Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sen Beni Sev
Salâh Bey'in 1950'li yılların ortalarında yazdığı dört bölümden oluşuyor metin, diyaloglar halinde ilerleyen -metnin alt başlığı "İkili Fiskoslar"- bölümlerde eleştirmenler, şairler, romancılar ve hikâyeciler konuşuyorlar. Birbirlerini çekiştiriyorlar, pohpohluyorlar, bunun yanında zamanın edebi meselelerine eğiliyorlar. Salâh Bey'in konuşturduğu karakterleri kendi tarihçesinden çekip çıkartabiliriz, örneğin tarihçenin bir bölümünde anlattığı matine baskınındaki şairlerin ve eleştirmenlerin dile gelmiş hallerini görüyoruz muhtemelen, beyefendi zıt görüşleri bir araya getirip bir sentez oluşturmaya çalışıyor, dönemin edebi anlayışlarına resmi geçit yaptırıyor. Genellikle diyaloglar halinde ilerliyor mevzu ama Sen Beni Sev adlı ilk bölümde bir ada vapurunun şenlikli ortamına dalıyoruz, diğer bölümlerde buna benzer bir renk yer almıyor. Ada vapurunda Rumlar eğleniyorlar, vapur görevlileri tarafından susturulana kadar. "Ne annamaz seysin sen vre? Kol kola verezeyiz, sen beni sev yapazayiz. Yok bunda fenalik." (s. 11) Bu "sen beni sev" denen naneyi çok merak ettim, bir tür dans mı acaba? Araştırayım. Neyse, meselelere gelelim. Bu bölümde romancı ve eleştirmen var. Eleştirmen kendisinden genç olan romancıyı eleştirirken bütün bir nesli topun altına atıyor, bir kahve bellediklerini ve oradan çıkmadıklarını söylüyor. Romancıya göre zamanın ruhu bunu emrediyor. Başka ne emrediyor, edebi kurumların sömürülmesini mesela. Şiir Araştırmaları Derneği genel yazmanı 1000 Lira alıyormuş dernekten, sonra bu genel yazman aslında börekçilik yapıyormuş. Eleştirmene göre bunda bir sıkıntı yok, börekçiliği müthiş bir laf ebeliğiyle şiir araştırmacılığına benzetiyor. Aslında şimdi düşündüm de, bu diyaloglarda üstü kapalı bir şekilde taşlanan insanları bilebilseydik keşke. Biraz şeye benziyor bu, Twitter'da isim vermeden birbirine sallayan insanların yarattığı kaosa. Biri bir laf söylüyor, kime söylediği belli değil. Altında yorumlar, isim isteyenler. Sonra sallayanın yan çizmesi, İstiklâl Marşı, kapanış. Hep aynı terane. Birsel de biraz temkinli gibi gözüküyor, elle tutulur örnekler verirken de olumsuz eleştiri yapacakmış gibi görünüp başka bir konuya bağlıyor muhabbeti, bazı iddialar havada kalıyor. Çoğu cevap buluyor gerçi, hak da yemeyeyim. Evet, eleştirmen genç romancıya biraz tepeden bakıyor, bulunduğu yere gelmek için çok çabaladığını söylüyor ve gençlerin çaba göstermeden yükselmek istemelerini eleştiriyor. Gençlerin sürekli yaygara çıkarmalarını da eleştiriyor, yeni edebiyatmış, kurum hortumlamakmış, bu tür şeylere ilgi gösteren yavrucaklar topa tutuluyor bir güzel. Goy goydan sonra gerçekten edebi boyutta sayılabilecek tartışma faslı başlıyor. Yazarın ve metnin toplumsal karşılıkları, yazarların okura karşı konumlanmaları, çağa sımsıkı sarılma fikri üzerinden Sartre'ın, Gide'in metinlerinde toplumsalın önemi, yazarların görevinin olup olmadığı, bu tür meseleler romancının görüşleriyle biçimleniyor. Romancı bir noktada sazı eline alıp eleştirmeni/yaşlıyı iğneliyor bu kez, konfor alanını bırakıp keşfe çıkmayan yaşlıların yeni metinleri okumamaları ilk iğne. "Hep aynı karşılık: Sevmiyorum ki okuyayım. Okumadan nasıl sevmeyebilirsiniz?" (s. 26) Eleştirmen çıkışıyor hemen, işinin öğretilmesini istemiyor. Bu minvalde birtakım gevezelikler diyelim.
Mambo İtalyano kısmında hikâyeciyle şairin muhabbetine tanık oluyoruz. Başlıkları alıyorum: şiirin oturduğu temeller, kuşakların belli temellerde toplanmaları, anlamın kapalılığı ve daha da kapalılığı, saçmalamayla anlam kapalılığı arasındaki ince çizgi, İkinci Yeni tayfasının şiirlerinin edebi bir noktaya yerleştirilmesi. Bu sonuncusu ilgi çekici aslında, tayfanın tam gaz yazdığı 1956 yılından eleştirel bir bakış sağlıyor. Uzlaşılan bazı noktalar var, biri şiirin değişim geçirmesinin normalliği. Şairin de değişim geçirmesinin normalliği. Kısacası her şeyin değişmesinin normalliği. "Karanlık" şiirde de bir anlam kırıntısının bulunabilirliği. Belli bir ideolojinin güdümünde yazılanların edebi bir değer taşımayacağına duyulan inanç. Güzeli izleyip insanı unutan şiirin şiirliği ve tersi durumun şiirliği. Estetik üzerine birtakım tartışmalar ve nihayetinde karanlık duygulardan kurtulamayan, ellisinde bile kara kara yazan şairlerin küçüklüğü ve ergenlikten kurtulamamaları. Bu konuda müddeiyi teessüf etmek lazım geliyor, ne demek ergenlik. Karakterleri oturdukları yerden ahkam kesen tipler olarak düşünmek gerek, sonuçta yapılan şey gevezelik, kuramsal temeller atılmıyor bu metinlerde. Devam, karanlık şiir yazanların yeniliği arayanlar olduğu fikri hoşa gidebilir ama çok iyimser bir fikir olarak gözüküyor, her kara bir yeni doğurur mu? Şöyle diyeyim, karadan amaç yeniyi aramak mı? Bir yanıyla. Misyon yüklemek oluyor bu, pek doğru değil. Son olarak, Cansever'in şiirine yakıştırılan "Şekerli Gerçek" tanımı pek hoş.

Devenin Pabucu nam bölümde bir şairle eleştirmenin -önceki bölümlerdekilerle aynı kişiler, belki- birbirlerini yağlayıp ballamalarına şahit oluyoruz başta, öyle böyle değil. Yeterince yağlandıktan sonra konuşmaya başlıyorlar. Güncel şiir hakkında konuşuluyor tabii, eleştirmene göre Samih Rifat'ın oğluyla Urla'da avukatlık yapan delikanlı -bunun adını yazayım, Necati Cumalı- iyi şairler, yine de Şeyh Galib'in şiirlerindeki tını yok bu gençlerin şiirlerinde. Eh, buradan ölçü meselesine gelmemek olmaz tabii, hemen yeniyle eskiyi kıyaslamaya başlıyorlar. Ölçü kullanılan şiirden yenilik doğar mı, ölçü özgür düşünceyi sakatlayan bir öge mi, bu tür şeyler tartışılıyor. En sonunda kuşak farkı ortaya çıkıyor ve birbirlerine hakaretler ederek ayrılıyorlar.

Her Şair Neler Bilmelidir dördüncü ve sonuncu bölüm. Genç adam, eleştirmene nasıl şair olunacağını soruyor ve cevap olarak eleştirmenin edebi katakullilerini öğreniyor, insanları gütmekte kullanılan çeşitli taktikler, alavereler, çeşit çeşit. Bunlar “fallacy” olarak bilinirler, birkaç örneğine eleştirmenin sözlerinde rastlamak mümkün. Herkesi kötülemek gerektiğini söyleyerek başlıyor eleştirmen, herkes kötülenecek ve insanlar kötüleyenin çok ince bir adam olduğunu düşünecek, böylece kimseyi beğenmemesinin aslında kalaslıktan kaynaklandığı anlaşılmayacak. İki, namlı bir yazar üzerinden meşruluk sağlanacak. "Yakup Kadri'yi seven beni sevmesin!" Üç, "doğrusunu isterseniz" kalıbından sonra istediğiniz gibi saldırabilirsiniz, serbest. Karşı argüman sunanlar da benzer saçmalıklarla susturulabilir, taktikler pek çok.

Nedir, iyi kitaptır bu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tamiris'in Gecesuçları
2006 Yunus Nadi Öykü Ödülü'nün sahibi Ayvaz 1956 Antakya doğumlu. 1987'de Bütün Oteller İstanbul Palas ile Akademi Kitabevi öykü başarı ödülünü kazanmış, 1988'de bir metni daha yayımlanmış, sonra 2000'e kadar sessizlik. Bu dördüncü öykü kitabı sanırım, olgunluk dönemi öykülerini içeriyor. Tamiris'in Gecesuçları'nı edebiyatımıza yaptığı katkı açısından değerlendiriyorum şu an, çok değerli bir ilk öykü var: Raylarda Makas. Ne katmıştır, gözlemciliğini öykünün tamamında farklı başlıklarla biçimleyen anlatıcı tipi örneğin. Uzaklardan gelen trenlerin izini sürerken bir anda ikinci tekil şahsa sesleniyor, karakteri kendi sözcükleriyle biçimliyor ve anlatıcılıktan yaratıcılığa geçiş yapıyor. "Görüyorum seni!" (s. 10) Anlatıcı görür görmez trenlerin "bir suçu öteye taşımaları" bahsinden görülenin inşasına yöneliyor. Bu iki öge birbirinin içine geçerek anlatıyı oluşturan iki ana parça haline geliyor. İstenmeyen bir yolculuk gerçekleşmiş, bir ihanetin gölgesi düşmüş, İstanbul'dan uzaklara giden "sen"in aşkı ayrılığa, sürgüne dönüşmüş. Anlatıcı kendi konumunu da belirtiyor arada bir yerde: "Yitirdiğin sevinçlerin bıraktığı boşluktayım..." (s. 12) Karakterin kendi boşluğunda doğurduğu bir anlatıcıyı dinliyoruz, karakter kendisini bir öteki vasıtasıyla anlatılabilir hale getiriyor, bir nevi hikâyeleşiyor. On numara teknik. Mevsimler gelip geçiyor, gidiş gelişler arasındaki duygusal boşluklar büyüyor. Yaz yaklaşınca geri dönüş zamanı küçücük bir umuda yol açıyor, kitaplar ve giysiler toplanıyor, trenle İstanbul'a dönülecek. Bu duyguyu Zonguldak'ta çalıştığım zamandan biliyorum, seminer dönemi biter bitmez otobüse atlayıp Çaycuma'ya, Devrek'e, Mengen'e, Yeniçağ'a, oradan otobana çıkıp Bolu derken İstanbul. Umutla dönersiniz İstanbul'a ama yolculuk biter bitmez dönüş için geri sayımın başladığı duygusu, bu duygunun yarattığı sıkıntı, paha biçilemez. Karakterin sevgilisi ayrılmak istediği için bu sefer uğul uğul bir dönüş var, dönülecek bir şey kalmadığı için. Makasların yolu dağıtma biçimleri kalp için de isteniyor en sonunda, başka bir zamana ve yere, belki başka bir insana çıkan yol bulunabilir. İlk öyküden tutuluyoruz, Ayvaz'ın sesi özgün, güzel, iyi.
Çıngıraklı Kapı adlı ikinci öyküde Işıl Özgentürk'ün ödünç alabileceği -tersi de geçerli- bir anlatım biçimi var. Baudrillard'a ait, maskeler ve gerçek kişilerle ilgili epigraf biraz lüzumsuz gibi görünüyor ama Ayvaz bu bölümden esinlenip de yazmışsa öyküyü... Bir kadınla bir adam uzun zamandan sonra birlikte oturuyorlar, masanın iki tarafından doğan iki farklı hikâye birbiriyle bütünleşecek ama zaman zaman sadece birine odaklanacağız. Çaylar, pastalar, kekler yeniyor, bir şey yapmak ve zaman zaman doğan suskunluğu unutmak için. Karakterlerin belli belirsiz hareketlerini de göreceğiz, birbirlerini inceleyecekler. "Hâlâ güzel... Ama yüzünde eskiden hüzün diye gördüğü şey yorgunluk şimdi." (s. 19) "Gözlerini garson kızda unutan" adam, rüzgarda bin bir renkle uçuşan oyuncaklar, ite kaka sürdürülmeye çalışılan diyalogdan uzaklaşmak için araç olarak kullanılıyor bazen, kadın oyuncakların güzelliğinden bahsediyor ansızın, adamın beklediği cevabı öteliyor. Birbirlerini gitmekle suçluyorlar ama kimin gittiğini ikisi de unutmuş, ilişkilerini darmadağın eden anlaşmazlığı sürdürmeye çalışarak bir alışkanlığı yaşatıyorlar. Erkek biraz pişman, kadınsa içine düştüğü bunaltıdan kurtulmak için gitmek istiyor ama erkeğe duyduğu özlem kalkmasını engelliyor. Erkeğin kadının istencinden ötürü zincire vurulduğunu söylemesi kadını tuzağa düşmüş gibi hissettiriyor, belki istediği şeylerin ilişkilerini baltaladığını görmediği için erkeğin incinmişliğini anlayamıyor ve tuzağa bu yüzden düşüyor, kendi kör noktasını göremediği için. Hangisinin haklı olduğuna dair bir ağırlık konmuyor masanın uçlarından birine, sadece takip ediyoruz, bir durumun üzerine çöken dünyanın izlerini görüyoruz sadece. Serin hava, kafeye gelen mutlu çiftler, her şeyi ele geçirme çabasının eleştirisi, erkeğin uzaktaki genç bir kızı görüp hesabı istemesi ve son. Erkek zaten orada değil, kadın da öyle. Biz bir sıkıntının, kadınla erkeğin ortalarına koyup etrafında dönüp dolaşarak içine tam olarak girmedikleri "dikey ve yatay" sıkıntının durmadan genişleyen yüzeyini görüyoruz sadece.

Su İle Her Şeye Hayat. Sıraselviler'de anneyle kızın buluşması. Kopuk bir ilişkinin kırk yıllık geçmişine üstünkörü değiniliyor, Parisli anne kızları büyüyünce İstanbul'dan memleketine dönmek istediğini söylüyor, arkada bıraktıklarını yılda iki kez görüyor sadece. Kışın İstanbul, yazın Paris. Madam Suzan, annesi Madam Anie'nin hikâyesini öğrenmek istiyor, çok fazla zamanları kalmamış. Yıllar geçmiş ve söylenemeyenler derinlere gömülmüş ama çıkarılmaları için çok geç değil. Patlama olmasaydı. Muhtemelen Onat Kutlar'ı ve pek çok insanı aramızdan alan patlama bu, ya da HSBC'nin önündeki patlama, bilemiyoruz ama anlıyoruz ki Madam Anie artık sadece oturacak, kahvesini içecek. Sepya bir fotoğrafta. Açık Pembe Üçgen'e bakalım, başka bir tür kırıklık var burada. Nisan'ın sağ ayağıyla başlayıp sol ayağıyla bitirdiği bir gecenin kalıntıları. Ölmüş olsa da varlığı süren, alkol ve sigara kokan baba ve babanın kişiliğini ortadan kaldırdığı bir annenin arasında Nisan'ın yaptığı tek şey, çoraplarını ve kıyafetlerini giyip sokağa çıkmak, tekinsiz sokaklarda dolanmak ve durup beklediği bir noktada hayat kadınlarının, torbacıların ve pezevenklerin arasında oturmak. Kendisini arabasına alan kibar adamla yaşadıklarıyla da bitiriyoruz, ince tedirginlikler ve geçmişten kurtulma çabası kara bir geleceği yaratıyor burada da.

Aldatılanların hikâyeleri, babanın gölgesi altında büyümeye çalışan kızlar, babanın ortada olmadığı anne-kız öykülerinin ışıltıları gibi pek çok konuya değiniyor Ayvaz, öykülerini kurduğu dil, kullandığı imgeler özgün. İyi yani, Türk öykücülüğüne sıkı bir katkı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zamane
Bu işte bir tersliğin olduğu malumdur. Yaşını almış insanlardan duyduklarımızı kendi muhabbetlerimizde çevirmeye başladık, zamanın ne kadar hızlı geçtiğinden şikayetçiyiz falan da yirmiler yeni bitti daha, neler oluyor? Bu bir yana, siz de sığ(ır) insanlardan bıktınız mı? Günaydın diyorsunuz, küfretmişsiniz gibi bakıyorlar. Kibarlık yapayım diyorsunuz, aptal muamelesi yapıyorlar. Hadi bunlar sığır, insanlıktan nasiplerini almamışlar deyip geçiyorsunuz. Saldırı içeriden de geliyor üstüne, yaşamın kendisi yeterince yorucu değilmiş gibi yakınların yakınmaları boşlukları dolduruyor hemen, sıkıntıyı pekliyor. "Neden öyle? Neden şuyun şöyle, buyun böyle?" Sosyallik çemberini iyice daraltınca karşılaşmıyorsunuz böyle şeylerle ama yine de tehlike sürüyor, insanlar değişiyor veya gizlediklerini ortaya dökebiliyor. Kısacası otuz yaşımda dağa taşa tayin istemeyi düşünmemem gerekiyordu, ortalıkta serseri mayın gibi dolaşan insanlardan uzağa gitmenin hayalini kurmamalıydım ama oldu, Mustafakemalpaşa'da kadro olsa da basıp gitsem, annem hazır buradayken onun boş evinde yaşasam diye düşünmeye başladım. İstanbul'a gelişi üç saat. İnsan az. İki adım ötede nehirle orman var. Bilemiyorum, bu çağı hiç sevmedim ben. Korkunç, insan sürüklenmekten yaşadığını nasıl anlayacak ki? Ara sıra kaçıp doğanın içine bombalama atlayarak mı? Bir dünya para harcayacak, izinleri denk getirmeye çalışacak, bir sürü iş. Bu işte bir terslik var, çok uzun süredir böyle.
Çember dar olduğu için pek kimseyle paylaşamıyorum bunu, bibliyoterapi uyguluyorum hemen, toparlıyorum. Bu seferki Engin Geçtan sayesinde oldu, yaşadığımız zaman üzerine düşünüp çıkarımlarda bulunmuş, böylece bizim gibi insanların yalnız hissetmemelerini sağlamış. Tabii bunu Freud, Adler, Jung gibi çok ana kaynaklardan yola çıkarak yapıyor, "sığırlık" bildiğiniz gibi sıklıkla kullanılan bir kavram olsa da bilimsel değildir, bence literatüre girmesi lazım ama henüz böyle bir durum yok. Oysa sosyal, bireysel bağlama cuk oturuyor. "Sığır kişilik bozukluğu" şu meşhur akli denge bozuklukları listesine girebilir, başvurup kovalamak lazım. Evet. Geçtan metnini birkaç bölüme ayırmış, bölümler üzerinden gideyim. "Türkiye Adaletli Bir Yer Değil" bölümünde pek çok çocuğun geleceğin yaşlı gençleri olmaya aday olduğunu söylüyor Geçtan, aileden aldığımız duygusal yük çok ağır olduğu için yetişkin rolü yapan çocuk olmaya adayız. Çocuklukla ilgili eli yüzü düzgün, bilimsel araştırmalar 19. yüzyılın sonunda yapılmaya başlandı, öncesinde yedi yaşına gelen çocuklara yetişkin muamelesi yapılırmış. Akıl alır gibi değil. Direkt fabrikalara veriyorlarmış çocukları, çalışıp para kazanmaları için. İki örnek geliyor aklıma, biri Snowpiercer'da lokomotifi ateşleyen yavrumuz. Kendisi ailesinden koparılıp götürülüyordu, trendeki isyan ateşini yaktığını söyleyebiliriz. İşlevsel. Minicik elleriyle çarkların arasında çok iyi iş görüyor, az yiyor, çok çalışıyor, bir güzel sömürülüyor. İkinci örnek Wells'in Kipps'inden. 18 saat boyunca çalışan çocukların yaşadıkları hayatların sıkılacak suyu kalmıyordu artık, sınıf atlama şansları da pek az olduğu için yürüyen ölüye dönüşüyorlardı. Yaşayan ölüler aslında, Yiğit Özgür'ün bir karikatüründe, "Ölmüş lan bunlar!" deyip insanlığın özetini çıkaran çocuğu hatırlıyorum. Yüz yılda şartlar değişti, çocukluğun ne olduğu az buçuk anlaşıldı ama bu sefer bambaşka problemler çıktı ortaya, Geçtan kendi çocukluğundan bahsederken insanların bulundukları konumu kabul etmiş olduklarını, bunun sağlıklı bir zihnin dengesini koruduğunu söylüyor. Açgözlülük, sınıf atlamak için iş çevirmek vs. sıklıkla rastlanan şeyler değilmiş, aşağı yukarı son elli yılda patlamış bunlar. Yetişkinlerin problemleri gibi gözüküyor ama öyle değil, çocuklara yansıtılanlar sağlıksız bir toplumun temellerini atıyor. Duygusal ağırlıktan bahsedeceğim ben, hepimizin az çok taşıdığından. Darbeler, hayat pahalılığı, teknolojinin dudak uçuklatacak kadar hızlı ilerlemesi derken yetişkinler neyin içine düştüklerini anlayamaz hale geldiler, bildikleri dünya hızla yok oldu ve bambaşka bir yaşama göz açtılar. Yeniden doğmak gibi, bir nevi çocukluğa dönüş. Regresyon diyor Geçtan, geçmişin güvenli dünyasına dönmek için geçmişteki duygularını canlandıran insanlar ebeveynleriyle yaşadıkları sağlıksız ilişkileri de canlandırmış oldular, daha da kötüsü bunu çocuklarına aktardılar. Yetişkinlik diye bir şey kalmadı ortalıkta, altmış yaşındaki adamı çocuk azarlar gibi azarlayan bir adam gördüm metroda. Kapılar kapanırken çocuğuyla birlikte atladı bu abi, kapıyı zorla açıp hareket halindeki vagona atlayıverdi. Olanları şaşkınlıkla izleyen başka bir abi,"Çok tehlikeli bir şey bu yaptığın, çocuğunun hayatını da tehlikeye attın. Yapma bir daha!" diye azarladı, diğeri de, "Tamam," dedi. Bu kadar. Şimdi bu yaşlı abinin çocukluğunda banliyö trenlerinden sarktığını düşünmek ve davranışını elli yıl sonrasında sürdürdüğünü söylemek belki aşırı yorum olacak ama bu küçük örnek bile çok şey söylüyor aslında. Cenin pozisyonunda uyumanın bir savunma mekanizması olarak işe yaradığını söyleyebiliriz, zararsız olduğu da malum ama her "gerileme" bu şekilde gerçekleşmiyor. Geriliyoruz ve eskinin huzurunu arıyoruz, bulamıyoruz, böylece "cemaatlere" yöneliyoruz. Bauman'ın cemaatlerinin bir türüne daha doğrusu, değişen dünyaya karşı insanlığın yerini sabitlemeye çalışan cemaatler. Giderek çoğalıyorlar, muhafazakarlaşıyorlar ve sürü psikolojisinin muazzam örneklerini oluşturuyorlar. Geçmişin huzuru ve geleceğin kaygısı şimdiye dolduruluyor, şimdinin kusursuz şeffaflığı yok oluyor ve görüntü bulanıklaşıyor. Kitleler kolaylıkla güdülüyor, insanlar sahip olduklarını güvenceye almak için çok daha fazlasını yitiriyorlar, insanın şimdisi ortadan kalkıyor. Geçtan'ın nereye gittiğimizi anlamamız için dikkat çektiği bir nokta bu, "şimdi" işgal altındaysa zamanın deneyimlenmesi sekteye uğruyor ve sağlıksız parçalara ayrılıyoruz. Farkındalığımız azalıyor, Heidegger'in "otantik dinleme" dediği nane, empati ortadan kalkıyor ve yanlış çıkarımlara, yanlış denklemlere ve yanlış insanlara ulaşıyoruz. Yanlış insan yükü artıran insandır bence, bizi kendimizden uzağa düşüreninden bir insan. "Varoluş suçluluğu" diyor Geçtan, kendimize karşı işlediğimiz bir suç. Bu tür bir insanın güdümüne girdiğimizde sezgilerimiz bize bir şeylerin ters gittiğini söyler ama inançlarımızı, sevgimizi, karşımızdakine duyduğumuz olumlu duyguları kısamayız, yükün paylaşılabileceğini düşünürüz. Geçtan "yaşam ışığına katılma" eyleminin sıklıkla gerçekleştiğini söyleyerek meseleye bir parça iyimser yaklaşıyor, kendi klinik deneylerinde gözlemlediklerinden yola çıkarak çizdiği tablo olumlu ama yanlış kurulumlarını ve yıkıcılıklarını aşamayan insanların olduğunu da söylüyor. Bazı insanlar kişiliklerini bu yanlış kurulumlar üzerinde temellendirdikleri için çürüyen kısımlarını bilerek koparmıyorlar, başkalarına zarar vermek pahasına. Daha kaliteli yaşayıp daha iyi hissetmeleri kim olduklarını unutturacakmış gibi. Kendilerini kandırma boyutu farklı biçimlere bürünebiliyor, biri "profesyonel hasta" olmalarını sağlıyor. İyileşmek istiyorsunuz ve farklı psikologlara gidiyorsunuz diyelim, bu sürekli tekrarlanıyor ve ilerleme sağlayamıyorsunuz. Siz busunuz, sadece anlatmak için para veriyorsunuz, her şeyi anlatmıyorsunuz ya da sizin bakış açınızı değiştirmeye yol açacak kilit bir niteliğe sahip mevzuyu anlatmıyorsunuz, sadece geziyorsunuz. Müthiş. Geçtan'a göre zamana ve mekana sıkışmış insanlar çoğunluktaymış çağımızda, belki de insanın/partnerin değişimini mekanın ve zamanın değişimi olarak görmek de bir nevi hastalıktır. "Etrafında dolanma sendromu" olsun bu da.

"Özerk İnsan" konusu. İç sesle uyumlu seçimler yapabilmek sağlıklı olmanın başat koşulu tabii, Marar'ın "mutluluk paradoksu" dediği mevzu burada devreye giriyor. Marar'a göre mutluluğun iki ögesi var, toplumla uyum ve özle uyum. Denge sağlandığı ölçüde mutluluk seviyesi artıyor, tamamen toplumun isteklerinin veya kendi isteklerimizin peşinden gidersek mutsuz oluyoruz. Bizimki gibi toplumlarda köşeler çok sivri, belirgin oluyor ve daha çocukluğumuzda bir temiz inşa edildiğimiz için genellikle toplumun güdümünde yaşıyoruz. Geçtan, Frankl'dan alıntı yaparak "varoluş vakumu" denen bir olguyu anıyor, bir türlü giderilemeyen anlamsızlık. Cinsel ilişkilerle, ekstrem sporlarla, dini aktivitelerle vs. biraz dinse de kaynağı çok daha derinlerde bunun, kendimiz olmanın korkusunda, kendimizle doğrudan ve sağlıklı bir ilişki kuramamamızda. "Herhangi bir anda yaşamakta olduğumuz gerçekliğe, ancak bir ilişki içinde kendimizi anlayarak ulaşabiliriz. Ne var ki, ideallerin, inançların, ideolojilerin tutsağı olup kendimizi içtenlikle ortaya koymaktan sürekli kaçınıyoruz." (s. 28) Eksiklik duygusundan tarım devriminin aile yaşantısına ulaşıyor Geçtan, oradan 1968'in ateşli ortamlarına uğruyor, kimlik sorunlarından ensest gibi bozukluklara kadar pek çok meseleye değiniyor. Günümüzün hızlı, fiyakalı ve çürük dünyasını ifşa ediyor, reçete de var üstelik. Bana iyi geldi bunu okumak, ne yaşadığını düşünenlere kafadan iyi gelecektir.
Yanıtla
19
2
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zamanımızın Bir Kahramanı (Beyaz Kapak)
Füruzan'ın Sözünü Sakınmadan'da 19. yüzyıl Rus edebiyatından bahsettiği bölümde Dostoyevski'yi ve Turgenyev'i anmasının ardından Lermontov'a ayrı bir bahis açmak istermiş gibi heyecanlandığını gördüm, Peçorin'in etkisi zamanın ölçülerine sığmayacak kadar geniş, gerçek ve güçlü. Lermontov giriş yazısında Peçorin üzerinden kendisini eleştirenlere giydirirken kendi zamanında artan kötülüklerin bir yansıması olarak karakterini yarattığını söylüyor. Erken bir modernist görüş olarak ele alınabilir bu. Toplum, toplumsal kurumlar miadını doldurmuş ve Peçorin -tıpkı Lermontov gibi- cepheden cepheye koşturuyor, hemen her gün ölümle yüzleştiği topraklarda gezinip duruyor. Yaban diyarlardaki yabancı. Rusya'nın engin toprakları, dağları, ırmakları etrafında Tatarların at koşturduğu çoraklığın da bir yansıması Peçorin, bilinmeyenin içine fırlatılıp atılmış gibi duruyor, kentte edindiği kodlar steplerde anlamını yitirdiği için anlam yoksunluğundan mustarip olduğunu söyleyebiliriz, nihil nihil dolanıp durması ve medeniyetten kopup gelen insanlar üzerinden çevirdiği katakulliler bu yokluğun ürünü. Mektuplarından ve güncelerinden yola çıkarak pek çok yorum yapabiliriz ama anlatının ilginç seyrini izleyelim önce. Tiflis'ten gelen bir yolcu, küçük yaysız arabasında ilerliyor. Bavullarında Gürcistan yolculuğu sırasında tuttuğu notlar var, büyükçe bir kısmı kaybolduğu için talihli olduğumuz söyleniyor, nedenini bilmiyoruz, belki de notların Peçorin'in hikâyesine yer bırakmama tehlikesinden ötürü. Neyse, birtakım dağlar, kilometreler aşılıyor ama verst değil miydi bu ölçü ya, metnin orijinaline bakmaya üşendim, çevirmen Ülkü Tamer'in tercihidir belki. Sonuçta o coğrafyanın biraz masalsı, çokça ürkütücü insanları ve doğası tasvir ediliyor, sıklıkla. Sonra asıl hikâyemizle bağlantımızı sağlayan bir adam çıkıyor karşımıza, anlatıcımızla tanışıyor. Maksim Maksimiç, orta yaşlarını geçmiş bir asker, Çerkezlerle ve Çeçenlerle yer yer anlaşma sağlayan, yer yer çatışan bir adam. Anlatıcımıza maceralarından birini anlatmaya başlıyor, Peçorin'in adı ilk kez geçiyor böylece. Beş yıl öncesinin hikâyesi bu, anlatının zamanında sıklıkla atlama-zıplama olaylarıyla karşılaşacağımız için bu tür detaylara dikkat etmemiz gerekiyor. Beş yıl öncesinde Maksimiç bir kalede görevliyken yirmi beş yaşlarında bir subay geliyor, Peçorin. Bir yıl kadar kalede kalıyor ve o durgun yeri bir anda olay mahalline çeviriveriyor. Yakınlardaki bir Çerkez prensinin düğününe gidiyorlar, düğünün anlatımı sırasında Çerkezlerle ve gelenekleriyle ilgili derinlemesine detaylar veriliyor. Ne kadar çabuk alevlenebilecekleri, bıçaklarını çekip bir anda insanın üstüne atılabilecekleri falan, mitik figürler gibi gözüküyorlar biraz. Bunlardan Kazbiç olanının muazzam bir atı var, düğün sahibinin oğlu olan Azamet bu atı almak istiyor ve karşılığında kız kardeşi Bela'yı vermeyi teklif ediyor. Kazbiç'in Bela'da gözü var, Peçorin de kızı görür görmez etkileniyor. Kazbiç'in ne tepki vereceğini düşünmeden Azamet'le bir anlaşma yapıyor Peçorin, at karşılığında Bela. Azamet kabul ediyor, Peçorin atı bir şekilde elde ediyor ve Kazbiç'in öfkesini kazanıyor, Bela'yı da Azamet'in yardımıyla kaleye getirip tutsağı olarak barındırıyor. Peçorin gönül kazanmaya çalışıyor ama Bela'nın direncini kıramıyor başlarda, çabalaya çabalaya bir noktaya kadar getirebiliyor ancak.
Maksimiç ve anlatıcı dinlendikleri evden çıkıp yola düşüyorlar yine, hikâyeye ara veriliyor ve tekrar gezi notlarına dönüşüyor anlatı. Gud Dağı, Çertovo Vadisi, bir dünya sarp yer. Neyse, Maksimiç anlatmayı sürdürüyor. Bela da Peçorin'e gönül vermiş durumda biraz, adam ava çıktığı zaman üzülüyor, yanına uğramadığı zaman kızıyor, bu tür şeyler. Maksimiç de kızıyor komutanına, Kazbiç'in umacı gibi etrafta dolanıp durduğu ve intikam aradığı zamanlarda çok pervasız davrandığını, Bela'yı da üzdüğünü söylüyor. Peçorin'in iç dünyasını açtığı ilk an. En az mutsuz ettiği insanlar kadar mutsuz olduğunu söylüyor, anlamsız dünyanın ruhunu kemirdiğini, acıya alıştığını, sadece yolculuk ederek acısını unuttuğunu ve en kısa zamanda Amerika'ya veya Arabistan'a gideceğini söylüyor. Yolculuk hem uzamda hem de insanlığın zemininde sürüyor, Peçorin bu durağında Bela'yla birlikte olmak ve Kazbiç'le güç yarıştırmak istiyor ama yüce bir amacı yok, sadece doğurduğu koşullarla yüzleşmek, bir nevi kendini sınamak için yapıyor bunları. Maksimiç çok şaşırıyor ve anlatıcımıza kentli gençlerin hepsinin böyle olup olmadığını soruyor. Burası ilginç, Maksimiç bunaltı modasını Fransızların çıkardığını, anlatıcımız da İngilizlerin çıkardığını söylüyor. Lord Byron'ın adı metinde birkaç kez geçiyor, şiirlerinden bir bölümü de ben alayım şuraya: "Society is now one polish’d horde, / Form’d of two mighty tribes, the Bores and Bored." Bunaltının kökenlerini çok daha eskide de arayabiliriz ama Peçorin'in deneyimlediği 19. yüzyıla özgü bir tür, kendini anlattığı bölümlere gelince daha ayrıntılı bir şekilde inceleyebiliriz. Kaleye dönüyorum, Kazbiç en sonunda yapacağını yapıyor ve Bela'yı kaçırıyor ama yakalanacağını anlayınca kızı vurup öldürüyor ne yazık ki. Aslında Maksimiç'in içi rahatlıyor bir açıdan, zira Peçorin gibi "vurdumduymaz" bir adam kızı dert sahibi yapardı bir güzel. Yakınlık göstermek için Bela'dan bahsetmeye başladığında Peçorin'in gülüşünü görüyor mesela, hastalıklı bir ifade. Hikâye burada sonlanıyor, Maksimiç'le anlatıcının yolları ayrılıyor ve kader onları tekrar görüştürene kadar bu anıları kaleme alıyor anlatıcı, sonra Maksimiç'le bir araya geliyorlar tekrar ve ilginç bir tesadüf, Peçorin'in arabasına rastlıyorlar. Maksimiç mutluluktan havalara uçuyor ve yavere komutanıyla görüşmek istediğini söylüyor. Peçorin pek oralı olmuyor, Maksimiç kendi çabalarıyla eski arkadaşını görebiliyor. Maksimiç'in mutluluğu sönüyor yavaş yavaş, Peçorin adamı gördüğüne pek memnun olmuyor ve başından savarcasına konuşup tekrar yola çıkıyor. Maksimiç arkadaşlığın, dostluğun hiçbir değerinin kalmadığını, çağın bozuk bir çağ olduğunu söylüyor ama içten içe biliyor, Peçorin öyle bir adam. Yollar tekrar ayrılıyor, Maksimiç bir gün karşılaşırlar da Peçorin'e geri verir diye yanında taşıdığı Peçorin'in günlüğünü anlatıcımıza verip hayal kırıklığıyla uzaklaşıyor oradan.

