sosyal bir koşullanmanın peşinde. Yolculuklar başlıyor, Barselona'da yolunacak kazlar var ama araya dereye sıkıştırılmış birkaç bilgi daha: Delphi'nin tat ve koku duyuları yok, bant genişliği buna izin vermiyor. Dokunma duyusu da genel olarak hissizlikten mustarip, aslında somut dünyanın dikkat dağıtıcı küçük arızalarına maruz kalmamak için şeytanca bir yaklaşım. Göründüğü kısa filme bir ödül kazandırdıktan sonra başka iş. İşlerin ardı arkası kesilmiyor, Delphi-Burke değişimleri sırasında Burke hiçbir şey hissetmiyor, sahte bir yaşantının hızı arttıkça artıyor. Üstelik öylesi bir bütünleşmeyi sağlayan tek kadın. Yirmi yıllık ömrü var, rakip şirketler daha uzun ömürlü kızları üretmeye çalışıyor bir yandan, vahşice sürdürülen bir mücadele de var. Hayallerinin gerçek olduğunu gören Burke, Delphi olarak verilen bütün görevleri yerine getirdiği için mutlu oluyor, hayallerin gerçek olabileceğini düşünüyor ve sokakta intihar etmeye çalıştığı zamanların artık çok uzakta olduğunu düşünüyor. Sınıf atladı, zenginleşti, zenginlerle takılmaya başladı, dolayısıyla herhangi bir şikayeti yok, zaten bilişsel yetenekleri kim bilir nasıl dumura uğradı ki kendi varlığını bir başka bedende duyumsamaya başladı falan, nörolojik fasılalara da pek girilmediği için görmüyoruz. Aslında okur olarak bizim görevimiz bu, boşlukları dolduracağız. Mesela bir zaman makinesi olsun, çalışmıyor. Bir müddet sonra çalışmaya başlıyor ve yolcularını ilk Woodstock'ın orta yerine gönderiyor. Bu nasıl olabilir, tak tak yöntemi diye uydurabilmeliyiz hemen. Temassızlık ihtimalini düşünerek bir iki defa vurulduğunu düşüneceğiz, böyle şeyler.

Burke her ne kadar varlığını başka bir bedene aktarmışsa da uykuya çekildiği sırada kendi kendine bir iki sözcük mırıldanıyor, bunu mevzudaki ilk çatlak olarak görebiliriz. Bilinçle beden arasındaki gedik büyüyor sonra, Yüz Numaralı Adam'ın dönüşümüne yakın bir dönüşüm yaşanıyor, şirket paniklemeye başlıyor hafiften. Bir görevde sağlam batırıyor Delphi, kendisiyle bağlantı kuran ikinci patron Paul'e durumu anlatıyor ve çat, aşık oluyorlar birbirlerine. Paul, şirketin patronunun oğlu olduğu için işler iyice karışıyor ve adamın Delphi'nin durumundan haberi yok. Burke adamı sevse de zihni sekiz bin kilometre ötede, kendi varlığı da orada, kısacası zihin Delphi'den ayırıyor kendini, önceki varlığını hatırlıyor ve Paul'e anlatıyor durumu. Paul mekanı basıyor, gerçek Burke'yle karşılaşıyor. Bir beyin ve sinir uçları, kadından geriye kalan bu. Bedeni kan ve kastan oluşmuş bir pelte, zorlukla hareket ediyor, serbest kalmak için bilincini yok edip Delphi'de yeniden doğacağını düşünüyor ve Paul'e kendini imha ettiriyor. Belki de intiharın bir değişik biçimi, adamı kandırarak sonsuz huzura kavuşuyor. Yoruma açık.

Orijinal bir durum. Gelişen teknoloji ahlaki, etik ve hukuki açıdan pek çok düzenlemeye yol açacak, Harari, Kurzweil ve Kaku gibi birkaç bilim insanı uç örnekler üzerinden bu meselenin gelebileceği noktaları akıl kaçırtırcasına anlatıyorlar, ilgili olanlar bir göz atabilir. Bunun yanında Ursula K. Le Guin'in önsözü de ilginç, Alice B. Sheldon'ın hayatı incelenmeye değer. CIA'de ve üniversitelerde çalışmış bir kadın, dönemin erkek egemen edebiyat camiasında yer bulabilmek için "James Tiptree, Jr." adını kullanmak zorunda kalıyor. Le Guin'in bu konuda yaşadığı sıkıntıları anlattığı metinleri var, yine ilgili olanlar inceleyebilir. Sonuçta bilimkurguya şahane bir yenilik getirmiş Sheldon, İthaki'den yazarın başka metinlerini de basmasını rica ediyoruz, iyi geceler diliyoruz.
