Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünyaya Düşen Adam
Bizimkine benzeyen bir dünyadan düştüğü için aslında kendi dünyasının henüz ayvayı yememiş versiyonuna düşen adam olarak değerlendirebiliriz kendisini. Bildiklerimiz şunlar ki onun dünyası yer çekimi bizimkinin üçte biri kadar bir dünya. Adamımız, insana çok benzeyen uzaylı yaşam formumuz bizden üç kat daha hafif. Boyu nasıl oluyor da bizimkine yakın oluyor, kütle çekimi biyomorfolojiyi bizimkinden nasıl farklılaştırmıyor, orasını anlamış değilim. En azından boy olarak, çünkü fark var. Adamımızın memeleri yok, kemiklerinin içi boş, omurgasında birkaç disk eksik falan. David Bowie'nin oynadığı filmini izlediyseniz görmüşsünüzdür bunları. Gözler kedi gözü gibi, demek ki ışığa duyarlılık var ki adamımızın Erhan Güleryüz gibi gezmesinin sebebi bu.

Thomas J. Newton, 1980'lerde Anthea'dan yola çıkıp Dünya'ya geliyor. Gemisini bir çiftçi birkaç papele sergi malzemesi olarak kullanıyor, şehir efsanelerinin etkisiyle çarpıtılmış gerçeklik yavaş yavaş siliniyor. Newton 1.90 boyunda, bembeyaz saçlı, albino benzeri bir dış görünüşü var ve gözleri masmavi. İnsan benzeri bir insan. Genetik uyum, bizim hayvanlarla olan uyumumuzdan çok daha kadim ve benzer. Panspermia dalgası sanırım. Şunu da biliyoruz, Newton'ın gezegeni bizimkine yakın, en fazla elli ışık yılı uzaklıkta. Bizim TV yayınlarımızdan uzaya salınan sinyalleri alıp kendi evlerinde televizyon seyrettiklerine, bu yayınlar da 1930'larda başladığına göre, yıl da 1980 civarı... Eh, pek uzaktan gelmeyen meteor parçaları yaşamı bu iki gezegene taşımış olabilir. Ancak tahminlerde bulunabiliyoruz, Tevis işin bilimsel kısmı hakkında neredeyse hiçbir şey söylemiyor ve anlatıyı öteki/beriki ilişkisine indirgenmiş bir biçimde veriyor. Neyse, adamımız başlarda yüzük satarak para kazanıyor ve bu işte başarılı, insanların hissettiği her duygunun karşılığı kendisinde var ve "biraz garip biri" izlenimi bırakması dışında son derece sıcak, içten, tatmin edici olabiliyor. İnsana dair olmasına rağmen nadiren karşılaşılan bir yetenek aslında; mizaca ve ruh haline göre kurabileceğimiz ilişkileri kuramayız ve kuramayacağımız ilişkileri kurabiliriz, sosyalliğin kaosu her şeye açıktır ama Newton'ın böyle bir olayı yok, o her koşulda bağlantı kurabiliyor. İnsan olmamasından kaynaklı bir kaos yönetimi. En sonda kendisini yıkan da bu olacak, insanlık dışı bir bürokrasinin kurbanı olarak.
Oliver Farnsworth'e ulaşır Newton, patent uzmanı olan bu adamın dikkatini çeker. Newton'ın elindeki birçok icadın potansiyelini gören Farnsworth, Newton'ın dudak uçuklatıcı teklifini duyunca bu garip adam için çalışmaya başlar. Kodak'ı yıkacak bir fotoğraf teknolojisi, GE'yi tahtından edecek buluşlar derken Newton kendi şirketini kurar ve para kazanmaya başlar. Bu sırada Profesör Nathan Bryce'ı da yanına alır. Bryce'ı odasında tek başına otururken görürüz önce, önünde hiçbir zaman bitirilmeyecek bir makale ve darmadağın bir masa vardır, karşısındaki İkarusun Düşüşü'ne diker gözlerini. Bu bir metafor tabii, şiirle birlikte metnin çoğu yerinde geçiyor ama ben doğuracağı imgeleri okuyacaklara bırakıyorum. Neyse, bu Bryce, Newton'daki başka alemlerden bilim getirme olayını sezer ve birlikte çalışma fırsatı belirince kuşkularını sınayacak bir şansı da olur. Dünyayı değiştirecek bir şirket, başında pek kimseyle görüşmeyen gizemli bir adam. Newton, insanlardan çok hoşlandığını ama onların şempanzelerden daha tehlikeli olduklarını unutmaması gerektiğini hatırlatır kendine. Anthea'nın yok olmasına çok az bir süre kalmışken, geride kalan ailesinin ve diğer üç yüz kişinin kurtuluşu, icatlarından elde ettiği parayla inşasına giriştiği uzay gemisinin tamamlanmasına bağlıyken dünyalılarla girdiği etkileşimin kendisini değiştirmesinden korkar. Buradaki ince nokta şu; Newton bilimsel üstünlüğüne rağmen düşünce yapısının hemen hemen aynı olması yüzünden zaten "Dünya'nın rengine kanacak" bir halde gelir buraya. Atomik silahların kullanılacağı savaşın hazırlık haberleri televizyonlarda gösterilmektedir, insanoğlunun at koşturduğu zamanlar geride kalmak üzeredir ve kimse bunun farkında değildir. Newton, ölen gezegenindeki üç yüz benzerini bu dünyaya getirecek ve Dünya'yı yaşanılır kılacaktır.

Pek naif. Burada işlerin iyilik ve doğrulukla toparlanacağını düşünmenin anlık tatmini. Sadece anlık.

İnsanlar gibi olmamaya çalıştıkça insanlar gibi olur Newton, bütün farklara rağmen. Televizyona gömülür, durmadan cin içer, bindiği bir asansördeki momentten ötürü kemiklerini kırdığında kendisine bakan Betty Jo'nun işsizlik yardımıyla geçinmesini anlamaya çalışır ve meşhur rüyayı çözümlerken kendisi de onun içine batar. Birileri çalışır, diğerleri sosyal yardım alır ve bu düzen böylece sürer. Tevis, tüketim toplumunun heyecanını yitirmemesi için çıkarılan son modaların eleştirisini yapar böylece; giyim, eğitim, duygusal ilişkiler, hep daha iyisinin aranması, sonsuz bir arayış ve arayış süresince harcanan zaman, enerji, topluluğa uymanın getirdiği rahatlık hissi, hepsi "kentsel ve sefil bir lüks". Newton, bütün bunların arasında ilkelerine sadık kalmayı başaramayacak bir hale geliyor, insanların "imandan ve duygulardan kurdukları sallantılı yapı" aklını karıştırıyor, aklı karıştıkça cinin uyuşturuculuğuna sığınıyor. Bryce, Newton'ın misyonunu sürdürmesine yardımcı olacak yegane insan olarak beliriyor bir süre sonra; Thoreau'nun, "İnsanların çoğu sessiz bir umutsuzluk içinde yaşar," sözünü hatırlıyor ve mutsuzluğundan sıyrılmak için Newton'ın yitirmek üzere olduğu amaca sarılıyor, böylece kendi karanlık çukurundan çıkıyor ve yaşamı bir anlam kazanıyor, Betty Jo'yla sürdürdüğü ilişki de bütün çarpıklığın ortasında tutunacak bir şeyler veriyor kendisine. Buraya hemen Foucault'yla Chomsky'nin tartışmasını alıyorum; Foucault'ya göre sevgi, ahlak gibi kavramlar içinde yaşadığımız toplumun, ürettiğimiz bilimin ve medeniyetin bir parçası olarak görülmeli ama Chomsky için bunun pek önemi yok, bunlara sahip olmak yeterli ki bu bile başlı başına bir devrim, mücadele demek. Bryce kendi devrimini yapıyor, yırttığını söyleyebiliriz. Newton batıyor, CIA tarafından yakalandıktan sonra özellikle.

Newton'ın yanına aldığı adamlardan biri CIA'in bir casusu, uzay gemisinin inşasının tamamlanması yaklaşınca Newton'ı köşeye çekip olayını soruyorlar. Bürokrasinin insanlık dışılığı burada devreye giriyor; insanlar arasında bürokratik bir kişilik olarak Newton'la CIA çatışıyor ve üstün gelen CIA oluyor, adamımızın beceriksizliği sonucu gözlerindeki lensi çıkaramamasıyla -anlatıda birçok çatlak var, bence bu da onlardan biri- uzaylı olduğuna inanmayan görevliler, göz muayenesinde Newton'ı kör ediyorlar. Nadiren insancıl tepkiler veren Newton'ın muayene öncesi bağırıp çağırması, insan benzeri davranışları için artık çok geç. Şirket varlığını sürdürüyor ama Newton yok artık, amacından vazgeçmiş durumda ve kendi dünyasının yok olmasına benzer bir şekilde bu dünyanın da yok olacağını biliyor. Her şey olduğu gibi olur düşüncesiyle hiçbir şey yapmıyor, hele kör olduktan sonra.

Bryce, adamımızı aylar sonra, onca sorgulamanın yıkımını takiben bir barda buluyor. Newton kendi gezegenindekiler için soyut şiirler yazıyor, Dünya için edebi bir yenilik olan metinler kendi gezegenindekilere bir veda niteliği taşıyor. Yıkılmış biri Newton, Dünya gibi. Dünya biridir, bilirsiniz. Bence altmış yaşlarında, kel, göbekli ve yorgun. Ölmeyi bekliyor ama bir yanı da bir şeylere tutunmak istiyor. Bryce ve Newton'ın on konuşması, bu adamın iki yönünü ortaya koyuyor. Ötekine nasıl dönüşürüz, ideallerimizden nasıl vazgeçeriz, aslında çok da farklı olmadığımızı anlamak için illa birbirimize benzememiz mi gerekir, böyle bir ton kimlik problemiyle dolu güzel bir metin. Filmi de kült, izlemenizi tavsiye ederim.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Anahtar
Japon geleneğini, kültürünü Nazlı Kar'da detaylı olarak gördük. Soylu aileler, kızları veya oğulları evlenecekse derin bir araştırmaya girişir, dedektifler tutulur, aileye girecek olan insanın yamuğunun olup olmadığı kontrol edilir. Yerel kıyafetlerle Avrupa stili elbiseler bile bir uçurumun bir araya gelmeyen iki yakasını oluşturur. Günümüzde durum nedir, bilmiyorum ama Batılı tarzda giyinen kadınlar biraz uçarı olarak görülüyor o zamanlar, 1930'lardan sonrası. Bu metni oluşturan iki günlükten birinin yazarı olan İkuko, eşinin gözünde kıyafetleriyle de bir kimlik oluşturuyor. Kocanın adına bir yerlerde denk geldiğimi sanıyordum ama bulamadım, profesör olduğu için Hoca diyeceğim, Hoca'nın İkuko'yu tek bir parça halinde görememesinin sayısız sebebi var, bireysel ve kültürel. Sınıfsal farklar, kültürel farklar, ahlâk anlayışı, pek çok kod var. Hepsini birbirine ekleyeceğim.

Tanizaki'nin Tokyo'da yazdığı metinlerle tutucu bir yer olan Osaka'da yazdığı metinler, yazarın iki farklı dönemini kesin bir şekilde ayırt etmemizi sağlıyor. İlk dönemde Batı etkisiyle yazdığı metinler Japon kültüründen pek esinlenmediği zamanlara denk düşüyor, ikinci dönemdeyse Japonya'nın modernleştiği ve dünya savaşlarının en büyüğünden sağlam bir sopa yiyerek çıktığı zamanlarla iki farklı Batı'nın sentezi mevcut. Tanizaki'nin Tokyo'dayken etkilendiği Batı'yla Osaka'ya gelişinden sonraki Batı arasında muazzam bir fark var; bu farkın sebebi Tanizaki'nin kendisi tabii. Dünya birikimi arttıkça Batı'nın da farklı parçalardan oluştuğunu görüyor ve ikinci döneminde bu parçalarla kendi toprağının parçalarını bir araya getirmeye çalışıyor, böylece aynı evde yaşayıp birbirine yıldızlar kadar uzak olan insanların hikâyelerini okuyabiliyoruz. Okuyabiliyoruz, kendi ağızlarından. İki günlük; Hoca'nın ve İkuko'nun. Şöyle hayal ettim, belki de İkuko'yu Tokyo'daki Tanizaki olarak, Hoca'yı da Osaka'daki Tanizaki olarak görebiliriz. Aşırı bir yorum olabilir, belki de değildir. Kendisini karakterize etmeyi seven bir yazar Tanizaki, bu durumda cinsiyetlerin yaratacağı farkların üstesinden gelebilecek kadar da iyi bir kurgucu.
Hoca, yeni yılın ilk gününden itibaren İkuko'yla olan ilişkisini yazmaya başladığı günlüğünün anahtarını ortalık bir yerde bırakıyor ki İkuko günlüğü okusun. Aslında günlük olmaktan çıkıldığını gösterir bu; günlükle mektup karışımı bir metin yazıyor Hoca. Kitap hakkında şöyle bir bakınırken Yekta Kopan'ın bir değerlendirmesine denk geldim, günlüğün yazımında "Hikâyesinin olay örgüsünü okura net geçirebilmek kaygısı" yüzünden bir üst-anlatıcının varlığının sezildiğini, bunun da metni sakatladığını söylüyor. Ben buna pek katılmadım. Üst-anlatıcı ister istemez oluşur, zira her ikisi de kendi yazdıklarının diğeri tarafından okunabileceği ihtimalini düşünerek yazıyor. Günlükler okunsun istiyorlar hatta. Naipaul'un Taklitçiler'inde enfes bir örneği vardı bunun; zamanında çok mühim olan iki kişi arasındaki mektuplaşma sürerken esas oğlan mektuplaştığı kişinin üslubunu yapmacık buluyor, sanki o mektuplar kitleler tarafından okunacağı için o parıltılı, şaşalı dil kullanılmış. Okur bir üst-okur haline geliyor bu durumda, benzeri naneyi Tanizaki de yapıyor kısacası. Neyse, günlüklerdeki kodları belirlemeden ilerlemek dertli olacağı için önce çerçeveyi çiziyorum.

İkuko, Kyoto'nun geleneklere bağlı ailelerinden birinin kızı. "Öyle bir kadın tutup da kocasının günlüğünü gizlice okumaya kalkmaz." (s. 9) Burada durmak gerekiyor, günlüğünü çarpık gerçeklikle kurmacaya çeviren adamımızın -haliyle artık anlatıcı olarak da isimlendirilebilir- pek de güvenilir olmadığını düşünmeye başlamak için iyi bir nokta, çünkü birkaç sayfa sonra anahtarı ortalık yere "düşürdüğünü" göreceğiz. Okurun temkinli olması gerekiyor, bu insanlar başkalarına yalan söylemek pahasına kendilerine de yalan söylüyorlar. Kodlar gerçek ama. Adam elli altı, İkuko kırk beş yaşında. Kadının "iyi" bir evlilik yapmak için ailesinin dürtmesiyle evlendirildiğini öğreniyoruz, kocasını sevdiğini ama aslında sevmediğini öğreniyoruz, zira görev bilinciyle sevmek diye bir şey yoktur. Hoca'ya göre İkuko, eğlence mekânına satılmış olsa oradaki herkesi çalkalayacak bir kadın. Erkeğin güç istencini darmadağın eden bir kadın İkuko, hele Hoca'nın. Bu yüzden yetersizlik duygusuyla korkunç bir şekilde çarpıtılabilir. En azından Hoca'nın sözcüklerinden anladığımız bunlar.

Hoca'nın günlüğündeki kayıttan sonra İkuko'nun günlüğüne geçiyoruz, metin bu şekilde ilerliyor. Güç istenci dedim, İkuko'nun günlük yazmasındaki amaç, kocasından gizlediği şeyin ona üstünlük duygusu vermesi. Aralarında sağlıklı bir ilişki yok, sağlıklı bir iletişim yok, konuşmalarından anladığımız kadarıyla yaşamlarını sürdürebilecek kadar iletişiyorlar, bu kadar. Sevişmeleri kısa sürüyor, bu iletişim kanalı da kapalı. Adam, kadını tatmin edemiyor, kadın daha fazlasını istiyor ama geleneklerine bağlı, kocasını aşağılamıyor ve olduğu gibi seviyor. İkuko'nun da güvenilmez olduğunu belirteyim. Aslında metin Arthur Schnitzler'ın Ölmek'inin egzotik versiyonu sayılabilir bu açıdan; bir diğerini asla bilemeyeceğimiz için boşlukları kendimiz tamamlarız, bilinçli veya bilinç dışının yardımıyla. Sonra dünya başımıza yıkıldığı zaman doluluk yanılsaması ortaya çıkar, tanıdığımız kişiyi aslında tanımadığımızı, aslında kimsenin birbirini tanıyamayacağını anlarız. Tanıyamadığımızı ardımızda bırakır, başka bir tanıyamama vakasına yöneliriz. Tanıma gereksiniminden vazgeçildiğinde ve bir ihtimal her şey iyi gittiğinde kötü olan ne varsa unuturuz. Aşağı yukarı böyle işliyor süreç, bu iki insan doğal yollardan bunu anlayamadıkları için günlüklere, mektuplara, imalara, Kimura'ya, ortada kalan kızlarına başvurup içinden çıkılmaz durumlarını iyice düğümlüyorlar.

Kimura? Hoca'nın öğrencisi, o da hoca. İkuko'ya ilgi duyup duymadığını bilmiyoruz ama İkuko, James Stewart'a benzettiği Kimura'ya korkunç bir şekilde çekiliyor. Hoca da bu ikisini bir araya getirip kıskançlığı, nefreti ve sevgiyi bir araya getirmeye çalışıyor. Afrodizyak olarak Kimura işe yarıyor gerçekten, Hoca İkuko'yla çok sağlam sevişiyor, İkuko Kimura'yla sevişiyor ve birbirlerini günlükleri üzerinden yormaya, kandırmaya çalışmaya devam ediyorlar. İkisi de birbirinin günlüğünü okuyor ama okumamış gibi davranıyor. Korkunç bir uzaklık. Hoca bu stresi kaldıramıyor, şehvet dalgaları da sağdan soldan vuruyor ve ölüyor. İkuko'nun günlüğüne düştüğü son notlardan eşinin günlüğünü ne zaman okumaya başladığı, söylediği yalanları, her şeyi öğreniyoruz. Kimura'nın ikisinin kızı olan Toşiko'yla evleneceğini, İkuko'nun da yanlarında yaşayacağını gördükten sonra arka kapağa geçiyoruz, bitiriyoruz. O kadar kod dedim, pek bir şey de söylemedim ama anladınız.

Karanlık ve gizli duyguların olduğu söyleniyor ama ben bunlara pek rastlamadım. Boşlukta sallanan insanlar var, birbirleriyle konuşmuyorlar. Birbirlerini önemsemiyorlar, sevmiyorlar, zorla bir araya gelmişler, yeni bir hayat için gereken cesaretleri yokmuş, birbirlerini yavaş yavaş tüketmişler. Hoca'nın ölümü tamamen İkuko'nun yediği haltlar yüzünden gerçekleşiyor olsa da böyle bir sorumluluğu yaratacak herhangi bir derinlik yok. Birbirlerini tanımama ihtimalleri onları hiç mutsuz etmezdi. Kimi mutsuz ederdi, bir taraf gerçekten sevmişse onu. Doğal ve istenen bir ilişkiye başlayan herkes müthiş bir enerjiyle dolar, yeniden doğmuş gibi. Bu insanlar doğmamış bile. Pü Allah sizi be. Birbirlerinden o kadar farksızlar ki bir müddet sonra hepsi birbirini kendisiymiş gibi duyumsuyor. Kimura aslında Hoca, İkuko da Hoca, böylece Kimura yaşlı adamdan alabileceği bir intikam varsa alabilir. İkuko, kendisini bu yaşlı osuruğa hapseden geleneklerden intikam alabilir, Hoca fahişe olarak görmeye meyilli olduğu karısının ahlâksızlığından mutlu olabilir. Sevgisizlik pek çok kötülük doğuruyor.
Yeterince zevzekleştiysek eğer, son söz: "Pek olur Japon kurmacası," derler. Bir bakın.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İntihar Dükkanı
Needful Things açılmış ama eşyalar direkt ölümcül, lanetle falan uğraşmaya gerek yok. İpler, zehirli şekerler, tüfekler, intiharın muhtelif gereçleri raflarda hazır duruyor, yaşamdan bezmiş olan gelip alıyor, gidiyor. Müşteri memnuniyeti müthiş, şikayet için dönen olmuyor. Olmuyor mu? Dükkânı işleten ailenin en küçüğü, optimist evlat Alan'ın ipleri kemirdiği, zehirli şekerleri yok ettiği sonradan anlaşılıyor ama ölmeyenler paralarını geri almak için gelmiyor, belki herkes ikinci bir şansı hak ettiğini düşündüğü için. Yaşamın güzelliğini hatırlamak için başarısız bir intihar girişiminde bulunmak gerekir. Gerekmez, yavan bir şey bu. Herkes ikinci bir şansı da hak etmez. Şans hak edilmez. Su içmek için şansa ihtiyaç olduğunu sanmıyorum.

Ya bu orta karar hikâyeyi bırakıp dünkü Camel konserinden bahsetmek istiyor deli gönül ama yapamam. Yaparım be. Çok güzeldi arkadaşlar, Song Within a Song öldürdü, Ice süründürdü, Latimer'ın karşısında gözümden iki damla yaş geldi valla. Bugün kuş gibi gezdim, oradan oraya sektim, öğrencilerin yanaklarını sıktım, idarecilerime ne kadar şeker olduklarını söyledim, aklımda sürekli Long Goodbyes döndü durdu. Çok iyiydi çok. Rush'ı da gördükten sonra gönül rahatlığıyla ölebilirim artık.
Herkes ölmek istiyor ama neden ölmek istiyor, fragmanlar halindeki olaylardan sonra ortaya çıkıyor bu. Olay kurgusu kabaca ikiye ayrılmış; başta aileyi ve müşterileri tanıyoruz. Tuvache ailesinden Lucréce ve Mishima evli, evlatları Alan, Vincent ve Marilyn. İntihar etmiş meşhurların isimlerini taşıyorlar, intihara bir adım kadar yakınlar, böyle pesimist bir ailenin neden varlığını sürdürdüğünü, dükkân işlettiğini bilemiyoruz. Diyaloglarda intihara meyilli olduklarını görebiliyoruz ama intihar eden yok. Henüz. Bir önceki nesli de bilmiyoruz, çocuklarına müntehirlerin isimlerini veren anneyle babaya isimlerini ne amaçla koymuşlar, bu bir aile işi mi, neler oluyor, bunlar gizli. Gündelik yaşamlarıysa ortada; küçük bölümler halinde düzenlenmiş anlatının ilk bölümünde müşterinin depresyonunu azdıracak konuşmalar yapmanın öneminden bahsedilirken gelen bir müşterinin bebeğinin gülüp gülmediği tartışılıyor, sonra müşteri bir anda kendini asmak için bir ip istediğini söylüyor. Şaşırıyoruz ve okumayı sürdürüyoruz, nelerin döndüğü yavaş yavaş anlaşılıyor.

İkinci bölüm. Marilyn "ölüm öpücüğü" yöntemiyle insanları öldürmeye başlıyor, dükkânın yeni kampanyası.. Başlardaki absürt aile yapısı ortadan kayboluyor, karakterler kendilerini yaşama sürükleyen insanlar olarak ortaya çıkıyor bu kez. Hikâyeyi orta karar yapan bu.
Animasyon filmi de varmış bunun, boş bir zamanda izlenebilir. Onun dışında ilginç bir metin olduğunu söyleyebilirim, fikir iyi ama kurgusu çok iyi değil. Yine de orijinal fikirler var bir yerlerde, onlar için okunabilir.
Yanıtla
20
22
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mor Bir Serserinin Gezi Notları
James Westerhoven'ın önsözünü okursak Dazai'nin bir insan olarak yenilgilerini ve bir sanatçı olarak yükselişini daha en baştan anlayabiliriz ama metnin kodlarını peşinen almış oluruz. Bu iyi bir şey değil, en azından benim için. Çözümlemeyi kendim yapmalıyım, sözcüklerin gerginliğini sezerek söylenen üzerinden söylenmeyeni bulmalıyım. Özellikle Dazai'nin metinlerinde bunu yapmayı çok isterim, kendisinin yaşamı son derece fırtınalı ve hüzünlüdür. İdolü Akutagava gibi intihar etmiştir, kırklı yaşlarına kadar iyi dayandığı söylenebilir. Bol inişli ve az çıkışlı yaşamını çocukluğundan itibaren bir yük gibi taşımıştır, bıraktığı noktayı kendi belirlemiştir. En iyi iki eserinin bu bırakış döneminde yazıldığı söylenir: Batan Güneş ve İnsanlığımı Yitirirken. Mor serseri haliyle yaptığı yolculuğun kayıtlarını son döneminin başlarında kaleme alıyor. Çocukluğun soğuğuna yolculuk; o kadar çok karanlık var ki bu yolculuğun bir nevi yuva olmayan yuvaya dönüş, erginlenme ayininin son adımı olduğunu düşünebiliriz. Çözülmeyi bekleyen meseleler var ama artık çok geç, bir anlamı olmayacak. Sebep olduğumuz kırık bir kalp için onca zaman sonra özür dilemek gibi. Özür dilenen kişi kalbi kırılan kişi değildir artık, dolayısıyla özrü kabul edecek kişi de değildir, o kişi bir daha bulunamayacaktır, kaybolmuştur. Dazai de bir yerlerde kayıp, kendini arıyor.
Önsözde Dazai'nin izlediği güzergâhın işlendiği bir harita var, oradan şehirler, dağlar, tepeler, kiraz ağaçları ve acının coğrafyası takip edilebilir. Dazai bu gezisini kaleme alırken edebi bir metin ortaya koymaya çalışmıyor gibi görünüyor, başlarda. Sonrasında monoloğuna öznellik karışıyor ve aralara sokuşturduğu tarihi olaylara, efsanevi kişilere, Japon kültürünü oluşturan parçalara rağmen gezinin esas amacı olan bu dökümlerin ötesinde, belki de nerede yittiğini çıkarsamaya çalışıyor. Teyzesinin, akrabalarının, tanıdıklarının yanında tren yolculukları, yürüyüşler ve kiraz ağaçlarının manzaraları da var. Kitabi bilgilerle başlayan metnin raydan nasıl çıktığını ilgiyle, yavaş yavaş izliyoruz. Daha en başta doğduğu yarımadayla ilgili bilgiler verdikten sonra kendi metinlerine döner, çocukluğunu bu metinlerden alıntılarla ele almaya başlar. Bahsi geçen metinler Türkçeye henüz çevrilmedi ne yazık ki, beklemedeyiz. Neyse, öğretmenlerinden yediği dayakları anlatır ve o günlerde yüzünü tarlaya çeviren sivilcelerini cinsel düşkünlüğe bağlayarak utançla hatırlar. Mahrem anılardır bunlar, trenden izlediği manzarada çocukluğunu görür. "Evet, gençliğimin bir gelgit dalgasına kapılıp denize açıldığı türünden bir latife yapmak geliyor içimden." (s. 37) Okuyucuya doğrudan da seslenir ve gezi yazısının güvenilmez bir otobiyografiye doğru kaydığını söyler. Bazı durumları abarttığını dile getirir, okuyucunun kendisine hiç inanmaması gerektiğini söyler. "Meteliğe kurşun sıkan ve hırçın bir edebiyatçının gezi yazısı" olarak niteler metni, hemen ardından bölgedeki kalelere, eski yapılara, Ainuların uğradığı katliamlara dalar, tarihin bir parçası gibi hisseder kendini. Kendi ayrıksılığının temelleri yüzyıllar öncesinden atılmıştır ona göre, geçmişin unutulmaya yüz tutmuş olaylarını anlatır. Seçici davranır, kendi ailesiyle olan sağlıksız ilişkilerini simgeleyecek olayları seçer anlatmak için.

Yazmaya başladığı zamanların izlerini de bulmak mümkün. Fransız edebiyatı okumak için Tokyo'ya gelmeden önce şarkılar söylemeye başlar, şiir okumak en büyük zevki haline gelir. Sevdiği yazarlardan bazıları hakkında gevezelik yapar, özellikle Başo hakkında. Haikuların efendisidir Başo, özü görür, şiirlerinde bu özden parçalar vardır. Dazai, Japon şiiri hakkında da değerlendirmelerde bulunur, gezdiği yerleri anlatmak dışında hemen her şeyi yapar. Yetişkinlerin birbirini gerçekten sevemeyeceğini, tanıyamayacağını söyler, kendi ustalığını sevgide bulur ve dünyada sevilecek çok şey olduğunu -biraz da özlemle, sanırım- anlatır. Arkadaşları ve gençliğindeki tanışları yeni fikirlere, yeni hatırlayışlara yol açar. Dazai'yi bu biçimde daha iyi tanırız, örneğin bir dost meclisinde saki içilirken dönemin ünlü bir yazarını yerin dibine sokar, kendi yazdıklarının daha iyi olduğunu söyler. Yakışıksız davranışlarının bilincindedir ama kendine engel olmaz, kimse odur, değiştirmeye de pek çalışmaz. Bunun arkasında yaşamını parçalayan birçok acı var, bazılarıyla yüzleşecek cesareti olsa da bazılarıyla barışmış durumda, kendini yok edecek ölçüde. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, abisi ve babasıyla olan çarpık ilişkisi, ele avuca sığmazlığı, bunlar kendisini bir şeyleri başarma duygusundan uzaklaştıran etkenler. Pek bahsetmek istemiyorum, önsözde bunlara geleceğim.

Anlatıda adı geçen hemen herkesin fotoğrafları mevcut, ortalara doğru. Olayların yaşandığı yerlerin, anlara ortak olan insanların fotoğraflarını görünce Dazai'nin sunduğu gerçekliğin doğruluğu hakkında pek bir fikir sahibi olamasak da metnin tamamen kurmaca olmadığını anlıyoruz. Kısmen kurmaca. Sonlara doğru çocukluğunda annesi yerine koyduğu kadınla karşılaşması mesela. Kadını otuz yıldan sonra görünce çocuk gibi seviniyor ve konuşmaya başlıyorlar, böylece sona gelmiş oluyoruz ve coğrafyanın tarihiyle kişisel tarihin birleştiği nadir metinlerden biri bitiyor. Okur olarak sıkı durmalıyız, Dazai'nin sıktığı ve bozmadan aktardığı gerçekler dikkatli bir okuma haricinde ortaya çıkacak gibi değil. Bu noktada önsöze dönebiliriz, artık karşılaştırma yapmamız gerekiyor. Dazai'nin yaşamıyla anlattığı şeyler ne ölçüde örtüşüyor, bakıyoruz.

Westerhoven'ın Japoncadan çevirdiği metinlerden biri bu, kendisinin Dazai'nin yaşamıyla metin arasında bağlantılar kurabilecek kadar da iyi bir Dazai araştırmacısı olduğu söylenebilir. Tsugaru'yu anlatarak başlıyor önsözüne Westerhoven, burası Japonya'nın en büyük adasının kuzeydoğu ucunda yer alan yalıtılmış bir bölge. Kıtlıklarla ve yalnızlıkla boğuşuyor. İnsanı içe dönük, yabancılar pek sevilmiyor. Daha da önemlisi, burası Dazai'nin doğduğu yer. Savaştan bir süre önce bir yayınevi, Dazai'ye doğduğu yer hakkında bir yazı kaleme alıp alamayacağını soruyor. O sıralarda cebinde beş kuruşu olmayan Dazai teklifi kabul ediyor, yollara düşüyor. Yazarın en çok bilinen son iki metninden daha iyi olduğu iddia edilen mor serserinin bu notları, teklif olmasa ortaya çıkmayacaktı. İyi olmuş. İyimser bir bakış açısıyla yazıldığı söyleniyor, evliliğinin ilk yılları ve geçmişteki fırtınalar dinmeye yüz tutmuş. Hatırlanacak onca şey var ve kötü anılar bile mutluluk verebilecek durumda. Ağır bir yaşam onunkisi, aslında son derece varlıklı bir ailede doğuyor ama otuz kişinin yaşadığı bir evde büyümek, kimliğini keşfetmesinde gecikmeye yol açıyor. Değerli olduğunu bir kez olsun hissettiğini sanmıyorum, gerçek annesinin kim olduğunu bilmemesi de yalnızlığını kaça katlamıştır, bilemiyorum. Teyzesini yıllar boyunca annesi sanması, Japon aile yapısının karmaşıklığı ve benzeri etkenler, sadece bir isimden ibaret olarak kalmasını sağlamış. Politikacı ve tüccar yoğunluklu ailenin yolundan gitmiyor Dazai, edebiyat okumak için Tokyo'ya geliyor ve kayışı koparıyor. Keyif verici maddelerden çokça keyifleniyor, geyşalarla yatıp kalkmaya başlıyor, aileden atılıyor ve komünist partinin bir üyesi oluyor. Abisinin kendisini defalarca kurtardığını söylüyor Westerhoven, Dazai bu yüzden abisiyle kendisi arasındaki mesafenin aşılamayacağını düşünüyor ama abisine saygıda kusur etmiyor bir yandan. Nihayet ailesiyle barışır gibi oluyor, evlenip çocuk yapıyor ama karanlık peşini bırakmıyor. Metreslerinden biriyle intihar ederek yaşamına son veriyor. Akutagava Ödülü'ne iki kez aday gösterilmiş, ödülü bir kez kazansaymış her şey daha farklı olabilirmiş. En azından kendi yaşamını yeniden kurarak bazı şeylerin daha farklı olabileceğini, belki de kendini teselli etmek için göstermek istemiş; otuz yıldan sonra karşılaştığı kadının gerçek yaşamda verdiği bir röportajdan öğrenilmiş ki karşılaşma Dazai'nin anlattığı gibi olmamış hiç, gerçeğin sıkıcılığıyla doluymuş. Biraz sihir katmak istemiş Dazai, romantik bir kurmaca ortaya çıkarmak için kadını umursamadığını ve hatta kadına kaba davrandığını söylüyor. Gerçekte eksik olan bir şey var, Dazai o eksikliği tamamlıyor. Kendi gerçekliğimiz kolektif olandan daha ihtişamlı olduğundan bazı şeyleri değiştirirsek insanlar kızar ama biz mutlu oluruz. Dazai mutlu. Bir süreliğine. Japon işi sevenlerin kaçırmaması lazım, kurmaca otobiyografi sevenlerin de.
Yanıtla
11
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Gece... Bir Tren
Stephen Graham Jones'un Melezler'i dün gece bitti, hastanede iki büklüm kıvrıldığım ikili koltukta, sabahın dördünde sanırım. Anneanneme kan veriliyordu, annem koltukta uyukluyordu, abimi uyusun diye eve göndermiştik, ben de hava almak için dışarı çıktığımda oralarda dolanıp Kartal'a yeni dikilen gökdelenlerin arasından Kayışdağı'nı görmeye çalışıyordum. Saat ilerledi, kitap bitti, çantama bir göz attım. O da nesi, Bir Gece... Bir Tren derinlerden bana bakıyor. "Gel bakayım sen şöyle," dedim, bir saate yakın bir sürede onu da iyi ettim. Sonrasında hava aydınlandı, metroya bindim, Küçükyalı'da indim, eve yürüdüm, abimi uyandırıp duş aldım, yallah çocuklara karne vermeye. Şimdi sıfır uykuyla bir şeyler anlatmaya çalışacağım ama olmayacak muhtemelen. Neyse, bu da böyle bir şey olsun.

Daisne 1912 yılında Belçika'da doğmuş, 1978'de ölmüş. Büyülü Gerçekçilik türünün öncülerinden biri olduğu kabul ediliyor. Kütüphane müdürlüğü, Almanca öğretmenliği gibi işlerde çalışırken eserlerini kaleme almış. Bu anlatı 1968'de sinemaya uyarlanmış, izlemek şart oldu. Alef de umarım gerisini getirir, Daisne'nin girift olmayan, sihirli bir anlatımı var. "Kara karnaval" diyeceğim, gecenin tüm olanaklarına açık. En azından karakterler açık. Okur da açıksa bu iyi bir novelladır kanımca, etkileşim anlatıyı derinleştirir. Ben çok derinlerde bir yerde bulunması gereken kurmaca-gerçeklik farkının kodlarını taşıyan akli melekeyi zamanın birinde yitirdiğim için her anlatıyı kurmaca kabul etmemin yanında yaşamı da kurmacaya dahil ediyorum. Adım gibi biliyorum ki tam arkamda Kaku'nun dediği gibi "kuantum çorbası" yüzüyor, biçim kazanmak için algılanmayı bekliyor. Her neyse, gecenin gerçekliğini baykuşlara sorabilirsiniz. Onlar bilir.
Gözlerini açtığında kompartımandaki bütün yolcuların uyuduğunu fark ediyor anlatıcı. Daha en baştan bir çeviri hatasına kurban gidiyoruz ya da nelerin döndüğünü, biraz çakallıkla anlıyoruz. Tığ işine gömülmüş bir kadın var ortamda, herkes uyumuyor yani. Anlatıcının gözlerini açması, kendisinin de uykuda olduğunu belirtiyor olabilir, uyanık haldeyken göz kırptığı anlamına geliyor olabilir, uyarılara açık olacağız. Kompartımandaki nesnelerin ve insanların aktarımından mekân oluşturma çabasına girildiğini anlıyoruz, ayağın sağlam basılacağı bir zemin olmalı. Tığ kız, yanında gençten bir adam, ahşap oturaklar, biraz irice anlatıcımız ve yanına oturan bir diğer irice adam. Bahsi geçen her şeyin özellikleri kısaca anlatılır; huzursuzluğun izini taşıyan yüzler, loş ışık, uyuyan insanlar. O yana uğursuz bir şeyin geldiğini düşünebiliriz. Pencereden görülen manzarayla yer isimlerini bir araya getiremiyor anlatıcı, hayalperest bir doğa hayranı olmasına bağlıyor bunu. Bir müphem nokta daha. Kasıtlı olarak yaratılır; anlatıcı orta yaşlarda bir yazardır ve gergin ruh halini bir aydınlık olarak görür. Kahve, masa, kağıt, kalem ve tedirginlik, yazarın ihtiyaç duyduğu şeyler. Bahar mevsimini bu yüzden sevmez, yeniden doğuşun yükü ağır gelir. Onun mevsimi sonbahardır.

Öğrencilerinin edebiyat dersine ilgi göstermediklerini düşünerek sıkıntı derecesini artırır. Nesil farkı devreye girer; anlatıcı için edebiyat romantik dışavurum demektir, "günümüz gençleri" için sıkıcı bir şey. "Belki de modern hayat hakikaten hayatın kendisinden daha zengin bir tedarikçidir." (s. 15) Bu savın doğru olmadığını ilerleyen bölümlerde göreceğiz, hayatın kendisi -olaylardan yola çıkarak söylersek- heyecan tedarikçiliğinde hâlâ bir dünya markasıdır. Atalet yasası da bununla alakalı olarak anlatıda yer alır; söz ağızdan çıkmadan hareket etme çabası gösterdiği için sözcüklerle daha baştan kurulmuş dünyaların uyum gösterip göstermemesine göre iletişim kurabildiğimizi düşünebiliriz. Yüz sekiz kez andım burada, bir kez daha anayım; Pirandello ve Ionesco bu iletişmeyi ve iletişememeyi müthiş işlerler. Herkes sözcüklerine kendi anlamlarını katar ve sonuçta kimse anlaşamaz, kimse birbirini tam olarak tanıyamaz. Sözcükler aynı anda, aynı biçimde çıkarak aynı davranışlara ve düşüncelere yol açarsa, belki. O kadar zor bir şey ki bu.

Denklik. Mucizedir aslında. Şu yaşıma kadar herhangi birine denk geldiğimi bilmiyorum, farklılığın acısı hep çekiliyor. Denk gelenler? Onlar için büyülü bir dünyanın kapıları aralanır. Küçük bir mutluluk büyür, ortak bir kurgunun keyfi çıkarılır. Bu duyguyu yaşamak isteyen adamımız, sigarasını yakmak için ateş aramaya başlar ve yanındaki beyefendiden ateş ister. Beyefendi -adı Hernhutter- profesördür, anlatıcının denk gelebileceği bir insan. Saatlerinin altı buçukta durduğunu görürler, uyumaya başladıkları zaman. Baştaki şüpheciliğimizin bir yerlere vardığını seziyoruz. İkisi de olağanüstü bir anı yaşadıklarını düşünmeye başlar. Bir üçüncü eklenince kadro tamamlanır: Val. Genç bir öğrenci, tren arıza yapınca diğerleriyle birlikte iner ve hareket zamanı geldiğinde trene binmez, diğer ikisiyle birlikte uzaklardaki ışıklara, köye doğru yürümeye başlar. Gece yolculuğu, bilinmeyene doğru. Bulmak için kaybolmak gerekiyor, artık neyi arıyorlarsa. Biliyorlar gerçi; saatlerin neden durduğunu, üçünün de uyumadan önceki son düşüncelerinin neden benzer şeyler olduğunu, onları bir araya getirenin ne olduğunu arıyorlar. Hayatı kucaklayışlarında buluyorlar cevabı, başlarına ne gelirse gelsin yaşamayı seviyorlar ve daha ilerisini görmek istiyorlar. Yürüyüşleri, karanlığın kalbine atılışları bu yüzden.

Girdikleri ilk evde bir ziyafete denk gelirler. Çeşit çeşit insan, bin bir türlü eğlence, curcuna. İnsanların konuştukları dilleri bilmezler, Babil dili. Hiçbir şekilde mantıklı bir iletişim yok. Val'in konuşmaya çalıştığı kadın sadece gülümser. Herkes birbirine benzer, halktan olanlar ve zengin olanlar arasında pek bir fark yoktur. Zaman akmaz, zamanın uğramadığı bir evde sonsuza kadar sürecek bir şenliğin orta yerinde kalırlar, yüzler eğretilir ve melek yüzlerine benzer. Aslında son derece tanıdık bir yerdedirler ama düşüncelerinin denkliğinden duydukları heyecan, gerçeği görmelerini engeller. Val, gitmesi gereken yeri hatırlar hatırlamaz oradakilerden birinin yakınlardaki tramvaydan bahsetmeye çalıştığını anlar, iki arkadaşını gitmeye ikna edemese de kendisi oradan ayrılır. Gerçeklik yırtılmaya başlar, garip görüntüler dalgalanır ve anlatıcı "uyanır", yanındaki hemşireye neler olduğunu sorar. Kaza. Profesör yanında yatmaktadır, yaralıdır ama yaşıyordur. Val'in ölmesi kendi tercihi gibi gelebilir, belki gizemin bir adım ötesini öğrenmek istediği için aslında ölüm kararını kendisi vermiş olabilir. "Aklımdan belli belirsiz, 'Bu ölü bizi ayırıyor mu yoksa birleştiriyor mu?' diye geçirdim." (s. 77)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gog
Bitik Adam'da Papini'nin ruh hallerini, fikirlerden fikirler doğuran bir zihnin yankısını duyduk. Acılarla doluydu. Kadınlar, edebiyat, felsefe, gelecek, dünyanın bütün uğultuları tek bir noktaya sıkışmıştı. Bütün bunlarla ne yapacağını bilmeyen adamımız, bir çıkış yolu bulabilmek için zamanın geçmesini beklemek zorundaydı. Zamanı geçirememek, asıl problemi buydu. Her şey geride kalmaya başladıkça adamımızın sıkıntılarının ortadan kalktığını gördük. Kadınlara yaklaşamayan adam, bir süre sonra kadınlarla oynadığı oyunlardan bahsediyordu ve kendine yeni sıkıntılar buluyordu. Odağı bu ve bunun gibi çıkmazlardı. Yaşamın kendisiydi, sadece bunları içeren bir yaşam. Papini, sıkıntısını çoğaltır gibi karakterlerini de çoğalttı, ikisi koşut ilerledi sanıyorum. Araya çağının bilinen insanlarını da kattı; Ford'u ve Einstein'ı kurmacanın içinde, mümkün bir paralel gerçekliğin içinde konuşurlarken buluruz.

Gog nam adamla tımarhanede tanışan anlatıcı, Dalmaçyalı bir şairi ziyaret ettiği günlerden birinde Gog'un ilginç hayatını öğrenir. Gog dünyayı dolaşmış, yaşayabileceği hemen her şeyi yaşamış bir gezgindir, dünyanın en zengin adamlarından biri olduğu için ne istemişse gerçekleştirmiştir. Tımarhaneye kendi rızasıyla girip kafa dinlemek ister ama coşkun ruhunu dizginleyemez. Paradoksal konuşmalarındaki "hayvanca çıkışlar" bu adamı anlatıcı için oldukça dikkat çekici kılar. Yazıları da ilginçtir, bir gün doluca bir defteri anlatıcıya verir ve anlatıcıdan defteri okumasını ister. Büyük bir olaydır bu; anlatıcı okuduklarından inanılmaz ölçüde etkilenir ve kronolojik bir sıraya koyduğu parçaları yayımlatır. Gog'un fikirlerine katılmadığını ve Gog'dan nefret ettiğini söyler ama adamın barbarlığı olağanüstülüğe karışmıştır, son derece çekici bir ilkellikte deneyimledikleri dünyanın bütün gizemlerine açıktır. Bu sayede okuruz insanların söylediklerini, yaptıklarını. Bütün bunlar bir notun içinde yer alır, altta Papini'nin imzası vardır. İnanabiliriz yani her şeye, kurmacanın en eski oyunlarından biri iş başındadır. Yalanın da. İçine bir parça gerçeklik katılan yalanın inandırıcılığı nasıl tavan yaparsa işte.

Birçok bölümden oluşan metnin her bir parçasında ayrı bir delinin, dehanın veya orijinal fikirler taşıyan kişinin yaptıklarını ve düşündüklerini öğreniriz. Kişileri nasıl ele alacağımı bilemiyorum, Gog'un yolculuklarında ortaya çıkıp kaybolurlar, evine çılgın projelerle gelip kaybolurlar, her zaman söyleyeceklerini söyleyip giderler. Çılgın projeleri için Gog'dan para istedikleri olur, nüfuzundan faydalanmak isteyen olur. Çeşit çeşit. İnsanoğlu böyledir, vermezsen de isterler. Neyse ki hikâyeleri oldukça ilginç.
Babil'in gizemlerinden atomun büyüsüne, teknolojinin sihrinden kadim zamanların gizemlerine kadar hemen her şeyi anlatan onlarca insan, onlarca serüven, dehayla deliliğin arasında gezinen sayısız fikir. Papini, medeniyetin çizgilerini katranla bozuyor ve alternatif düzenlerin, yaratıların belirsiz imajlarını sunuyor. Hasta ruhlu bir deha.
Yanıtla
15
20
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Thomas Düşerken
Biraz araştırdım, Altay Öktem'in özel ilgi alanı olan Thomas Dumas'ın fotoğrafları çağına göre radikal ölçüde yeni. Metinde de geçtiği gibi çağdaşlarını ve kendisinden sonra gelen sanatçıları etkilemiş, etkilemediyse de onları öncelediğinden değeri büyük. Değerini daha da büyüten şey, adamın tamamen kurmaca olması ama kurmacanın gerçeğe yaklaştığı bir yerde durması. Öktem'in diğer metinlerinde de yer alan Dumas, sıkı örülmüş ve daha önemlisi de on yıldan fazla bir zamandır yazarın üzerinde kafa yorduğu bir adam. Bundan daha gerçek bir şey düşünemiyorum, mesela şu binanın ardındaki binanın, onun da ve onun da ardındaki binanın arkasında uzanan Burgazada bu kadar gerçek değil şu an, çünkü kurmaca içinde kurmacanın iki eksinin bir artı etmesi niteliğini taşımıyor. Thomas Dumas bunu taşıyor. Anlatı içinde sıkı duruyor, daha başlarda tedavülden kalkmasına rağmen düşüşünü izliyoruz. Anders Bauman ve Maria Saura üzerinden, yeryüzüne hızla yaklaşmanın Dumas gibi avantgarde denebilecek bir sanatçı için anlamını gösteriyor Öktem, bu sırada iki ana karakterin kendi arayışlarını ve kendi kurgularını da Dumas'la birleştiriyor ve pek de güvenemeyeceğimiz karakterleri koyuyor ortaya. Anlatısına başlar başlamaz romandaki kişilerin, mekânların ve olayların tamamen gerçek olduğunu söylüyor. Bernhard'a uyarsak gerçekten daha gerçek olduklarını söyleriz, iyi olur.
Nedir, Thomas Dumas'ın sağ ayağının başparmağıyla çektiği fotoğrafların odağında Maria vardır. Alp Dağlarında süren fotoğraf çalışmaları, Dumas'ın aniden açılan bir boşlukta yitip gitmesiyle sona erer. Çektiği fotoğraflara dönüşür Dumas; bedeni kırık aynalardan yansıtıp bir araya getirerek oluşturduğu ve parçalarından daha başka bir şey haline getirdiği sanatını gerçekte kendi bedenine uygulamıştır, istemsizce. Parçalara ayrıldığını hayal ederek söylüyorum bunu, aşırı yorumluyorum. Maria ne yapar, yerdeki fotoğraf makinesini alır ve ağlamaya başlar. Bauman'la tanışmalarına bu ölüm sebep olacaktır, birlikte Paris'e ve İstanbul'a uzanırlarken aralarındaki ilişki derinleşecektir ve derinleştikçe aralara sıkıştırılan küçük detaylarla aslında pek de makul bir ilişkinin özneleri olmadıkları ortaya çıkacaktır. Zaten her şey bir parçalanmayla başladığı için türlü akıl hastalığını karakterlere yakıştırabiliriz; II. Dünya Savaşı sürerken masum insanların kafalarına yağan bombaların arasında var olmaya çalışırlar. Doris Lessing'in bir öyküsünde, Clive Barker'ın bir romanında savaşın ne kadar kaotikleşebileceğini görürüz; alev topunun içine girmeden önce insanların aç karnına gitmek istemediklerini öğrendikten sonra değil savaşın anlamı, yaşamın anlamı bile ortadan kalkar. Yani aslında yaşamın anlamı kolay bir şeydir; düşünmekten geçmediği gibi sözcüklere de sığmaz. Yaşamın anlamı yaşamın ta kendisidir, bu yüzden yaşamdan umulacak olan şey yaşamaktan başka bir şey olmamalıdır. Oysa savaş zaten yaşamın değillemesi olduğu için insanların düştüğü boşluğu anlamak bizler için pek mümkün değil, ancak belli bir ölçüde bu hiçliğe yaklaşabiliriz. Anlatıcı olan Bauman'a göre bu yaklaşım saçmalık üzerinden yürür. Yıkık duvarların arasında ağlayan Dumas'ın hatırlanması, belki de o an kırılan bir kişiliğin artık kendi olmayan kendini görmeye yol açar. Burada keyif kaçırmamak mümkün değil ama söylemeliyim; Dumas ve Bauman aslında aynı kişide iki farklı persona olabilir gibi duruyor, anlatının içinden çıkarılabilecek bir şey bu. Maria da aynı şekilde Bauman'ın zihninin bir defosu vaziyetinde. Belki. Belki de değil. Okura kalmış.
Maria İspanyol, Dumas'a poz veren son kişi. Dumas'ın "rezil" ünü yüzünden İspanya'dan şutlanıyor ve aforoz ediliyor. Dışlanan bir güzellik, Dumas'ın yeteneği gibi. İster istemez analoji arıyorum, elimde değil. Her neyse, arkadaşı Dumas'ın ölümünden sonra Maria'ya ulaşmak isteyen Bauman, kadından haber alır almaz Paris'e gider ve yaşamını yavaş yavaş mahvetmeye başlar. Çalıştığı üniversiteden yıllık izin almıştır ama anlatı ilerledikçe işi tehlikeye girer ve nihayetinde kovulur Bauman, zaten hocalıktan da pek haz aldığı söylenemez. Dumas'ın sanatı hakkında yazdığı makalelerden daha iyisini yapabilecek durumu vardır artık; Maria'yla birliktedir ve Dumas'ın tamamlamaya çalıştığı Derinliğin Dört Boyutu nam eseri kendisi tamamlamaya çalışır. Bunu hem Dumas'ın biyografisini yazarak, hem de ölümünü adım adım takip ederek yapar. Hatta beşinci bir boyut da ekler; Dumas'ın düşüşü. Sanatı yaşama taşımıştır Dumas, kendi düşüşüyle derinliğin son boyutunu sergiler. Olaylar çok ani gelişmiştir, bir ara Bauman bu düşüşü Maria'ya borçlu olduğunu düşünür ama doğru değildir bu. Maria da pek doğru bir insan değildir aslında, Bauman keçileri kaçırmaya yaklaştığında kararsız bir madde gibi salınmaya başlar.
İkisi olayın yaşandığı yere giderler, Paris'te dolaşırlar ve yolları en sonunda İstanbul'a düşer ama önce Dumas'ın yaşamını aktarmak gerek. Savaş sırasında birkaç eşyayla birlikte İsveç'e taşınan ailenin küçük oğlu Dumas, fotoğrafa düşkündür ve babasının bin bir zorlukla aldığı fotoğraf makinesiyle çalışmalarına başlar. On iki yaşındayken kendisinden sekiz yaş büyük komşu kızının fotoğraflarını çekmeye başlar. Pornografik fotoğrafı andıran bu çalışmalarda bedenin farklı anlamları ortaya çıkarılır, işin kuramsal boyutunu bırakıyorum ki anlatıya eklemlendiği noktaların kilit nitelikleri bozulmasın. Neyse, Dumas bir fotoğrafçının yanına kalfa olarak verilir ve ustası tarafından çok sevilir, ustasının karısının çıplak fotoğraflarını çektiği ortaya çıkana dek. Tekme tokat dövülür ve işten atılır. Son damla, açtığı sergidir. Çalışmaları infial yaratır, öldürülmemek için her şeylerini geride bırakarak kaçarlar. İki hadise: Fotoğraf makinesi hediye edilirken mutluluktan dili tutulan Thomas bir daha konuşamaz. Benzer şekilde kollarının yönetimini de kaybeder, bu yüzden ayaklarının yardımıyla çalışmalarını sürdürür.
İstanbul kısmı da ilginçtir, burada Dumas'ın fotoğraflarını çektiği kızın öldüğünü öğrenen Bauman, kızın abisi tarafından tuzağa düşürülür ve kaçırılır. Maria'yla yolları -geçici olarak- burada ayrılır ki aslında yollarını hiç ayrılmayacağını sonra öğreniriz. Kendisinin çıplak fotoğrafları çekilir ve adamımız Maria'yı bulabilmek için birlikte dolandıkları yerlere gider. Bulur da, kaçarsız.
Bir iki meseleyi ele alıyorum, yakalanabilecek ince detaylar var. Maria, Bauman'ın düşündüklerini dile getiriyor. Bu, Bauman'ın beynine erişim olanağı olduğunu gösterir ki biri benim beynime erişiyorsa o biri, tanımadığım bir "ben"imdir. İkinci olarak Dumas'ın çalışmalarının rezilliğine dayanamayan ablanın evden kaçmasını ve yıllar sonra tekrar ortaya çıkması üzerinde durabiliriz. Bauman, Dumas hakkında yazdığı biyografiyi -aslında biyografiden fazlası, monografiyle karışık bir şey denebilir- bitirmeye yaklaşırken ansızın ortaya çıkan ablayla da uğraşmak zorunda kalır. Abla, ablalığını laf arasında çaktırır ve Dumas'la Bauman'ın aynı kişi olabileceğini düşündürür. Bauman işinden şutlandıktan ve Maria'yı bulamadıktan sonra sadece eserine yoğunlaşır, abla bu eseri bitirmemesi konusunda kendisini iki kez uyarır ama Bauman'ın dinleyecek hali yoktur. Metnini yazmak onu yavaş yavaş yok eder, aslında ünlü bir Hollywood yıldızı olan Maria'yı tekrar yanında bulur. Gerçi diğer insanlar, mesela otel görevlileri bulamaz ve Bauman'a garip garip bakarlar. Hastalıklı bir zihnin yaratısı işte, ne kadar inanılırsa.
Sonsöz olarak romanın yazılışını anlatıcının ağzından dinleriz ve gerçekliğe yeni katmanlar ekleyen gelişmelerle romanı bitiririz. Şöyle bir durup düşünmemiz gerekir, karakterlerin hiçbiri güvenilir değildir, Dumas hariç ki onun olayını söyledim. Bauman hakkında bir iki şey söyleyecektim, dolayısıyla Öktem'le de ilgili olacaktı ama adamın zaten hafif tırlatmış olduğunu düşününce aslında anlatım tekniğinin başarısıyla bir ilgisi olmadığını düşündüm mevzunun. Bauman'ın duygu geçişleri çok hızlı ve aşkı açıkçası temelsiz, beyninde karnavallar dolaşıyor olmasaydı olumsuz bir eleştiri yapmaya niyetlenmiştim ama şu halde mümkün değil. Bir diğer mevzu, kentlerin çok anlatı kokması. Bunu nasıl tanımlayabilirim bilmiyorum ama şöyle bir şey; bir kente gittiğinizde sadece "en" noktalarını gezmek gibi bir imge oluşuyor ama yine Bauman'ın düşüncelerini izlediğimiz için bunu bir kurmaca defosu olarak göremiyorum. Yavanlık aslında Bauman'ın yavanlığı.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sahteci Thomas
Gerçeğin kırılma noktası olarak savaştan daha büyük bir facia bilmiyorum. İlk dünya savaşının son savaş olacağı söylenirken bunu kimse düşünemiyordu sanırım, herkes bilimde atlanan çağın getirdiği ve getireceği zenginliği hayal ediyor ve sömürü düzenine dahil olarak saatlerce çalışmaya, onca yorgunluğa rağmen refahın uzağından yakınından geçmeyen bir fakirliğin içinde can çekişiyordu. Dünya öyle veya böyle ilerliyordu, Polinezya'da binlerce yıllık gelenekler sürüyor, herkes mülkiyetsiz çocuklara bakıp ağaçlardan yiyecek topluyordu, Japonya'da tapınağında oturan bir rahip sonsuzlukla bütünleşiyordu ve Fransa'da bir asker, birkaç metre ötedeki cephede konuşlanmış Alman askerleriyle sohbet ediyor, papara yememek için arada havaya kurşun sıkıyordu. Black Mirror'ın bir bölümünde deniyordu ya, I. Dünya Savaşı'nda askerlerin silahlarındaki kurşunların %15'i kullanılmış, genellikle havaya sıkılırmış kurşunlar, komutanlar düşmanlara ateş etsinler diye askerlerini sopayla döverlermiş, o hesap. Savaş her şeye rağmen insanlığın sürdüğünü gösteriyordu, farklı bir cephede. Bombalar ortaya çıktığı zaman bu insanlıktan da eser kalmadı, Vonnegut'a ve Remarque'a baktığımızda son noktayı görebiliyoruz. Hatta Cocteau'yla Remarque'ı karşı cephelerde birbirleriyle sohbet eden iki asker olarak da hayal ediyorum, savaşların ikincisinde Böll'le Vonnegut'u hayal ettiğim gibi. Remarque olanca gerçekliğiyle anlatıyordu her şeyi, kopan uzuvlar ve yanan ciğerler vardı. Cocteau'da durum biraz daha değişik. İçki şişelerine benzetilen askerler, eğlenceye benzetilen savaş ve sarhoşluk sırasında kırılan şişeler bir arada. Bu işte, bahsettiğim kopuş. Savaş gayet gerçek dışı bir olgu, insana dair ne varsa zıt kutbunda. Belki Spartalılar şikayet etmezlerdi ama biz savaş gerçeğinden çok uzaktayız, savaşı anlayamayız. "Baby Boomers" derler, son savaştan sonraki ilk nesil. Verdikleri eserlere bakınca sıkıntılarının şöyle sıkı bir savaş görmemek olduğunu söylüyorlar, ondan önce her şey son derece anlamlıymış, gerçekmiş gibi. Kendi savaşlarını kendi bunaltılarında yaratıyorlar. Coupland'ın çöle taşınan veya hava alanında terör estiren insanları, Ellis'in ne yapabiliyorsa onu yapan -dilencinin gözüne bıçak sokmak, dünyaca ünlü arkadaşları havaya uçurmak vs.- insanları, hepsi boşluğun ürünü. Dolulukta ne vardı, uğruna savaşmaya değer bir şey?
Cocteau'nun karakterleri savaşın öyle pek de özlenmeyecek bir şey olduğunu gösteriyor, savaş da yaşamın bir parçası ve oyuna dahil. Bu yüzden herhangi yüce bir amaç uğruna değil, varoluşlarını sürdürmek için oyunlar yaratmak uğruna savaşa katılıyorlar. Çevirmen Özel Aydın'ın sunuş yazısına bakarak Cocteau ve yazdığı metin hakkında çok şey anlaşılabilir. 26 yaşında bir kaçak olarak gidiyor savaşa Cocteau, kendisinde uyanan coşku, düş, tedirginlik ve tehlikelerin yansıması metinde ortaya çıkıyor. Eleştirmenlerin Sahteci Thomas hakkında yazdıkları olumsuz eleştirilere verdiği cevapta hiç gitmediği, uydurma bir savaşı anlattığını söylediklerini, oysa bulunmadığı ve yaşamadığı hiçbir sahneyi metne almadığını söylüyor. Lispector'ın "kendini kurma"yla alakalı sözlerini, G.H.'nin bitmez çilesini bilirsek Cocteau'nun acıyı bal eylediğini, kendini olmayan bir şey olarak değil de olabilecek bir şey olarak anlattığını söyleyebiliriz. Adamın şöyle bir sözü var: "Ben her zaman gerçeği söyleyen bir yalanım." Yalanı yalan olarak değil, kurma edimi olarak göresim var. Savaşta -askerlikte de böyledir bu, örneklerini gördüm- kimlikler baştan yaratılabilir, herkes istediği kişiye dönüşebilir, o kaosun ortasında insanın kendi yaşamını kurmacaya çevirmesi çok kolay. Dolayısıyla Cocteau'nun oyunları için savaştan daha elverişli bir eylem yok. Thomas biraderimizi Cocteau'nun bir ölçüde yansıması olarak görmek çok kolay, kendisi bir nevi Chauncey. Kosinski'nin Bir Yerde'yi yazarken Thomas'ı bir anlığına da olsa aklından geçirdiğini hayal ediyorum. Anlatıcı da çanak tutuyor buna: "Savaş tam bir karışıklık içinde başladı. Bu karışıklık hiç durmadı bir uçtan ötekine. Kısa bir savaşta düzen sağlanabilirdi ağaçtan düşer gibi. Oysa garip çıkarlar yüzünden daha zorla tutturulmuşçasına uzatılan bir savaş sürüyle başlangıç ve akıma yol açan düzeltmeler sunuyordu hep." (s. 7)

Birkaç insanın garip çıkarlar, belki garip huylar peşinde yaptıkları, metnin kabaca özeti bu. Sadece Thomas üzerinden yürümüyor, belki farklı bir isim, daha kapsayıcı olanı kullanılsaymış daha anlamlı olabilirmiş ama Cocteau kitabın diğer adının Tarih olduğunu söylüyor zaten. Evet, tarih de tepedeki insanların garip huylarından başka bir şey değil, bir açıdan. Neyse ki tek açıdan değil. Diğer insanlara da bakınca her birini bir araya getiren özelliklerini görebiliriz, mesela Prenses Clemence Bormes ve kızı Henriette. Bormes, yoksulları sevmediğini ve hastalardan tiksindiğini söyler, savaşa katılması uçarı ruh halinden kaynaklanır. Sonradan oyuna dahil olup prensese tutulan bir doktor, kadının çok hafif olduğunu düşünür ve onu etkilemek için elinden geleni yapar. Clemence gerçekten de kafasına estiği gibi yaşar, bir süre önce ölen soylu eşi vasıtasıyla girdiği ortamlarda istenmeyen kadın damgası yemesine rağmen gerçekleri söylemenin cesaret istediğini ve bunun ödüllendirilmesi gereken bir erdem olduğunu düşünen birkaç kodaman Clemence'in arkadaşı olur. Savaşta da bu ilişkilerini kullanacak, yaralıların taşınması konusunda çok insanın yardımını görecektir.

Notlardan birine denk geldim, Clemence'in düşünceleri: "Savaş ona hemen bir savaş oyunu gibi geldi. Erkeklere ayrılmış bir oyun." (s. 12) Kendinden daha büyük bir şeyi yıkamayacağını anlayan kadın, onun bir parçası olmak ister ve kadroyu toparlamaya başlar. Kendisini binbaşı-hemşire olarak tanıtan Bayan Valiche, çıkarcı ve entrikacı bir kadındır, çıkarcılığı haricinde entrikacılığı Clemence'le yakınlaşmalarını sağlar. Guillaume Thomas de Fontenoy da bu sırada sahneye çıkar. On altı yaşında bir çocuk. Soyadı, meşhur bir generalin soyadıyla aynıdır, dolayısıyla herkes onu generalin akrabası sanır, o da aksi bir şey söylemez, kendisine verilen kişiliği sorgulamadan giyer. "Herhangi bir çocuk gibi kendini olmadığı şeyler sanıyordu, at ya da arabacı." (s. 19) Kemik kadro tamam, macera başlayabilir, absürt olaylar yaşanabilir, deli halayı çekilebilir, mantık bir süreliğine rafa kaldırılabilir, zira bombaların altında sayısız parçaya ayrılma tehlikesi var. "Bir Guillaume'u, Bir Bayan Valiche'i, Bir Bormes Prensesi'ni hangi gizem dolu yasa dipdiri bir araya getiriyor? Serüven anlayışları onları dünyanın sonuyla buluşturmaya götürüyor." (s. 22)

Yolculuk boyunca kendi oyunlarını oynarlar. Sırlar açığa çıkar, kapatılır, aşklar doğar, yıkılır. Bu yıkılma olaylarında Dehşet Çocuklar'daki katakullinin bir benzeri görülür, bu metin Cocteau'nun ilk metinlerinden biri olduğu için temeli burada bulabiliriz. Cocteau güzel yıkıyor, seviyoruz ama asıl anlatımını seviyoruz. Savaş atmosferini kurma biçimi müthiş, insanların deneyimledikleri duyguları kısa ve yalın bir biçimde aktarıyor. Mesele burada; anlatı bizimkilerin dünyasına geçtiği zaman her şey eğretilemelere, garip özdeşimlere dönüşüveriyor. Akıl alan bir zıtlık ve o kadar doğal bir şekilde beliriyor ki geçişin nerede olduğu anlaşılmıyor. Eleştirmenlerin Cocteau'yu gömmelerinin bir sebebi de bu benzetmelermiş, Özel Aydın öyle söylüyor. Savaşı bütün dehşetiyle aktaran yazarların yanında Cocteau çok laubali kalıyormuş, askerleri kırılmak için hazır bekleyen şişelere benzetmesi, insanın kafatasını patlamış mısıra dönüşebilecek bir nesneymiş gibi ele alması, bunun gibi şeyler bayağı bir kişiyi kızdırmış, böyle şey mi olurmuş, savaş bu kadar dalgaya alınmazmış, bilmem ne.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uçurumun Kıyısında
Steinhof'un boğuculuğunu Bernhard anlattı, bildik. Ölümü bekleyenlerin bitmek bilmeyen öksürükleri, yavaş yavaş çıkardıkları çürüyen uzuvları, doktorların merhametsizliği, her şey genç Bernhard'ın aklına kazınmıştı, zamanı gelince otobiyografik anlatılarda belirdi. Şimdi bir kez daha karşılaşıyoruz Steinhof'la, Franz Lindner'ın kaldığı ve aklını sayısız saçmaya açtığı bir sirk olarak. Üç karaktere ayrılmış anlatıda anlatıcı olarak yer alanlardan biri Lindner, aklından neler geçtiğine bir an bile bakılsa insanın beyin yerine havai fişeklere sahip olmasının nasıl bir şey olduğu anlaşılabilir. Kendi otoportresine bir göz atalım; uçabildiğini söylüyor. Kulakları fil kulağı gibi. Yeryüzünün 1330'da doğuşuna tanık oluyor. Annesiyle babası tarafından 1741'de dölleniyor. Öldüğü zaman bilincini yitirdiğini, bir daha kendine gelemediğini söylüyor. Anlatının üç karakterinden biri olan arkadaşı Alois Jenner ziyaretine geldiğinde ayrı bir bölüm açılıyor, Lindner anlatmaya devam ediyor. Jenner babasının ölümüne üzülmemiş, onun göğü toprakmış, başının üzerindeki mavi ise bir sınırmış. Duygular bu biçimde beliriyor, eylemler çok daha ilginç. Jenner gitmeye kalktığında bambaşka imgelerle karşılaşıyoruz; "Canis minoris" biçiminde gökyüzüne yerleşiyor. Gitmeden önce söyledikleri de elinde tuttuğu bir göktaşının ağzından duyuluyor: "'Sen yoksun. Yalnızca yaşadığını sanıyorsun; gerçekteyse her şey senin kavrayamadığın, ama ağaçkakanın gagasıyla bir ağaca vurmasından daha fazla bir anlam da ifade etmeyen bir süreçtir ancak.'" (s. 14) Lindner, Jenner tarafından hastaneden çıkarıldığında bu deliliği sosyal yaşamın bir parçası haline geliyor, iletişim kurduğu insanlar onun biçimsiz vücudundan, ucubeliğinden hoşlanmıyorlar ama söylediği şeylerin çekiciliğine kapılabiliyorlar.
Bölümlere uyarak ilerliyorum, Jenner'ın notuna bakıyoruz. Jenner, yaptığı tek hatanın Lindner'a suçundan bahsetmek olduğunu söylüyor. Ele verilme ihtimali çılgın imgelerin uçuşları yakalanırsa var, düşük gerçi, yine de adam göz önünde tutulmalı. Bu yüzden birlikte yaşamaya başlıyorlar. Jenner hukuk öğrencisi, hukuka inanmasa da. Kendi ahlaki değerlerini oluşturmuş biri, bu sayede insanları öldürmekte herhangi bir vicdani çekincesi yok. Evine girdiği yaşlı insanların kendisine yardımcı olmalarına rağmen onlarda delikler açmasının ahlaki olabilirliği sabit, bir problem teşkil etmiyor bu. Sosyal normlara göre, Lindner'dan daha az havai fişeğe sahip olsa da Jenner da akıl sağlığı bozuk bir adam. Birlikte büyüdüğü, liseye kadar okula birlikte gittiği arkadaşından daha "canlı" görüyor kendini. "İntihar etmiş bir insanla konuştuğum hissine kapılıyorum sık sık." (s. 17) Suskunluğuyla kendini tükettiğini ve bunun bir rol olmadığını, gerçek kişiliğinin suskunluğa dönüştüğünü söylüyor. Lindner konuşmuyor, herhangi bir ses çıkarmıyor, sadece yaşıyor. Duru bir yaşam, Gulliver'in Seyahatleri'ni olduğu gibi kopyalamasının sebebi, kendisini ait olmadığı bir yerde hissetmesi. Bütün bunları bir kendini keşfetme isteğiyle yazıyor Jenner, insanları öldürmesi bir keşif, inanmadığı hukukun bir temsilcisi olmaya çalışması da öyle. Ne ki kendini ne kadar üstün görmeye çalışırsa çalışsın, Lindner'ın anlayamadığı parçası yüzünden tetikte, bu adamdan, arkadaşından çekiniyor. Şuradan çıkarabiliriz; Jenner anlatıcı olduğu bölümlerde kendi perspektifinden anlatırken Lindner'ın bakış açısına geçebiliyoruz birden, bir göldeki bütün balıkların uzaya fırladığını ve yıldızlara dönüştüğünü görüyoruz. Anlatıcının gücünü elinden alan başka bir güç var, Lindner'ın nereden çıkacağı pek belli olmuyor.

Lindner şehirde. Jenner okula gittiğinde Lindner sokağa çıkıyor, yürüyüş yapıyor ve şehri kendi renkleriyle donatıyor. Kendini de: "Şehre gittim; orada bir bacağımı kestiler. Bu bacağı o zamandan beri yanımda taşırım: Bazen bir yıldızdır, bazen bir güneş saati, bazen de bir balta." (s. 33) Gün diye bir öyküm var, onda her şeye dönüşebilen bir nesneye sahip olan anlatıcı, nesneyi yanında taşıyor ve bu durum onu sürprizlere açık hale getiriyor haliyle, yaşamın getirdiği her şey o nesnede gizli. Bu metni bir yıl önce okusaydım kesinlikle etkilenirdim ve o nesneyi öyküye koymazdım. Lakin aklıma geldi, koydum. Bu beni Lindner kadar deli yapmasa da aynı meşrepten geldiğimizi gösterir. Bu yüzden Lindner'ın düşünce biçimi, daha doğrusu düşünmeme biçimi oldukça hoşuma gitti. Güneşin ikiye ayrılıp geceyle gündüzü ortadan kaldırması, bir müezzinin sıçmasının buna sebep olması, başka pek çok şey bana göre müthiş mantıklı. Bu mantıkla uzun bir yaşam için gereken her şeye sahip Lindner, bir kere kendiyle kalabiliyor. Kimse olmadan bir başına yaşayabilir, sosyalliği kendi zihninde, bir birey olarak zaten kendinden menkul, o yüzden ayakları yoksa kahveye giremeyeceğini söyleyen garsonu kendi zihninde hacamat ediyor, uzuvlarını dönüştürüyor ve giremeyeceği hiçbir yer kalmıyor böylece. Çok amaçlı bir adam Lindner, amaçlarından görünmüyor bile. Jenner'ın takıldığı kızın, Eva'nın aklının Lindner'da kalması, arkadaşı Julia'ya iki arkadaşı anlattığı bölümde gösterinin ne kadar çekici olduğuyla gerekçelendiriliyor. Jenner çekici, zarif, iyi giyinen bir adam ama Lindner'ın sözleri bambaşka bir dünya kuruyor, mutlak anlamsızlığın insanı eyleme sürüklemesiyle ilgili şeyler söylüyor Lindner, Eva'nın aklını çeliyor. Bir de cinayetler var tabii, Jenner için tehlike çanları çalıyor artık, bir de soruşturma başladığı için diken üstünde artık. Lindner'ın kaybolmasıyla birlikte her şeyi oluruna bırakıyor Jenner.

Üçüncü bölüme geçebiliriz.

Sonnenberg bir soruşturma hakimi, onu dış bir anlatıcı vasıtasıyla göreceğiz. Bu adam işlenen cinayetlerin araştırılması sırasında Steinhof'a gidiyor ve oraya tekrar dönmüş olan Lindner'la konuşmaya çalışıyor. Şenlik bu bölüm, geçiyorum. Jenner'ın notlarının olduğu bölümler de şenlik, onları da atladım. Çok şeyi atladım, özellikle okunması gereken bölümler onlar. Roth hakkında birkaç şey söyleyecektim zaten ama şunu şimdi diyeyim; karakterlerinin etrafına ördüğü dünya şahane. En az iki türü var bunun sanırım, karakterin kendi etrafına ördüğü ve anlatıcı tarafından örüleni. İlkinde anlatıcının bir aktarıcıdan öteye geçmediğini düşünüyorum, ikincisindeyse aktif olarak yer alıyor zaten. İkisi de müthiş. Devam, Steinhof'un karanlığı yer yer Bernhard'ın anlattığı karanlıkla yarışıyor, hatta üslupsuz bir betimleme kullanıldığı için buradaki Steinhof daha korkunç. Sonnenberg'in iç dünyasının diğer iki adamla benzeştiği ve ayrıştığı noktalarla metnin tam ortasında ansızın belirmesi herhangi bir kopukluk yaratmadığı gibi, katili arayan Sonnenberg'le Jenner'ın satranç oynanan bir mekanda karşılaşmaları ve birbirlerine gülümsemeleri, gerginliğin zirve yaptığı bir bölüm. Sonuçta dava görülüyor, masum bir adam mahkum ediliyor ve her şey çözümleniyor. Bu üç çarpık yaşamın sürmesi, her şeyin olabileceğini ve olduğunu gösteriyor bir yandan, son bölümde Lindner'ın otoportresi metnin başıyla sonu arasında yaşanan her şeyin yaşanmamışçasına bayağı olduğunu imliyor.

Roth'un günümüz Avusturya edebiyatının Bernhard ve Handke'yle birlikte üç atlısından biri olduğu yazıyor arka kapakta, muhtemelen doğrudur. Akıl hastanesinin yalıtılmış ortamında dış dünyanın karmaşası olmadan, Lindner gibi bir adam mutluluğu bulabilir, Jenner'ın küçük hobisi bütün dünyayı bir akıl hastanesi rahatlığına kavuşturabilir, Sonnenberg'in akışa kapılıp görmesi gerekenleri görmemesi doğrunun sorgulandığı, Lindner'ın kaçtığı bir dünya yaratabilir. Üç karakter de birbirinin mutsuz olduğu dünyaların yaratıcısı, bitimsiz bir döngünün.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Evlerin Yüreği
Kimya teknisyeni olan Eroğlu Aksoy 1968'li ve öyküleri biricik imgelerle yüklü, dil ölçülü bir kapalılıkta, ataerkil toplumda kadının konumu meselesi ağırlıklı. Yeni soluklu öyküler, konu ve anlatım tekniği açısından olmasa da sözcüklerin yarattığı imajlar açısından. Klasik anlatıda hiç kullanılmayan pencerelerin açılması gibi düşünülebilir. Bir manzaraya hiç bakılmamış bir yerden bakmak gibi de düşünülebilir. Olur yani bunlar.
Çığlık nam öyküyle başlıyorum, gırtlağı delik kadınların yaşadığı distopik bir mekândayız, tekmelenen kadınlar, bağırılan kadınlar seslerini kaybetmişler ve buraya konmuşlar. Sesleri olmadığı için birbirleriyle iletişimleri de kısıtlı. "Çığlık; korku, karşı koyma, yardım isteme, acı, var olduğunu hatırlatmaydı." (s. 9) Neredeyse yaşamıyorlar, yoklar. Nazilerin gaz odalarına benzetiyor mekânı anlatıcı, oraya geldiği ilk günlerde çok korkmuş olmasına rağmen alışmış. Etrafındakilerle kurduğu yakınlık da sosyallik ihtiyacını bir ölçüde karşılıyor, yetinmesi mümkün olmayan kadının anlatıcı olarak bir hikâye anlatmaya başladığını düşünebiliriz. Oraya nasıl konduğunu, sesini nasıl kaybettiğini anlattıktan sonra Aysel'in hikâyesini de ekleyerek bitiriyor anlatısını. Aysel dövülüyor, tekmeleniyor, sesini kaybetmesi yeterli değil, bazı insanların sınırı yok, kötülükse konu.

Abis, bir celladın hem kendi ağzından, hem de bir anlatıcı tarafından anlatılan hikâyesi. Cellat hiç evlenmiyor, sessiz sedasız tekme vuruveriyor sandalyelere, insanları havada bırakıyor, boyunlarda bir ip. Yalıtılmış, tek başına yaşıyor, kasabanın dışındaki tepelerden birinde. Astığı bir adamın oğlunun kendisini öldürmesinden korkuyor, çocuk alenen tehdit ediyor adamı. Cellat bir tüfek alıyor, evinin civarındaki hayvanların üzerine kurşun yağdırarak nişancılığını keskinleştiriyor. Geçmişini hatırlıyor bir yandan, hapisten çıkınca bir tekmelik para vermişler ona, sandalyesine vurduğu adam havada öylece dönerken meyhaneye gidip parayı orada yemiş. Ailesi de pek sağlam ayakkabı değilmiş, kimsesi yokmuş, cellat olmuş o da. Gece vakti patırtılar yükselince sıkarmış sesin geldiği yere, o geceden sonraki gecelerde evin etrafında yine karaltılar olurmuş. Kime sıkıyormuş kurşunları cellat? Korkularına, kendiyle birlikte ölebilecek şeylere.

Arka Bahçe, etrafında olup biten yaşamlara -yaşam olup biter, evet- uyum sağlayamayan, sevdiği adamı gözlemekten başka bir işi olmayan yalnız bir kadınla ilgilidir. Biyolojik saati çalmaktadır, yavrulayan köpeklerle, çiftleşmeyle ve çocuklarla ilgili detaylar öykünün her yerine yayılmış durumdadır, ne ki adam birkaç aylığına iş için gitmiştir oradan. Birkaç ay, beklemek için çok uzun bir süre, karnında bebeğiyle umut eden bir kadına göre. Muhtemelen birkaç ay sonrası da beklemekle geçeceği için.

Sis, mahallenin yosmasıyla genç bir aşığı arasındaki kavuşamama öyküsüdür. Başakların arasında yapılır bu iş, kadın oldukça güzeldir ve gencin kalbini çalar ister istemez. Başakların arasında yapılana bu genç dahil değildir, o penceresinden izler her şeyi. Kendisiyle birlikte pencere de, binalar da, kentin kadınlarıyla adamları da izler, bütün kent yosmayla müşterisini izler. Sonrasında genç adam mektup yazar bir dolu, kadına gönderir ama kim olduğunu söylemez. Kadın mektupların müellifini merak etse de çok da üstüne düşmez, işinden ötürü yaşamının suyu kesilmiş gibidir. "Mabetlerinizde etimden tuğlalar. Biraz daha ayırıyorum bacaklarımı. Eteğimi kaldırıyor adamlar, aldırmıyorum." (s. 27) İzlek olarak tek bir söz: "Seveyim mi seni?" Genç, tarlaya gidip sevdiği kadını öldürdükten sonra kadının kulağına bunu fısıldar.

On sekiz öyküden dördü böyledir, sondaki üç öyküyse ayrı bölümlenmiştir. Onat Kutlar'dan, Oğuz Atay'dan ve Tezer Özlü'den birer öyküye uçlar. Uçlar, öykülerin içlerine sızar ve o öykülerdeki karakterlerden bazılarını taşırlar, karakterleri taşımasalar da öykülerin dünyalarında kendilerine yer bulurlar, dünyalara eklemlenirler.

Şenay Eroğlu Aksoy iyi bir öykücü, dünya kurabiliyor. Belki biraz daha farklı anlatım biçimlerine yönelse öyküleri daha çok renk taşıyabilir. Bilemiyorum, kendi görüşüm. Kitaplardan anlamadığım için lüzumsuz da olabilir. Okuyun, seversiniz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir