Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Üç Köşeli Şapka
Borges'in seçkisinde yer alıyor Alarcon, söylencelere dayanan öyküleri Latin folklorunu anlatının olanaklarıyla derinleştiriyor bir güzel, okura da tertemiz korkmak ve gerilmek kalıyor. İspanyolların hikâye anlatıcılarından biri olarak görülebilir, Üç Köşeli Şapka'dan sonra böyle düşündüm. 1946'da Remzi basmış, kapakta "don pedro antoniode alarcon" yazıyor. Çevirmen Cezmi Tahir Berktin. Öyle bir dil kullanılmış ki sanırsınız Ahmet Mithat anlatıyor, okura sesleniyor, Tanzimat romanlarından birini okuyorsunuz adeta. "Muhterem kari! Bu işe başlarken senin sıhhatli hükümlerinden ümidimi kesmiyorum. Estabanillo Ganzalez'in kendi eserinin başlangıcında dediği gibi, 'onu sen okuduktan sonra ve şeytanı görmüş gibi birkaç kere istavroz çevirdikten sonra eser tabedilmiş olmuya hak ve kıymet kazanacaktır." (s. 11) 1874'te yazılmış bu, Ahmet Mithat'ın da o sıralarda yazdığını biliyoruz, Ahmet Mithat'ın da söylencelerden yola çıkarak yazdığı metinler var, karşılaştırmalı bir okuma lazım aslında ama Ahmet Mithat'ın metinlerini okumak istemiyorum, makale kukale çıkarmak isteyenler bu meseleye eğilebilirler. İmzasız bir giriş yazısı var, orada şöyle deniyor: "Anadolu köylerinde söylenen yanık havalı türkülerin her biri bir roman ve bir hikâye mevzuu olmak kabiliyetini gösteren hadiselere ve vak'alara bağlıdır. Yurdumuzda on binlerce mevzu işlenmemiş, dokunulmamış bir halde dilden dile dolaşmaktadır. Muhakkak olan bir şey varsa Türk romancılığının bir Alarcon'a ihtiyacı vardır." (s. 7) Sonradan çıktı bu aranan yazar tipi, aklıma gelen ilk örnek Yücel Balku, şahane öyküleri var. Neyse, bu giriş yazısında söylenceyi olabildiğince edebileştirerek anlatan Alarcon'un hayatına yer veriliyor, söylenceyi düzyazıya aktarma tekniğine değiniliyor biraz, bu kadar. Alarcon'un giriş yazısına bakalım, bu halk hikâyesini bilmeyen pek az İspanyol olduğunu söylüyor, milli bir değer bu. Yazar bunu doğduğu çiftlikten dışarı çıkmamış, kaba bir keçi çobanından dinlemiş, pikareskin ta kendisi. "O millî edebiyatımızda Picaros ismi altında mühim bir rol oynıyan cahil fakat neşe ve hikmet sahibi olan taşra halkından biriydi." (s. 9) Çobana hikâyeyi tekrar tekrar anlattırırmış dinleyenler, kızların yüzü kızarırmış, anneler açık saçık hikâyeler anlatan bu adama bilenmişler ama aslında bir iffet anlatısıymış bu, insanlar ders çıkarmak için daha fazla dinlemek isterlermiş. Ne hoş. İlk bölümde olayların yaşandığı zamanın sosyopolitik yapısı anlatılıyor. 1800'lerin ilk yarısı, 1830 civarı olabilir, hatırlamıyorum şu an. Napolyon, IV. Don Carlos'u başa geçirip uydu devletini edinmiş, içeride ihtilaller kopuyor, insanlar İtalya, Almanya gibi evlerinden uzak ülkelerde savaşarak öleceklerini bilmeden Napolyon'u tutuyorlar. Dış dünyada olanlar bunlar, bizi bir köy ve kasaba ilgilendiriyor. Haftada iki gazetenin geldiği, dünyadan birkaç gün geride yaşayan bir mekanda birkaç memur, bir vali, bir zaptiye müdürü var. Halktan pek kimseyi bulamayacağız, pikaresk anlatı gereği dönemin çarpıklıklarının gözler önüne serilmesi için devlet adamlarının yediği herzeleri göreceğiz, dolayısıyla bu tiplerin ağırlık merkezi olması normal. Değirmenci Lukas ve eşi Mistress Frasquita mutlu mesut yaşıyorlar bir yandan, çok zengin değiller ama iyi kötü idare ediyorlar. Birbirlerini seviyorlar, Frasquita yörenin en güzel kadını olduğu için etrafında pervane olanın haddi hesabı yok ama sallamıyor hiçbirini, çirkin ve kambur Lukas'ı seviyor. Lukas delikanlı adam, eşi karşısında herhangi bir eziklik yaşamıyor, kadını kendince seviyor diyebiliriz. Bazen hoyratça davranışlarıyla karşılaşıyoruz ama iş kalp kırma noktasına varmıyor hiç, Frasquita'yı bu davranışların etkilediği ortada. Kadının güzelliği: "Etekliği yarım adım değilse bile bir adımdan daha geniş değildi. Ve adamakılllı kısa idi. O kadar kısa idi ki küçük ayaklarını ve asîl bacaklarının baharını teşhir ederdi." (s. 21) Lukas'ın da bir portresi var, kendisi askerlik hizmetini yerine getirip onca kahramanlıktan sonra ülkesine dönüyor, Frasquita'yla evleniyor, mutlu mesut yaşıyor. Ruhunda cesaret, sadakat, şeref, aklıselim ve öğrenme arzusu var, eşi için asıl çekici özellikler bunlar. Çocukları yok, tek sıkıntıları bu ama birbirlerini deli gibi sevdikleri için büyük bir sorun değil aslında. Zaptiye müdürü denen zırtapoz ortaya çıkana kadar. Bu adam kırk sekiz yaşında, evli ve çocuklu bir zampara. Frasquita'ya takıyor bir güzel, onu görmeye geldiği zaman Lukas meyve topladığı ağacın tepesinde gizlenerek olup bitenleri görüyor ve bir anda yere atlayıp müdürün ödünü koparıyor, korkarak gidiyor müdür. İkisi konuşuyorlar sonra, Frasquita kendisine aşık olan adamların hepsini bildiğini, Lukas'ın kendisini niye sevmediğiniyse bilmediğini söylüyor. Lukas, Frasquita'ya çirkin olduğunu söylüyor falan, bu şekilde bir diyalog. Birbirlerini kışkırtıyorlar, çok ileri gitmeden iğneliyorlar ve o gerginlikle de sevişiyorlar mı, öpüşüyorlar mı, bir şeyler oluyor. Bu biçim bir birliktelik yani, süper.

Frasquita müdüre yüz vermese çok daha iyi olurdu ama yapıyor bir hata, Lukas ağacın tepesindeyken adama yeşilleniyor, eğlencesine. Adam takık, hemen ağa düşüyor ve Lukas'ın ağaçtan inip ödünü koparmasıyla birlikte kadına kinleniyor, intikamını alacağını söylüyor. Ertesi gün Lukas'ı almaya geliyor bir memur, vali tarafından yollanan davetiyeyi veriyor, yola düşüyorlar. Lukas anlamıyor mevzuyu, sonradan jeton düşüyor. Müdürün işi bu, kendisini evden uzaklaştırıp eşiyle birlikte olmaya çalışacak. Yerleştirildiği ahırdan kaçıyor Lukas, evine gidiyor. Bu sırada Frasquita'nın yanına gidiyoruz, eve girmek üzereyken su kanalına düşüp boğulmak üzere olan müdürü kurtarmasını, adamla tartışmasını ve adamın bayılmasıyla birlikte doktor çağırmak için kasabaya gittiğini görüyoruz. Yolda karşılaşıyorlar ama birbirlerini tanımıyorlar, biri kaçak olduğu için gizlenerek gidiyor, diğeri de acelesi olduğu için umursamıyor. Eşekleri birbirini tanıyor oysa, anırıyorlar ama hayvanların tepkisini anlamıyor bizimkiler.