Yanıtla
9
6
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarlakuşu
Macarların en büyük yazarlarından biri Kosztolanyi, Macaristan PEN Kulübü'nün ilk başkanı olmuş, onca çeviri yapmış, eleştirileriyle o dönem çok ses getirmiş. Bir metninin Almanca baskısına Thomas Mann önsöz yazmış mesela, büyük olay bence. Tarlakuşu'ndan önce yukarıda belirttiğim metin basılmıştı, Pinhan tarafından. Pinhan'ın böyle edebi çıkışları vardı ama şu sıralar hukuka ve felsefeye ağırlık vermiş durumda, biraz üzücü ama on numara metinleri kazandırıyorlar Türkçeye, bu süper. Nebula gibi nispeten yeni yayınevleri eksikleri tamamlıyor zaten. Butik diyemiyorum, bağımsız diyeceğim, bağımsız yayınevleri güzel yükseldi son dönemlerde. Kuzey Işığı çıktı, Nebula çıktı, Yüz Kitap zaten aldı yürüdü. Ne güzel. Kosztolanyi diyordum, sağlam yazar. Her bölüm için o bölümün özetini vermiş başlık altında, klasik anlatılardaki tekniğin modern bir yansıması. İlk bölümde bir gazeteden, bir saatten ve bir takvimden zamanı öğreniyoruz. 1899, 1 Eylül, 12:30. Baba ve anne bavulla uğraşıyor, yolculuk var. Anne'nin kız kardeşi Etelka ve eşi Bela aileyi davet etmiş, yazı birlikte geçirmek istiyorlar ama bizimkiler yorulmuş, altmış yaşına basmak üzereler, istemiyorlar gitmeyi. Tarlakuşu'na gün doğuyor, tek başına gidecek, kasabadan bir haftalığına da olsa uzaklaşmak iyi gelecek ona. Baba (Akos Vajkay) ve Anne (Antonia Bozso) üzgün, kızlarını uğurlamak için tren istasyonuna kadar birlikte gidiyorlar. Yolda kasabanın bakkalı çakkalı, meyhanesi kahvehanesi, sokağı caddesi şöyle bir anlatılıyor, anlatının mekanı oluşturuluyor. kasabalılar Tarlakuşu'na biraz "oh olsun" dercesine bakıyorlar, belki otuz beş yaşına geldiği halde evlenemediği için, belki kimseye yüz vermediği için, belki de sadece uyumsuz biri olduğu için. Tarlakuşu neşeyi simgeliyor, bu simge ahali tarafından gamsızlık veya kibirlilik olarak görülüyor olabilir, sonuçta babanın canı sıkılıyor ister istemez. Kızının çok çirkin olduğunu, bu yüzden evde kaldığını düşünüyor falan, vedalaşma sırasında cümleten ağlıyorlar. Kasabada bilinen bir şey bu, kilisede ve pek çok yerde ağlıyorlar, alışmışlar. Tren gidiyor, anlatının sonuna kadar Tarlakuşu bir daha ortaya çıkmıyor. Yokluğunda yaşananlar olağanın dışında olduğu için ortada bir gariplik yok, metne adının verilmesi doğal.

Kosztolanyi öncelikle Arı Kovanı'ndakine benzer bir ortam yarattığı için takdire değer. O kadar girift ilişkiler yok ama karakterlerle tiplerin münasebetleri sıkı kurulmuş. İkinci olarak o dönemin sosyal olayları ve toplumsal meseleleri sık sık dile getiriliyor, Dreyfus vakasından bahsediliyor örneğin, dünyanın alevlere boğulacağı savaşın çanları pesten, çın çın çalıyor, sanat sepet işlerinin günlük hayatın içindeki rolünü de katalım, zengin bir dünya çıkıyor ortaya. İşin toplumsal boyutu bu, bireysel boyutta bir ailenin pek anlatılmayan, daha çok sezdirilen yaşamı var önümüzde. Baba, Anne ve Tarlakuşu, sessizlikle anlaşan bireyler, kendilerine has mutsuzlukları var, iyi bir anlatı için yeterince tansiyon taşıyorlar.

İyi bir roman, ben ilk metnin etkisi altında kalıp daha şamatalı bir şey beklediğim için birazcık üzüldüm ama yine eğlendim bazı yerlerde, mizah da sağlam.
Yanıtla
0
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kayıp Zamanın Etrafında
İzini sürdüğü kayıp zamanın ilk cildini yazdıktan sonra bu parçaları yazmış Proust, sonraki ciltlerde parçaların yavaş yavaş açıldığını, genişlediğini ve büyüdüğünü görüyoruz, yani bu parçaları yola çıkış noktaları olarak görebiliriz. Combray nam kurmaca şehirdeki kilisenin uzun uzun tasvir edildiği bölümün prototipi bu parçalarda var örneğin, Gilbert var aynı şekilde, Proust'un çocukken aşık olduğu kız olarak ortaya çıkıyor, adı verilmiyor başta, sonradan Gilbert olduğu anlaşılıyor. Sekiz kısa parça, son dördü Le Figaro'da yayımlanmış. Soluklanmak için mi diye düşünüyorum, onca sayfayı yazmaya girişmeden önce bir deneme belki, izlenimleri sabitleme çabası, çok şey. Onca cilt bittikten sonra Proust'tan veya Proust'a dair hiçbir şey okumak istemedim, dinlenmek için kendime zaman ayırdım, sekiz aydan sonra zamanın geldiğini hissedip elime aldığım ilk metinde tekrar o ciltlere dönmüşüm gibi hissediyorum, kısacık bölümlerde bile ânın can havliyle kavranmaya çalışıldığını görebiliyoruz, şahane bir şey.