Sonraki bölüm birkaç olaydan ve bir kısmını gördüğümüz maceraların Peçorin için ne anlam ifade ettiğinden ibaret, aslında Peçorin'i anlamak için üç tanecik olay yeterli. Anlatıcı günlüğü yayımlatıyor bu arada, Peçorin'in İran'dan dönerken öldüğünü öğrenince bu hakkı kendisinde bulduğunu söylüyor. "İsterse en kötü insanın olsun, bir insanın ruhunun tarihi, bütün bir ulusun ruhunun tarihinden daha az meraklı daha az eğitici değildir; özellikle bu tarih, olgun bir kafanın kendi zerindeki gözlemlerinin sonucuysa ve yakınlık sağlama tutkusuyla yazılmamışsa." (s. 67) Üç olaydan ilkinde Peçorin'in konakladığı bir kıyı kasabasında kaçakçıların yaşamlarını gözlemlerken edindiği izlenimler var, bir de az daha öldürülüyor olması. Yokluğun içinde yaşamaya çalışan insanlardan kaçarcasına uzaklaşırken onların düşüncelerinin ve yaşamlarının umrunda olmadığını, zaten kendisinin de sadece yolculuk eden bir asker olduğunu söylüyor, davranışlarını kendisi için böyle meşrulaştırıyor. İkinci ve metnin en uzun bölümünü oluşturan vakada burjuvaziye kusursuz bir uyum sağlayabilen kaliteli bir manipülatörle karşılaşıyoruz. Kadınlarla ve erkeklerle oynuyor resmen, psikolojilerini bozuyor ve gidebileceği en uç noktaya kadar gidip neler olacağını görmek istiyor, bu yüzden bir düelloya girip aslında öldürmeyebileceği rakibini uçurumdan aşağı yolluyor, tek kurşunla. Peçorin'in uç noktası cinayet, makulleştirilmiş ve olmayan bir vicdan tarafından mazur görülmüş olanından.

Son bölümde Maksimiç'in anlattığı bölüm var, olayları Peçorin'in açısından görüyoruz bir de. Bu kadar. Dediğim gibi, boşluğu deneyimleyenler oldukça bu metin de güncelliğini koruyacak, zamanla farklı anlamlar kazanıp insanın karanlık yüzünü anlatmaya devam edecek.
Yanıtla
7
6
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kev'gir Öyküleri
Kayıp yazarların/metinlerin peşine düşmeyi sürdürüyoruz. Tespit ediyoruz, okuyoruz ve kamunun dikkatine sunuyoruz. Kamunun bir şey yapması lazım, mesela metni bulmalı, okumalı ve beni şu yalnızlığımdan kurtarmalı, yorum falan yapmalı, ne bileyim. Bakınız, geçende Twitter'da anonim bir hesaptan mesaj geldi, Gecekuşu Kornelius'u okumuş olanların sayısı ikiye çıktı böylece. Benim bildiğim kadarıyla tabii. Bundan büyük bir bahtiyarlık olamaz, nasıl mutlu oldum anlatamam. Zaten üç beş kişiyiz, denk gelince sevinçten iki takla atıyorum evde. Bu kitabı okuyan birileri varsa ve bu yazıyı görürseniz elden gelin, yanaklarımdan öpün. Canımsınız.
İnkılâp'ın zamanında düzenlediği yarışmalardan Ersan Üldes'in ve Didem Madak'ın çıktığını biliyorum, Kevork Kirkoryan'ı yeni öğrendim. İki metin daha yazmış sonra, 2004'ten itibaren sessizliğe bürünmüş. İnternette araştırdım biraz, hakkında pek bir bilgi yok. Yazmaya devam etseymiş keşke, öyle öyküleri var ki daha fazlasını okumak istiyor insan. Bu noktada bırakmış işte, üzücü. Kendisi 1967 doğumlu, Galatasaray Lisesi'nden sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde MBA yapmış, uzun yıllar turist rehberliği de yapmış. Bu kadar. Metne gelirsek klişe bir postmodern final dışında aksayan yanı yok, çok sayıda öyküden, anlatım tekniğinden ve oyundan bir araya gelmiş olmasına, dağınık gibi gözükmesine rağmen son derece derli toplu. Kirkoryan ne yaptığını bilen bir yazar, öykülerini ve sözcüklerini saçmıyor, yetkinliğini konuşturarak dört başı mamur bir metin sunuyor okura. Çarpıcı bir başlangıç: Anlatıcı iş yerinde mesleği gereği -bu mesleğin ne olduğunu bilmiyoruz, gereklilik hakkında da bir fikrimiz olmuyor dolayısıyla- internette tarihle ilgili araştırma yaparken "Höyük" adlı bir dosya görüyor, farenin imleci kendiliğinden dosyaya gidiyor ve dosyayı açarak anlatıcıyı ekran başına kilitliyor. Simsiyah bir ekran, "HÖYÜK" yazan bir kapak, metnin okunmaması halinde bilgisayarı perte çıkaracak bir virüsün bilgisi, her şey ansızın gerçekleşiyor ve adam metni okumaya başlıyor. Uzunlu kısalı bir dünya öykü, oyunlu veya oyunsuz. Bağlantıları yok. Belki çatıldıkları zaman ve mekan işlevsiz olabiliyor ama anlatı sağlam, öykünün öykülüğünden şüphe etmiyoruz. İlk öykü Takvimli Öykü. 1582'de Paris'te bir adam, evinde, kabustan uyanmış, 9-20 Aralık arasında öleceğini görmüş. Evden dışarı çıkmamaya, misafir kabul etmemeye karar veriyor. Yaşamına günbegün şahit oluyoruz, on günlük süreç anlatılıyor. Toplumsal olaylara da yer veriliyor arada, veba ülkeyi kasıp kavuruyor ve din savaşları III. Henry'yi tahttan şutlayacak gibi gözüküyor falan, bu tür şeyler. Sondan bir önceki gün vücudunun kontrolünü yavaş yavaş kaybediyor ve ölüyor, şaşırdığını tahmin ediyorum. On gün sonra kapısı kırılıyor, askerler kaskatı bedeni bir çuvala tıkıştırıp götürüyorlar. Şöyle bir olay var, Gregoryen takvimi uygulanmaya başlayınca 325'teki İznik Konsili'nde kabul edilen takvimle arasında on günlük bir fark doğuyor ve 9-20 Aralık tarihleri Fransa'da hiç yaşanmamış gibi değerlendiriliyor, o on gün kayıp yani. Adamımız tam gününde bulunuyor gibi bir şey. İlginç bir tarihi detaydan ilginç bir öykü çıkarmış ortaya Kirkoryan, süper.

Kelimeli Öykü'de bütün kelimelerin toplanıp insanlara daha fazla hizmet etmeme kararı almaları anlatılıyor, böylece ağızlar açılınca havadan başka bir şey çıkmıyor dışarı, üstelik öykünün bir sonu yok, yarım kalıyor öykü. Bu da güzel fikir. Hemen her öykü iyi fikirler içeriyor ama ya sonları ya da görece yavan bir anlatımın kullanılması öyküleri yavanlaştırıyor. Mitolojik Öykü böyle. İstanbul ve Antik Yunan'daki karşılığı arasında kurulan bağlantı, eh, biraz zorlama. Panteonla bürokrat hiyerarşisi arasında bir koşutluk kurulsaymış daha sağlam bir yapı çıkabilirmiş ortaya. Hayali Öykü'de turist rehberi bir zatın arkeoloji müzesinde tarihi eserlere dokunarak zamanda yolculuk yapması ve binlerce yıl öncesine gitmesi anlatılıyor, tarihi detaylar hoş. Balinalı Öykü'de bir balina sürüsündeki ailenin yaşamına şahit oluyoruz, genç balina bir başka balinayı seviyor ve sürüden ayrılıp balinalar arasındaki bir kuralı çiğniyor, sonuçta bütün sürü kıyıya vurarak intihar ediyor. Puzzle Öykü'de uzuvlarının kontrolünü yavaş yavaş kaybedip, en sonunda da kendi kaybolup başka bir düzlemde başkalarınca oluşturulan bir adamı dinliyoruz, anlatıcı olarak işini iyi yapıyor ve kendini iyi gözlemliyor, kendisini bir araya getiren iki kişinin kimliği hakkında bir bilgimiz olmuyor. Aklı Başında Öykü var mesela, bence en öykü budur. Aslında basit, bir yere gitmek isteyen insanlar var. Biri Ay'a gitmek istiyor, istediğince gökyüzüne bakıyor. Diğeri durmadan, "Gider mi?" diye soruyor, cevap verildiğinde yine aynı şeyi soruyor. Yol büyülü bir şey, söze bir şekilde geldikçe büyü çoğalıyor sanki. Anzak Öykü tarihi öykülerden biri, nesilleri ve farklı coğrafyaları bir araya getiren bir kurgusu var, pek hoş.

Öykülerin konuları ilgi çekici, birkaç oyundan bahsedeyim ben. Umudun Öyküsü paragraflarının arasına birkaç öykü almış mesela, öyküler bittikçe devam ediyor ve nihayetinde o da diğer öyküler gibi sonlanıyor ama ayrılıkları -araya giren öyküleri düşünebiliriz bu konuda- anlatma biçimi olarak dikkate değer bir nitelik taşıyor. Başka bir şey, iki öykünün okurun sayfayı katlamasıyla birbirini çoğaltması. Öykülerden birinin adı Kesi-len Öykü, diğer Kesi-şen Öykü. Önce katlamadan okuyorsunuz, sonra katlayarak okuyorsunuz ve iki öykünün nasıl değişebileceğini görünce şaşırıyorsunuz. Güzel takla. Türkçe Olmayan Öykü'ye baktığımızda bağlaçlar vs. haricinde hiçbir Türkçe kökenli sözcüğün kullanılmadığını görüyoruz. Tabii sözcüklerin kökeninin farklı olmasının Türkçeye dahil olmadıkları anlamına gelmeyeceğini düşününce, eh, yine de düşünce olarak güzel.

Kısacık öyküler, upuzun öyküler, öykülerin içinde öyküler, başladığı gibi biten öyküler, Matruşka'nın dibini göremiyorsunuz bir türlü. Son bir takla da finale saklanmış, en baştaki adamımız okumayı bitirince virüsten falan kurtuluyor tabii, üstelik son öyküde metnin kaynağını da öğreniyor. Anlatıcının amcası yazmış meğer bütün öyküleri, yeğen de dosyaya ad koyup yarışmaya yollamış. İnkılâp'ın yarışmasına. Üstelik metni okuyan abimize bir zarf geliyor postayla, zarfın üzerinde öykü yazarı olan amcanın adı var. Kurmaca katmanları, gerçeklik-kurmaca düalizmi derken tipik bir sona varıyoruz böylece.

Sıkı okurların çok hoşuna gider, yazan tayfanın da hoşuna gider, mutlaka okunması gereken bir katakullicilik.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Vapurlara Küsmek
Orhan Kemal Öykü Ödülü'nün 2011'deki sahibi olan öykülerin Orhan Kemal'le bağını hemen kurarsınız. Memurun, işçinin ve işsizin halini anlatan Ayyıldız'ın şairliği kesin vardır diye düşünmüştüm ki varmış, ilk olarak şiirlerini bastırmış, sonra öykülere gelmiş sıra. Öyküler şiirden nasibini almış, arada sırada parıltılı bir imgeciğe rastlarsınız, şaşırmazsınız. Nadiren şaşırırsınız, oraya ait olmadığını hissettiğiniz bir parıltıya rastlarsınız ama anlatı çok sıkı örülmüştür, üzerinde düşünülmüş bir olay örgüsü olduğunu sezersiniz, sanki metin/yazar nereye gideceğini bilir gibidir, bunun yanında, işte, araya yazma anının bir anlık coşkusu karışır ve metne ait değilmiş gibi gözüken bir çakım, bir benzetme görünür. Ayyıldız özellikle realist bir atmosfer yarattığı için çok çok az rastlanıyor böyle bir şeye öykülerinde, hemen hiç. Hatta şu an şöyle bir göz gezdirdim, genelde böyle şeyleri not alırım, bir tanesine rastlamayı umuyordum ama hiç denk gelmedim. Bu yorum kendi kendini imha ediyor böylece, bir başkasına geçiyorum. On üç öykü var kitapta, bazı karakterler bazı öyküler tarafından paylaşılmış, bir karaktere birden fazla öyküde rastlayabilirsiniz. Rastlayacağınız öyküler arka arkaya dizilmemiş, bu yüzden kitabı olabildiğince kısa zamanda okuyun ki bir öyküde bir bölümü inşa edilen karakterin başka bir öyküdeki varlığının temelini hatırlayın. Kitaba adını veren öykü için aynı şey geçerli değil, bu öykü diğer on iki öyküde oldukça ayrık. Anlatıcımızın başından geçen olayları gördükçe yer yer Beyaz Mantolu Adam'ın ortaya çıktığını düşündüm, tek başına oynarken kendisine eşlik eden kokoreççi ve bir iki kişi daha vardı, sanki dünya kendisine uyum sağlamaya çalışır gibiydi. Anlatıcının adı Payidar, daha sonra bir iki öyküde daha karşımıza çıkacak ama burada ne yaptığına bakalım. Eski Galata Köprüsü'nün altındaki restoranların birinde açılıyor perde, masa dolu, içiliyor. Birer birer eksiliyorlar, Ebru da gidiyor. Cepte para yok, garson Payidar'ı kolluyor. Bir telefon, Ebru'yu merak ettiği için. İsterse gelebileceğini söylüyor Ebru, Payidar gitmeye niyetleniyor ve garsonu katakulliye getirip kaçıyor mekandan. Sonrasında bir sarhoşun büyüsü var bir süreliğine: Kokoreççi, turşucu, tatlıcı ve Payidar, üçayak oynuyorlar. Son vapura on dakika kala iskeleye geliyor Payidar, bir türlü karşıya geçemiyor ve Ebru'yu görmek için geç kalıyor, çok geç. Hüzünlü bir hikâye, yeri belirli olan tek hikâye, taşranın havasını taşımaması açısından da diğerlerinden ayrılıyor. Payidar'ın yer aldığı diğer bir öykünün mekanı kent olsa da alt-orta sınıfın taşrayı andıran yerleşimlerinden ötürü bu ilk öyküyü ayrı bir yere koyabiliriz.
Köstebek Sancısı'yla birlikte kırsala uzanıyoruz. Dükkanında oturan bir anlatıcı, sıkılıyor. Çocuğu geliyor, dondurmacının yaklaştığını haber veriyor. Birlikte çıkıyorlar, anlatıcının parası çıkışmadığı için utana sıkıla alıyor dondurmayı ve Tüfekçi Emmi nam dondurmacı tarafından kolundan tutularak dükkanına götürülüyor. İşkilleniyoruz, bir haller var. Büyük oğlan geliyor, babasına laf sokup gidiyor, adamın anarşi yüzünden okuyamadığını öğreniyoruz. Eşi geliyor, yemeği bırakıp gidiyor. Umursamıyorlar adamı, nedenini merak ederken anlatıcı kendisi dile getiriyor artık, gözleri görmüyor. Karanlığın içinde sürdürdüğü yaşamını kokularla ve seslerle biçimlendirmeye çalışıyor. Çizgileri belirli nesnelerin dünyasında bu kolay ama ertesi gün bir zıpçıktı tarafından su kenarında bırakılınca, üstelik suya girip yüzmeye başlayınca pusulası şaşıyor adamın. Toprağı kazan köstebekle bir tutuyor kendini, acı veren dünyadan uzaklaşmak için yüzüyor, durmadan yüzüyor, kayboluyor, boğulmaktan korkuyor ve sazlıklara tutunuyor, bağırıp çağırması para etmiyor. Parmağındaki yüzüğü çıkarıp suya bırakınca iyice kurtuluyor dünyadan, kendisini bağlayan hiçbir şey yok artık.

Minyatür Kale için iki ayrı anlatıdan bahsedebiliriz, biri evlatlık edinmek isteyen ailenin yaşadıkları. İki bölüm ayrılmış bu aileye, biri öykünün başlangıcını oluşturuyor. Devlet karşısında bireyin küçülmesini, ailenin ortadan kalkmasını daha iyi anlatan bir cümle bilmiyorum, hatırlamıyorum: "Birbirlerini hiç tanımayan insanlar kadar mesafeliydiler devlet kapısında." (s. 31) Sonuçta kadın okuma yazma bilmediği için evlat edinemiyorlar, memurun anlamadığı bir dilde konuşup uzaklaşıyorlar. Mesut bu yüzden bir süre daha yetimhanede kalıyor, ikinci anlatıda odak Mesut. İçeride nispeten acımasız bir ortam var, şiddete dair hemen hiçbir şey görmesek de çocukların psikolojilerinin bozulmaya yatkın olduğunu anlıyoruz. Bir iki olay var, bayramlarda çocuklara alınan oyuncak vakası mesela. Mesut kamyon istiyor, ölen babası çöpçü olduğu için. Bir de yurdun karşısındaki mezarlıktan gelen yumurta kokulu öcü var, neyse ki kadın okumayı öğrendiği için Mesut'la kardeşini evlatlık alabiliyorlar ki böylece hayalet mevzusu sonlanıyor.

Iskarpela, şiirlerini daktiloya çekmeye çalışan, bir yandan yayımlatmaya çalışan bir adamın hikâyesini içeriyor. Feride diye bir kargası var, pencereye geliyor, bu kargayla sonraki öykülerde karakterimizin paylaşıldığını belirten bir ayrıntı olarak belirecek. Neyse, adam şiirlerini gönderiyor ama basıldığını göremiyor, taşrada bir başına bir şeyleri oldurmaya çalışıyor. "Pek çok şey kayboldu bozkırda, pek çok şey bir daha bulunamadı." (s. 39) Ardından bir kırılma anı: Şiirlerini daktiloya çekecek arzuhalcinin bulmaca çözerken bilemediği bir soruyu cevaplıyor, arzuhalci de gidip uzun zamandır kullanmadığı diğer daktilosunu getiriyor ve şaire hediye ediyor. "Neredeyse koşarak gidiyor eve. Yatsı ezanı erken okunuyor kışın. Sımsıkı sarılmış, kucağındaki meşin çantaya. Toz kokusu genzini yakıyor. Birkaç satır bir şey yazacak, bozkırın yürekli abileri için." (s. 42)

Diğer öyküler okurun ellerinden öper. Her öykü belirli bir noktada başlayıp biten olayların iyi bir şekilde hikâyeleştirilmesiyle oluşturulmuş gibi bir izlenim yaratıyor, zaten son öykünün finali şu: "Gazetelerin üçüncü sayfalarından düşen adamlar gibiydik. 'Artık çıkalım,' demişti tüm öykülerden, hep beraber çıktık." (s. 125) Üçüncü sayfalara geri dönmüyorlar, öykülerden de çıkamıyorlar, anlatılmışlar bir kere. Okura da iyi kurgulanmış, meselesi olan bu güzel öyküleri okumak düşüyor. Kendi adıma utandığımı söyleyeyim, bir şeyler karalayan biri olarak bana sadeliğin ve hikâye anlatımının açtığı bambaşka yollar olduğunu hatırlattı Ayyıldız'ın öyküleri. Bazılarının sonları tatmin etmeyebilir ilk başta, anlatılanların daha iyi/vurucu bir sonu hak ettikleri düşünülebilir ama buna ihtiyaç var mı, sonradan düşününce pek de yok gibi geldi bana. Bir tek şey var, ilk öyküde karşımıza çıkan Payidar'ın karşımıza çıktığı başka bir öyküde Payidar eve geliyor, ışıkların yanmadığını görüyor. Koşar adım çıkıyor merdivenlerden, kapıyı açıyor, kafayı uzatıp bakıyor, eşiyle oğluna sesleniyor ama cevap yok. Sessizlikle bitiyor öykü, güzel ama evin bütün ışıkları yanıyor bu kez. Ya ben bir şey kaçırdım ya da bir hata var burada, bilemiyorum, neyse, ben keyifle okudum, Ayyıldız'ın metinlerini okumaya da devam edeceğim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yapraklar Evi
Anlatım tekniklerinin zenginliği açısından Köpekbalığı Metinleri'ni ve Kâğıt İnsanlar'ı hayli hayli aşıyor, bu ikisi gerçekten çok şenlikli ve oyunlu metinlerdir ama Yapraklar Evi gerçekten bir edebiyat olayı, muazzam iş. Metin hakkında internette zibilyon tane site ve tartışma başlığı var, insanlar hâlâ metnin içine saklanmış bulmacaları bulmaya ve çözmeye çalışıyorlar. Bakınız, daha en başta yazarının Zampano olduğu söylenen bir metinle karşı karşıyayız, ön sözün ve notların Johnny Truant'a ait olduğu söyleniyor üstüne, doğrusal bir anlatıda Truant metni sunduktan sonra kenara çekilir, dipnotlarda da arada bir gözükür ve anlatı da düz bir çizgide ilerlerdi ama ne Zampanò ne de Truant düzlükten hoşlanıyor. Truant'ın yazdığı bir giriş bölümüyle başlıyoruz. Adam kâbuslar gördüğünü söylüyor, kullandığı sayısız ilacın durumunu iyileştirmediğinden bahsedip metni ne şartlar altında bulduğunu ve nasıl düzelttiğini anlatıyor, tabii kendisine pek güvenemeyeceğimizi anlıyoruz bu girişten sonra. Kısaca şu, 1996'nın sonlarında Truant'ın arkadaşı Lude, yaşlı bir adamın öldüğünü ve evinin yerleşmeye müsait olduğunu söylüyor. Truant o sırada Hollywood'da dövmeci olarak çalışıyor ve Lude'la birlikte kadınların peşinden koşuyor, serserinin teki. Eve yerleşmeden önce Zampano'nun geçmişi hakkında bir şeyler öğreniyor: Adam tek başına yaşayan bir kör, çok yaşlı ve binanın bahçesinde durmadan geziniyor. Başka ne bir kimlik, ne bir sürücü belgesi, hiçbir şey yok. Bir de Lude'un gösterdiği yerden çıkan, zeminin altına gömülü kağıtlar, o kadar. Yüzlerce sayfalık bir metin. Posta pullarının, ilaç kutularının üstüne ve arkasına, sayısız kağıda, sayısız fotoğrafa yazılı kargacık burgacık, deşifresi zor, yırtılmış ve lekelenmiş zeminlere yazılmış onca deli saçması. Truant parçalar arasındaki ilişkileri anlamaya başlayınca metni yavaş yavaş ortaya çıkarmaya başlıyor, pencerelerini çivileyip kapılarını kilitleyerek sadece bu işle uğraşıyor bir süre sonra. Lude veya işvereni, kimse ulaşamıyor kendisine. Zampano'nun ölmeden bir gün önce bıraktığı notta metni yayımlayacak kişinin gelir konusunda tek hakim olacağı yazıyor ama Truant zaten kafayı kırmaya çok müsait bir adam olduğu için elinin para göreceği kısma ulaşamıyor ne yazık ki. Dipnotlardaki delilikleri hakkında da bir şeyler söylüyor, örneğin adını andığı pek çok kitabın uydurmasyon olduğunu söylüyor. Yaşamına ve metni bir araya getirirken başından geçenlere söylenecek bir şey yok, olabildiğince doğru. Bunun yanında dipnotların Zampano'nun asıl "oluşturduğu" metin olan Navidson Kaydı'yla pek bir ilgisinin olmadığını söylemek pek doğru olmaz, çevrilmesi gereken bölümler için vs. kadınların peşine düşen Truant'ın hikâyelerini dinleyeceğiz. İki farklı anlatı çizgisi olacak metinde, dipnotlarda Truant'ı izlerken asıl metinde Zampano'nun araştırmasını takip edeceğiz, tabii metnin içeriğini de hesaba katarsak Navidson Ailesi'nin başından geçen doğaüstü olayı da gözlemleyeceğimiz için üç farklı çizgi çıkıyor ortaya.
Truant girişi tamamladıktan sonra direkt ana metne geçiyoruz. Fotoğraf ve sinema arasındaki benzerlikle farklılıkların irdelendiği bölümden sonra kaydın niteliğine geçiyoruz. Pulitzer sahibi Will Navidson ve ailesi, çatırdayan birlikteliklerini kurtarmak için kırsalda bir eve taşınmaya karar verirler, taşınırlar ve evde garip işler döndüğünü fark ederler. Bu garipliğe gelmeden önce evle ilgili çekilmiş iki filmden, Miramax'in bu filmleri vizyona sokmasından ve görüntülerdeki olanaksızlıklar hakkında birtakım atıp tutmalarda bulunan uzmanlardan ve uzmanların demeçlerinden bahsedilir. Okur olarak bir evin ne ölçüde garipleşebileceğini görebilmek için hazırlanırız açıkçası, 1990'da ortaya çıkan filmin pek çok ödül aldığını ama Will'in ödülleri almak için ortaya çıkmadığını öğreniriz mesela. Aileden de bahsedeyim, Karen eş. Chad ve Daisy çocuklar. Metinde geçen bütün "ev"lerin maviyle yazıldığını da belirteyim, "house" olsa bile. Neyse, Karen ve Will arasında birtakım sıkıntılar var, Karen biraz sadakatsiz ve Will de işi gereği fotoğraf çekebileceği yerlere seyahat ediyor durmadan, dolayısıyla aile bağlarının tekrar güçlenmesi için bir başlarına kalabilecekleri sakin bir yere gitmeleri şart. Gidiyorlar, evin ölçülenden daha geniş olduğu ortaya çıkıyor. İçerinin ölçümüyle dışarınınki birbirini tutmuyor. Eve kameralar yerleştiriyor Will, aslında orada olmayan koridorları ve kapıları böylece kaydediyor. Evin tarihini araştırdığı zaman 1720'lerde inşa edilen evde yaşayanların başlarına pek bir şey gelmediğini görüyor. "Ev sahiden de ruhsal ıstırapların neticesiyse, bu netice orada ikamet edenlerin ıstıraplarının kolektif neticesi olsa gerektir." (s. 25) Evin bütün bireylerinde az çok ruhsal bir problem var, hayatları yolunda gitmiyor. Chad okulda sıkıntı çıkarıyor mesela, Karen ve Will arasındaki kopukluk malum. Tom var bir de, Will'in ikiz kardeşi. Araları hiçbir zaman çok iyi olmasa da birbirlerine saygı duyan insanlar, bilinmeyene birlikte yürüyecekler. Tabii bilinmeyenin pek çok tanımı olduğu için varlık ve yokluk konusunda birtakım açıklamalara girişiyor Zampano, metni sıklıkla bölüp bu tür açıklayıcı bölümlere yer verecek sonrasında da. Bir örnek, Heidegger'in varlıkla ve zamanla ilgili görüşleri, kavramları ve "tekinsizlik" üzerinden yarattığı felsefi parçalar genişçe bir bölümün içeriğini oluşturur. Olay örgüsü ilerler, maceraperest üç adam Will'in davetiyle meseleye dahil olurlar. İçlerinden birinin Karen'la öpüştüğünü görürüz, bunu Will de kayıt yapan kameralar vasıtasıyla görür ama eşini sevdiği için ve önlerinde çözmeleri gereken bir sıkıntı olduğundan ses çıkarmaz o sırada. Keşif Will'in orada olmayan koridorda ilerleyip geri dönmesiyle çoktan başlamışsa da profesyoneller metrelerce uzunluktaki ipleri ve tam teçhizatlı çantalarıyla koridora adım atar atmaz macera başlamış olur. Arada ontolojinin teolojik görünüşleri üzerine de güzel bir söylev okuruz. Varlık felsefesini içeren her bir filmi, metni ve zımbırtıyı düşünün, bir şekilde karşınıza çıkabilir. Hepsini saymayacağım, canavar gibi bölümler var. Neyse, kaşiflerin yaşadıkları hem çekim yapan kameralardan, hem de anlatıcı vasıtasıyla izlenir, dönüşümlü bir şekilde. Girerler, ilerlerler, inerler, çıkarlar, tırmanırlar, boşlukta salınırlar ve sonu bir türlü bulamazlar. İlk keşiften sonra bir ikincisine kalkışırlar, profesyonel adamların yavru kedilere döndüklerini görürüz ve üçü de orada bir şekilde "sıkışırlar", üstelik kışkırttıkları boşluk bir deliğe dönüşerek her şeyi içine çekmeye çalışırken Tom da hayatını kaybeder. Son olarak Will gider, tek başına. Bilinmeyenin anlamını bulmak istemektedir ama bilinmeyen aslında son derece bilinen bir şey olarak Will'in yaşamındaki amacın anlamsız olduğunu göstermek için onu yavaş yavaş siler, sonlarda. Yer çekimi kaybolur, beden kaybolur, düşünceler kalır ve en sonunda düşünceler de kaybolur. Temel hikâye bu, Truant'ın hikâyesi dipnotlarda akar, akar, akar. Kadınlarla kurduğu ilişkilerin yıkıcılığının yanında hapların ve metinle uğraşmasının etkisini de görürüz, yavaş yavaş kafayı yer. En sonunda akıl hastanesindeki annesinin mektuplarına yer vererek kendi anlatısına noktayı koyar. İki farklı anlatının kesiştiği bir nokta var mı, varsa neresi, o da okura kalmış bir şey. Bir yorum yapmak gerekirse Truant'ın düzenlediği metnin aslında kendisinin Yapraklar Evi olduğunu düşünebiliriz çünkü yapraklar duvarlar olarak belirebilir, insanlar aynı insan olarak belirebilir, sonuçsuz veya anlamsız bir çabanın insan üzerindeki yıkıcılığı pek çok metaforlar gösterilebilir. Ev, kitap, iş, hepsi bir yıkım metaforu olarak görülebilir, işin kolayına kaçarsak.

Hikâye çok kabaca bu, içinde sayısız oyun zaten var ve tek başına da müthiş bir metni çatabilir ama zeminin/sayfanın/grafiklerin/sözcüklerin kullanımı son katmanın gerçekliğini sağlamlaştırmış oluyor. Elimizdeki metinde yer alan birkaç çılgın şeye değineyim, örneğin Truant dipnotlarının bir bölümünde bir dünya isim sayıyor, sayfalar boyunca. Bazı paragrafların üzeri çizilmiş ve paragraflar kırmızıyla yazılmış. Truant dipnotlarında bunu yaptığı gibi kendi tasarrufuyla Zampanò'nun bölümlerini de karalayabiliyor, çizebiliyor. Bazı bölümleri aynaya tutarak okuyabiliyoruz, bazı bölümleri içlerinde yer aldıkları kutucukları takip ederek okuyabiliyoruz, bazı bölümleri kitabı yan, çapraz veya değişik açılarla tutarak okuyabiliyoruz, keşfin anlatıldığı bölümlerde karakterlerin yaşadıklarıyla sayfa kullanımının garipleşmesi, sözcükleri oluşturan harflerin aynı satırda yer almaması gibi durumlar ortaya çıkıyor. Düşülen bir bölüm varsa harfler alt alta geliyor örneğin, bir kapı açılmadan önce koca bir boşlukla karşılaşıyoruz, sayfada birkaç harf dışında hiçbir şey yok. Fotoğraflar, çizimler, Einstein'ın teorileri, kimya formülleri, uçsuz bucaksız bir bilgi yığını. Onca şeyi bir araya getirmek, eklemlerken kopmamalarını sağlamak gibi pek çok şey için yazara hayranlık duyulabilir. Gerçi yazar kim, düşünmekten yoruluyor insan. Danielewski herhalde.

Konusuyla, anlatımıyla müthiş bir metin bu. Okursanız halinde kurmacanın gidebileceği noktaların en uçlarından birini görmüş olursunuz, güzel olur.
Yanıtla
22
29
Destekliyorum  5
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uykulu Kuytu Söylencesi & Seçme Öyküler
Irving'in yedi öyküsü derlenmiş, en bilinenleri. Uykulu Kuytu Söylencesi'ni Sleepy Hollow olarak biliyoruz, şu kafasız süvari. Johnny Depp'in Ichabod Crane'i oynadığı uyarlaması en meşhuru, onun dışında başka uyarlamaları da var, çizgi filmleri falan, iki yüz yıllık bir öykü uyarlanabilecek her şeye uyarlanmış durumda ki ABD'den çıkan ilk büyük yazar olarak dünyanın dikkatini çektikten sonra Irving'in en çok bu öyküsü tutuluyor denebilir. Sözlü geleneğe yaslanan söylence anlatımının bütün özelliklerini taşıyor bu öykü, McKay'in "el yazması tekniği" dediği anlatım biçimi kullanılmış. İlk üç öykü bu türe giriyor, Diedrich Knickerbocker'ın evrakları arasında bulunduğu söylenen öyküler inandırıcılığı artırmak için mektupların, belgelerin arasından çıkarılmış gibi gösteriliyor. Romantik anlatının bir niteliği daha: "Her neyse, benim görevim ispat etmekten ziyade açık ve inandırıcı olmak maksadıyla olanları anlatmak." (s. 7) 18. yüzyılın sonlarında doğan Irving kendi döneminin sosyal ortamını öykülerine olduğu gibi taşımış, Hollandalıların yerleşim bölgelerindeki yaşamlar detaylarıyla anlatılıyor, doğa tasvirleri genişçe bir yer tutuyor üstüne, böylece yeni kıtanın coğrafi değil de sosyal keşfedilmemişliği bilinmeyenin korkusunu doğurmak için ideal bir ortam yaratıyor. Bitkiler ve canlılar olabildiğince özgür, insan elinin henüz o kadar da değmediği bölgelerde Kızılderililerin varlığı da cabası. Pek çok öyküde Kızılderililer için kutsal olan mekanlar veya yerleşim yerleri anılıyor, doğaüstü için başka bir temel. Stephen King'in bir övgüsü var arka kapakta, Pet Sematary'yi düşünürsek Irving'den çokça etkilendiğini söyleyebiliriz. Neyse, Tappan Zee adı verilen bir bölgeye yerleşiyor Hollandalılar, ehlileştirdikleri hayvanlar ve ekip biçtikleri topraklar önlerinde uzanıyor ama bazı karanlık noktalara yaklaşmıyorlar, yeni kıtadaki eski toprakların bazı bölümleri onlar için gizemini koruyor. Uykulu Kuytu denen bölge örneğin, bir varlık tarafından ele geçirildiği söyleniyor ve civarından veya içinden geçen insanların düşle gerçek arasında bir yerde sıkıştığından bahsediliyor. Kızılderililerin zamanında burada ayin yaptıklarına veya ilk yerleşimcilerden Alman bir doktorun toprağı büyülediğine değinildikten sonra Uykulu Kuytu'nun Başsız Süvarisi'yle karşılaşıyoruz, yine bir söylence olarak beliriyor, oralarda takılıp insanları huzursuz eden bir hayalet. Bağımsızlık Savaşı sırasında başının bir top mermisiyle kopmuş, hayaleti oralarda geziniyormuş, böyle şeyler. Oralarda yaşayan insanlar başka yere taşınsalar da Uykulu Kuytu'nun zihinlerindeki varlığı sürüyormuş, mektubun yazılmasını bu etkiye borçluyuz.

Ichabod Crane'in soyadı "turna" demek, kırsallığını yitirmeye yüz tutmuş dünyanın bir parçası. Öğretmenlik yapan, ince uzun bir adam. Neşeli biri, kadınları güldürmesinin yanında o dönemde kıtanın kuzeydoğusunda, Salem'de patlak veren cadı avının bir parçası, ironi. Cotton Mather'ın yazdığı İngiltere'de Cadılığın Tarihi adlı metni iyi biliyor, "bilge bir insan" gibi görünüyor. O zamanda bilgelikten kasıt bu, toplumun normlarına uyduramadığı kadınları yok etme biçimi de denebilir. Vahşet ama bu vahşetten hiç bahsedilmiyor, konu kafasız kardeşimiz. Ichabod on sekiz yaşındaki öğrencilerinden birine aşık oluyor, kızın etrafında dört dönmeye başlıyor ama güçlü bir rakibi var, Brom Van Brunt. "Yumruk Brom" olarak da biliniyor, arkadaşlarıyla birlikte bölgenin asayişini sağlayan bir adam. Tabii olarak aynı kıza tutuluyor o da, Ichabod'dan haberdar olduğu için kinleniyor ve sağda solda adamı iki seksen uzatacağını söylüyor. Bir ziyafette karşılaşıyorlar, insanların anlattıkları hikâyelerden doğaüstü bir şeylerle karşılaşacağımızı sezebiliyoruz. Sonuçta Ichabod mekandan çıkıyor, atına atlıyor ve öcülü bölgenin civarından geçiyor. Aklında dinlediği hikâyeler var, ödü kopuyor gecenin bir yarısı. En sonunda kaçınılmaz sonla karşılaşıyor, Başsız Süvari tarafından takip ediliyor ve fırlatılan kafa kendisine isabet edince düşüyor. Karanlık.

Sonrası yine söylentiler. Başsız Süvari'nin Yumruk Brom olabileceği fikri bir kenarda duruyor, Ichabod'un akıbeti hakkındaki söylentiler de duruyor bir yerde. Anlatıcı kesin bir sona bağlamıyor hikâyeyi, yarıda bırakıyor.

Rip Van Winkle da bir klasik. Yirmi yıl sonra uyanan adam üzerinden zaman karşısında Amerikan toplumunun değişimi anlatılıyor, özeti bu. Yine bir kadın düşmanlığı var, adamımızın eşi çok konuştuğu ve huzur vermediği için kötü kadın konumunda. Can sıkıcı. Neyse, yine o döneme dair bir dünya detay, Van Winkle'ın birtakım askeri kahramanlıkları, cömertliği, hayırseverliği, erkek güzellemesi kısaca. Bir gün eşiyle tartıştıktan sonra evden çıkıyor işte, yolda karşılaştığı bir adamın sunduğu içkiden içiyor ve Uykulu Kuytu benzeri ilginç bir yerde uyuyakalıyor. Uyandığı zaman eve geri dönerken fark ediyor ki her şey değişmiş. İnsanlar İngiltere'ye bağlı değiller artık, özgürlüklerini kazanmışlar, bir dünya şey değişmiş. Kendisini soruşturduğu zaman bir genci gösteriyorlar, orada duruyor işte, kendisi. Oğlu aslında, zamanın nasıl geçtiğini o zaman anlıyor. Yeni bir yönetim altında insanlar daha coşkulu ama oğlunun uyuşukluğu da dikkat çekici, belli bir kesimin sadece yaşamak için çabaladığını, siyasi olaylarla pek ilgilenmediğini düşündürüyor. Fantastik bir öykü, The Twilight Zone'dan Evil Dead'e kadar pek çok yerde görebiliriz verdiği esini.

Lanetli Ev, Knickerbocker'dan son öykü. Manhattaoe (günümüzde Manhattan) civarında yaşanan birtakım olaylar. Bir ihtiyarın hayaletlerle haşır neşir olması ve öbür tarafa göçmesiyle ilgili kısacık bir öykü. Şeytan ile Tom Walker geliyor ardından, hırslı bir adamın zengin olmak için Şeytan'la anlaşma yapması aslında sıkça işlenmiş bir mesele, dörtyol ağızlarında yapacağı anlaşma için bekleyen insanlardan Faust'a pek çok örneği var. Bu öyküde Tom Walker adlı karakterin Şeytan'la yaptığı anlaşmayı görüyoruz, adam bir korsanın gömdüğü paraları Şeytan'ın yardımıyla bulunca hemen tefeciliğe başlıyor, milletin kanını emiyor, birçok yuvayı yıkıyor, insanları intihara sürüklüyor. Yaşlandıkça yaptığı şeylerden uzaklaşmaya başlıyor, kiliseye gidiyor, yanında İncil taşıyor falan. Şeytan memnun değil tabii, bir yolunu bulup adamı çekip götürüyor en sonunda. Kapitalizmin doğuşuna dair bir öykü olarak da okunabilir, manası çok derin.

Kalan öyküler de benzer atmosfere sahip. Bir ateşin başına oturup anlatılacak öyküler, halk hikâyelerinden beslenmiş ve yazıya geçerken korkutuculuğu azalmamış. Şahane.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cehennemlik Yürek
Hellraiser çocuk aklımızı bir temiz almıştı, ziyade olsun. It'in İnterStar'da gösterildiği zamanlardı, ilk versiyonu, şu dört beş saat süreni vermişlerdi, beş yaşındaydım ve kapı gibi bir travmam olmuştu, süper. It'i lisede tekrar tekrar okudum, tam metni çıkınca onu da okudum bir güzel ama Barker'ın metni için beklememiz gerekti. Nihayetinde İthaki el attı, Türkçeye kazandırdı metni, süper ama çeviride ve düzeltide sıkıntılar var ne yazık ki. En azından kitap dağılmadı bu kez, yapıştırıcıyı değiştirmişler sanırım. Düzeltiye bir iki örnek vereyim: "(...) bir siluetin sendeleyerek çıktığını girdi." (s. 98) Tamam diyoruz, geçiyoruz ama başka bir şey var bu kez: "Hem de bir önce direnmeliydi." (s. 102) Dost Körpe'yi Cthulhu'ya sardığım zamanlardan beri severim, çevirilerinden ötürü çok eleştirildiğini gördüm, hiç denk gelmemiştim ama nispeten kötü bir çevirisine denk geldim sanırım. Sadece bunlar değil, metin genel olarak iyi ama sözcük tercihleri yer yer can sıkabiliyor. Bu sıkıntılar tansiyonun yükseldiği bölümlere denk gelmiyor, o açıdan yine iyiyiz. Bu arada It Chapter Two'nun gelmesine az kaldı, oradan sardım. Fragmanda Bev yirmi yedi yıl sonra eski evine gidiyor, orada yaşayan yaşlı kadınla konuşurken kadın bir ara donmuş gibi kalakalıyor öyle, işte bu tür şeyler lazım artık. "Hö!" deyip korkutmamalı film, amorf insanlı veya beklenmedik işlere girmeli. Neyse, Barker'a gelelim. Barker'ın bu romanının atmosferi tam Rawhead Rex işi, öykülerindeki hava var burada, o yüzden uzun metinlerinden çok daha iyi bence. Gerçi onların olayı başka, daha epik bir anlatının metin boyunca sürdüğü eserler onlar, yine şahaneler ama gerilim ve korku arıyorsanız Cehennemlik Yürek'e bakacaksınız. Pornografik cinsellik daha en başta beliriyor, üstelik dehşet anının tam orta yerinde, Barker'ın imzası gibi bir şey bu. Öte dünyaların varlıkları iyi kurgulanmış, tasvirleri ve diyalogları başarılı. Çürük ete geçirilmiş zincirler, eriyen kaslar, kukuletalı varlıklar, çeşit çeşit. Bunların yanında kurguda aksayan birkaç yan var ama ben yine bodoslamadan dalayım da yeri gelince söylerim. Frank'le başlıyoruz, bir kutuyu açmaya çalışıyor. Pandora'dan esinlenilmiştir herhalde, kutudan çıkanlar insanlığın sefilliğini zirveye çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlar çünkü. Kutunun üzerinde birtakım butonlar var, mekanik bir işlemi başlatmak için bulmaca çözer gibi bulmak gerekiyor bu butonları. Frank buluyor ve kutuyu açıyor. Bu ilk bölümde kutu detaylarıyla anlatılıyor, işte kutu açılınca ne oluyor, ortam bir anda nasıl tekinsizleşiyor, böyle şeyler. Frank hayatından pek memnun değil, zevk peşinde koşup dünyaları kazanarak kaybetme konusunda ustalık devrini de yaşadıktan sonra bildiği dünyadan sıkılıp bambaşka dünyaların izini aramaya başlıyor, böylece Lemarchand'ın kutusu geçiyor eline. Kutuyu kendisine satan antikacının dediğine göre eğer açabilirse kutudan doğaüstü güzellikler çıkacak, bilmem ne. Frank nihayetinde açıyor zamazingoyu ve çan sesleri duyuyor, bir sürü çan. Oda kararıyor, ışıklar sönmeye yüz tutuyor derken odada birkaç figür beliriyor. Biri hangi şehirde olduklarını soruyor, farklı zamanlar ve farklı mekanlar arasında Frank'in bahtına düşüyorlar. Gash Tarikatı'nın varlıkları, biraz Lovecraft havası var. Antikacıyla Frank birçok günlük karıştırmışlar onları çağırabilmek için, Gilles de Rais'nin ve Bolingbroke'un yazdıkları üzerinde çalışmışlar ve oradalar işte, Frank'e ne istediğini soruyor biri. Frank haz istediğini söylüyor ve yine Barker'ın temel izleklerinden biri olan psikolojik şiddet baş gösteriyor. Adam bu konuda çok başarılı, bir örneği öykülerinde de var, arkadaşını kaçırıp bir mekana kapatarak palyaço kılığındaki bir işkenceciye dönüşen ve arkadaşını delirten adamın olduğu öykü muazzam bir şey. Frank de delirmek üzereyken bölüm sona eriyor, başka bir bölüme geçiyoruz.
Julia ve Rory çıkıyor karşımıza, Frank'ten kalan eve taşınıyorlar ve yerleşmekle uğraşıyorlar. Rory, Frank'in bir iki yaş küçük kardeşi, abisi gibi delifişek değil, aklı başında ve makul bir adam. Julia'yı seviyor ama Julia sevmiyor onu, evlenmelerine saatler kala Frank'le sevişip adama aşık olan Julia için Rory sevdiğini düşündüğü bir adam, fazlası değil. Frank yine ortadan kaybolunca adamı unutacağını sanıyor ama eve girer girmez bunun mümkün olmadığını anlıyor, sanki Frank oradaymış gibi. Frank gerçekten de orada ama başka bir boyutta, Tarikat bedenini ve ruhunu ele geçirmiş durumda, sonsuz bir işkenceye maruz kalıyor Frank, kendi evinde ama cehennemde aslında. Gittiğini düşünüyorlar, sonuçta Frank ne zaman başı sıkışsa arazi olduğu için normal bir durum. Rory'yle arasını bozmamak ve Julia'dan kurtulmak için gerçekten gitmişti Frank, artık sonsuza kadar orada. Çan seslerini duyuruyor Julia'ya, tabii Julia hiçbir şey anlamıyor en başta, sadece Frank'i görmek istediğini düşünüyor. Rory'nin deyişiyle "bok gibi" davranıyor eşine, adama bir çöpten fazla değer vermiyor. Detaylı bir şekilde anlatılıyor bu, Julia'nın kafayı kırması için temel oluşturuluyor böylece. Bu sırada Kirsty'yle tanışıyoruz, Rory'ye tutuk bir kadın. Julia'dan pek hazzetmiyor, Julia da Kirsty'yi küçümsüyor tabii ama işler sarpa sarınca küçümsemekle hata ettiğini anlayacak. Julia'nın dönüşümü konusunda sıkıntı olduğunu düşünüyorum, ayrıntılı bir şekilde anlatılmıyor bu, Frank'e yardım etmeye başlamasının altındaki sebepler biraz havada kalıyor. Çan sesleriydi, kokuydu derken en sonunda Frank'le -Frank'e benzer bir şeyle de denebilir- karşılaşıyor, adamdan geriye çürümüş etten ve kastan başka pek bir şey kalmamış ve leş gibi kokuyor üstelik. Julia'yı kullanıp tekrar bir bedene bürünmeyi düşünüyor, bu güzel. Julia kayıtsız şartsız uyuyor adama, herhangi bir büyü yok, hayati bir tehlike yok, sadece aşk var ama aşka dair de pek bir şey görmediğimiz için Julia'nın Frank için barlardan düşürdüğü erkekleri eve getirip boğazlarını kesmesi, Frank'in bu insanlardan beslenmesini sağlaması kurgu içinde uçuklaşıyor. Doğaüstü bir varlık var karşımızda, elalemin etini budunu yiyerek, kanını içerek kendi boyutuna dönmeye çalışıyor, iyi işlenmemiş bir aşk bu varlığa destek olmak için yeterli mi? Bilemiyorum, biraz yavan geldi bu. Çok hızlı ilerliyor anlatı, belki biraz daha uzun tutulup daha fazla açılsaymış daha iyi olurmuş. Neyse, Julia eve çağırdığı adamların boğazlarını kesiyor ve hiç kimse kendisini arayıp sormuyor. Kestiği bir adam başka bir yerden geldiği için hemen merak edilmeyebilir ama ilk adamı da mı soruşturmuyorlar, orası muamma.

Öyle böyle derken Rory bir haller olduğunu anlıyor, Julia daha bir rezilleşiyor çünkü. Kirsty'den Julia'yla konuşmasını rica ediyor, sıkıntıyı anlayabilirlerse problemi de çözebilirler. Bu cinayetler işlenirken Kirsty eve geliyor, Frank'le ve öldürmekte olduğu adamla karşılaşıyor. Frank bir bedene tam olarak kavuşmamış, yine de insanüstü bir gücü var. Kirsty'yi kıtır kıtır yiyecek diye beklerken kutu çıkıyor ortaya, Kirsty kutuyla adamı yaralayabildiğini görüyor ama yeterince güçlü değil, Frank tam Kirsty'yi doğrayacakken kutuyu dışarı atıyor kadın, sonra o hengamede kaçıyor hemen, ağır yaralandığı için hastaneye yatırılıyor. Buradan sonrası ilginç, yine bir Barker alametifarikası diyelim. Hemşirenin biri kutuyu Kirsty'nin yanına bırakıyor, Kirsty kutuyla oynarken kilitleri açıyor ve Tarikat, "Cenobite" denen tipler bu kez kendisine musallat oluyorlar. Kirsty'nin kutuyu bilerek açıp açmadığı önemli değil, bunun daha önce de gerçekleştiğini ama durumun önemli olmadığını, Kirsty'nin her türlü ayvayı yediğini söylüyorlar. Kirsty düşünüyor, Frank'i onlara vermesi karşılığında canının bağışlanmasını istiyor. Kabul ediyorlar. Burası da ilginç, Frank'in ellerinden kurtulduğu sırada ne yaptıklarını, kaçılan mekanın özelliklerini hemen hiç görmediğimiz için gizem öylece kalıyor. Neyse, Kirsty eve geri dönüyor, Rory'le Julia'nın mutlu mesut takıldıklarını görüyor. Sonra Rory batırıyor işi, Frank olduğu ortaya çıkıyor adamın. Rory'yi öldürmüşler, derisini Frank "giymiş". Yine bir çatışma, Tarikat müdahale etmiyor buna. Kirsty merak ediyor bunun sebebini, ölmek üzere çünkü. Sonra aklına bir fikir geliyor, Frank'e adını söyletiyor. Tarikat o zaman ortaya çıkıyor, anlaşmanın tamamlandığı söyleniyor ve Frank geldiği yere götürülüyor. Her şey bittikten sonra evden çıkan Kirsty, kutunun üzerinde Julia'yla Frank'in yüzlerini görüyor, sayısız hayaletle birlikte acıdan haykırıyorlar. Son.

Julia başarıyla kurulmuş bir karakter değil, karikatüre benziyor açıkçası. Frank iyi, zaten delirmiş bir adamdan kardeşinin derisini yüzmesini bekleyebiliriz. Rory de şapşal aşık olarak kurmacadaki görevini başarıyla yerine getiriyor. Kirsty'nin hımbıllıktan kahramanlığa geçişi de biraz problemli ama yine de iyidir.
Barker sağlam korkutuyor yine, elden gelsin. Korku filmi izlerken elinizi yüzünüze siper ediyorsanız tam sizlik bir metin.
Yanıtla
7
6
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kıyamete Bir Milyar Yıl
Kaku'da görmüştüm ama fikir onun değilmiş, yine meşhur başka bir bilim adamına göre üç tip uygarlık var. I. Tip deneni bulunduğu gezegenin bütün kaynaklarını kullanır hale gelen, başka gezegenlere zıplamaya hazır uygarlık. II. Tip sanırım bulundukları sisteme yayılan, koloni faaliyetlerine girişeni, III. Tip kara deliklere bodoslamadan dalar hale gelen türden bir şey, evreni istediği gibi eğip bükebiliyor falan. Entropiyi etkileyebiliyor muydu hatırlamıyorum ama kontrol altına alabiliyordu sanırım. Aslında kilit nokta bu, zira Strugatski Biraderler bu mesele üzerine kurmuşlar anlatıyı. Romanda I. Tip'e geçebilmek bile mümkün gözükmüyor. Kaku'ya göre biz 0,8'de falanız, yüz yıla kadar eşik atlayacağımızı söylüyor Kaku. Atlayabilecek miyiz? Biraderler öyle bir olay örgüsü kurmuşlar ki bu atlayış mümkün olmuyor. Araştırmaları engelleyen bir dünya saçmalık çıkıyor ortaya, evrenin kendini gizleme çabası ve bilimsel gnostisizmin önüne çekilmiş koca duvar düşündürüyor, fantastik olayların fantastik sebepleri olmalı. Bilim insanları için kabul edilemeyecek bir şey, düştükleri ikilemde can çekişmeleri bundan. Meşhur usturaya göre birçok cevaptan akla en yatkın olanı kabul edilir ama o cevap doğaüstünden başka bir sonuç sunmuyorsa rasyonel düşüncenin neferleri bu durumda ne yapabilir? Bir: Daha fazla veri toplayıp analize girişir ve daha derin bir bataklıkta debelenmeye başlar, işin içinden bir türlü çıkamaz, sayısız varyant başka varyantlara yol açar, sonsuz bir zincirin halkaları teker teker çözülür ama sonu gelmez bu işin, deliliğe kadar yolu var. Bir sonuca vardı diyelim, matematiğin son noktası. Ted Chiang'ın bir öyküsünde geçiyordu, matematiğin "son noktası" ulaşılabilir bir yerde, matematikle kafayı bozmuş bir kadın bu noktaya ulaşıyor ve hayatının anlamı bir anda ortadan kayboluyor. Eşiyle arası bozuluyor, aile dağılma noktasına geliyor, yaşamın anlamı ortadan kalkıyor, kişisel bir felaket. Varlık sayılara sıkıştırılmış durumda ve sayıların ulaşabileceği son nokta hiçlik, o halde ortadan kalkılacak. Muazzam bir öykü. Monokl ikinci bir Chiang kitabını basacakmış yakınlarda, duyunca çok sevindim. Neyse, iki: Bütün inançlar ve olgular bir kenara bırakılarak fantastiğe yeni baştan yaklaşılacak, belki de formüle edilebilir bir fantazya düşüncesi bilimsel paradigmayı ele geçirecek, farklı disiplinlere kapı aralanacak. Bu gerçekten fantastik ama anlatının temelinde bu var zaten, karşı karşıya gelinen fantastik bir olgu için mevcut bilim bir çözüm üretemiyorsa elde iki seçenek kalıyor, ilki uyum sağlamak ve ikincisi deliliğe doğru koşmak, kızgın kumlardan serin sulara atlamak gibi.
Bilimkurgu demek zor, bilim felsefesiyle şahane bir şekilde oynanan felsefi bir roman denebilir. Mesele "homeostatik evren" denen nanenin entropik ayarlarla oynanmasını engellemesinden doğuyor, en azından bazı karakterlerin görüşleri bu yönde. Bilim adamlarının paranoyadan paranoyaya koşmalarını izlemek oldukça sinir bozucu, bir o kadar da eğlenceli. Ted Chiang bunu okuyup esinlenmiş midir acaba, araştırmam lazım. Neyse, bölüm bölüm ilerliyoruz ve her bölümün başlığından ayrı olarak "Parça I", "Parça II" şeklinde ayrılmış bölümün içeriği. Sanki yıllar sonra ele geçirilmiş kayıtlar tasnif edilmiş gibi. Evet, o gün son iki yüzyılın en şiddetli(?) temmuz sıcağı kimseye nefes aldırmazken, Malyanov biraderimiz bilimsel araştırmalarını rahatlıkla sürdürmek için eşini ve çocuğunu uzaklara yollamışken Kalyam adlı kedisinin miyavlamasına şaşırıyor, daha o sabah mama verdiğini düşünüyor ama önceki günün sabahıymış aslında, günleri karıştıracak kadar kafası karışık bir adam Malyanov, ilk çatlağı bu noktada görüyoruz. Malyanov tamirciye telefon ediyor, kendisini sürekli yanlış numaraların aramasından yakınıyor. Defalarca aramış ama bir tamirat, düzenleme yapılmamış. İkinci çatlak. Kapı çalıyor, yiyecek ve içeceklerle dolu bir kutu teslim ediliyor kendisine. Eşi göndermiş, zorlukla geçinmelerine rağmen böyle lüks bir harcama Malyanov'un canını sıkıyor, üçüncü çatlak. Bu aslında şey, Ömer Seyfettin'in bir öyküsü vardı, mermer yontan bir adama dair. Adam çekici indirirken hiç şaşırmadığını, kırk yıldır tek bir hata bile yapmadığını söylediği anlatıcının gazabına uğruyordu, benzer bir şekilde. Anlatıcı, adamın evine hindi mi ne gönderiyordu, mermerciyle eşi kavga ediyordu bu yüzden, ertesi gün de mermerci o sinir bozukluğuyla çaat diye kırıveriyordu mermeri, aynı dalga. Tek fark, adamın kafasını karıştıran tek etken anlatıcıyken burada koca evrenin musallatlığı. Neyse, Malyanov çalışmayı sürdürmeye çalışıyor, formüllerine gömülüyor, telefon çalıyor. Vayngarten, kendisi gibi bilimsel işlerle uğraşan arkadaşı. Uğrayacağını söylüyor, Malyanov'un ne üzerinde çalıştığını öğreniyor, kapıyor telefonu. Malyanov delirdi delirecek, iki dakika oturup çalışamıyor. Telefon konuşması bitmek üzereyken Malyanov'un kapısı kırılırcasına çalıyor, Lida geliyor. Malyanov'un eşinin kuzeni olduğunu söylüyor ve sözde eşinden gelmiş bir mektubu kanıt olarak gösteriyor. İşler iyice içinden çıkılmaz bir hale geliyor, parodi gibi. Aklı gidiyor Malyanov'un, eşini aldatmayacağını düşünüyor ama Lida çok güzel bir kadın, çalışma yalan oldu tabii. Bunlar olurken Lida'yla veya Vayngarten'le konuşmaları sırasında birtakım toplumsal meselelere değiniliyor hafiften, örneğin Küba'daki devrim hakkında birtakım gevezelikler, kendi ülkelerindeki bilimsel hiyerarşi, devlet kurumlarının müdürleri, müdür adayları, bilimsel çalışmaların önem sıralamaları, bu tür meseleler üzerinde birtakım gevezelikler yapılıyor ve yine kapı, bu sefer karşı komşu Snegovoy. Bilim insanı o da, söylemeye gerek yok. İki horozla ilgili bir fıkra var, birkaç karakter tarafından anlatılıyor, rahatsız edilmenin izleği olarak görebiliriz bunu.

Petroviç çıkıyor ortaya, Malyanov'un üzerinde çalıştığı projenin grafiklerinden birini eline alıp grafiğin aslında bölgedeki suç oranının yükselişini yansıttığını söylüyor. Bilimsel verilerin birbirinin yerini tutarak temelsizliğe, en azından şüpheciliğe yol açmaya çalıştıklarını görüyoruz, işler bu noktadan sonra tesadüfle açıklanamayacak ölçüde karışmaya başlıyor, arka arkaya çalan kapılar, telefonlar, bitmek bilmeyen ziyaretçiler eşzamanlılık açısından makul ama bu veri olayı ipi koparıyor. Malyanov bir açıklama bekliyor Petroviç'ten, adam bir şeyler biliyor ama söylemek istemiyor başlarda. Yeterince sıkıştırıldığı zaman dili çözülüyor: Uzaylılar. Zeki bir yaşam formu insanlığın ilerlemesini istemediği için işlerimizi sabote ediyor. Vayngarten kendi başından geçen çalışamama hikâyesini anlatıyor sonra, birtakım adamların ortaya çıkıp durumu anlattığını, çalışmalarını yok etmesi gerektiğine dair ısrar ettiklerini söylüyor. Kayboluyor kızıl kafalı adam, bir anda ortaya çıkıp Vayngarten'in kafasını karıştırıyor ve pencereden uçup gitmiş gibi yok oluyor. Mantıkla açıklanamayacak olaylar herkesin başına geldiği için neler döndüğüne dair beyin fırtınasına girişiyorlar. Dokuzlar Birliği denen gizemli bir örgüt olduğunu söylüyor biri, gizemli bilgeler gezegendeki bütün bilimsel başarıları kopyalayıp öğreniyorlar. İnsanların kendilerini yok etmemeleri için uğraşmaları da ikinci görevleri, böylece karakterlerin başlarına gelen garip olayların sebeplerini de öğrenmiş oluyoruz ama bu da mitik bir hikâye, ortada çok fazla bilinmeyen olduğu için fantastik bir durumun ortasında kalıyorlar ama Veçerovski nam bilim insanı, yaşadıklarının aslında hiç de ilginç olmadığını söylüyor. Analiz edilecek bir şey yok, üzerine düşünülecek bir şey de yok, yaşamın kendi olağanlığı içinde yaşadıkları son derece doğal. Bir alıntıyla bitireyim, kurmacaya da yaslanan bir bakış açısıyla:

"'İnsani bu, fazla insani,' dedi Veçerovski. 'İnsanlığın, kâinatı çözmenin eşiğinde olduğunu gözlemlediler, rekabetten korkarak onu durdurmaya karar verdiler. Böyle mi?'
'Neden olmasın?'
'Çünkü bu bir kurgu. Parlak ve basit kapaklı, ucuzcularda satılan bir kurgu. Bir ahtapota smokin giydirmeye çalışmak gibi. Ve öylesine bir ahtapota da değil, aslında hiç olmayan bir ahtapota...'" (s. 104)

Son bir şey: Malyanov'u izlerken bir anda Malyanov'un gözünden görmeye başlıyoruz her şeyi, anlatım değişiveriyor. Bunu meselenin çözümlenmesi sırasında entropik-bombastik bir değişimin gerçekleştiği şeklinde yorumlamak, ne bileyim, biraz zorlama gibi gözüküyor. Zaten Strugatski Biraderler pek bulaşmıyorlar böyle oyunlara, düşük ihtimal bu. Metnin orijinaline de bakamıyorum, Rusça bilseydim bakardım. Böyle de bir şey var, ilginç. Çeviride bir haller olmuş galiba.Evet, bilim-evren-insan üçgeninin ele alındığı iyi bir metin bu, Biraderler on numara beş yıldız.
Yanıtla
8
13
Destekliyorum 
Bildir