Lukas'ın aklına şüphe düşüyor, kendi eksikliklerinden ötürü Frasquita'nın kendisini aldatabileceğinden korkarken eve gelip yatak odasına baktığında orada uyuyan müdürü görüp şüphelerinde haklı olduğunu görüyor, intikam almak için müdürün evine gidiyor, amacı adamın çapkınlıklarını eşine anlatmak. Bu sırada doktorla birlikte dönüyor Frasquita, müdür kendine geliyor ve yardımcısının uyarısıyla hemen yola düşüyorlar, yardımcının söylediğine göre Lukas gelmiş, durumu görmüş ve hızla yola çıkmış, müdürün kıyafetlerini giyerek. Müdüre de Lukas'ın eski püskü kıyafetlerini giymek kalıyor, işler iyice karışacak demektir bu. Sonuçta müdürün evine gidiliyor, Lukas'ı eşi zanneden kadın kapı önünde çıngar çıkaran tipleri evine almıyor önce, bas bas bağıran kocasının sesini tanımıyor. Halk söylencesi işte, böyle detaylara pek dikkat etmemek lazım. Lukas iniyor, müdürlük yapıyor gerçekten. Sonuçta her şey ortaya çıkıyor, müdür iyi bir papara yiyor, Lukas'la Frasquita da mutlu mesut yaşamaya devam ediyorlar ama ilginç bir şekilde sonlanıyor bu anlatı, savaş çıkınca anlatıdaki karakterlerin çoğu savaşa gidiyor ve çoğu ölüyor, onların ölümleriyle finale varıyoruz.
Yerdeniz diye bir yayınevi 2006'da basmış metni. İspanyol halleri, toplumsal bir gülmece, güldürmece.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ağrı Dağı Yolcusu Kalmasın
Wells'in son numarası, 1941'de basılmış. Tarihten satire pek çok türde kalem oynatmış bir adamın Kipps'le birlikte işçi sınıfının belini doğrultamamasından kapitalist düzenin sömürü araçlarına kadar pek çok meseleyi ele aldığını görmüştük. Bay Kipps gereken ilgiyi neden görmedi bilmiyorum, belki de Wells'in bilimkurgudan başka okunası bir şey yazmadığı düşünüldüğü içindir ya da bilimkurgu metinlerinden başka bir şeyi bilinmediği içindir, bilmiyorum, sonuçta kendi çağının toplumsal problemlerine eğilen metinleri de var, üstelik çok sayıda. Neyse, her şeye baştan başlanırsa dünyanın daha iyi bir yer olup olmayacağına dair merakından yola çıkarak bu metne varıyor Wells, modern bir tufan yaratıyor, modern bir Tanrı ve peygamber de cabası. Yehova ve Tanrı diyelim, iki dinin de yaratıcısı olarak konuşuyor adam, deli biraz. Nuh Lammock tam anlamıyor olayı başlarda, zaten ikinci savaş çıkmış, dünya yanıyor, tepesine bombalar düşüyor falan, o zamana kadar daha iyi, ideal bir dünya düzeninin hayalini kurarken Nazi uçaklarıyla karşılaşıyor. "Tahayyülündeki Cesur Yeni Dünya" tuzla buz oluyor, Huxley'ye ilerleyen bölümlerde de göndermeler var. Sonuçta insanlar akıllarını kullanamadılar, hayvanlar gibi davrandılar ve kendi sonlarını getirmek üzereler artık, yine de bir şeyler yapılabilir, dünyanın düzeni değiştirilebilir. Bay Lammock kendi kendine düşünürken uşağı geliyor ve kapıdaki adamın kendisiyle görüşmek istediğini söylüyor, Yüce Tanrı olduğunu söyleyen adamın. Gözleri masmavi, sakallı biri. En yakın tımarhanenin aranmasını istiyor Lammock, adamı da merak ettiği için gelmesini istiyor. Sonrası genişçe bir diyalog. Lamek oğlu Nuh ve Tanrı arasında görülmemiş hesaplar var, konuşma uzun sürecek. Tanrılık zor zanaat, kendini evrene bağlayan varlık her şeyi bitirebileceğini söylüyor ama uzay-zamanda var olduğu ve yenilgiyi sevmediği için evrenin süreğenliğini koruduğunu belirtiyor. Kime karşı bir yenilgi bu, üzerinde düşünülmesi gerekiyor. Şeytan'a karşı değil muhtemelen, kendi bilincini evrene dahil ederek düşünen varlığın yenilgisi yine kendisine karşıdır diye düşünüyorum, bir nevi intihar fikrinden kaçış. Kudreti de var, neden baştan başlamasın? Nuh'a ihtiyacı var, o yüzden geldiğini söylüyor ama Nuh'un çocukları yok, eşi de yok. Tanrı'ya göre Nuh yine de bir baba, yazdığı eserlerden ötürü. Samimiyetle dolu metinleri çocuk olarak görmek, eh. Sonrası kozmogonik ve teolojik bir muhabbet. Tanrı evreni yaratınca öngörüden feragat ettiğini söylüyor, seksen iki ilim birden yüce güce dönüşüyor bir anda, Tanrı bilimin diline dönüşüveriyor. Teologların Tanrı eleştirilerini saçma buluyor bir yandan, sağduyuya aykırı hiçbir şeyi yapamayacağını belirtiyor, tam olarak kendi nefesine dönüşüyor aslında. Azizlere, azizelere, çatlak parazitlere prim verilmemesi gerektiğini, sadece kendi sözlerine önem verilmesini istiyor bir yandan. Dünyayı MÖ 4004'te yarattığını söylemesi de ilginç, o zamanlarda Dünya'nın yaşı biliniyor diye hatırlıyorum. Neyse, Şeytan'ın bir gölge olarak tasviri hoş, bu gölgeyle gölgenin sahibinin çatışmaları yüzünden Cennet'ten kovulanlar, helak olanlar, ateşlerde yananlar derken cezalandırılan bir dünya insan çıkıyor ortaya. Düzeltilmesi için kitaplarının geri gönderilmemiş olduğunu söylemesi tartışmaya değer, insan daha çok tefsir üzerinde durup değişimi düşünmemiş olabilir, düşünenler heretik diye yakılmıştır veya kafir diye kellesini yitirmiştir ama bunun için bir yol olup olmadığını nereden bileceklerdi ki? "Tanrı, bunda tashih var," mı diyeceklerdi, külli çılgınlık. Bir de yayıncılara, düzeltmenlere ve çevirmenlere sallamaya başlıyor, hepsini Şeytan'ın ele geçirdiğini söylüyor, Nuh'tan kendisine yancı olmasını istiyor bu konuda, onun da kitapları var diye.
Bildiğimiz söylenceler. Avram, İbrahim, Midyan, Yakup, İsrailoğulları. Kronolojik olarak diziliyorlar, günümüze dek gelen hikâyeleri bir de Tanrı'nın ağzından dinliyoruz. Nuh'un karşısına çıktığı için sözünü nasıl bitireceğini biliyoruz, Nuh'tan bir gemi inşa etmesini istiyor. Gemiye bineceklerin listesi kabarık, öncelikle hiçbir lider olmayacak ki insanlar liderlerin etrafında toplanmasınlar, fikir ayrılıkları doğmasın. Babil Kulesi'nin tamamlanamamasına bağlanan mesele Tanrı'ya geri adım attırır gibi oluyor, sonuçta ikinci bir yolculuk için pek istekli değil Nuh, aynı şeylerin tekrarlanmasını istemiyor, tekrar alkolik olmak istemiyor mesela, hayatının rezilliğe bulanmasını istemiyor. Tanrı'nın işi zor, bazı sorulara cevap veremiyor ve Nuh'tan kendisine inanmasını rica ediyor. Uzay-zaman yine, her şey dengesiz olduğu için Tanrı kendi dengesizliğini mimarı olduğu bu yapıya bağlıyor. Eh. Sorular ve cevapların çıktığı nokta inşaat ama öncesinde Nuh'un uyuyakalıp odasında uyandığını göreceğiz. Tanrı'nın işi, tımarhaneye götürülmeden önce adamı uyutup deli gömleğini giymiş en sonunda ama deliliğini Nuh'a da bulaştırmış bir kere. Bildiri yazıyor adam, bütün insanlığa. İşçiye, patrona, komüniste, kapitaliste, suçluya, suçsuza, herkese. Bu bölümde Marx'tan Huxley'ye pek çok düşünür ve kitlelerin eğilimleri ele alınıyor, fikirlerin doğurduğu toplulukların nasıl bir araya gelebilecekleri, geldikleri zaman teskin edilip edilemeyecekleri, bu tür şeyler. Nuh bir noktada kesin bir cevap istiyor, düzenin yenilenmesi mi yoksa her şeye baştan başlamak mı? Tanrı her şeye baştan başlamak istiyor, o yüzden çok büyük bir tufan çıkacak işte, her yer su olacak, batacak ortalık. O karışıklıkta heba olmasın diye kitaplar gemiye yerleştirilecek, Marx'ın sosyalizmi geciktiren, felç edici kısıtlamaları dahil. Tanrı kendini bir devrimci olarak gördüğünü söylüyor arada, yaşayan bir devrimin Tanrı'dan farkı yok ona göre. Rusya'nın ve ABD'nin durumu, ideolojilerin niteliklerinin kıyası derken geminin aslında küçük bir Dünya olduğunu görüyoruz, yani bütün problemler geminin içinde sürmeye devam edecek. Uzay-zamanın varlığı devam ettiği için Tanrı neye güveniyor, bunu bilemiyoruz. Kendi yaratılarının aralarındaki anlaşmazlığı çözebilecek gücü yok, zira başka bir tanrının ürünleri onlar. Psikanaliz ve Davranışçılık insanların anlaşmazlıklarını çözümlemeye çalışan araçlar olarak inceleniyor sonrasında, mürettebat ve yolcular için kesin çözümler sunup sunamayacakları tartışılıyor. Geniş kapsamlı bir hazırlık süreci yani, yola çıkılmadan önce her ihtimal düşünülüyor, insanın sonsuz potansiyeli meseleye her açıdan bakılmasını gerektiriyor.

Son bölümlerde bir araya geliş, yola çıkış ve Poe'nun Kuzgun'u var. Kuzgun ne iş, edebiyat. Wells'in Poe hayranlığı araya dereye sığışıyor, pek hoş. Yolculuk bitmiyor, başlamasıyla birlikte anlatı bitiyor. Hâlâ süren bir serüven, tufanlar gelip geçiyor ve Dünya aslında o kadar yeni olmasa da yeni başlangıçlar yapıyor, farklı görünen benzer hataları yapmak için. Bizi Tanrı bile kurtaramayacak gibi bir şey.

Evet, Wells'in son dönem eserlerinden biri, güzel bir spekülatif kurgu.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tayga Sendromu
Dilin yarattığı belirsizlik coğrafyanın farklı ögeleri -dağ, tepe, bayır, çayır, hortum, Kraken vs.- içermeyen değişmezliğiyle temelleniyor. Tayga: Binlerce kilometre süren aynılık. Hiçbir uyaranın olmadığı odalarda on dakika geçirdikten sonra kendi uyaranlarını yaratan bilincin bu süreğen kısırlıkta yaratacaklarını geçmişten çekip alacağını düşünebiliriz, eldeki verilerden yararlanılacak. Masallardan örneğin, en gerilerden gelen anlatı parçalarından, insanlığın ilk zamanlarındaki korkularından temellenip gelen söylencelerden. Kurt veya genel anlamıyla yırtıcılar, ateşlerin gece boyu beslenme sebebi. Hansel ve Gretel, elde kalana sarılma isteği, yitenin yası sürerken çıkar bir yol bulma çabası. Anlatı boyunca karşımıza çıkacak izlekler bunlar, Propp'un topraklarında geçen bir arayışa yakışıyor. Mevzu basit, dedektif romanları yazan bir kadın dedektifin anlatıcılığında ilerleyeceğiz, kocasını ardında bırakıp adamın biriyle taygaya kaçan, gittiği yerlerden kocasına telgraflar yollayan bir kadının peşinden. Anlatıcı işi kabul edecek, miadı dolmuş olan iletişim biçimleriyle -mektup, telgraf, artık ne varsa- haşır neşir olan kadının izinden gitmek isteyecek çünkü, kendi yazarlığını ve kurmacaya varan kişiliğini -aynı belirsizliği kendi eylemlerinde de görebiliyoruz, anlatımındaki benlik algısı tayganın etkisiyle çarpık- besleyecek bir vaka bu. İkinci eşi bitmek bilmeyen ormanların ve düzlüklerin içinde yitip giden adamın -ilk eşinin işlevi?- iş teklifi sırasında gösterdiği telgrafta yazan: "HOŞÇA KAL DEDİĞİMİZ ZAMAN İÇERİ NEYİ BUYUR EDERİZ?" (s. 10) Kadının aradığı şey buysa dedektifin bulması gereken şey de bu, kadının kendisi değil. Adam uyarıyor en başta, tayga sendromuna tutulmamak gerekiyor. Korkunç kaygı ataklarına yakalanıyor insan, taygadan kurtulmak için yürünmesi gereken bitimsiz yolların ortasında insan çıldırabilir. As Far As My Feet Will Carry Me'yi hatırlıyorum, Sibirya'daki kamplardan kaçan bir Alman askerinin İran'a yürüyüşü. Bembeyaz bir uzam. Ağaçların varlığı perspektifteki lekelerden öteye gitmiyor, hiçlik tükenmediği için. Farklı zaman katmanları böyle bir mekanda iç içe geçebilir, anlatının düzlüğü ironik bir şekilde ortadan kalkabilir. En başta arayışın sonunu görüyoruz örneğin, ardından adamla dedektifin konuşmalarına şahit oluyoruz, araya dedektifin arayışla ilgili düşünceleri giriyor, sonra adamın dedektifi bulma anına dönüyoruz, durmadan atlayıp zıplıyoruz, tayganın dışındaki olaylarla taygadakiler arasında dilin farklılaşmasına şahit oluyoruz ki önemli bir şey bu, her şey olup bittikten sonra tayga sendromundan kısmen kurtulmuş olmayı imliyor. Bir de şu var, serbest dolaylı anlatıcının karakterle yer yer aynı çizgiye denk düşmesi bilinen bir teknik olsa da bunun tersini ilk kez görüyorum ya da gördüğümü düşünüyorum, gerçi anlatıcı serbest değil ama neyse, mesele şu ki kaçak çiftin davranışlarını öngören dedektifin yaşananları aktarma biçiminde varsayımlardan yola çıkılarak -elde belirli bir bilgi olmadan- yaratılan bir gerçeklik var ve dedektifle birlikte hareket eden çevirmen bu gerçekliğin içinde yer alıyor. Muğlaklıkla bezeli atmosferin bir kaynağı da burada, hangi gerçekliğe inanmamız gerekiyor? Anlatı doğrusal bir çizgide sürmüyor, gerçeklik akışkan, tek bir adımın bütün bir zeminde iz bıraktığını söyleyebiliriz. Kısacası bu metin tekinlik sunmuyor, zaten daha baştan uyarılıyoruz: "Bir vakanın ne zaman başladığını, soruşturmayı ne zaman kabul ettiğinizi bilmek zordur." (s. 12)
Yola çıkmadan önce kendi yazarlığından bahsediyor anlatıcı, bir polisiye yazarının gizli yaşamını yaşamaya başladığını söylüyor ve metnin biçemine ulaşan bir açıklamada bulunuyor: "Olayları oldukları, olabilecekleri ya da olmuş olabilecekleri gibi anlatmak değildi bu yöntem; hayalimizde hâlâ nasıl titreşiyorlarsa öyle yazmaktı." (s. 17) "Aşkın sona ermesi gibi sona ermesinin sonu" da araya sıkışıveriyor, sona varmanın nihai hedefi bir yolculuğa dönüşmüş gibi duruyor giden kadın için. Adam eşinin geri getirilmesini istiyor, sanki hiçbir şey değişmemiş gibi. Dedektif, adamın sakalını okşuyor, sol yanağını da okşuyor. Gece karanlık. Bu noktada bir belirsizlik, benzerlerini sıklıkla göreceğiz. Metin kısa bölümlere ayrılmış, bölümler de kendi içlerinde anlatıcının düşüncelerinden arayış edimine ve masallar dahil olmak üzere paragraflarla pek çok bölümcüğe ayrılıyor, parçalı yapı sıkı bir okuma istiyor kısaca. Yeni bölüm, zıplama, taygayla tundra arasında kalan köyün sakinleri bir zaman çifte acıdıkları için kol kanat gerdiklerini söylüyorlar. "Tayganın etkisinin bulaştığı deli bir çiftti bunlar." (s. 22) Masallar burada devreye giriyor; Grimm Biraderler'in yazdığı orijinal halleriyle modernitenin yenilediği biçimleri karşılaştırılıyor ve Hansel'le Gretel'in aslında kendi kendilerinin cadıları oldukları fikrine ulaşılıyor. Hepsi başkalaşmış kısaca, yolculukları sürerken değişim geçirmişler, Kurt aslında bir güzel yemiş insanları, kıssadan hisseye ulaşmak için kana bulandırılmış her yer. Çiftin kaldığı kulübede gezinen dedektif, kadının günlüklerinde okuduklarından ipuçları çıkarmaya çalışıyor ve çevirmeniyle birlikte arayışını sürdürmeye devam ediyor. Elde telgraflar. "UZAK, HİÇ BU KADAR YAKIN OLMAMIŞTI." (s. 26) Çevirmenle dedektifi deli çiftle aynı kefeye koyuyor köylüler, iki delinin peşinden iki deli gidiyor, masalların dönüşümü sürerken köylüler bir kurttan bahsediyorlar. Ulumaya başlamış bir zaman, önemli olmasa söylemezlerdi diye düşünüyor çevirmen, ne anlam çıkaracağını bilemiyor. Dedektif de bilemiyor, yaşadıklarını raporlayıp işverenine teslim etmek için hazırda tutuyor. Leş kokan bir kulübe, çiftin geride bıraktığı gizemin artıkları. "Gerçekten burada mıydılar diye sormaya başlamıştım, yoksa onları biz mi icat ediyorduk zihnimizde?" (s. 36) Geri dönemeyeceklerini fark edip etmedikleri de bilinmiyor, anlatıcının söylediğinin aksine. İzlendiğini düşünüyor, bölgenin ekonomik açıdan en güçlü adamıyla karşılaştığı zaman bu düşüncesinin temelini buluyor sonunda, arayışının sorgulanması gerekiyor ki sadece kendi kurgusu olan bir izin peşinden gitmediğinden emin olsun. Adam biliyor çifti, gördüğünü söylüyor, tayganın içinde silinip giden iki beden. Komik geliyor bu, kahkaha atıyor, çevirmenle dedektife bakıp gülüyor. Diğer delilerden farkları yok. Karşılaştıkları bir çocuk da çifti gördüğünü söylüyor, bölge halkının kutlama yemeğine katılan adamla kadın gerçekliklerini sabitliyorlar böylece. Dedektifin kendi gerçekliği dışında da varlar, tayga oyun oynamıyor. En azından bu açıdan.