Önsözde çevirmen Didem Nur Güngören'in Roza Hakmen'e teşekkür ettiğini görüyoruz ilk, hoş bir jest. "Marcel Proust, aslında ömrü boyunca Kayıp Zamanın İzinde'yi yazdı. Lisede yazdığı ilk kompozisyonlardan, gençliğinde yayınlanan gazete yazılarına, ilk roman denemelerinden mektuplarına dek, sonunda Kayıp Zamanın İzinde'de bir araya getirerek devasa bir yapı inşa edeceği bir harcı, senelerce yazıp yazıp bozdu." (s. 9) Illier-Combray, Venedik, şehir, taşra, kısacası mekan birikti, onca nesne, duyular, her şey birike birike ciltlere dönüştü sonunda. Merleau-Ponty için "görünürle görünmez arasındaki ilişkiyi saptama" işini Proust'tan daha ileri giden kimse yok, yaşamı olduğu gibi aktarma konusunda bilincin işleyip işleyemediği onca veriyi ondan daha iyi kimse aktaramadı. Doğayla temasında bunu sezebiliriz, onca çiçeğin arasında bir duyguyu arıyor Proust, her şeyi görüyor, anlıyor ama her şeyin duygusunu çözmek için durmadan deniyor, araya bir bulut ekliyor ve manzara değiştikçe arayışı başka bir boyut kazanıyor. Kollarıyla deli dolu beslenen su. Sınır yok, bu dehşete düşürüyor. Kendisi sınır olan insan, bu da rahatlatıyor. Proust yaşadığını yazdı, ne yazmak hem de. Bu metinlerde de pırıltıları görülebilecek şey. Güngören'e göre farklı bir nokta, edebi eserlere göndermeler ve güncel olayların irdelenmesi ama bunlar o ciltlerde de yok mu, mesela Dreyfus'la ilgili bitmek bilmeyen bölümler, yazarlara göndermeler, büyük bir fark yok aslında. Gazeteci Proust'un Romancı Proust'tan farklı olduğunu söylemek güç. En başta deniyor zaten, yazdığı her şey tek bir anlatının parçaları olarak değerlendirilebilir diyeceğim ama yazdığı her şeyi de okumadığım için bilemiyorum, gerçi mektuplarında da aynı hava var, sanat yazılarında da var, işin içinden çıkamayıp hepsini tek bir metnin parçaları olarak görmeye meyilliyim.
Bölüm başlıklarını vermeden ilerliyorum, gençlik mektupları. Gökyüzü tasvirleri. Akşamın ilk saatlerinin uykusuzluğundan bahsediyor Proust, sanki az sonra uyumaya çıkıp annesinin iyi geceler öpücüğünü bekleyecekmiş gibi. Yemekte kokusunu aldığı çiçeklerin ve çayın kendisini bir bahçeye sürükleyeceğini, bahçede babasının arkadaşlarıyla karşılaşacağını ve yazdığı son metinden bahsedilince kızaracağını düşünüyorum, oluyor bu. Uykuya dalınacak, ay izleniyor, yastıklarda bir baş. "Yatağın içi yumuşacık... Uyuyorum." (s. 22) İki sayfada uyuyor Proust, oysa şaheserinde uyumadan öncesi için genişçe bir yer ayırdığından yetmiyor bu, eksik geliyor ister istemez. Daha fazla anlatması için adamı uykusundan etmek gerekiyor ama dokunmuyoruz, sonraki bölümde bulutlara geçiyoruz, rüyasını anlatır gibi Proust. Erguvaniler ve yaldızlar. Akşam vakti güneşin alçalmasıyla birlikte ortaya çıkan yıldızlar, sessizlik, doğanın hışırtıları, bu. Beyaz illüzyonlar gökyüzünde salınıyor ama her zaman değil. "Zira insanoğlu gönlünde onu doğanın bütün yapılarına bağlayan, öylesine gizli, öylesine sağlam bir halat taşır ki, doğaya ait bir şey gördüğünde, sonsuz sayıda farklı biçimlere bürünen ama yine de daima var olagelmiş duyguların hükmünde olduğunu hisseder." (s. 24) Proust gönlündeki acıları bir ırmağa fısıldadığını, bir kuşa kuğurduğunu söylüyor, karşılık olarak onların da şiire benzer teselliler sunduklarını söylüyor. Şair ya da filozof olabilir bu tür insanlar, Proust'un iddiasına göre hal buyken kendisi hakkında ne düşünüyordu acaba, yüzünün kızarması dışında? Normandiya kıyıları yine bir berraklık ânı yaratıyor, melankolik bir haz doğuyor Proust'un içinde, denizin müzikle denk olduğunu söylüyor, bir metni beşinci kez okumak için girdiği Norman evlerinin güzelliğinden bahsediyor. Beşinci kez. Kendisinin aynılığını bulmaya çalışıyor belki, bir duyguyu tekrar yakalamaya çalışıyor veya. Paskalya zamanı için düşündüklerini doğayla karşılaştığı her an için dile getirebilir: İnşa edilen geçmişi Nehir Roman olarak düşünmek.
İki ana bölümden ilkindeki dört parçadan sonra Le Figaro'daki yazılar geliyor, yine dört parça. İlkbaharın eşiğinde yumuşak bir kış, sona ermek üzere. Şubat ayında akdikenler açmış, Proust kendini kaybetmiş. "Ne zaman akdikenlere baksam, onları ilk kez gördüğüm çağı, o akitler sahip olduğum yüreği yeniden buluyorum hâlâ." (s. 39) Kendini bulmuş aslında, kaybetmemiş. Bir kurabiye, bir çay, bir akdiken, geçmişte yer alan ne varsa tekrar görüldüğü zaman yolculuk başlıyor. Proust kadar yolculuk yapmış biri azdır herhalde, uzamın uçları arasında sayısız kez gidip geliyor, keyif alıyor bundan. Kendisi de anlamıyor bazen, geçmişin ay ışığıyla şimdinin çiçek kokularının nasıl aynı zamanda ve mekanda bulunabildiğini merak ediyor. En sonunda akdikenleri bırakıp Paris'e gideceğini, davetlere katılıp türlü saçmalıkları dinleyeceğini, kırlara gidip açan ilk akdikenleri göreceğini söylüyor. Bir sonraki görüşünde de okuduğumuz metni yazdığı zamanı hatırlamıştır muhtemelen, çok olası.
Diğer bölümlere değinmeden bitiriyorum, Proust'un yazarlarla, zamanla ve edebiyatla ilgili düşüncelerinin temel noktalarını Twitter'da paylaştım, dursun orada.
Proust'un kallavi metnini bitirip umutsuzluğa düşenler üzülmesin, tadımlık bir parça var burada. Kısa kısa Proust işte, aslında Kayıp Zamanın İzinde'ye girişmeden önce bu okunabilir, okurlar neyle karşılaşacaklarını bilirler böylece.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Erdem Olarak Sapkınlık
Hira Doğrul ve Halil Turhanlı, bu ikisi müzik ufkumu genişlete genişlete bir hale yola koydular. Bahsettikleri grupları ve adamları dinledim, müzik yazılarını sürdürseler diye bekliyorum ama yazsalar nereye yazacaklar, mesela bu metin basılmamış bir daha, tek baskıda kalmış.
Doğrul için de aynı şey geçerli. Çeviri yapıyor ve permakültürle uğraşıyor sanırım, onun dışında başka bir uğraşı varsa bilmiyorum. Bir tanecik kitabı var, yetmez ki. Turhanlı'ya yöneleceğiz bu halde. İncelemelerine ve fikirlerine saygıda kusur etmeden bu ufuk açıcı makalelerini okumak lazım. Çeşitli mecralarda söylendiğine göre yöneldiği alternatiflerden medet umuyormuş, umsun, bizim buralarda farklı işler çıkması için dünyada olup biteni kültürümüze uydurmaksızın değerlendirmek gerektiğini düşünüyormuş, düşünsün. Hiç önemli değil, Halil Turhanlı alt kültürleri takip ederek dünyadan haberdar olmamızı sağlıyor, başlı başına bir iş bu, minnet duymalık iş. Ömer Madra'nın yazdığı önsöze bakıyorum, Turhanlı'nın sık sık kapanıp yazdığını söylüyor. Cıvıl cıvıl bir günde perdeleri çekmiş, müzik dinliyor, bir şeyler okuyor, bir şeylerle uğraşıyor ve hepsinin arasında yazılarını kaleme alıyor. "Kesikler, kırpıntılar, ses parçaları... Sonuçta, bu 'organize kaos'un içinden bize gönderdiği yarı şifreli birtakım yazılar çıkıyor ortaya." (s. 11) İzleklerden bir kolaj bu kitap, Madra için heterodoksinin bizdeki yansıması, farklı duruşların açığa çıkarılması, başkaldıran soylu insanların hikâyeleri ve devletin kokuşmuş kurumlarının köküne dökülen kibrit suyu, sapkınlar galerisi, radikal insanların başlı başına sanat olan yaşamları, bir sürü şey. Yirmi yıl öncesinden sesleniyor Madra, Açık Radyo'da birlikte program yaptıkları arkadaşını güzellediği kadar var gerçekten.