Çocukla kurt ikili oluyorlar, biri gözlemlerken diğeri parçalıyor. Gözlem: Bir kulübede birbirlerinin üzerine çıkan iki insan. Üçüncü bir bacak, on beş veya on sekiz santimetre uzunluğunda, güdük. Kadın güdük bacağa sarılıyor, ısırıyor, emiyor. Adam bacağını kadın değdiriyor, içeride bir şey arıyor. Çevirmenin sözcükleri deli çiftin cinselliğini garip bir biçime sokuyor, çocuğun sözcükleri de olabilir bu, dedektif emin olamıyor. Kurt beliriyor ansızın, bedenleri salyayla, dışkıyla, kanla ve meniyle sıvıyor. Bunu dedektif yaratıyor, kurmacanın bu bölümünden emin olabiliriz. Belki. Taygayı yirmilik dişlerinde hisseden ve yutan dedektifin de kurtlaştığını söyleyebiliriz üstelik. Devinim durmadan devam ediyor, birbirine dönüşen insanlar, taygaya dönüşen insanlar, anlatının ögeleri birbirine girmeden sürmeye devam edecek kadar bir düzlük kalıyor elimizde, her seferinde.

Kadın bulunuyor, geride kalana iyi olduğunun haberini vermesini istiyor dedektiften, sonra yolculuğunu sürdürüyor. Kadının dönüşünden sonrasını anlatmıyorum, kalsın.

Sıkı bir metin.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cam
Yüzey ve ekran, derinliği barındıran duvar, devinimi gösterip muhtelif katılımları -devinime, kendisine- imkansız kılan engel, cam bu. Çağrıştırdıklarından çok teknolojiye sunduğu olanakları ele alınıyor bu metinde, günümüzün teknolojisindeki kullanım alanları ve gelecekteki muhtemel işlevleri iki ana yaklaşımdan birini oluşturuyor, diğer yaklaşımda edebi yansımalara genişçe bir yer ayrılmış. Kısa bölümler halinde ilerliyoruz, serinin diğer metinleriyle kıyaslarsak odaklanılan noktaların daha spesifik ve homojen olduğunu söyleyebiliriz, kısacası bir başlık, bir mevzu. Felsefeden sinemaya, oradan edebiyata zıplamalar yok. Mesela önsöze bakalım, Garrison Youtube'da izlediği fütüristik bir kısa filme dikkat çekiyor. 2011'de piyasaya çıkmış bu, zamanı için oldukça eski fikirler içermesine rağmen yine de dikkat çekici tabii, bir süre sonra Black Mirror'a bağlayacakmış gibi. Michio Kaku sanırım Olanaksızın Fiziği'nde bunu ve bunun çok daha ötesindeki teknolojileri anlatıyordu, dudak uçuklatıcıydı anlattığı şeyler. Örneğin nanoteknoloji sayesinde yüzeylerin akışkan olacağından bahsediyordu ki katı olan her şeyin gerçekten de buharlaşması söz konusu burada, aniden beliriveren duvarlar, camlaşan beton, şeffaflaşan bir dünya. Neyse, camın bu biçimde kullanımı çok etkileyici olduğu için böyle bir incelemeye girişmiş Garrison, nesnenin tarihine biraz değinip Ortaçağ'ın başlarında aynayı, Rönesans döneminin başlarında kum saatini temsil ettiğini söylüyor ve meseleyi günümüze kadar getiriyor. "Uzun zamandır camı insanlarla nesneler arasında olduğu kadar insanlarla insanlar arasında da yeni etkileşim biçimleri için eşi benzeri görülmedik vaatler sunan bir şey olarak tasavvur ediyoruz." (s. 9) "En çok aşina olduğumuz gündelik nesnelerden birinin çağrıştırdığı anlamların izini sürmek" konusunda köşeleri belirgin ve güzel bir çalışma ortaya koymuş Garrison, olayı çok dağıtmadan yansıyanı ve ötede belireni anlatmış bir güzel. İkinci bölümde kısa filmi özetliyor ve birtakım çıkarımlarda bulunuyor. Dişlerini fırçalayan karakterin takvime bakarak gelecek zamanla da uğraşmasını bir eşzamanlılık olarak görüyor, bunu daha da genişletebiliriz. Geleceği takvim üzerinde belirginleştirmeye çalışırken geçmişin görüntüleri de vursun ekrana, bir yandan da diş fırçalayalım, algılarımız tam anlamıyla içinden geçilen veya geçilecek şimdilerden ibaret bir dünyayı algılamaya başlayacaktır. Hopiler bu teknolojiyle karşılaşsalar yaşamı tam olarak kendileri gibi görüp gösteren nesneden korkarlardı muhtemelen. Şimdinin hükümranlığındaki zamanların geçidi. İkinci filmde Kaku'nun değindiği bir şey: Sağlık verilerinin dünyanın öbür ucundaki bir doktor tarafından değerlendirilmesi, ekrandan. İki doktor konsültasyondalar, aslında duvarmış gibi davranan bir camda -tersi de olabilir- birbirlerini görüyorlar, konuşmaları anlık. Teknoloji bunu sağlayacak, zamanın tecimselliğini iyice ortaya çıkarıp olabildiğince tasarruf etmemizi sağlayacak.
Macbeth, ikinci başlık. Üç Cadılı sahne. Macbeth haykırıyor, bir aynadan (glass) ve iki küreden bahsediyor. I. James'in taç giyme törenindeki tasvirle aynı noktaya çıkan bir benzetme, aynanın geleceği gösterdiğini imliyor, aşırı bir yorum gibi durmuyor bu. Ardından Caroll'ın aynalı metni anılıyor, hemen sonra da The Matrix'teki aynalı sahne. Aynaya bakan Neo'nun ayna tarafından görüldüğünü de söyleyebiliriz, dokunur dokunmaz ayna vücudunun -Neo'nun? Aslında bir ayna olarak kendisinin?- bir parçası olarak belirip sonrasında bedeni ele geçirir. Bakışlar karşılıklıdır, gerçeği görmek isteyenler için aynanın kendisi bir cevaptır. Macbeth'e bir bağlantı yine, cama kendi gerçekliğimizi görmek için değil, o an için saflığı korunan geleceği görmek için bakarız, içinde bulunduğumuz dünyanın alternatif, belki de gerçek bir görüntüsünü görürüz. Bu bahisten sonra George Gascoigne'un bir şiiriyle karşılaşırız, benzer bir mesele irdelenir. "Okumak ya da aynaya bakmak yalnızlaştırıcı, narsistik etkinlikler değildir; daha ziyade, iletişime ve işbirliğine teşvik ederler." (s. 22) Ederler ama görmek istediğimiz biçimde bakmıyorsak. Okurun/bakarın niyeti bu açıdan önemlidir, ayna tarafsız bir bölgeyi temsil etse de çoktan kendi tarafımıza çekmişizdir görünenleri, ne olduklarından çok ne olmalarını istediğimiz önemlidir bu noktada. Mutlak bir tarafsızlık mümkün değildir.

Azınlık Raporu var sırada. Poe'nun öykülerindeki duvarlar, gammazlıklar ve itiraflar anımsatılır, filmdeki cam yüzeyde akıp giden yaşamların benzer bir ifşaya yol açtığı söylenir. Başka bir yaşamın görüntüleri önümüzdeki ekranda bütün çıplaklığıyla ortadadır, kimin ne yapacağını en ince ayrıntısına kadar öğrenebiliriz. Google Glass'in teknolojisi de benzer bir istikamet üzerindedir, gereksindiğimiz ve gereksinmediğimiz bilgiler o an için gözümüzün önündedir. Bir gelecek tasviri yapılır ama görünenler henüz gerçekleşmediği halde gerçekleşmiş gibi görülebildiğine göre gelecekle geçmişin ayrımı hangi kıstaslarla yapılır bu durumda? PKD'nin öyküsündeki orijinal örüntüyle filmdeki olay akışı karşılaştırılır ve bu zaman muammasına bir cevap aranır. Sonrasında mikroskobik görüşün geleceği biçimlendirme şeklini anlatan ilginç bir bölüm geliyor, Robert Hooke'un mikroskoptan gördüğü canlıların çizimlerinin yer aldığı metinden etkilenen Francis Bacon, Yeni Atlantis'te bu buluşun artçılarını ele alıyor ve Süleyman'ın Evi'ne varıyor, bilimsel bir oluşum. Kraliyet Cemiyeti'nin temellerinin bu oluşum fikriyle atıldığı söyleniyor ki edebiyatın bilimle birlikteliğinin daha iyi bir sonucu olmuş mudur, tartışılır. Cosmos'ta gördük, yolu Cemiyet'ten geçen insanlar dünyayı değiştirmiş resmen. Halka açık derslerden akıl alan deneylere kadar pek çok bilimsel hadise yaşanmış, yangını çıkaran kıvılcımın doğduğu yer bir mikroskop, geleceğin farklı bir görüntüsünü sunan minik bir alet. John Donne'un The Flea şiiri de aynı kaynaktan doğmuş, minik varlıkların içindeki dev dünyaların anlatımı "imkansız imkanların sunulması" olarak görülüyor. Teleskopla ilgili bölümde meselenin uzaklarla ilgili kısmı geliyor ki hikâyeyi az çok biliyoruz, Kopernik'in paradigmaları sarsan keşiflerinden Galileo'nun inkarına kadar bir dünya şey yaşanmış ve insanın dünyası genişlemiş. Milton'ın Galileo'yu ziyaret edip bu ünlü astronomun teleskobunu görmüş olması da ilginç bir detay.

Birkaç meseleye kısaca değineyim, fotoğraf mevzusunda Sontag'ın fotoğrafla ilgili fikirleri irdeleniyor, "birinin fotoğrafını çekmenin yüceltilmiş bir cinayet olduğu" noktasından yola çıkılarak Barthes'ın ölmüş annesine varılıyor. Camın zaman makinesi işlevi. Shakespeare'in soneleri ara ara karşımıza çıkıyor, Blondie'nin şarkılarından "camdan kalp" imgesine varılıyor, genişletilen bir mevzu daha. Deniz camı, birtakım teknolojiler, şirketlerin cam yüzeyleri kullanarak ürettikleri veya üretecekleri eşyalar, nesneler, yüzeyler, bir dünya içerik. Garrison cama çok geniş bir açıdan yaklaşarak nesnenin farklı anlamlarını kurcalıyor. Homojen bölümler var dedim ama şimdi bakınca birkaç bölüm yine karman çorman, Blondie'den Azınlık Raporu'na dönülüyor örneğin, güzel olur öyle şeyler deyip bir temiz okuyoruz, zihin açıp yolumuza devam ediyoruz.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gökteki Göz
Jonah Lehrer'ın bir metninde "aslında var bile olmadığımız" üzerine kafa patlatılan bir bölüm vardı, bilincin izini süren nöroloji çalışmalarında birtakım devrelerin kurulması sonucu oluşan akımlardan fazlası olmadığımız söyleniyordu. Beynimizde patlayan havai fişekler kadar biziz ama yine de bizliğin muğlak bir tarafı var. Nedir yani, bir devre koptuğu veya yanlış bağlandığı zaman ısırdığımız bir elmanın -elma nedir?- tadının -tat nedir?- tuzlu -tuzlu nedir?- olduğunu anlayabiliriz, hatta elmanın bir baston olduğunu sanıp kendimizi Devrekli gibi hissedebiliriz. Devrek'in bastonu meşhurdur, o açıdan. Bir meskenin meşhur olan nesnesinin baston olması üzerine söylenecek çok şey bulabilirim ama konumuz bilinç, devam edelim. Beyinde çok acayip işler dönüyor kısacası, sanki dış dünyanın ayarına hassasiyetle uyum sağlayan bir yapıymış gibi işlerliğini sürdürüyor beyin, bir süre sonra bazı kimyasallar azalıyor, bazıları artıyor, dünya çok daha acayip veya normal bir hale bürünüyor böylece. Dış etkileri de düşünmeliyiz, vücudumuzdan her an sayısız atom altı parçacık geçiyor. Milyonlarca ışık yılı uzaktan geleni var, Güneş'ten fırlayanı da vardır kesin, bedenimizin içinden geçip gidiyor hepsi. Bir fikir: Beynimizle etkileşime geçeni var mıdır? Yaratıcılıkla uğraşan insanların bu parçacıkların etkisinde kaldıklarını düşünmek hoşuma gidiyor, bir kuarkın saniyenin milyonda birlik süresince misafirliğinden etkilenen zihin yepyeni fikirler doğuruyor mesela. Üstelik tek bir zihinle de sınırlı değiliz, zihinler arasında bir bağ kurulduğunu düşünelim. Parçacıklar bedenden bedene yolculuk ettikçe veri taşıyor ve insanları birbirine karıştırıyor, galaktik bir bulamacın içinde bir yerdeyiz demektir bu. Gerçeklikler paylaşılıyor, bilinçler paylaşılıyor, bildiğimizin ötesinde bir yaşam formu ortaya çıkıyor böylece, çok uzun bir sürede ortakyaşar bir form geliştirebiliyoruz. Attali'nin Geleceğin Kısa Tarihi adlı metninde buna benzer bir formdan bahsediliyor, tabii parçacıkların etkisiyle ortaya çıkmıyor. Yine de... Gerçeklik dediğimiz şey bir çaba, insanın göstermekte en çok zorlandığı çaba hatta, hikâyeleri ve anlam parçalarını bir arada tutma çabası. Tek bir bilinci var etmek, dağılmayı engelleyerek sıkı sıkıya kavramak yeterince zorken başka bilinçlerin de işin içine karışması müthiş bir kaos yaratırdı, kimin parçası kimin gerçekliğiydi, kimin nesi kimin fesiydi derken kallavisinden bir tırlatmayla kafaya huni geçirir, parmağımızla dudağımızı bilibilibili şeklinde titreterek bir temiz delirirdik. Oysa gerçeklikleri ne ölçüde değişirse değişsin PKD'nin karakterleri kendi gerçekliklerini bulma mücadelelerini sürdürüyorlar, bu çok ilginç. Belki de ön kabulleri sağlamdır ya da çoktan oynatmışlardır, her türlü savaşıyorlar sonuçta. Gökteki Göz bu açıdan PKD'nin diğer metinlerini düşünürsek tipik bir gerçeklik kayması problemini odağa alıyor.
Belmont Bevatronu'nun Proton Işın Saptırıcısı -breh- gezginler tarafından sıklıkla ziyaret edilen bir zamazingo. Arıza çıkarıp altı milyon volt gücündeki ışın demetini salonun tavanına doğru yollarken tepesindeki taraçayı kül ediyor, sekiz kişi aşağı düşerek yaralanıyor. Hastaneye gidenler, yanık tedavisi görenler ve hafif bir tedaviyle salıverilenler karakterlerimizi oluşturuyor, sonuçta onca ışın, radyasyon, kimyasal zımbırtı yedikten sonra kafaları yanmasa olmazdı. Aslında bu mevzuyu kullanan, bu meseleye çok benzeyen bir mevzuyu içeren bir romanı daha var PKD'nin, adını hatırlamıyorum ama orada da tedavi altına alınıp zihinlerinin bağlantı kurduğu hastalar vardı, başka bir insanın zihnine hapsolan insanlar. Ubik diyesim geliyor ama emin olamadım şimdi, neyse, Hamilton ve Marsha'nın etrafında dönen bir anlatının temelleri böylece atılıyor. Kazadan kısa bir süre öncesine gidiyoruz, evli çiftin yaşamlarına göz atacağız. Hamilton kurumun füze araştırma laboratuvarlarının başkanı olarak çalışıyor, işini seviyor, eşi Marsha'yı da seviyor, bu yüzden kurumun başındaki Albay T. E. Edwards tarafından özel olarak çağrılınca içi sıkılarak icabet ediyor. Marsha'nın birtakım faaliyetlerde bulunduğu söyleniyor Hamilton'a, kadının komünist olma ihtimali var. 1950'lerin sonlarındayız, Elia Kazan'ın muhbirlik yaparak pek çok sanatçıyı kara listeye aldırdığı, "kızıl" damgası vurulanların toplumdan dışlandığı zamanlar, cadı avı tam gaz. Çiftin arkadaşı McFeyffe'ın raporu doğrultusunda Hamilton görevinden alınıyor, çalıştığı proje çok gizli ve eşi bir kızılsa devlet sırlarının sızma tehlikesi var, riskli bir durum oluşur oluşmaz icabına bakılıyor. Kariyerle aşk arasında kalan Hamilton aşkı seçiyor, en gerçek duygu onanıyor böylece. PKD'nin 1960'tan sonra yazdığı metinlerde sadakatsizlik ve akışkanlık ağırlık kazanırken 1957'de yazılan bu metinde tersi bir durum var, ilginç. McFeyffe'ın dostluğu konusunda ikinci kez düşünüyorlar, adam Hamilton'a yeni bir iş bulabileceğini ve dostluklarının sürdüğünü söylüyor derken kaza gerçekleşiyor. Marsha'yı düşmesin diye tutmaya çalışan Hamilton da aşağı uçuyor, McFeyffe uçuyor, Arthur Silvester adlı yaşlı bir asker ve birkaç kişi daha uçuyor. Hamilton'a gereken açıklamayı yapan doktor şoktan çıkan herkesin gerçeklik duygusunu bir süre yitirebileceğini söylüyor, Hamilton'a göre yolunda gitmeyen bir şeyler var, dünya rahatsız edici bir yoğunluğa sahipmiş gibi geliyor, buna bir açıklama bulamıyor Hamilton. İşler sarpa sarana kadar.

PKD tipik tekniklerinden birini kullanıyor yine, anlatıdaki karanlık noktaların varlığının sürmesi için karakterlerini olabildiğince gizemli bir hale getiriyor. Hamilton iyileşme sürecindeyken Marsha'nın ağzını arıyor, eşinin gerçekten kızıl olup olmadığını anlamaya çalışıyor ama Marsha bir noktada kestirip atıyor, soruları cevapsız bırakıyor. Sadece karakter bazında değil, olay bazında da bir süreliğine anlam verilemeyen eylemler var. Evlerine dönerlerken örneğin, Hamilton'ı arı sokuyor, sonra evde başından aşağı çekirgeler dökülüyor, sürü basıyor evi. Arada derede Miss Reiss adlı başka bir kazazedenin kedilerden hiç hoşlanmadığını öğreniyoruz, kısacası açıklanana kadar akılda tutulması gereken gizemler bunlar, anlatıdan çıkma yapan minik uçlar gibi düşünebiliriz ama tekrar ana çizgiye dönmelerini sağlayan bağlantılar var tabii. Bill Laws'un kadroya eklenmesiyle karakterlerin dünyası bir parça daha genişliyor ve yaşananların mantığa bürütülmesi kolaylaşıyor. Hiçbir karakter kendi normal dünyalarında yaşadığını düşünmüyor, özellikle Marsha'nın gördüğü rüya bir çözümleme aracı haline geliyor. Sekiz insan yerde yatıyor, hâlâ. Başka bir gerçeklik düzleminde olduklarını anlıyorlar böylece. Daha da önemlisi, dualara cevap verip kullarını koruyup kollayan bir Tanrı var ortada. Çok ilginç bir fikir, Ted Chiang'ın bir öyküsünde meleklerini ve kendini görünür kılan bir Tanrı'nın peşine takılan insanların inançla ne yapacaklarını bilememeleri anlatılıyordu örneğin, dünya kaosa sürükleniyordu, Chiang'ın PKD'den esinlendiğini düşünüyorum. Neyse, Hamilton işinden şutlandıktan sonra kendisi gibi bilim insanı olan babasının eski bir arkadaşına gidiyor ve adam Hamilton'ı işe alıyor ama öncesinde manevi bir sınavdan geçiyor bizimki. Tek Gerçek Kapı'yı bulup bulmadığı soruluyor, fizik gibi bilimlerin tamamen soyut uğraşlara dönüştüğünü görüp üzerinde durulan tek disiplinin Tanrı'yla iletişim yollarını artırmak olduğunu anlıyor, mental sınavı da bu noktada başlıyor. 1946'dan beri süren Tanrı-insan iletişiminin tarihçesini öğreniyoruz, ardından şirketteki diğer çalışanlarla Hamilton arasında sıkı bir çatışma başlıyor.

Zihinden zihne yolculuklar dört kez tekrarlanıyor ve her zihnin farklı bir dünya kurgusu var, Silvester dindar bir dünya kurguluyor ve çikolataları ortadan kaldırıyor örneğin, çikolata zararlı olduğu için. İki nokta önemli, her karakterin bu dünyalar için verdikleri tepki farklı. Kimi bulundukları dünyayı beğendiği için orada kalmak istiyor ve kendi gerçekliklerine dönmeyi engellemeye çalışıyor, kimi bir an önce oradan kurtulmaya bakıyor. Hiçbir dünya birbirine benzemiyor haliyle, her geçişte neyle karşılaşacaklarını bilmedikleri için gizemleri çözmek, kimin zihninde olduklarını anlamak zorundalar. Bir karakterin hemen her şeyden işkillendiğini öğrenir öğrenmez bütün dünyayı yavaş yavaş sildiriyorlar örneğin, en son havayı ortadan kaldırtıp koyu bir karanlığa gömülüp "ölüyorlar" ve başka bir zihne zıplıyorlar. En sonda Inception'daki topaç sahnesinin esin kaynağı olduğunu düşündüğüm bir sahne var, finale kadar gerçekten kurtulup kurtulamadıklarını bilemiyoruz. Belki finalde de bilemiyoruz, kesin bir sonuca varılıyor ama bildiğimiz dünyayla son derece sağlıklı bağlar kurmuş, dünyayı olduğu gibi kabullenmiş birinin zihninde olmaları da mümkün açıkçası.

Amerikan toplumunun geniş bir incelemesi olarak görülebilir bu metin, iki kutba ayrılmış dünyada paranoyaya dört elle sarılıp yaşamlarını gizli bir düşmanı yok etmek üzerine kuran insanlar hemen her şeyden şüphe duyuyorlar, bir tek Hamilton ve Marsha arasındaki sıkı güven bağının akışkanlıktaki tek sabitliği sağladığını söyleyebiliriz, bütün tartışmalarına rağmen tutunabilecekleri en küçük gerçeklik parçası bu aşk. Bunun dışında hiçbir karakter güvenilir değil, bilinçaltının da işe karışmasıyla birlikte ortalık cehenneme dönebiliyor, her karakter gerçek duygularını ortaya döküyor ve korku dolu bir dünya yaratıyor. Tamamen bir başkasına odaklı dünyada her şeyin nasıl kolaylıkla yıkılabileceğini görmek metnin en sıkı izleklerinden birini oluşturuyor, aslında genel olarak PKD'nin en sıkı izleklerinden biri bu.

Klasik, on numara. PKD'nin her şeyi su üzerinde yüzdürdüğü dünyalarını seviyorum, altmış yıl öncesinin süper devletindeki yaşam algısının bizde yeni yeni ithal edildiğini söylemek belki aşırı bir yorum olur ama aynı belirsiz dünyada yaşadığımızı düşünürsek, biraz da paranoyaya müsaitsek birkaç havai fişeği de bu metin patlatacak demektir.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geleceğin Kısa Tarihi
"Tarih, öngörmemize ve yönlendirmemize izin veren yasalara boyun eğer." (s. 11) Sanırım her zaman da eğmez, tarihin ilerleyişini belli başlı paradigmalarla modelleme çabaları doğru noktalara ulaşabilir ama çok fazla değişken ve yeterince kaos söz konusuysa, o zaman patlamış mısırımızı alıp kısacık ömrümüzde gerçekleştiğini gördüğümüz garip olayları keyifle izleyebiliriz. Kozmik ölçüde anlık kıvılcımlarız ama insani ölçüde dünyanın bir parçasıyız, yarını merak edeceğiz. Hangi deli bir tweet atıp dünyayı savaşa sokacak, hangi garipler dünyayı yakacak, çıldırasıya bilmek isteyeceğiz, istiyoruz. Eldeki verilerle uzun vade için yapılan çıkarımlar daha kısa vadeyi düşünürsek yaşanacak olaylarla topyekun değişebilir, Attali bu noktaya dikkat çekerek yerleşik sistemlerin devinimlerini ve gelecekteki durumlarını anlatıyor. Giriş yazısında paranın kendisine zarar veren her şeyin sonunu getireceğini ve hiper-imparatorluk denen nanenin ortaya çıkacağını söylüyor. Hardt'ın ve Negri'nin imparatorluğuyla bağlantılı olup olmadığını bilmiyorum, o metni de okuyunca yazarım bir şeyler. Neyse, kolluk kuvvetlerinin ve kamusal hizmetlerin özelleşeceği bu düzende insan da yapay tüketiciler haline getirilecek ve insana dair olan her şey "tecimsel" bir niteliğe kavuşacak. Bazı açılardan bunun gerçekleştiğini söylemek mümkün. Ardından hiper-çatışma gelecek, devletleşen şirketlere bir şekilde dahil olamamış her türlü grup arıza çıkararak insanlığı ortadan kaldırabilecek çatışmalara yol açacak. İnsanlık her türlü ortadan kalkabilecek kadar kırılgan, nükleer gücün bizi atomlarımıza ayırabilmesi ve bu gücün nihayetinde birkaç insanın elinde olması korkunç bir şey. ABD-Küba arasındaki kriz sırasında tek bir subayın verilen emre uymaması sayesinde nükleer silahlar kullanılmamış örneğin, tek bir insanın milyonlarcasının kaderini belirlemesi dehşete düşürücü. Bu çatışmanın ardından hiper-demokrasi gelecek, kabaca ademimerkeziyetçiliğe benzer bir yapı. Ortada çevre diye bir şey kaldıysa yerel ve bölgesel kurumlar dünyanın geçirdiği yıkımın etkilerini ortadan kaldırmak için çevre odaklı bir yaşam biçimi geliştirecek, ortalık çayır çimen olacak, yaratmanın yeni ve yıkıcı olmayan biçimleri ortaya çıkacak. Her şeyden önce, Attali'ye göre ABD'nin imparatorluğu 2035 yılından önce son bulacak, verilen tarihler tahminleri keskinleştirse de elbette dünyadaki gelişmeleri takip ederek daha muğlak veya kesin sonuçlara ulaşabiliriz. 2060 yılına kadar hiper-demokrasinin egemen olacağını söylüyor Attali, çizdiği doğrultuda büyük ve ani değişimler olmazsa. Ülkelerin sosyopolitik güçlerinin geçireceği değişimleri, dünya nüfusunun akıbetini neoliberalizm politikaları eşliğinde değerlendiriyor bir yandan, kısa-orta vadeli bir gelecek hesaplaması yapıyor. Teknolojik ilerlemelere çok fazla yer vermiyor, anlattığı şeylerin çok daha fazlasını Kaku'da ve Kurzweil'da bularak öngörülen tarihe ekleyebiliriz. Bu durumda da farklı bir akış belirir, Twitter sayesinde örgütlenebilen siyasi hareketlerin politikacıları alaşağı ettiği bir çağda yaşıyorsak henüz adını bile duymadığımız yeniliklerin yaşamı bambaşka yerlere taşıyabileceği fikrini aklımızda tutmalıyız. Bu metin 2006'da yazılmış, on üç yılda gerçekleşen olayları düşününce Attali'nin bir ölçüde makul çıkarımlar yaptığını söyleyebiliriz ama bazı olaylar karşısında şaşkınlığa düştüğünü tahmin ediyorum.

Dokuz odaktan bahsediyor yazar, günümüze kadar küresel ekonominin kalbinin attığı ve yaratıcı tayfanın toplandığı şehirlere bakalım: Brugge, Venedik, Anvers, Cenova, Amsterdam, Londra, Boston, New York ve günümüzde Los Angeles. "Göçerkonar" yaşam algısı bu merkezlerde yerleşikliğe dönüştü, aşamalı olarak dini ve askeri iktidarın yerini görece siyasi ve demokratik özgürlük aldı, Attali böyle düşünüyor ve geleceğin dünyasında sadakatsizliğin ve göçerkonarlığın tekrar gündemde olacağını söylüyor. Burada Bauman'a değebiliriz, "akışkanlık" kavramının günümüzde çatlakları hızla doldurduğu ve toplumları hızla değiştirdiğini söyleyebiliriz, Attali de aynı noktadan bakarak bu dönüşümün devletlere kadar uzanan ayaklarını inceliyor sonraki bölümlerde. Yasaların yerini sözleşmelerin, adaletin yerini hakemliğin, polisin yerini muhafızların alacağını belirtiyor örneğin, yine kısmen yaşanan bir şey.
"Çok Uzun Bir Tarih" ikinci bölüm. İlk medeniyetlerin üç egemen iktidarın (dini, askeri ve tecimsel) birbirleriyle uyum kurmalarının ardından ortaya çıktığını söylüyor Attali, insanlığın ilk dönemlerini anlattığı kısımları geçiyorum ama gelecek için çıkardığı dersleri, tek cümlelik hisseleri buraya alacağım. İlki: "Aktarmak gelişmenin koşuludur." (s. 29) İkincisinde "ölmemek için yaşamı yemek" eylemi var, yamyamlığın temeli. Üç, tabuların kutsallıkla meşruiyet kazanması. Dört, göçebelerle yerleşikler arasındaki savaşların, çatışmaların insanlığa güç ve özgürlük sunması. İmparatorluklar yerleşmeye başlar başlamaz insanın bireyliği ve özgürlük düşü de ortaya çıkıyor, hükümdar bireyselliğin zıddı olarak görülüyor, diktatörlük özgürlük düşünün zıddı olarak görülüyor, ekonomik fazlanın denetimini sürdüremeyen imparatorluklar zıtlarının bir araya gelebilmeyi başarmalarıyla birlikte inişe geçiyor ve bir süre sonra yıkılıyor. Tipik bir döngü. Emperyal düzen aynı anda elli imparatorluğun sürmesini sağlasa da görece yeni olan topluluklar o dönem için bütün marjinallikleriyle beliriyor ve piyasa demokrasisinin temelini atıyor.

İkinci bölüm, "Kapitalizmin Kısa Bir Tarihi". Attali, tarihin genel olarak imparatorluklar ve imparatorlar temelinde değerlendirildiğini ama gerçeği anlayabilmek için tecimsel hareketlerin ve özgürlük mücadelelerinin takip edilmesi gerektiğini söylüyor en başta, böylece Antik Yunan zamanlarından günümüze kadar getireceği insanlık tarihi için okuruna bir perspektif sunuyor. Kısaca şu: Yahudi-Yunan ideali denen tecimsel bir sistem ortaya çıkıyor ve günümüzün medeniyetlerinin temelini oluşturuyor. Ortaya çıkmasında çatışmaların rolünü unutmuyor Attali, Truva'nın yerle bir olmasını Avrupa ile Asya arasındaki ilk savaş olarak görüyor ve Doğu-Batı çekişmesine yol açan etkenleri farklı disiplinlerle inceliyor. İki dünya arasındaki paradigma farkını özetlediği bölüm bu bölümün de özeti kabul edilebilir: "Asya, insanı arzularından kurtarmayı düşünürken, Batı âlemi, onları gerçekleştirme özgürlüğünü insana sağlamak dileğindedir." (s. 46) Dinler tarihine kısa bir bakışın bu bağlamda yaşamın biçimlenmesindeki etkisini görebiliriz, Buda'nın insanı pirüpak olması için desteklemesine karşın Batı'nın düşünce dünyası, Buda'nın bir nevi ikinci versiyonu olan İsa'nın benzer düşüncelerinden sıyrılarak farklı bir özgürlük alanı oluşturuyor, vardığı noktada azınlığın zenginliği yüzünden çoğunluğun çektiği acıyı görebiliriz ama insanla ilgili bir şey bu, düşüncelerle ilgili değil. Neyse, iki ders daha: İki süper gücün kapışmasından bir üçüncü güç galip ayrılır ve yenen, yenilenin kültürünü benimser. Bu çok ilginç, kısa bir açıklama var metinde ama benim aklıma hemen Şehrin Katmanları geldi. Roma'yı kuşatan barbar ordusunun surların dışına binalar inşa etmesi, duvarlar örmesi derken iyice Romalılaşması ve sonrasında modern Avrupa'nın temellerini atacak hale gelmesi, Roma'nın da kuşatma altında iyice viraneye dönüşüp insanlarının dışarıdaki barbarlardan hallice hale gelmeleri şaşırtıcıydı ama mantığı anlayabiliyoruz. Attali bu istilacıların Romalı olmak istediklerini söylüyor, kendilerinde olmayan şeyi elde etmek için onu yok etme pahasına.

Günümüzün dünyasına gelene kadar üretim biçimlerinin değişimi, devletlerin yayılmacı politikalarının yol açtığı yıkımlar, zamanın metalaştırılması gibi pek çok meseleyi görüyoruz, sonrasında geleceğe dair tahminler ağırlık kazanıyor. Çin'den Nijerya'ya kadar pek çok ülkenin gelecekteki demografik yapıları, küresel güçleri veya güçsüzlükleri inceleniyor, enerji ve yaşam kaynaklarının ortadan kalkmasıyla büyük savaşların ortaya çıkacağı anlatılıyor, birkaç bölümde bu meseleler irdeleniyor. Attali diğer metinlerinde olduğu gibi bu metninde de Fransa'ya, memleketine özel bir bölüm ayırmış, geleceğin dünyasında ülkesinin alacağı rol üzerine öngörülerini sıralıyor. Asıl sürpriz muhtemelen Türkçe baskı için özel olarak yazılmış son bölümde. Türkiye'nin geçmişini ve geleceğini değerlendirmiş Attali, önemli bölümlerine değineyim. Osmanlı'dan itibaren tarımın ve toprak getirisinin savunusu yüzünden devingenlik, yenilik ve sanayi ikinci plana atılmış, deniz gücünün esas kısmı kara ordusuna feda edilmiş, iç kaynakların doğuramadığı yenilikçi tayfa barındırılmamış. İspanya'dan gelen Yahudiler ve diğer gruplar bir parça devinim kazandırmışsa da Osmanlı hiçbir zaman güç odağı haline gelmek için gerekenleri yerine getirmemiş. "Daha sonraları, Türkiye, hep ululanan bir geçmişin sıla özlemiyle, hiç durmadan yeniden oluşturulan bürokratik kastlara saygı içinde yaşamıştır." (s. 325) Şunu alıp bitireyim: "Sonuç olarak Türkiye, geleceğin tarihinin yasalarına uymayı hiçbir zaman bilemediği için asla bir odak haline gelmemiştir." (s. 326)

Dünyanın geldiği ve gideceği noktaları anlamak için iyi bir metin, ilgililerin ellerinden öper.
Yanıtla
6
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gölgeler Çekildiğinde
Cahide Birgül geçmiş dünyadan, hiç bilmiyordum. Basılan beş metninden birini geçtiğimiz yıllarda alıp okuma sırasına koymuştum, nihayet ön sıralara aldım, okudum ve biraz bakınayım dedim. On yıl olmuş, on yıldır aramızda değil Cahide Birgül. Üzüldüm ve diğer metinlerine bakınmaya başladım, denk geldikçe okuyacağım. Bunu sonradan Everest basmış tekrar, bendeki Metis'ten çıkan ilk baskısı.