Farklı bölümler, her bölümde birkaç yazı. İlk bölüm "Öncesi ve Sonrasıyla Modernizm ve Kozmik Karamsarlık". Yazıların başlıklarını almadan ortaya karışık yapıyorum: "Yeni ilkellik" ilk konumuz. Bunu kitapsız şairlerin büyüklerinden olan Ercihan'dan duymuştum ilk, Yolcu olan. Fikret Otyam'ın bunu başardığını, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun başaramadığını söylemişti falan, neyse, "toprağa dönmek" olarak adlandırıyordu bunu. Gary Snyder'sa "yeryüzünün arkaik değerlerini yaşatmak" olarak görüyor. Adorno'nun eleştirdiği barbarlıktan farklı olarak yeni bir kabilecilik, barbarlıkla flört etmiş modernizmden farklı olarak direnişçi postmodernizm söz konusu. Bireyselliğin imha edildiği bir komün değil bu, komünitenin ortak değerlerini sorgulayıcı, gerekirse yenilerini yaratıcı bir görüş. Şairin şamanlığını hatırlaması, yazının söz üzerindeki hükümranlığını ortadan kaldırması gerekiyor, belki de tek bir "om" bütün şiirleri kapsayıcı bir hale gelecek böylece. "Ve söz, pıhtılaşmayan kan gibi akacak, rüzgarın önüne kattığı yaprak gibi savrulacak, aşkınlaşacaktır." (s. 21) Sonrasında komüniteryen düşüncenin ABD'deki varlığı üzerine kısa bir bölüm geliyor, Walt Whitman'ın şiirlerinden doğup günümüze kadar akan bir kaynağın Amerikan toplumunun yüreğinde giderek büyüdüğünü söylüyor Turhanlı, belki de eleştirilen aşırı iyimserliğinin kaynağı bunun gibi düşünceleridir, bilemiyorum ama bu iddiası tartışmaya açık. Kolektif vicdan ve ceza ritüellerini de ele alıyor, Durkheim'dan alıntı yaparak ceza adaletini gerçekleştirmeye yönelik ritüellerin kolektif vicdanı somutlaştırdığını söylüyor, Foucault'nun ceza ve hapishane üzerine fikirlerine başvuruyor bir yandan. Ortaçağ'dan 17. yüzyıla kadar açık infaz uygulanırken, hatta halk infazın bir parçası olabilirken kamudan kopan bir infazın yarattığı değişiklikleri inceliyor ve devletin ceza mekanizmasını sorgulamaya başlıyor. Şu: Kutsal iktidar bu kapalılığı ortadan kaldırıp infazlarını toplum nezdinde meşru kılarak bir nevi Ortaçağ adaleti yaratıyor, örneklerini bugün de görüyoruz. Osman Kavala'ya özgürlük be kardeşim, bu ne saçma sapan bir ülke oldu ya. Yemin ediyorum böğrüme her gün ayrı bir öküz oturuyor, bıktım. Neyse, Izzy Stone'la ilgili iki kısa yazı var. Stone sıkı muhalif olmasının yanında Sokrates'in demokrasi karşıtlığından ötürü cezalandırıldığını söylüyor. Gerçi o zamanın demokrasisiyle günümüzünki arasında dağlar kadar fark var ama özünde aynı, belli bir kliğin yarattığı demokrasi illüzyonu dışında ideal bir demokrasiye rastlamak zor. Ayrıntıları almayacağım, özet geçeyim: Sokrates Atina'yla savaşan Spartalıları destekliyor, içerideki İrlandalı yani.

Cioran hakkında uzunca bir bölüm var, atlıyorum bunu. Pessoa'nın personaları ve personalarının şiir anlayışları var, bunu da atladım. Allen Ginsberg, atladım.

"Cinsel Roller, Cinsel Personalar". Cixious'un Freud'dan yola çıkarak çözümlediği fallusmerkezcilik ilk sırada. Derrida'nın merkezlerle olan sıkıntısından yapıbozuma girişip sözü askıya alma girişimlerinden beslenen Cixious, sözmerkezci bilgiyle fallus merkezli cinsellik arasında kalan kadınların söylemsel ve cinsel açıdan kurtuluşlarını sağlamaya çalışıyor, bu çalışma kendi terimlerini üretmiş: "His/History" olsun, "M/other" olsun, logosu tekrar düzenlemek için nirengi noktalarını oluşturuyor. Camille Paglia'ya baktığımızda "feminizm yuvasında bir casus"la karşılaşıyoruz. Sağın dile getirdiği görüşleri tekrarlıyor Paglia, bu yüzden de feministliği doğal olarak sorgulanıyor ama o dönemde feministlerin pornografiye ateş püskürmelerini haksız bulan Paglia'nın onlara göre daha solda yer aldığını söylüyor Turhanlı. Bunun yanında Paglia'nın erkekleri üstün görme gerekçeleri tartışmaya açık, erkek iktidarına dayalı bir cinselliğin yaşanması gerektiğini söylüyor kısaca. Biliyorum, oluyor ama lütfen böyle bir şey olmasın. AIDS'in cinselliği ketlemek için bir silah olarak kullanılması ve Susan Sontag'in bu hastalığı bir metafor olarak kullandığı metni -bizde galiba Agora bastı- ele alınıyor, iktidarın cinselliği denetim altına almak için sebep olduğu çarpıklıkların yanında işin mültecilere şiddet uygulanmasına kadar varabildiği anlatılıyor. Lezbiyen yazın, Max Ernst ve Leonora Carrington arasındaki ilişki, feminist performans sanatı gibi konular da bölümdeki diğer yazılarda inceleniyor.

Daha bir dünya mesele var, Crumb'dan Lorca'nın tiyatrolarına kadar pek çok insanın ve eserin iktidara kafa tutma biçimleri inceleniyor, çok hoş. Performans sanatlarıyla ilgili bölümler özellikle okunmalı, insan bedeninin nasıl bir zincir kırıcı olduğu görülmeli.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Atletli Adam
Zafer Şenocak uzaklarda yazıyor, Mustafa Türel ve Vedat Çorlu Almancadan Türkçeye çeviriyor, biz de okuyoruz. 1961'de Ankara'da doğmuş Şenocak, 1970'te Almanya'ya göçmüş, sonrasında felsefe, edebiyat eğitimi, ABD üniversitelerinde misafir öğretim görevliliği, şiirler, öyküler, ödüller gelmiş. YKY'den çıkan şiirlerinin yanında Kabalcı'nın bastığı düzyazıları var, bir de Alef'ten çıkan bir metni var bende ama gözüme çarpması dışında bir bilgim yok açıkçası. Yurt dışında yaşayıp başka dillerde yazan Türk yazarları merak ettim biraz, Özdamar'la birlikte Şenocak'ı en öne aldım. Bu okuduğum ilk metni, öykülerden mürekkep. İlk öykü Uçmak, bir dedektifin kayıp bir kızı arayışını anlatıyor, belki de Şenocak'ın en "açık" öyküsü diyeceğim. Gerek karakterlerin, gerekse anlatıcının çıkarımlarının olay örgüsüyle kurduğu bağlantılar öykülerin alametifarikası diyesim geliyor, en önemli özgünlüklerden biri. "Görünmezlik: Çoktandır çözmeyi istediğim bir bilmece. Sonra, bir de şu birkaç yerde aynı anda görünme olgusu var. Görünmezliğin bir başta türü. Aslında her görünme, görünmezliğin bir başka türüdür. Gerçekten var olan ise, kocaman bir delik olarak görünmezlik. Bu delik, şu anda, uçağın gitmekte olduğu şehrin de içinde bulunduğu delik." (s. 7) "Çocukluğun uzak yıllarına", geçmişte bir zaman yaşanmış eski bir şehre inen uçak Bernhard'ın da kara bir boşluk olarak nitelediği geçmişe/çocukluğa dönme eylemini gerçekleştiriyor. Kayıp kızın fotoğrafı elde, kızın kaçırılmış olduğu fikri akılda, Türklerle Almanlar arasındaki bilişsel farklar dilde. Biz geleceği planlayamıyoruz, onlarsa planlı bir mutsuzluğu yaşıyorlar. Bu tür çıkarımlar sık sık karşımıza çıkacak. Neyse, dini grupların eylemleri gözden geçiriliyor. Kuran kursuna giden kızların kaçırılması, devrimci-islamcı örgütlerde çeşitli biçimlerde kullanılmaları da geçiyor akıldan. Din ve cinsel organların sürekli bir ilişki içinde olduğundan bahsediliyor, "Din, cinsiyeti ya iğdiş ediyor ya da dizginlerini çözüyor." (s. 10) Sonrasında İstanbul manzaraları. Gazeteler alınıyor, haberler okunuyor, üçüncü sayfadaki cinayetler, yaralamalar gözden geçiriliyor, Sirkeci'den Karaköy'e geçiliyor, vapur. Araştırılacak üç adam var, adı Arif olan İstanbul'daki bütün cesetler hakkında bilgi sahibi, görüleceklerden biri Arif. Bunun yanında karakterin doğum yeri olan İstanbul'da şöyle bir kolaçan edilecek. Adamımız İstanbul doğumlu ama memleketini İstanbul olarak görmüyor. Memleket kavramı yok, göçmenlerin vatan kavramının olmadığını söylüyor. Arayışı boşa çıkıyor bu arada, aradığı kızı bulamıyor, İstanbul'da kendine dair hiçbir şey bulamamasıyla denk. Almanya'dan geri dönmesine dair emir geliyor, uçağa atlayınca hosteslerden biri tanıdık geliyor. Aradığı kız. Babasına mektup yazdığını, durumu anlattığını ve babasıyla dini kişi/kurum/kuruluş etkisi olmadan da bir yaşama sahip olduğunu hatırlamak için kaçırılışını kurgulayıp kaçtığını söylüyor. Gizem çözülünce anlatıcımız tüye döndüğünü, rahatladığını söylüyor. Çözülmeyen vakanın ağırlığı olmadan şehir bir anı olarak kalıyor. İyi bir öykü bu, arayışın farklı biçimlerinin birbirlerini etkileyişi üzerinden hoş bir anlatı.
Ev'den itibaren yabancı bir ülkedeki müphem mahalleler, karakterler ve tipler ortaya çıkmaya başlıyor. Anlatıcının yeni komşuları evin anlamını da değiştiriyor ister istemez, kız arkadaş Michaela'nın huzuru kaçıyor, yeni komşular tekinsiz tipler. Üç karanlık tip yüzünden anlatıcıyla Michaela arasındaki ilişki de sekteye uğruyor, korkuları büyümeye başlıyor. En sonunda komşuların eşek yetiştirip sucuk yapmak istediklerini öğreniyorlar, hayal ettikleri gibi korkunç tipler değiller, sadece kim olduğunu ve nereden geldiğini unutan anlatıcının benzerleri. Almanlaşan anlatıcı için aslında aynı topraktan geldiği insanlar yabancı olarak niteleniyor, bu da kimlik üzerine hoş bir öykü. Sahipsiz Bölgedeki Lisa'da tersi bir durum var, sahipsiz bölge denebilecek gettoda kimliklerin bir önemi yok, herkes aynı yoklukta var olmaya çalışıyor, kenar mahallelerin kendine özgü mutsuzluğu ortaya çıkıyor. Lisa'nın karşısına bir anda çıkan adam aşk istiyor ama ortadan kayboluyor birden, Lisa adamı bulamıyor ve karnındaki çocuğun büyüdüğünü hissederek yaşıyor, kenti mutsuzluğun kaynağı olarak göremiyor, kaynak kendisinden dökülen ve her yana yayılan bir su gibi çağlıyor. Altın Arayıcısı Lisa'ya geliyoruz ve anlatıcının ilk öyküdeki dedektif olduğunu anlıyoruz, aslında ikinci öykü bir devam öyküsü olarak değerlendirilmeyebilir ama bu öyküde ortaya çıkıyor ki öyle, değerlendirebiliriz. Bu da gündelik yaşamın içinde kaybolup giden insanlara dair, Lisa kentin havasını solusa da anlatıcı ve birkaç insan dışında orada olmayan biri. Fahişelik yaparken bazı erkekler tarafından görünür hale geliyor, sonrasında tekrar kayboluyor. Bir cinayet vakasını araştıran anlatıcının kısa bir Almanya tasviri geliyor finalden önce. İkiye ayrılmış olan şehir giderek büyüyor, Doğu ve Batı arasındaki sınır giderek belirsizleşiyor ama duvarın yıkılmasına daha var. Çözülecek vakanın zamana ihtiyacı olmaması gerekiyor, anlatıcı cinayeti aydınlatıyor ama başarısız olma pahasına bırakıyor işin ucunu, Lisa'ya ve kendine küçük bir kıyak, pişmanlığı uzun sürecek. İkisi arasında derin bir şeyler yaşanabilirdi ama Lisa engelliyor bunu, anlatıcıyı pek yanaştırmıyor. Acısını vermemek için belki.

Kısa olsun bu yazı, sonraki öykülerde Lisa'nın farklı zamanları ve eylemleri yer alıyor, birkaç öykü Lisa'yla anlatıcının yaşadıklarına odaklanıyor. Kentlerle, vatansızlıkla ilgili öyküler geliyor ardından, onlar da başarılı. Şenocak tasarruflu, parlak ve büyük büyük anlatmıyor, yitik insanları usul usul yaşatıyor. Sağlam öykücü, okunmalı.
Yanıtla
5
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Walden - Ormanda Yaşam
Walden. "Ah," diyorum, yazın ortası, benim için mutluluk veren bir anımsayış. Ormanda bir evde bir Thoreau/anlatıcı, hemen yanında şehir, bir geyik geliyor ama yanlış metinde olduğunu fark edip Erlend Loe'nunkine gidiyor, Thoreau yalnız. Walden Gölü'nün kıyısında, Massachusetts'in Concord kazasında, Dünya'da bir yerde. Nasıl bir imge uyanıyor, diyelim ki Thoreau gezegenin herhangi bir yerinde o iki yıl boyunca, bir başına yaşasa da yürüyüşçülerle, kendisi gibi yabanlarla, yetiştirdiği ürünleri satın alanlarla irtibat kuruyor ama sıkı bir ilişki yok aralarında, kendisiyle kurduğu ilişkiden başkasına pek rastlamayacağız. "Kendim kadar iyi tanıdığım başka biri olsaydı kendim hakkında bu kadar çok konuşmazdım." (s. 12) Kendiyle alakalı konuşurken Bahtin'in "kendinde-olan-ben" olarak tanımladığı anlatıcıyı kullanacak, gerekirse estetiği baltalayıp kendine bakışını olabildiğince berraklaştıracak. Gerçi metnin anlatıcının kendisinden yola çıkarak bir haz sağlamasına lüzum yok pek, doğa bu işi yeterince üstleniyor. Doğayla birebir ilişki kuran benliğin sırf kendine dönük olabileceğini düşünemiyorum, düşününce bu durumun patolojik bir vakaya varacağını seziyorum. Thoreau bu noktadan çok çok uzakta, bizimkinden bambaşka bir galakside. Walden'ın kenarında bir yerde, yanlış hatırlamıyorsam iki yıl boyunca kaldığı kulübe günümüzde müze benzeri bir yere dönüştürülmüş, ziyaretçilere açıkmış. Ne hoş. İki yüzyıl önce adamın biri vergi borcu yüzünden hapse giriyor, hapisten çıkınca çeşitli mekanizmalarla denetlenen medeniyetin denetiminin dışına atıyor kendini, üstelik balık tuttuğu, toprağı işlediği ve yürüyüşlere çıktığı yerler görülebiliyor bugün. Ucuza temin edilen tahta parçaları, hizmet sektöründe saatlerini harcayıp aslında çok da gerekmeyen eşyalar için harcadığı parayı yetiremeyen insanlar, yalvaçlıkta Thoreau'nun altında kalmayan gezgin, bunlar döngüye karışıp yok oldu ama ruh yürümeye devam ediyor.
Transandantal işlerde daha üst bir gerçekçilikle karşılaşırız, insanın özünden başka bir şeyi düşünememesini sağlayacak ortamlar gerekir bunun için. Yollar dönüp dolaşıp insana çıkmalı yine, üretimden tüketime, yaşamdan ölüme pek çok yol. Düşünce ve sanat da oralarda bir yerlerde. Hint felsefesinden Ovidius'un dizelerine kadar pek çok kaynaktan alıntı yapan Thoreau, anlatısına zihnini beslediği kaynakları da katıyor. Kendi durumuna yonttuğu sözler var, o anla doğrudan bağlantılı sözler var, karışık. Sonuçta insanın arayışıyla ilgili hepsi. Thoreau metnini iki yılın ardından kaleme alıyor, istediğini bulduğunu ve başka bir yaşamda başka bir şeyi aramaya başladığını söyleyebiliriz, nokta konmuştur: "Başlarının üzerinden arkalarına taşlar atıp bunların nereye düştüğünü görmeyen sakar kâhinler için bu kadar kör itaat yeter." (s. 15) Kölelikten insanın içindeki gizli mutsuzluğa kadar döneminin pek çok çarpıklığını ele alıyor Thoreau, İç Savaş'ın öncesinde kölelikle ilgili düşünsel temellerden birini attığı söylenebilir. Köleliğin farklı türlerini eleştiriyor aslında, düşüncelerini tüketim bağımlısı insanların köleliğinden bahsederken garip argümanlar üzerinden açıyor. Hayvansal gıdalar gerektiğini söyleyen bir adamı bilimsel verilerle haksız çıkartıyor örneğin, böyle pek çok örnek mevcut. Bir işçi ailesiyle yaptığı konuşmalar da ilginç bu açıdan, ailenin babasının aklını bir an çalacakmış gibi oluyor, ormanda yaşamın kentteki kölelikten daha iyi olduğunu anlatınca baba ciddi ciddi düşünmeye başlıyor ama anne karşı çıkıyor, Thoreau gibi yarı meczup bir adamı dinlediği için eşini paylayacak duruma geliyor. Üzücü, adam lüzumundan fazlası ve azı konusunda mantıklı şeyler söylüyor oysa, Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi henüz ortada yokken güvenlik, barınma, beslenme gibi gereksinimleri bir sıraya koyarak şehir yaşamının sunduğu olanakların yanında insanı köleleştirdiğini savunuyor. İnsanın sınırlanmış edimlerinden çok daha fazlası olduğunu düşünerek aşkıncı bir yaşamı destekliyor, Antik Yunan filozoflarına varan bir düşünce akışında yalnızca teorik değil, pratik bilgeliğin de gerektiğini belirtiyor. Pratize edilmiş bilgiye kavuşmak için ormanda yaşamaya başlaması coşumu artırıyor, derinde bir yere gizlenen anlamı bulduruyor. Augustinusçu zaman anlayışına sahip olduğunu söyleyebiliriz, kaynakları farklı olsa da iki sonsuzluğun arasındaki şimdiki zamanı ikisinin de duyumsadığı bariz, Thoreau sonsuzluğu yakaladığını ve dilediğince yaşayacağını anlatıyor. Hızlı geçişlerle bağlantılı konular üzerinde duruyor, örneğin bu bahisten zaman birimleriyle bölünmüş gündelik yaşama geçerek çalışmak için gereken nesnelere odaklanıyor. Uzun vadede birçok eşya satın alıyoruz: kıyafetler, aksesuarlar, ayrıca bunların yanında endüstriyel eşyalar, bir sürü şey. Oysa hiçbirine gerek yok, Thoreau kendi besinini nasıl ürettiğini anlatırken balık tutmaktan toplayıcılığa kadar pek çok yöntemden bahsediyor. Walden'da tutulan balıkların türleri, ağırlıkları, lezzetleri gibi özellikleri detaylarıyla anlatırken patates üretiminin inceliklerinden bahsedebiliyor, dört mevsim için farklı teknikler. Şu hoşuma gitti, alayım: "Az sayıda insan tanırken birçok ceket ve pantolon tanırız." (s. 34) Şapkalar, kraliçelerin giyimleri, toplumun peşinde sürüklendiği modalar, giyimle ilgili eleştirilebilecek hemen her şeyi eleştiriyor Thoreau, ardından barınaklara geçiyor ve insanların israf ettikleri kaynaklara üzülüyor. Muazzam evlerin muazzamlığını sorguluyor, elde edebileceğimiz her şeyi elde etmenin yol açacağı çarpıklıkları anlatıyor. Baltasını alıyor, malzemelerini toparlıyor ve yaşayacağı evi inşa ediyor, ne hoş. Üçün beşin hesabını yaparak bir evin inşası için ne kadar zaman ve para harcadığını görmek için liste yapıyor, ev satın almaktan çok daha pahasız olduğunu söylemeye lüzum yok. Bir yandan kereste imalatı, bir yandan İlyada'nın sayfalarında kaybolmak, şahane bir yaşam.

İnsanın kendi kendine yetebileceği fikrinin unutulması yüzünden şiirden kopulduğu fikri üzerinde durmaya değer, inançlar da aynı şekilde sekteye uğradığı için insanın manevi dünyasından parçalar kopuyor yavaş yavaş. Materyalizm hedefte: Eşyalar insanların değerini bildirir hale getirilmiş, klişe tabirle sahip olduklarımız bize sahip olmaya başlamış, aslında zamanımızı satarak elde ettiklerimiz kadar varmışız. Var mıymışız, var bile değiliz bu açıdan. Herhangi bir nesne benim varlığımın kanıtıysa o zaman bu biçim bir var oluşun yaratacağı doyumsuzluktan neye sığınırım bilemiyorum. Thoreau gibi doğaya mı varacağız, varamayız. En fazla sahile ineriz işte, denizi izleriz ve bir şekilde var olmadığımızın söylendiği zamanları hatırlayıp gülümseriz. Thoreau okurken de gülümseriz, bize beyhude ömürlerin inşa edildiği malzemeyi sunar, edimleri üzerinden geçirdiği değişimi anlatarak evine bizim için bir oda daha yapmış kadar olur. Thoreau insanları davet eder, coşkusunu somut örneklerle verdiği kent kapanından kurtulma yollarını aktarır. Revize etmek gereklidir belki, belki bir ölçüde Into the Wild'da yenilenmiştir ama herhangi bir örneğe ihtiyacımız yok, kendimizce bir ev inşa edebiliriz ve durmadan tüketmenin uzağına düşebiliriz. İstersek.
Yanıtla
3
6
Destekliyorum 
Bildir