Anlatıcı yazdıklarıyla gecikmiş bir yüzleşmeyi gerçekleştireceğini söyleyerek başlıyor, herkesinki gibi kişisel bir tarihin kasıtlı olarak karanlıkta bırakılan yönlerini ifşa ediyor, gücünü nihayet toplayabilmiş. "Eski bir fotoğrafa bakar gibi kendi gözlerimin içine bakacak ve 'İşte bu sensin,' diyeceğim." (s. 5) Zamanla unutulan anılar tekrar ortaya çıkıyor, tozu alınıyor, sağalma için yazıya dökülüyor. Anlatıcının masasının üzerindeki eski defter anlatının temelini oluşturan gizemleri barındırıyor, genç bir kızın erkek kardeşine yazdığı yazılar etrafında derlenip toparlanan karakterler ve olaylar metnin olay örgüsünü oluşturan temel ögeler olarak ortaya çıkıyor ama bu defterdeki yazılar metinde yer almıyor, en azından kendi biçimleriyle. Anlatıcıda uyandırdıkları duygular üzerinden oluşan olay örgüsü tek bir bakış açısından görülebiliyor sadece, bu yüzden anlatıcının dürüst olup olmadığına ve sezdirdiği şeylere dikkatli bir şekilde yaklaşmamız gerekiyor. Bir örnek: Anlatıcının öğrencilik zamanları, sınıfça çekilen kopyanın hesabı müdürün odasında soruluyor, bu sırada anlatıcının adının Esin olduğunu öğreniyoruz. Esin'in annesi öğretmen, müdürün yakından tanıyor kendisini ve kızı azarlarken hemen hemen hepimizin duyduğu tiratlardan birini atıyor. Kızın bacaklarını okşadığı bölümler pek hatırlanmak istenmeyen anıları içerdiğinden ötürü üstü kapalı olarak anlatılıyor ama sezebiliyoruz, adamın tacizi gören okur için ortada. Aynı ölçüde travmatik olayların dile getirilmek istenmediğini anlıyoruz, bu teknik bir iş ve Birgül çok iyi kotarmış, sırf bu yüzden iyi bir yazar olduğu söylenebilir. Neyse, dört aylık bir süreci takip edeceğiz ama Esin'in geçmişe doğru çıktığı yolculuklar ana çizgiyi oldukça genişletiyor, dört ay bir ömre dönüşüyor.
Deniz'den, teyze kızından gelen mektup Esin'i oldukça telaşlandırıyor. Evde yer yok, zaten babasıyla birlikte yaşadığı ve annesine dair anılarla güç bela sığdığı eve bir dördüncünün gelmesini istemiyor. Baba tekerlekli sandalyesiyle yeterince yer kaplıyor, eşinin karşısında yıllar boyunca duyduğu ezikliğin etkisinden kurtulduğu için güveni de evin bir köşesine sığışmaya çalışıyor ama Esin'e zorluk çıkarıyor sürekli. Farklı bölümlerde anlatılan meseleleri bir araya getiriyorum, yoksa akışın içinde ortaya çıkıyor bunlar. Selcan Abla'yı ve Kenan'ı da en başta görüyoruz, Kenan henüz piyasada olmasa da Selcan Abla haftanın neredeyse bütün günlerinde geliyor, evi toparlayıp gidiyor. Esin'in annesinden kalan bir miras, aileyi derleyip toparlayan kadın olduğunu söyleyebiliriz. Esin'in gariplikleri için ne söyleyebiliriz, onu bilemiyorum. Karşı dairedeki komşulardan bahsediyor örneğin, zamanında onlardan önce dairede bir çift yaşıyormuş ve kadın intihar etmiş, pencereden atmış kendini. Esin üzülüyor, "keşke ben taşındıktan sonra atlasaydı" diye düşünüyor örneğin, böylece kendi varsayımlarının olabileceğini, Selcan Abla'nınkilere kalmayacağını düşünüyor. İnce detaylardan Esin'i inşa etmeye başlıyoruz, kendi kararlarını kolaylıkla veremeyen bir kadın olduğunu en başta öğrendikten sonra Kenan'la ilişkisinin de yine etrafındakilerin iteklemesiyle başladığını öğreniyoruz. Kenan mühendis, Fransa'da çalışıyor ve ara ara gelip nişanlısı Esin'le görüşüyor. Dört yıllık nişanlılıkları evlilikle sonuçlanmıyor, aslında ikisi de ilişkiyi zorla yürütüyorlarmış gibi gözüküyor ama bunu yine sezgisel olarak çıkarabiliyoruz, Esin sadece kendisi için yazdığını söylediği itirafnamesinde bile tamamen açık ve dürüst olamıyor, savunma mekanizmaları çok güçlü.

Anne çok baskıcı ve mükemmeliyetçi, kızının kendi gölgesinde büyümesini istiyor ve Esin'i çocukluğundan vuruyor, hep gölgenin altında yeşermeye çalışmış bir fidan Esin, annesi ölüp babasıyla yaşarken bile böyle. Annesiyle babasının kin dolu intikam oyunlarına şahit olup erken büyümüş, her erken büyüyen çocuk gibi yaşayamadığı çocukluğunu yetişkinliğe taşımış. Babasından kopamıyor bir türlü, baba da kızını bırakmak istemiyor pek. Evde koyu bir hava var, geçmişin ağırlığı ikisini de çökertmiş. Annenin despotizmi ikisini de onmaz bir şekilde kırmış, baba biraz iyileşeceğini düşünerek Deniz'in gelmesini istiyor bu yüzden. Esin yıllar önce yaşanan bir olayın utancı yüzünden istemiyor belki. Yazlıkta Esin'in bir kitabı paramparça edilmiş olarak bulunuyor, durum annenin dikkatini çekiyor ve kadın yeğenlerini sorguladıktan sonra erkek olanının kulaklarını çekiyor, pataklıyor biraz. Doğrucu anne adaletin kılıcı gibi sallanıp cezayı kesiveriyor ama çocuklarda açılacak yaraları düşünmüyor, kendi doğruluğundan şüphe duymuyor. Bu anların fotoğrafları var Esin'de, aklının köşelerinden çıkarıp bakıyor durmadan, kendini görmeye çalışıyor. "Yıllar boyu, çok beğenilen bir eve sahip olan, ama orada bir türlü huzur bulamayan biri gibi ne yapacağımı bilemeyerek dolaştım annemin etrafında. Bir şeyler ekledim, bir şeyler çıkardım, olmadı. Başaramadım." (s. 18) Evin Öğretmen'in etrafı öğrencileriyle dolu, sevilen bir kadının kendini var etme biçimini mesleği belirlemiş. Annelik ikinci planda kalmış gibi gözüküyor, eşle olan ilişki de annelikten hallice, dolayısıyla ailenin huzur bulamamasının başlıca sebebini annede buluyoruz. İkincil sebeplerde babayla kızın pasifliği var. Esin babasının boyunduruğunda yaşamaktan rahatsız olsa da adama duyduğu saygı büyük, ailenin parçalanmamasını babasının dirayetli duruşuna bağlıyor. Kopamıyor adamdan kısacası, her şey olup biterken görmezden geldiği şeylerin babasıyla yaşamaya devam etmesini sağlayacağını umuyor bile olabilir. Sağlıksız bir aile, sağlıksız ilişkiler. Esin onca yıldan sonra her ne kadar babasına hak vermediğini söylese de yapılacak bir şey olmadığını da biliyor. Aileye duyduğumuz öfkeyi aile fertlerinin oldukları biçimde olmalarının kötücüllüğü üzerine kurmanın mantıksızlığını anlarız, bunu anladığımız an öfkeyi hafifletiriz, hafifleriz. Esin'de böyle bir hafifleme ancak kendisine duyduğu öfkeyi canlandırdıktan, kendisiyle yüzleştikten sonra gerçekleşiyor. Gerçekleşiyorsa, eğer yüzleşme iyi geldiyse.

Biraz hızlanayım. Deniz geliyor, evin havasını değiştiriyor hemen. Baba bayılıyor Deniz'e, Esin bayılmıyor, hatta istemiyor kızı. Deniz zeki bir kız, okuluna gidip gelmekten başka bir şey yapmıyor ama Esin'in gözüne giremiyor bir türlü. En sonunda Esin'e kendisini neden sevmediğini soruyor ve bu açıklık yakınlaşmalarını sağlıyor, en azından Esin için Deniz'in varlığı büyük bir sıkıntı olmuyor o andan sonra. İlginç bir ilişki var aralarında, Deniz'in öpücüğü Esin'in dudağının kenarını buluyor örneğin, buna benzer olayların açıklayıcı bir şekilde ele alınmaması Esin'in karanlıkta bırakmak istediği parçaları oluşturuyor. Okur olarak bize çok iş düşüyor gerçekten. Kenan'ın dönmesiyle birlikte evin nüfusu dörde çıkıyor ve aslında tahmin edilebilecek sona doğru ilerlemeye başlıyoruz. Finalin öngörülebilirliği anlatıyı hiçbir şekilde baltalamıyor, zira olayların akışı yeterince tatmin edici olmasa da Esin'in anılarını baştan yaratma biçimi, anılara dair düşünceleri odak noktada yer aldığı için bu noktanın çekiciliği metni sıkı tutuyor.

Geçmişle hesaplaşma olayı varsa anlatıcı kendiliğinden güvenilmez hale geliyor, okura bir dedektif gibi iz sürmek kalıyor. Bu metnin büyük bir bölümünde yaptığımız şey bu, metni değerli kılan da bu. Anıların dile getirilme biçimi üzerine düşünmek, gerçeği geçmişte arayıp bulmak veya bulamamak. Çabanın kendisi önemli. İyi bir metin bu, okunmalı.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bilmezdim Tavus Kuşlarının Uçabildiğini
Baha Tahir'in Türkçeye çevrilen iki metni var, biri bu, diğeri de Doğan'dan çıkan Sürgünde Günbatımı. Bu ikincisi 2008'de "Arabic Booker" olarak da bilinen Uluslararası Arap Romanı Ödülü'nü kazanmış, İsmail Özdemir tarafından Türkçeye çevrilmiş. Tavus kuşlu metnin çevirisi Zafer Ceylan'a ait, iki çevirmen de sağ olsun. Yazarın diğer metinleri de çevrilmeli, incelikli bir yazar kendisi. 1935'te Kahire'de doğmuş, Kahire Üniversitesinde tarih okumuş, 1975'te yazması yasaklanınca sürgün yılları başlamış. Öykülerinde sürgünlüğünün izlerini görmek mümkün, derlemenin bazı öyküleri gurbet meselesini farklı açılardan işliyor, Mısırlıların Avrupa ülkelerindeki yaşama uyum sağlamalarından memleketlerine döndükleri zaman yaşadıkları uyumsuzluk problemlerine kadar pek çok meseleye değiniyor. Yazarlığının ustalık dönemlerinin öyküleri bunlar ve haliyle en başarılı öyküleri. Abdünnasır hayranı olarak Enver Sedat'ın kalkınma projelerini sonlandırmasına karşı çıkıyor, 1995'e kadar sürgünde kalması bundan. Memleketine döndükten sonra yazmayı sürdürüyor, metinleri çevrilecekse bu son dönem yazdıklarından başlanabilir. Kitaptaki bazı öykülerin yazıldığı yıllar verilmiş ama çoğunda böyle bir bilgi yok, biyografiye bakarak yazarın olgunluk yıllarında yazdığı öykülerin daha dikkat çekici oldukları söylenebilir.

Baba'ya bakalım, bir çiftin kavgasıyla başlıyor. Adam kadını boşuyor ve evden çıkıp gidiyor, kavganın sonu. Sabah oluyor bu, kadın tek başına bir süre ağlıyor ve ailesinin evine gidiyor. Anladığımız kadarıyla ilk kez yaşanmıyor bu, kadının annesi adamın özür dilemek için geleceğini söylüyor. Babanın açıklamaları daha tatmin edici olsa da adamı dinlemiyorlar, baba da odasına çekiliyor. İki aile arasındaki benzerlikleri görebiliyoruz böylece, en başta esas adamı suçlamak için elimize yeterince veri verilse de öykünün ilerleyen bölümlerinde kadının türlü oyunlarla adamı kendisine bağladığını öğreniyoruz. Evlenmek için sistemli bir şekilde sürdürülen baskı, intihar tehditleri, bir dünya alavere. Adam kapana kısıldığını hissetse de gerçekten dönüyor, kadının annesinin nasihatlerini dinlemek zorunda kalıyor ve annesinin küstah olduğunu söylüyor eşine, babasını baskı altına aldığını da ekliyor. Tam bir çıkmaz. Adam sevdiği kadının ördüğü ağı gördükten sonra kurtulmak istiyor ama artık çok geç, üstelik kadının çocuk yapma teklifine de olumlu bir şekilde yaklaşıyor. İşler iyice içinden çıkılmaz bir hale geldiği sırada bitiyor öykü, böylece sağlıksız ailelerin ve bağlanma biçimlerinin doğasını anlamış oluyoruz. Öykü 1964'te yazılmış, diğer öykülere göre teknik açıdan daha basit, anlatımcı.

Gösteri. Anlatıcının annesi, hasta olan eşini ziyaret etmesi için küçük oğlunu abisine yollamaya çalışıyor, parçalanmış bir aile bilgisine erişiyoruz hemen. Her gün aynı yemeği yediklerinden ekonomik durumlarının iyi olmadığını da çıkarıyoruz. Anlatıcı annesine karşı çıkmasına rağmen iş çıkışında abisine gidiyor ve babanın öldüğünü öğreniyoruz, annenin haberi yok. Abisiyle eşinin satılmasına karşı çıktığı bir mülk konusunda tartışıyor, satacağını söylüyor. Çıkıyor evden, sinemaya gidiyor. Karanlık ortamda yanındaki kadının eline dokunuyor, ardından birlikte çıkıyorlar sinemadan. Kadın erkek ilişkilerine yönelik birtakım konuşmalar, gözyaşları, çatışmalar. Erkeğin isyanında bir önceki öyküden izler bulmak mümkün: "'Bunun sonu nereye varacak ki? Tanıdığım kadınların hiçbirisi ne bir anlam bulmayı dert ediniyordu ne de sevmeyi, bilakis tek istedikleri sadece evlenmekti. Ben evlenmek istemiyorum. Babamın yaptığını yapmak istemiyorum. Bir ev aç, çocuk yap, sonra çocuklardan dolayı eşinle kavga et, çocukları yetiştir, çocuklar büyüsün, sonra onlarla kavga et, onların anneleriyle kavga etsin, sonra onlar birbirleriyle kavga etsin, e sonra... Sonra da ölüp gideyim." (s. 25) Muhabbet baba mevzusuna gelince kadın da kendi babasıyla olan ilişkisini anlatıyor ve adamı kaçırıyor yanından. Daha fazla "babaya" maruz kalmak istemeyen adam bir bahaneyle çıkıyor mekandan, kadını orada bırakıp sokaktaki kutlamalara katılıyor. İki futbol takımının maçı sona erdikten sonra galip tarafın taraftarları bizimkini kendileriyle birlikte sürüklüyorlar. Biraz Beyaz Mantolu Adam havası var, sürüklenme açısından. Topluluğa uyma güdüsü sorumlulukların ağırlığını kaldırdığı için belki. Sonuçta rakip takımın taraftarlarıyla karşılaşıyorlar, kavga çıkıyor ve bizimki gözaltına alınıyor. Son.
Dün Gece Rüyamda Seni Gördüm. Kuzeyde, yabancı bir şehir. Fransa belki. Arap şirketinde birkaç Arap. Anlatıcının arkadaşı Kemal telefon ediyor, yeni bir şey olmadığını öğreniyor. Öykünün ilk cümlesi: "Sabah işe gider, akşamleyin eve dönerim." (s. 33) Düzenli bir ölüm. İş yerinden arkadaşı Fethi'nin verdiği tasavvuf kitabının etkisiyle yabancılaşmaya başlıyor, yaşamı bir başkasının yaşamı gibi geliyor. Irkçılıkla karşılaşıyor, can sıkıcı onca şeyin farkına varıyor ve uzun süredir bakıştığı Anne-Marie'yle tanışıyor nihayetinde, keskin bir dönüş. Kültürel çatışmalar bir yana, mutsuzluğun bir Batı hastalığı olmasına dair hoş bölümler var, hissizleşme de hemen peşinden geliyor. Örneğin kargalara ve Kamelyalı Kadın'a -birlikte oyun izliyorlar- üzüldüğünü söyleyen anlatıcı, kadının iddia ettiği gibi insanlara karşı pek bir üzüntü duymadığını belirtiyor, gurbete geldiğinden beri. Evden uzakta herkes acısını ve sevincini başka türlü yaşıyor, öyküdeki karakterler için başka bir kültürle bütünleşmenin önündeki en büyük engel. Bir süre sonra kadın, problemlerini çözemediği için adamın manevi dünyasından etkilenip yardım istiyor. Başka türlü bir bütünleşme var burada, kişisel dünyalardan evrensele uzanabilecek bir anlayış. Her ne kadar olumsuz bir şekilde sonlansa da gurbetin ve yalnızlığın duygularla ilgili bir şey olduğunu ve bir başkasında karşılığı olmasa bile o duyguların eşleniğini bulma arayışının güzelliğine değiniyor, şahane bir öykü. 1983'te yazılmış.

Ve İşte Ben, Kral, Geldim... Şimdi bütün öyküler öyle veya böyle iyi ama iki öykü var ki bunlar gerçekten muhteşem. İlki bu. 1932'nin sonbaharı, Ferit Bey yolculuğa hazır. Babası Şeyh Abdullah oğlunun gitmesini istemiyor ama durduracak gücü yok, ülkenin en iyi göz doktorlarından biri olan Ferit Bey'in arayışı -örnek atmosfere pek uygun olmasa da- John Wick'in çöldeki yolculuğuna benziyor, tabii bambaşka sebepler var ortada. Ferit 1924'te Grenoble Üniversitesinden mezun olduğunda edebiyat öğrencisi Marteena'ya aşık olmuş, Şeyh Abdullah oğlunun Fransız bir kızla evlenmesine karşı çıkmış ama kız Mısır'a gelip kendini sevdirince söyleyecek bir şey bulamamış. Ferit'le Marteena çok mutlu olmuşlar, Marteena kaza geçirip yatağa mahkum olana kadar. Sonrasında Ferit Fransa'ya gidip gelmiş, elinden gelen her şeyi yapmış ve büyük bedeller ödemiş ama Marteena'nın iyileşmesini sağlayamamış. Son çare olarak çöle gitmeye karar vermesine Haşmet adlı arkadaşı sebep oluyor, ölümün bir türlü gelmediğinden bahsediyor Haşmet, ölmek için bütün şartlar olgunlaşmışken geri dönebilmiş. Ferit bilimin ve mantığın ışığından uzaklaşıp birkaç adamla birlikte yola çıkıyor, sonrası upuzun bir yolculuk ama maneviyatı dikte edici değil, duygusal çorbaya dönüşmüş bir halde değil, muazzam bir yolculuk. Tamamen gerçekçi, çölün insanda uyandırdığı gerçeküstülükle bile tamamen gerçekçi, bir nevi tayga sendromunu yansıtan bir öykü bu, bir numaraya bu öyküyü koyarım. Bence.

Geçmiş zamanların yorumlarına rastlamak da mümkün, Tahir'in fantastiğe yaslanmayan bir öyküsü var: Rahip Kaye-Nan'ın Yargılanması. Mısır'ın tarihini birazcık bilenler için oldukça ilginç bir öykü, Akhenaton'un tek tanrıcı yönetiminden sonra çok tanrılı sisteme dönüşte eskinin kalıntılarının ortadan kaldırılması için girişilen yargılama işlemlerine ve inancını canı pahasına korumak isteyen bir rahibe odaklanıyor. Bütün zorlamalara karşı kendi bildiğinden şaşmayan bir adamın yeni -aslında eski- düzenin adamlarına karşı çıkma yürekliliği, gizli destekçiler, gizli düşmanlar derken kapılıp gidiyoruz zaten, çok hoş bir öykü bu da, iki numara.

Geri kalan öykülerin hemen hemen tamamı sürgün zamanının gözlemlerine ve yaşantılarına odaklanıyor, farklı kültürlerin yetiştirdiği insanların bir araya gelip acılarını dindirebileceklerini veya mutluluklarını artırabileceklerini görüyoruz örneğin. Sağlam öyküler bunlar, denk gelinirse kaçırılmasın isterim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hep Yazmak İsteyenlerin Hikayeleri
Kafka'dan epigraf devşirmece, menzil ve yol yok, yol denen şey tereddütler. Yazamayanlardan hikâye üfürmece, neden yazamadığınızı yazmaktan bir hikâye çıkarır mısınız? Çok mu klişe? Özgüven klişelere hiç yaslanmıyor, tıkanma biçimlerini kısa kısa çeşitliyor. Sadece tıkanmalar da yok, örneğin çok sevdiğiniz ve hiçbir ortamda görünmeyen bir yazarın izini buluyorsunuz, evine gidiyorsunuz. Yazarı tanıyan bir kaportacıdan mı, tornacıdan mı, birinden almışsınız telefonu, yazar direkt davet ediyor ve yazarın salonundasınız. Eliniz ayağınız dolaşıyor, öykülerden bahsediyorsunuz. Yazarın sizi onca heyecanlandıran, etkileyen öyküsünü şöyle böyle hatırladığını görüyorsunuz. Ortam eskiyor, kazak göze batıyor, gözlerdeki kırışıklıklar huzursuz ediyor, zamanın geçtiğini ve yazılanlarla yazılanları yazanın bağını kuramamaya başlıyorsunuz. Yazar karşınızda susuyor ve söylediğiniz onca şeyin üstüne konuşmak için ağzını açıyor. Son. Yazarın söylemi metinden ibaret, aslında yazar ortada yok. Adam bunu anladığı sırada mı bitiyor öykü yoksa yazarın söyleyeceği bir şey olmadığı için mi? Açmaz bu, taşı hareket ettiremeyiz ve bir piyona yenilmek üzereyiz derken kurtuluyor öykü, Özgüven'in öyküleri bu tür. Yarım bırakarak -aslında tamamlayarak- veya tamamlayarak -aslında...- yazdığı öykülerden biri bu, Açık Görüşme. İlk öyküye bakalım, okuyan biri. Huzursuzluğun fiziksel yansımalarıyla uğraşıyor, şakaklarda ürperme, kulaklarda uğuldama, bir eyleme geçmeden öncesinin patlama noktası. "Düşünce erimiş kızgın cam gibi beynine aktı." (s. 11) Sözcükler akıyor, biri yakalamaya çalışıyor. Yakalayamayınca yaşamın akışını duyuyor ve teselli buluyor böylece, metin bir akış halinde yaşamı kapsıyor. Kurtuluş.

Yanlış Numara, yanlış numarayı arayanlar üzerinden kurmaca kurmaca. Sıklıkla çevrilen bir yanlış numaranın sahibi küfür yiyor, hakaret yiyor ama hattını değiştirmiyor, yaşama dair materyal elde etmek için iyi bir yol. Paul Auster'ı anıyor ki rüyalarının metinlerden aparma olduğunu, Auster'dan esinlendiğini anlayıp kendini biraz daha öteye iteleyebilsin. "Bende telefonun karşı ucunda gerçek bir insan bulmak ve dolayısıyla onun hikâyesini öğrenmek umudunu doğuran, belki yeniden hatırlatan o günlerde, yıllardır yazmakta olduğum romana yeniden döndüm." (s. 25) Bağlama oturttuk olanları, devam. Mağazalardan ürün satmak için arayanlar, çağrı merkezi çalışanlarının anlayışsızlıkları derken bir telefon sapığının olmasını istiyor anlatıcı, böylece her gün bu yaratım biçimini sürdürebilir. En sonunda arayan kişiyle farklı türde bir bağlantı kuruluyor, yakın. Anlatıcının çözmeye çalıştığı bir gizemi açığa çıkarıyor arayan, aranan bir adresi bulduğunu söylüyor, anlatıcının yanına gelmek üzere yola çıkıyor. Son. Öngörülmeyen çözümler için rastlantısal bağlantılar. Bir metni yazmak için gerekenlerden biri.

Yaz Günü Tango, hamakta sallanan bir göbek, ellerin ve kolların keşfedilmesi, bacakları hareket ettirme çabası, yazamamak. Tango için çalınan müzik adamımızı harekete geçiriyor ve sevgilisiyle/partneriyle arasını açıyor, kadın/adam gitmek istese de bizimkinin pek gönlü yok. Nihayetinde dans ediliyor, gözlemleyenin içinde kıskançlıkla birlikte zevk oluşuyor, partnerinin kulağına fısıldayan adamın flörtöz davranışları keyif veriyor. Bacakların güzelliği hakkında mı konuşuldu, neler oldu? Yazmak için gereken bilinmeyen faktörü doğuyor, belki adam/kadın yazacak bir şey bulduğu için öykü sona eriyor. Cumartesi için söyleyecek pek bir şeyim yok demek istiyorum ama feci kıskandım babayla oğlunun yıkıcılık ve yapıcılık arasında gidip gelen ilişkisini, o yüzden biraz açacağım. Boynuz kulağı geçmek istese de bunu yazı yoluyla yapamayacağını seziyor, her ne kadar bu konuda iddialı olsa da. Babasının metinlerinin yanında kendi metinlerinin pek başarılı olmadığını düşünüyor oğul, bu yüzden başka bir noktadan kazanılacak zaferin peşine düşüyor. Babanın gençlik fotoğraflarındaki kadınlar, kadınlar, kadınlar nerede? Köşesinde oturan yaşlı adamın bir zamanlar sürdüğü rengarenk hayattan pek iz kalmamış gibi görünüyor, o halde oğul için bir fırsat bu. Bir sürü kadınla seviştiğini söylüyor, baba gülümsüyor. Oğlu da kendisine çok benzediği için, babasıyla ettiği mücadeleyi oğlunun sürdürdüğünü gördüğü için, belki de bunlardan başka bir şey için. "Kahreden sessizlik... Albayım." (s. 46)

Kısa, yoğun, bazen sadece diyalog halinde, bazen tek bir olayın anlatımı biçiminde, bazen bir durumun çeşitlenmesi üzerine iyi öyküler bunlar. Özgüven'in çevirilerini iyi biliyoruz, öykülerini de bilmeliyiz. Bence. Evet.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Allah Senden Razı Olsun Dr. Kevorkian
Jack Kevorkian onlarca insanın öte tarafa geçmesine yardım eden, Ermeni asıllı ünlü bir doktor. Ölmek mi istiyorsunuz, Kevorkian'la garanti ölüyorsunuz. Zamanında ABD'de onca davadan yırtsa da bazılarından yırtamamış, yedi yıl hapis yatmış ve seksen üç yaşında hayatını kaybetmiş. Tabii işin içine Vonnegut girince Kevorkian'ın ölümün ötesinde var olduğunu görüyoruz, şen yazarımızın yolculuklarına yardımcı oluyor. Düşük dozlu karışımlarıyla adamımızın Cennet'e şöyle bir bakış atmasını sağlıyor, büyük hizmet. Metnin önsözünü kaleme alan Neil Gaiman, Vonnegut'la ikinci kez konuştuğu zaman bu dünyayı ötekine bağlayan mavi tünelde bulunduklarını söylüyor. Gaiman kendi yöntemleriyle gidip gelmiş, ayrıntı vermiyor. İlk konuşma kısa sürmüş, doksanların ortasında Vonnegut Londra'ya geldiği zaman genç gazeteci Gaiman telefon etmiş, röportaj yapmak istediğini söylemiş ama yorgunmuş Vonnegut, istememiş. Keşke yapsaymış, iki uçuk adamın konuşmalarından neler çıkardı kim bilir. Yazının geri kalanı biraz hayranlık, biraz da hayali bir diyaloğun parçaları. En sonda bir veciz söz, sanırım Vonnegut'ın metinlerinden birinde geçiyor: "Kimin kontrolünde olursa olsun insan hayatının amaçlarından biri, etrafta sevilecek kim varsa sevmektir." (s. 9) Serbest düşünürlerin en Vonnegut olanlarında bu kural geçerli gibi gözüküyor, Kurt'ün ömründe gördüğü en serbest düşünen adam olan amcasının yanında büyük dedesi Clemens'ın da torunlarından aşağı kalmadığını görüyoruz, şöyle demiş: "'İsa'nın öğrettikleri iyiyse Tanrı olup olmaması ne fark eder?'" (s. 13) Serbest düşünürlerden bahsetmek isterim biraz, serbest adamlardır bunlar. Herhangi bir ideoloji, din, kurum/kuruluş etkisinde kalmadan düşünürler. Kendi doğrularını bulurlar, bunu hümanizmden çıkarırlar. İnsan merkezcilikten yani, sevgi de bunun içinde ama doğrudan o bağlamda kullanılmıyor bu. Vonnegut kendisinin de bir serbest düşünür olduğunu söylüyor, aile geleneği devam ediyor yani. Genelgeçer anlamda dindar olmadığını, ölümden sonra herhangi bir ödül veya ceza beklentisi olmaksızın hayatta doğru ve dürüst davranmaya çalıştığını söylüyor. Amerikan Hümanistler Derneği'nin onursal başkanlığını Isaac Asimov'dan devralıp Asimov'u anma töreninde bu müthiş adamın artık Cennet'te olduğunu söyleyerek güldürüyor milleti. Çok sağlam bir adam ya bu, katliamın orta yerinde aklını bir arada tutabilmiş, sonrasında da yaratıcılığının yardımıyla travmatik anılarını müthiş kurmacalara çevirebilmiş. Büyük saygı duyuyorum.
Milli Halk Radyosu WYNC için kısa kısa parçalardan oluşuyor bu metin, radyo konuşmaları aslında. Her bölümde öbür taraftan meşhur biriyle görüşüyor Vonnegut, bir nevi röportaj yapıp yaşayanların dünyasına geri dönüyor. Yaşayanların dünyasından geliyor. Farklı bir boyutta yaşam oldukça eğlenceliye benziyor, İncili Kapılar'dan geçer geçmez ortam süper ama pek ilerlemiyor Vonnegut, Aziz Peter'ın yönlendirmesiyle göreceklerini görüyor, konuşacaklarını konuşuyor ve basıyor geri. Uzunca bir süre kalsa düşünürlüğünün serbestiyeti sorgulanabilir hale gelecek, üstelik, belki de kalmak ister ama görüşlerine aykırı bu. Kalanlarla görüşmek daha iyi. Mary D. Ainsworth, konuştuğu ilk Cennetlik. Çocuk gelişimiyle, özellikle bağlanma türleriyle ilgili araştırmaları çığır açmış bu kadının öte taraftaki çocuklar -bebekken ölenler- için açılan kreşlerde araştırmalarının meyveleri toplanıyormuş ve iyi yetiştirilen bebekler/çocuklar melek oluyorlarmış, melekler çocuklarmış! Hoş! Salvatore Biagini, ikinci yolculuk. Köpeği Teddy'yi bir pitbuldan kurtarmak isterken kalp krizi geçirip ölmüş. Yaşlı adam, köpeğin orasını burasını ısırmasına tepki olarak ölmüş. Vietnam'da bir hiç uğruna ölmekten iyi olduğunu söylüyor ki Vonnegut araya böyle insanlık suçlarını tıkıştırmayı sevdiği için pek çok örneğiyle karşılaşıyoruz bunun, örneğin Louis Armstrong'la görüşmesi sırasında adamın bando takımında çalan Tasmanyalı bir müzisyenden bahsediyor, muhtemelen geriye kalan son Tasmanyalılardan. Dünyamızda safkan Tasmanyalı kalmamış hiç. "Tasmanyalılar hakkında WNYC'ye götürebileceğim küçük bir demeç istedim ondan. Bildiğimiz tümüyle başarılı tek soykırımın mağduru olduklarını söyledi." (s. 23) Korkunç bir şey, kökleri kurutulmuş. Büyük bir çark var, dünyadaki bütün renkleri öğüte öğüte griye çeviriyor sanki.

John Brown. İç Savaş sırasında cephanelikteki silahları ele geçirip kölelere dağıtmak için uğraşırken esir alınıyor ve kurşuna diziliyor. Sonrası kölelik, Thomas Jefferson'ın köleleri, köleliğe karşı çıkarken aslında o kadar da karşı çıkmayan politikacılar, kısacası ikiyüzlülük. Brown'ın hayal kırıklığı çok bariz, Jefferson'ın dört kelimeyle -"Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır."- Tanrıyı özetlediğini, ardından kendi yaşamındaki teori-pratik çatışmasından ötürü Şeytanı canlandırdığını dile getiriyor. Arly A. Burke, cenaze töreninde Clinton'ın konuştuğu ünlü amiral. Öldükten bir süre sonra eşi de ölüyor ve mezarında "Bir Denizcinin Karısı" yazıyor. Eril tahakkümün mezar taşlarında bile görülebilmesi ne acı. Bunları gözlemlemek isteyen, kendilerine zaferler çıkaran insanlar da cabası. Kevorkian'la ara ara konuşuyor Vonnegut, Kevorkian'a göre infaz odalarındaki seyirciler Roma'nın arena oyunlarındaki seyircilerle aynı. Yaşamın solup gitmesini izlemek isteyen insanların tam olarak ne istediklerini düşünelim, hınca varıyoruz. Kansız törenlerde intikam duyguları pek titreşmese de tatmin olmuş bir şekilde ayrılıyorlar ölünün yanından, kudretlerinin farkındalar, bir sonraki infazda gizli cinnetlerinin coşkusunu yaşamak için tekrar hazır olacaklar. Vonnegut için de zor bir görev, insanın çürüklerini görmek can yakıcı.

Son birkaç kişi. Adolf Hitler. Herkesle birlikte bedel ödediğini söylüyor ama dünyanın geri kalanına bakıp söylemiyor bunu açıkçası, yaşamını kaybetmesi yol açtığı acıların bedeli olarak görülmemeli. Bunun yanında New York'taki BM Genel Merkezi civarına taştan bir haç dikilmesini istiyor, kendisini hatırlatacak bir anıt. Anıtın üzerinde "Entschuldigen Sie" yazmalıymış: "Kusura Bakmayın". Peter Pellegrino, Amerika Balon Federasyonu'nun kurucusu, Alpleri sıccak hava balonuyla geçen ilk Amerikalı. Gökyüzünün ve balonla yolculuğun Cennet'ten daha iyi olduğunu iddia ediyor. Uçan herkes bu görüşteki haklılığı teslim edermiş, Aziz Peter hemen karşı çıksa da fikrini değiştirmiyor adam, bulunduğu mekandan daha fazlasını sunan gökleri özlüyor. En sonunda gökyüzü "olduğunu" söylüyor. En iyisi.

Birkaç adam daha var, Asimov mesela. Shakespeare. Vonnegut eşsiz mizahıyla konuşturuyor adamları, duymak istediklerini söyletiyor ama belki de gerçekten böyle konuşurlardı. Aziz Peter için aynı şeyi söylemek zor, adam Shakespeare'in eserlerini yazdığını iddia eden hiç kimse olmadığını, en azından buna ilahi yalan makinesine girmeyi göze alacak kadar inanan birilerinin çıkmadığını söylüyor. İlahi yalan makinesi, kesin çözüm. Osiris miydi kalpleri tartan, onun tartısı gibi bir şey olsa gerek. Son bir şey, Kilgore Trout çıkıyor aradan! Adamın adını duyunca deli herif bu sefer ne kurguladı acaba diye düşünüyorum, yine akıl aldı.

Kısacık, çok eğlenceli bir metin. Okuna.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir