Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Artistlik Yapma & Yönetmenlerle Oyuncular Arasındaki Yaratıcı Mücadeleler
Çok temelde sosyal ilişkileri anlatıyor bu metin. Oyuncuların ve yönetmenlerin sanatçı kişiliklerinin çatışmaları bir yana, bir insanla iletişim kurmanın yolları, anlayış, empati, bu tür şeyler var. Mesela oyuncuyuz, oynayacağız, setteyiz. Çekimin öncesinde ve sonrasında karşılaşacağımız onca sıkıntı var, örneğin rolü daha iyi oynamak için birtakım yönlendirmelere ihtiyaç duyuyoruz ama yönetmen bizi pek sallamıyor. Hitchcock yönettiği bir oyuncuya ilham olarak maaş çekini düşünebileceğini söylemiş, bunun işimize yarayacağını söyleyemeyiz. İyi bir oyuncu olsak bile işler yolunda gitmeyebilir, iyi hissetmeyiz, bir sürü aksilik olur, o halde kimi yardıma çağıracağız? Ghostbusters! Yönetmenin işidir bu. Karakterle bütünleşemedik, kostümümüz tam oturmadı, birtakım şımarıklıklar peşinde koşacağız, hepsi yönetmenin uğraşması gereken işleri oluşturuyor. Çeşit çeşit oyuncu ve yönetmen olduğu için sayısız çatışma gerçekleşiyor, yönetmenler ve oyuncular kovuluyor, stüdyo para kaybediyor ve filmi askıya alıyor. Milyon dolarlar harcanıp bir problemden ötürü yıllarca dağıtılmayan filmler var üstelik, çekimler bittikten sonra işler ters gidebilir. John Badham deneyimli bir yönetmen olarak psikolojiden ekonomiye pek çok açıdan bir filmin oluşum aşamalarını inceliyor, odağı oyuncu-yönetmen ilişkileri olsa da prodüksiyon sürecini etraflıca ele alıp merakımızı dindiriyor, süper. Kendisi Saturday Night Fever'ın ve daha pek çok filmin yönetmeni, Emmy'ye aday gösterilmiş ve filmlerinin Oscar adaylıkları var. California'da bir sanat okulunda profesör olarak çalışıyor, yönetmen ve oyuncu yetiştiriyor. Birlikte çalıştığı isimler arasında Laurence Olivier, Johnny Depp, Mel Gibson, Kevin Costner, Richard Pryor ve John Travolta gibi ünlü oyuncular var. Bir dünya hikâyesi de var, film yapım aşamalarının yer aldığı bölümlerde görüştüğü oyuncu ve yönetmen arkadaşlarından, kendi deneyimlerinden yola çıkarak sağlıklı bir çekim sürecinin nasıl olması gerektiğine dair anlattığı hikâyeler ilgi çekici. Kaprisli oyuncularla giriştiği mücadeleler, şirket yöneticilerinin durmadan sıkıştırması falan, yönetmenliğin pek de akıllı insan işi olmadığını gösteriyor. Oliver Stone'a göre sonradan öğrenilen bir iş değil bu, yönetmenin her şeyi görebilmesini sağlayan niteliklerle doğmuş olması gerekiyor. İyi bir yönetmenin tabii. "Şu soruların cevaplarını aramaya çalıştık: Bir oyuncu prova sırasında veya rolünü oynarken yönetmenden ne duymak ister? Yönetmen ne yapar da oyuncu yabancılaşır? Bir oyuncunun yönetmenden asla duymak istemediği şeyler nelerdir?" (s. 24) Craig Modderno, metnin eş yazarı gazeteci, oyuncularla ve yönetmenlerle yapılan röportajları kendisine borçluyuz sanırım. İzlenimlerini kısaca aktarıyor o da, dediğine göre piyasada insan olarak iyi veya kötüler var. Paul Newman ve Woody Allen şeker gibi insanlarmış mesela, hatta Allen benim ayıla bayıla izlediğim Take the Money and Run çekilirken Modderno'ya iş de vermiş, helal. Kötülere bir örnek, Friends'in Chandler'ı, Matthew Perry. "Onunla ilgili doğrudan edindiğim izlenim, bir ünlü olarak ilk ortaya çıktığında dosttan çok düşman edinmekten hoşlandığı yönündeydi." (s. 30) İnsanların cevabını merak ettiği sorulardan biri: "Gerçekte nasıllar?" Modderno oyuncuların yaşamları hakkında bildiklerini anlatmaktan çekinmiyor, gerçi onun sesini Badham'ın yönetmenlikle ilgili araştırmasının arasında deresinde duyuyoruz ama metni tamamlayıcı bir işlevi olduğu için duyabiliyoruz. Bir şey daha, Cary Grant'in Modderno'ya söylediğine göre uçak Grant'e söylenenden çok daha alçaktan geçmiş, oyuncunun korkusu daha doğal olsun diye. Hitchcock'la Grant yakın arkadaşmış, yönetmenin oyuncuya nazı geçmiştir ama günümüzde ayağı burkulduğu için yönetmenine dava açan oyuncular varken böyle bir şeye cüret etmek zor.
Her bölümü ele almayacağım, ilginç meseleler üzerinden gidiyorum. Film çekmenin hiç kolay olmadığına dair bir örnekle başlıyor Badham, 1977'nin Mart ayında, gece yarısı, -12 derecede bütün ekip hiçbir şey yapmadan bekliyor. 22 yaşındaki John Travolta kendisini karavanına kapatmış, sahnesinin çekimi var ama çıkmıyor dışarı, herkes öylece duruyor. Badham genç bir yönetmen, ne yapacağını bilmiyor. Bir yıl öncesinde yine benzer bir durum var, Richard Pryor öylece duruyor, Badham'dan özür bekliyor. Karar anları, setin disiplini o an bozulabilir ve yönetmenin ne yapacağını bilmediği anlaşılırsa herkes kafasına göre davranmaya başlar. Badham işi öğreniyor ama işten önce insan ilişkilerini öğreniyor, hatalar yaparak. Pryor bir sahnenin çekimi sırasında can güvenliğinin tehlikeye girmesi sonucu özür dilenmeden çekime devam etmek istemiyor, John Travolta canlandırdığı karakterin yürüyüşüne taktığı için karavanından çıkmıyor, boşa geçen her an yapımcılar için maddi zarar. Yönetmen şutlanıp yerine bir başkası getirilebilir, sonuçta oyuncuyla yönetmen arasında bir seçim yapılacak olsa yönetmen uğurlanır, yeri hemen doldurulur. "Asla oyuncularınızla ölümüne mücadele etmeyin. Kazanamazsınız. Kazansanız bile bunu yanınıza bırakmayacaklardır." (s. 58) Badham geri adım atmak istemiyor, bir şekilde Pryor'la uzlaşıp çekimleri sürdürüyor ama Travolta'yla en azından o sahne için anlaşamıyor, adamın dublörünü yürütüyor ve köprüden aşağı attırıyor. Dediğine göre Saturday Night Fever'daki efsane sahnede iki farklı kişi yürümüş bu yüzden. "Bir mizanseni asla, asla, ama asla en başta oyuncunun katılımı olmadan sahnelemeyin." (s. 53) Travolta'nın mevzusuyla alakalı bir şey. Önce Travolta oynar, sonra dublör Travolta'ya uyum sağlar, tersi her türlü sürprize açık.

Yönetmenin nasıl davranması gerektiğine dair tavsiyeleri var Badham'ın, özgüvenli davranmayı öğrenmek bunlardan biri. "Kararsızlık yönetmenin Waterloo'sudur." (s. 65) Oyuncuları yönlendirmeyi bilmek, repliğin nasıl okunması gerektiğini söylememek gibi pek çok öneri konusunda tanınmış isimlerin deneyimleri küçük ve renkli bölümlere sıkıştırılmış. Mel Gibson, Oliver Stone, Martin Sheen, Kurtwood Smith gibi isimler sinemaya ve insana dair edimlerini paylaşıyorlar, mis. Tavsiyeler arasında bazıları var ki deneyimlemeden edinmek zor, örneğin çıplak sahneler. "Başınızı kaldırıp çatı kirişlerine bakmayı unutmayın. Şişman bir ekip elemanı aniden doksan basamak yukarıdaki asma platforma çıkıp bir elektrik bağlantısını kontrol etmesi gerektiğini söyleyebilir..." (s. 80) Bir oyuncuyla veya set elemanıyla yakın ilişkiye girmemek de başka bir tavsiye. Cinsel münasebet olur, başka bir şey olur, çekimin doğal havasını mahvedeceği için bu da her tür sürprizi doğurabilir. Bunların yanında ana başlıkların oluşturduğu bölümlerin sonlarında o bölümlerde anlatılanların özetlendiği maddelere yer verilmiş, hap bilgi. "Şöyle edin, böyle yapın" gibi.

Yönetmenin etki derecesi. Oyunculara dönüt vermek gerekiyor, mutlaka. Gevşemeleri sağlanmalı. Oyunculuk dersi alınsa çok iyi, oyuncuların psikolojisini bilmek lazım. Gary Busey, yönetmenlerin üniversitede psikoloji dersi almaları gerektiğini söylüyor bir yerde. Oliver Stone da gerçekten başarılı bir yönetmen olmak isteyenlerin oyuncunun bakış açısından bakmaları gerektiği fikri üzerinde duruyor. Yetiştirilme tarzı, eğitim, eğilimler, göz önünde tutulacak pek çok veri var, hepsi değerlendirilmeli ve oyunculara bu değerlendirmelerin sonucuyla yaklaşılmalı. Yoksa karavana kapatıyorlar kendilerini falan, bir dünya iş. Rol dağıtımı ve provalar esnasında setin genel havası ve gidişatı belirlenmiş oluyor, yönetmenin yapması gereken tek şey elindeki malzemeden en iyi sonucu çıkarmak. Çekimden önce prova yaptırıp yaptırmamak kendisine kalmış ama bazı oyuncuların provaya ihtiyaç duymamalarını da anlayışla karşılamak gerektiğini söylüyor, örneğin Robert De Niro prova yapmazmış pek, böyle büyük bir oyuncuyu prova yapmaya zorlamak akıl dışı bir iş olur. Woody Allen yetenekli oyuncuları çok az provayla bir sahnenin içine atarmış mesela, çekim başlayınca kendisi dışında bütün oyuncular panik içinde olurmuş. Anlaşılıyor, Allen'ın filmlerinde herkesin serseri mayın gibi dolandığını sezebiliriz, Allen dışındaki herkesin. Sinatra da prova yapmayı sevmezmiş, "doğuştan provalıymış" kendisi. Yönetmenler için istisnai oyuncular var ve huy keşfi yönetmenin en iyi becerdiği iş olmak zorunda, yoksa daha en başta oyuncularla çatışmanın önü alınamıyor. Steven Soderbergh şöyle demiş: "'Oyuncular bir şeyi biliyor gibi göründükleri zaman çenemi kapamayı ve yoldan çekilmeyi yaşayarak öğrendim. Rol dağıtımını doğru yapmışsanız ve sahne yapısal olarak temelde başarılıysa, onların canını fazla sıkmamalısınız. Bir şeye takılıp kalmalarına neden olmayın ve çok iyi yaptıkları bir şeye dikkatlerini çekmeyin, çünkü bir daha asla çok iyi olmayacaktır.'" (s. 180) İltifat ayarı oyuncunun ayarı demek, denge kurulmalı.

Badham'ın oyuncularından istediği üç şey var zamanında gelmek, replikleri bilmek ve karakterin geçmişiyle hedeflerini bilmek. Bunların dışında oyunculardan istedikleri konusunda detaylara iniyor, mesela oyuncuyu çekime hazır hale getirmek için "anne bakışı" dediği bir şeye başvurmayı tavsiye ediyor. Oyuncuların şamar oğlanı olmaktansa kovulmanın daha iyi olduğundan bahsediyor, öz saygıyı yitirmektense filmden şutlanmak çok daha iyi. Korkulmaması gereken bir şey aynı zamanda, kötü olduğu kadar iyi yanları da var bunun ama yine anlayış giriyor işin içine, Natalie Wood örneği mevzuyu açıyor. Wood bir filminin çekimini saatlerce durdurmuş, oynamayı reddetmiş. Neden? doğru ruh haline girebilmek için Jungle Gardenia diye bir parfüme ihtiyaç duyduğunu belirtmiş. Şoförler araçlarına atlamışlar, bu parfümü aramışlar, bulmuşlar ve getirmişler. Çekimler kaldığı yerden devam etmiş sonra. İstediği hamburger gelmeden çekime başlamayacağını söyleyen oyuncu için yapılacak pek bir şey yok, kameranın yanındaki sopanızı elinize alın.

Böyle. Sırf sinema dünyasındaki ilginç olaylar için bile okunabilir ama Sennet'ın kamusal insanını düşündüğümüzde, eh, her gün karşılaştığımız maskelerle iletişim kurmanın veya kurmamanın yollarını da gösteriyor bir açıdan.

Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ankara-İstanbul Karatreni
Dört yıldan geriye kalan bir şey yok, Bostancı'ya uğrayan tren dışında. 5 Nisan 2001 Perşembe, Ahmet Erhan trenle İstanbul'a gelmiş, Ankara'yı sıla olarak göremiyor ve bir tanecik bavulla çıktığı yolculuğun bitiş noktasını kestiremiyor, bunda votka-soda karışımının tükenmesi de rol oynuyor. Bu neden aklımda, saati bilmiyorum ama eğer sabahsa okulu asıp sahile giden birkaç çocuğun yanından geçti Ahmet Erhan, bu yüzden. Çocuklardan birinin şairden haberi olacak ama henüz değil, on üç yaşındaki çocuğun -öğretmenlerini de pek sevmediği için- kırk üç yaşındaki adama şöyle bir bakıp geçmiş olabileceğini düşününce... Anlam henüz oluşmamış, bu yüzden ıskalanan bir şey de yok. Yine de bir burukluk. Hayranlık olmasa üfürükten bir durum aslında, muhtemelen hiç görmedim Ahmet Erhan'ı ama... Yirmilerime kadar bilmedim, sonrasında şiirlerini baş ucumdaki rafa yerleştirdim, kitaplar açılıp kapanmaktan yıprandı. Bilgi'den çıkanlar. Sonra başka metinlerine baktım. Dört yıl önce okumuşum bunu, yine geç ama metinlerin zamanı var mı, yoksa büyücünün söylediği şeyi metinlere de uyarlayabilir miyiz? Erken veya geç değil, her metin zamanı gelince okunur. Tekrar okumuyorum da notlarımı kurcalıyorum, Ahmet Erhan'ın sözlerini hatırlıyorum ama bu sefer kanepemdeyim, uzanmışım, arada başımı kaldırıp denizi izliyorum. Filyos'tayım, bahar gelmiş. Proust'a göre okuduğumuz ânı dondururuz, geri dönmek için nirengi noktası haline gelir. Geri dönüyorum ama her şey dışarıda, sadece sözler var. Bir de şiir, başta. İstanbulin giyinmiş, kendinden soyunmuş adam, "kâbusu türkî" sürüyormuş, kuğulu park'ta unutulmuş bir olta varmış, bütün harfler küçükmüş. Erhan'ın bıraktığı izleri takip ederek gezeceğim Ankara'da, bir daha ne zaman gidersem. Yakındır. "Öncelikle Ankara, nostaljisi olmayan, ama kendine sürekli olarak nostalji iklimi yaratmaya çalışan bir kenttir." (s. 5) Ankaralı bir arkadaşım zaten döneceğini bildiği bir yer için özlem duygusunun oluşmadığını söylemişti, belki de başka bir şehre yeterince maruz kalınmadığı zamanlar için doğrudur bu, onun dışında Erhan'ın izlenimlerine bakmaya devam ediyorum, edebiyatın kendi gettosunu yaratmak zorunda olduğunu söylüyor, Ankara'yı bu bağlamda değerlendiriyor. Devletle münasebet çok yoğun olduğu için Ankaralı yazarların yaratıcılığını besleyen en büyük kaynak, Erhan'a göre devletle karşılaşma konumları. "Devletimizin sarsılmaz gücü, öncelikle Ankaralılar üzerinde sınanır." (s. 6) Üç şairin bir araya gelip dergi çıkartmaktan söz ettikleri başlıca yer Ankara'dır, karşı konum oluşturma güdüsünden ötürü. Devletin adım atamayacağı bir düzlemin özleminden ötürü belki. İstanbul'la Ankara kıyaslanıyor sonra, İstanbul'un pratikliğinin yanında Ankara'nın "fazla teorik kaldığını" söylüyor Erhan, kişisel özlemlerinden de bahsediyor arada: "Bana gelince, Özdemir İnce ile Piknik'te bir (ya da on) kadeh votka içmeyi özledim. Doktor Ercan'ın Anıttepe'deki evinde Ah Kavaklar'ı dinlemeyi. Selim'le Büyük Express'te bir bardak bira eşliğinde foça fındık yemeyi... özledim. Rüyalarımız bile işgalde artık." (s. 11)
Başka bir bölüm, şiir üzerine düşünceler. Şiir üzerine konuşmak doğruca eleştirinin çözümleyici mantığına götürür, şairin şiir üzerinden konuşmasıysa yorumların yorumuna yol açar. Şiir insanın en gerçek, dolaysız ve özlü eylemlerinden biri. Şiirin tarihi, insanlığın tarihi. Şiir bir uzlaşma çabası, nihayetinde uzlaşamama durumu. Yunan tragedyaları iyi vatandaş olmanın özelliklerini belirlemek için yazılmışken Baudelaire bu meseleyi bambaşka bir yere taşımış. Toplumsal sorumluluk kısmına bu noktadan bağlanıyor mevzu, Erhan'a göre toplumsal ilişkiler dili belirliyor ve dil bu yolla bireyselleşiyor. "Şair, toplumun öncüsü değil, o toplumda yaşayan, o toplumun sancılarını duyan biridir yalnızca." (s. 21) Servetifünun'dan itibaren şiirimizin kısa bir değerlendirmesi geliyor sonra, noktalık düşünceyi alıp bitireyim: "Şiir, bu çağın yıkımına karşı insani düzlemde bir alternatif olmak zorundadır." (s. 24) Başka bir bölümde 1950'den sonra kuşaklardan değil, birtakım anlayışlardan söz etmek gerektiğini düşünüyor Erhan, Türkiye'de şiir gündeminin her on yılda bir yapay kuşaklandırmalarla, ayrımlandırmalarla değiştirilmek istendiğini iddia ediyor. Şiirin hayatla kurduğu anlam ilişkisini değerlendirme biçiminden kaynaklanıyor bu, şairin vicdan sahibi olup olmadığına dair tartışmalardan yola çıkarak Mehmet H. Doğan'a ulaşıyoruz, 1980'lerin şiirinin bireye hitap etmemesine dair bir düşünceye karşı çıkan Doğan, o günlerde o tür şiirlerin yazılmadığını söylüyor. Erhan'a göre bireyin/şairlerin hayat karşısında yetersiz kalmaları yüzünden kopukluklar ortaya çıkıyor, şiir veya okur kendini yalıtılmış, anlam delgiciliği sonucunda eline hiçbir şey geçmemiş halde buluyor. Şiirin başkaldırması gerektiğini söylüyor Erhan, yeni anlamlarını ve biçimlerini yaratmalı, yaşamı yakalayabilmeli, şiir ancak bu şekilde varlığını sürdürebilir.

Kırkayak Takvimi. Düşünce parçaları. Octavio Paz'ın ölümü, gazetede. Şiirleri aranıyor evin içinde, bulunamıyor. Sait Maden çevirisi, tünel kazmak pahasına bulmak istiyor Erhan. Sarhoşluğu en ayık hali. Bütün memelilerden nefret ediyor. Telefonu artık çalmıyor, yalnızca yürümek istiyor. "Bir çocuk örtüldü üstüme sanki." (s. 45) En büyük devrimci hareket yürümek. Odaya doğması istenen sazlı-sözlü güneş. Sonrasında deneme-günlük parçaları geliyor, emlakçıların doğurduğu sıkıntılardan bir evi terk etmenin hüzüncüne uzanan konular, yaşam parçaları. Sayısal Loto, at yarışları. Alkol bağımlılığı, Erhan'ın üzerinde incelikle durduğu konu. Doktora gidiyor ve öğreniyor ki bağımlıların en fazla %3'lük kesimi alkolü tamamen bırakabiliyormuş, b*ku yediğini düşünüyor. Alkolsüzlüğe katlanamayacağını düşünüyor. Alkolden kurtulabilse de Türkiye'den kurtulamayacağını düşünüyor, aslında arada pek de bir fark olmadığı için alkolden de kurtulmuyor. Xanax güncesi için sayısal bir şema hazırlanmış, her gün belli bir mg. ve uyuşukluk. Alkol kullanmamak gerekiyor, alkol kullanmayacaksa o hapları neden yutuyor? Nedenler ortadan kalkınca veya birbirine karışınca her şey olağanlığında sürüyor. Ankara günlerinde oluyor bunlar, Dikimevi'nden Bahçelievler'e bir otobüs. Dikkat, alkol var!

Sonrası anılar. Ankara'ya ve 1970'li yıllara dair, toplumsal vicdanın izini süren, kısılmışlığın yarattığı bezginliğin hissedildiği. Metin ve Nebahat Altıok, Ataol Behramoğlu, Özdemir İnce. Altıok'un Bingöl günlerinde biriktirdiği acıların Erhan'daki yansımaları. En sonda Deniz için bir bölüm. Erhan'ın oğluna yazdığı mektup değil, günce değil, bir iletişim çabası. Babalığın ne olduğunu hissettiğimi hatırlıyorum bu bölümü ilk okuduğumda, ben bir babaya hiç sahip olmadığımdan, olur da baba olursam çocuğuma neler söyleyeceğimi Erhan'dan öğrendiğimi düşünmüştüm. Fikret Kızılok ve Ahmet Erhan, babalığa dair iki önemli figür. Davranışlarını bilemiyorum ama sözlerinde öyle ağır bir sevgi var ki... Son bir detayla bitireyim, Deniz'in doğduğu gün Erhan'ın "kadim dostu, can arkadaşı" Doktor Ercan (Kesal) oradaymış, doğumhanede anneyle ve oğulla ilgilenmiş, uzunca bir süre.

"Sana babalık yapmama izin vermediler. Bu bir suçlama değil. Pek çok şeyin olduğu gibi, baba olmanın da acemisiydim ben. Ama bu dünyada bunu bana öğretecek bir tek insan vardı, o da sendin." (s. 134)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okült, Cadılık ve Büyü Resimli Tarih
Tarihi didiklerken canavarlarla yetinmiyor Dell, her çeşit inancın ve söylencenin peşinden giderek ezoterik gruplardan kitlesel çılgınlıklara kadar pek çok olayın ve oluşumun izini sürüyor. Av büyüleriyle başlayan büyücülük zaman içinde dinlerin ve mitolojinin de mevzuya dahil olmasıyla öyle bir çatallanıyor ki her birini takip etmek mümkün değil, bu yüzden Batı'nın ve Doğu'nun belli başlı meselelerinden pek uzaklaşamıyoruz, söz gelişi Eskimo büyüleri veya inançları yer almıyor bu incelemede. Yer alanlar da yeterli gerçi, elimizin altında oldukça zengin bir kaynak var. Bol resimli. Dell ele aldığı büyü âlemini ilk bölümde örnekliyor biraz, mesela Çin'in Batı'ya Yolculuk adlı destanından Sun Wukong var, kendisi bir maymun, sihirli asasıyla mucizeler yaratıyor. Kral Arthur hikâyeleri var, haliyle Merlin ve Druidler, Keltler, Stonehenge falan, böyle gidiyor olay. Kara büyü, ak büyü, çeşit çeşit. Ben yine madde madde gideceğim, metnin yapısına uyuyorum. Bölümler kısa ve çok sayıda başlık var, ilgimi çekenleri alayım buraya.
* Büyünün kaynağının tıp olduğuna inanılıyor.
* Büyü, tanrıya dua etmeden veya ona sığınmadan doğaüstü yollarla dünyayı anlama ve etki etme yolu olarak tanımlanıyor. Tabii tanrının buna ses çıkarmayacağını düşünmemeliyiz, kimi dinlerde büyü yapmak yasak. Gücün tanrıdan geldiğine inanılmış, eh, büyü yapmak tanrının cebinden bir şey aşırmak olarak görülebilir. Yunan mitolojisinde büyü o kadar baskılanmamış, aynı zamanda inanç işlevi de gören Roma mitolojisinde büyüye ve ilahi güce yer verilmiş. Kadim Mısır'daysa ibadet ve büyü birmiş, kafalarına göreymiş.
* Dilin gücü. "Ad bahşetmek" diye bir şey var, isimlerin büyülü özellikler taşıdığına inanıldığı için ad öyle herkese söylenmezmiş bir zamanlar. Daha da ilginç bir şey, "gramer" sözcüğü büyü kitaplarını tanımlamak için kullanılan "grimoir" sözcüğünden türetilmiş, etimolojik olarak akraba bu sözcükler, öyle bir bağ var yani. Okumak ve yazmak geçmiş zamanların nadir yeteneklerinden olduğu için herkesin büyü yapamayacağı düşünülürmüş, matbaayla birlikte bu durum ortadan kalkmış. Cadı avlarını düşünün. Sözcük bilgisi, mecaz anlamlar, şifreli mesajlar 15. yüzyılda okült merakında patlamaya yol açmış ve Rönesans'la birlikte Hürmasonluk ve Gülhaççılık çıkmış ortaya, öncesinde MS ikinci ve dördüncü yüzyıla tarihlenen Hermetica varmış. Hermes Trimegistus'un başrolde olduğu bir dizi diyalogdan ibaret olan bu metin, Batı'da büyücülüğü başlatan metin olarak görülüyor. Hermes Trimegistus da dikkat çeken bir karakter, Hermes normalde Mısır tanrısıyken Romalıların Mısır'ı işgaliyle birlikte mitolojilerin eklemlenmesi sonucu yarı tarihi yarı mitolojik bir karaktere dönüşmüş. Rönesans'la birlikte mevzu bahis metin büyücülüğün el kitabı haline gelmiş, Aydınlanma Çağı'nda büyünün okült tarafından çok gözbağı ve el çabukluğu dikkat çekmeye başlayınca da yavaş yavaş etkisini yitirmiş ama büyü hiçbir zaman ortadan kaybolmamış. Biçim değiştirerek bilinmeyene doğru yayılmaya devam eden bir gelenek bu, bilimin ilerlemesiyle birlikte bilinmeyen çok küçük bir alana hapsolmuşsa da her çağ yeni büyüsünü yaratıyor, yaratmaya devam ediyor. Bu arada birkaç bilim insanının ilginç yanları ele alınıyor, Isaac Newton sıkı bir okültistmiş ve "uzaktan etki"nin sihirli bir şey olduğunu varsaymış. Arthur C. Clarke'ın meşhur sözünü biliyoruz, anlamlandıramayacağımız kadar gelişmiş bir teknolojinin veya bilimsel olgunun büyüden hiçbir farkı yok. James George Frazer büyünün hiçbir zaman bilim olmadığını, sanat olduğunu söylemiş. Asıl lafı Freud söylemiş gerçi, kelimelerle büyünün başlangıçta bir olduğunu ve kendi zamanında bile kelimelerin büyü gücünü kaybetmediğini dile getirmiş. Yaşlı Plinius büyünün İran'da icat edildiğini iddia etmiş. Bereketli Hilal civarındaki icatların haddi hesabı yok gerçi, temeli sağlam bir iddia bu ama bir "icat" olarak yaklaşırsak. Av resimleri ilk medeniyetlerden binlerce yıl öncesine dayanıyor yoksa. Tabii eldeki verilere göre konuşmak lazım. Bu kısım biraz karanlık.

* Sümer kültüründe ak ve kara büyü var. Babillilerin astroloji ve astronomi bilgisini Mısırlılar miras alıyor, bilginin kökenini Thot'a dayandırıyorlar. Kutsal kitaplarda Mısırlıların büyüyle olan münasebetleri varmış, kanıt orada. Bir de şey, bu cadı avları sırasında yakalanan insanların suya atılma olayı Babillilerden geliyormuş. Gerçi zina yapan kadınlara da aynı muameleyi yaptıklarını hatırlıyorum, nereden hatırlıyorum, sanırım Seks ve Ceza'dan. Batmayanlar cadı oldukları gerekçesiyle yakılıyormuş, batanlar da, eh, batıyormuş. İki türlü de ölüm var işin ucunda. Süper bir yargılama biçimi gerçekten. Zerdüştlük ele alınmış, Eski Mısır büyüsü anlatılmış. Ka tanrıların ruhlarının etkinleştirilmesiymiş, büyünün temeli. Stephen King'i anıyoruz hemen. Eski Ahit'te büyü anlatılıyor, bablar üzerinden. Kral Süleyman, kadim Çin büyüleri, muskalar ve tılsımlar, asalar, otuz iki kısım tekmili birden.

* Yunan ve Roma büyüleri. Eski Yunan, büyü kavramını Mısır'dan, Mezopotamya'dan ve Doğu Akdeniz kültürlerinden çarpmış bir güzel. Büyü ve din arasında ayrım yapmak kolay değilmiş o zamanlar, Platon'dan alıntılarla anlatılıyor. Roma'da ars magica daha bir gizemli. İç organlardan fal bakma gibi olayları var adamların. Büyü kanunlarla yasaklanmış dönem dönem, en sonunda MS dördüncü yüzyılda tamamen yasaklanmış. Hıristiyanlık varken büyü ne ola zaten. Yahudi gizemciliğinin ve Kabala'nın ortaya çıkışı da bu dönemlerde. Golem kültü çok daha geç bir zamanda, 12. yüzyılda ortaya çıkıyor. En bilinen yansıması Frankenstein'ın Canavarı olabilir.

* Kuzey büyüleri, en sevdiğim. Ben bu İrlanda'dır, İskandinavya'dır, oraları çok sevdiğimden oranın mitolojiyle ve büyüyle ilgili meseleleri ilgimi çekti. Druidlerden ilk olarak Julius Caesar'ın Britanya'yı fethetmesinden sonra bahsedilmiş, Romalılar bu arkadaşların kökünü kazımasalardı iyiymiş. Plinius özellikle bahsediyor bu insanlardan, ökse otundan, bir çok şeyden. Büyücülük Galler-Kelt geleneklerinde önemli bir yere sahipmiş, Kral Arthur efsaneleri bu büyücülük işlerinden doğmuş. Merlin'e ayrılmış bir bölüm var, söylencenin kaynağı ve etkileriyle ilgili heyecan verici bilgiler var.

Günümüze kadar geliyor mevzu. Japon diyarlarının büyüleri, Arapların hokus pokus işleri, Crowley, Houdini, pek çok adam, kadın, inanç, folklorik iş. İlgililer göreve, bu metin okunsun. Resimlere bakılsın, günümüzde Stonehenge civarında yapılan ritüel anmaların fotoğrafları incelensin. Güzel bir kaynak.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Canavarlar & Garip Yaratıklar Kitabı
Öcüler ve ecinniler, umacılar ve çarşamba karıları, alkarısı ve Esikhulu, her türlü canavarın başımızın üzerinde yeri vardır. Bilinmeyene duyulan korkudan doğmuşlardır, biraz da ihtiyaç sonucu icat edilmişlerdir, hikâyelerin temelini oluşturmaları bakımından insanoğlunun gereksindiği boşluk doldurma eylemini mükemmel bir şekilde yerine getirirler. Aziz George'un ejderhayı öldürmesini ele alalım. Adam mızrağı saplıyor, iki seksen uzatıyor mahluku. Öncesinde Mikail'in böyle bir girişimi var, Aziz George'un önceli. Ne yapıyor bunlar, kötülüğü alt ediyorlar. Kötülüğün somut bir biçimde tezahür edebileceğini imliyorlar. Tanrı'nın gücüyle her zorluğun üstesinden gelinebileceğini gösteriyorlar. Cesur olunması gerektiğini işaret ediyorlar. Bir sürü çıkarım yapılabilir, ejderhanın tarihi gelişimini, mitlerden dinî meşguliyete kadar aldığı yolu bilirsek oradan da başka hikâyeler çıkarırız, o da başka. Sonuçta bunlar lazım olmuş, ötekiyle mücadelenin nesneleri durumuna gelmişler. Plinius'a göre Hindistan'da ve Etiyopya'da çok acayip yaratıklar dolaşırmış, barbarların diyarlarının ötelerinde çok acayip varlıklar cirit atarmış, böyle yazmış adam. Bin beş yüz yıl boyunca onca neslin gerçekliğini oluşturmuş adam, coğrafi keşiflerden sonra salladığı ortaya çıkmış ama bir "öteki kültürü" oluşturmuş sonuçta. Günümüzde dünyanın keşfedilmemiş hiçbir yeri kalmadı, Amazon ormanlarının derinliklerinde henüz gidilmemiş yerler olduğu söyleniyor ama, işte, Dünya bu kadar yani, haritalarda gördüğümüz kadar. Uzaya bakıyoruz artık, bilinmeyen bilinene dönüşünce hemen başka bir bilinmeyen uyduruyoruz. Bilimkurgunun yükselişini buna bağlayabilir miyiz, bilinmeyenin -kozmik ve bilimsel bilinmeyen- hayali keşfi çok cezbedici, tam kurmacalık.
Borges'in Düşsel Varlıklar Kitabı'yla birlikte okunabilir, iki metin birbirini besler. Borges'in varlıkları Dell'inkileri hacamat edecek kadar çok ama Japon diyarlarındaki varlıklar işin içine girince eşitlik sağlanabilir. Japonların sayısız canavarı var, adamlar tapınaklarını bu canavarlar için dikip esenlik diliyorlar, canavarlara ve kendilerine. Çin'de ölülerin dünyasıyla yaşayanların dünyasının sınırlarının pek belirsiz olduğunu okumuştum bir yerde, Japonya'da da canavarlarla insanlar aynı dünyada yaşıyorlar sanki. Çok acayip kültürler. Dell kısa kısa vermiş bilgileri, canavarların tasvirlerine daha çok yer ayırmış. Bazı resimler, gravürler vs. tanıdık gelecek, korku ve gerilim kitaplarının kapaklarında karşılaştık çoğuyla. Bazılarını hiç bilmiyordum, korkuttu açıkçası. Bir iki tanesini sallarım buraya. Ben de Dell gibi kısa kısa geçeyim, hatta maddeleyeyim ama önce kaynaklar. Mitoloji tabii. Ekhidna hamile kalıp Orthros'u, Kerberos'u, Hydra'yı ve Khimaira'yı doğuruyor. Hesiodos'un Theogonia'sından bu. Yazıldığı tarihten yüz yıl önce de Homeros'un metinleri derleniyor, orada da bir dünya yaratık var. Batı'nın ilk kaynakları bunlar, Doğu'da işler biraz daha önce başlıyor, Behemot'u ve Livyatan'ı ele alalım, Eski Ahit'ten başlatabileceğimiz kültürde doğaüstü yaratıklar var. Sonrasında Yeni Ahit'in etrafında oluşan hikâyeleri de düşünürsek elde bir dünya yaratık olur, pek güzel. İşe yarıyorlar demiştim, şöyle: "Düzen ve kaos arasındaki, iyi ve kötü arasındaki kavga tanrılar ve canavarlar aracılığıyla somutlaştırıldı." (s. 7) Söylenceler elle tutulur bilgiler vermese de o zamanın insanlarının böyle bir şeye ihtiyaçları yok zaten. Aslında günümüzde de pek bir şeyin değişmediğini söyleyebilir miyiz, insanların nelere inandıklarını düşünürsek pek garip gelmez bu. Uçan Spagetti Canavarı'ndan yerel öcülere kadar gelen güncel bir canavar popülasyonu var, bunlar insanları bir arada tutan hikâyeleri oluşturuyorlar. Edebi yansımalarına da bakabiliriz, Frankenstein'ın icadı bize tanrıların seviyesine ulaşamayacağımızı söylüyordu, binlerce yıllık hikâye aslında bu, Babil Kulesi'ni de ucube bir yaratık olarak göremez miyiz? Dr. Moreau'nun ucubelerini de buraya koyuyorum.

* En başa dönelim, İÖ 14000'de Fransa'nın güneybatısındaki mağaralara çizilen şekiller. Büyü için kullanıldıkları söyleniyor, hayvanların kolaylıkla ele geçirilebilmesi için. Pek detaylı değiller, Mısır'da ortaya çıkıyor detaylı olanları. Anubis mesela, korkutucudur. Hindu tanrıçası Kali korkutucudur, amacını yerine getirir. Bu canavarların çoğu korkutucu aslında, "iyi bir öteki" pek işlevsel olmayacağı için dehşet verici varlıklar olarak düşünülmüşler. Aztekler Quetzalcoatl'ı yaratmışlar, yılan tanrı. Tlaloc'tan deli gibi korkulurmuş, coşmasın diye insanlar kendi çocuklarını boğarlarmış. Kaostan doğan yaratıklar bu taraflara daha yakın. Hesiodos'a göre düzenin sağlanmasından önce Erebos ve Nyks'in ürünü olan Khaos terör estirmiş, güçler dengelenene kadar. Babil tanrıçası Tiamat kaosun ilk tanrılarından biri olabilir, Marduk tarafından öldürüldükten sonra bedeni ikiye ayrılıyor, gökyüzü ve yeryüzü oluşuyor. Süper denge.
* Şeytanlar ve iblisler. Cin ve şeytan uzmanları, psikoposlar, dinle meşgul kim varsa kötülüğü biçimlendirmeye çalışmışlar. Meleklerinkine denk bir hiyerarşi oluşturulmuş, Gaiman'ın Sandman'indeki ortamı bilenler hemen canlandırabilir ortamı. Cin ve şeytan tümenleri varmış, sayıları milyonlardan yüz milyonlara kadar çıkabiliyormuş. Hıristiyan ikonografisinde örnekleri görülebilir. Kıyamet tablosu siparişi alan bir sanatçı işe kesinlikle canavarlarla başlıyormuş. Canavar çiziminin ustasının Hieronymus Bosch olduğunu söylüyor Dell, gerçekten de Bosch'un eserlerine bir bakarsanız, bakmayın ama. Ben çok korkan biriyim, şu vakitte hayatta bakmam. Yani şimdi, çok affedersiniz, şu yandaki nedir ya. Bu Bosch'un değil tabii ama en az onun yaratıkları kadar korkunç bir şey var, Japon diyarlarından bir sanatçının eseri. Binlerce öcüden biri, sanki bir ürünün reklamını yaparmış gibi. "Öcülüğümü çocuk kafasına borçluyum. Çocuk kafası, vazgeçilmeziniz." Neyse, Şeytan'ın birçok yüzü geliyor sonra. Beelzebub "sineklerin efendisi" anlamına geliyormuş, Golding'in romanından biliyoruz gerçi. Deccal ismi Kitabı Mukaddes'in Vahiy Kitabı'ndan geliyormuş. Şeytan adı çok eski, "davacı" veya "hasım" anlamlarını karşılıyormuş. Kuyruğu, keçi bacağı, elinde tuttuğu zamazingo falan zaman içinde ortaya çıkıyor, aşama aşama. Dileyenler Jeffrey Burton Russell'ın metinlerine bakabilirler, orada Şeytan'ın tarihi uzun uzun anlatılmış. Burayı açtığım zaman üfürmeye onlarla başlamıştım galiba, hatırlamıyorum şimdi. On yıl olacak ben buraya düşeli, az kaldı.

* Büyülü canavarlar. Bazıları direkt büyü sonucu ortaya çıkıyor, bazıları kendiliğinden büyülü. Simyacılar minyatür insan yapmaya çalışmış, sonrasında golem vakası ortaya çıkmış, Yahudi üretimi. Android asker üretseler adını kesin Golem koyarlar. Bunların koruyucu oldukları da düşünülmüş bir zaman ama denize düşen yılana sarılır misali. Mesela Pazuzu şeklinde yapılmış muskalar takarlarmış eskiden, Huwawa'dan korunmak için. Daha kötü bir kötüden korunmak için daha az kötü bir kötüden medet umulmuş. Medusa'nın başı tapınaklara falan asılmış, bunun dışında pek çok öcüye atfedilen nesneler sağa sola yerleştirilmiş, asılmış.

* Ejderhalara geliyoruz. Doğu'da dört ayaklılar, Batı'da iki. İsviçre'nin bir zamanlar bu yaratıkların yurdu olduğuna inanılmış, 17. yüzyıla kadar. Alman muadili Lindwurm. Rusya'daki Sirin nam varlığın sirenlerle bir bağlantısının olduğu düşünülüyor, mantıklı. Özellikleri çok benzer. Doğu ejderhalarının genellikle yardımsever yaratıklar oldukları söyleniyor, kanatları olmamasına rağmen büyülü bir güçle uçabiliyorlar. Kore'de ve Japonya'da da misalleri var, geniş bir coğrafyaya yayılmış ejderha inancı. Batı ejderhalarının en ünlülerinden ikisini anayım, Midgard yılanı birincisi. Thor tarafından tokatlanıyor. Diğeri Aziz George'un hacamat ettiği.

* Su canavarları. Livyatan (Leviathan) en meşhuru tabii. Perseus'ın kılıcıyla kesip biçtikleri var, biri Ceto. Skylla ve Kharybdis de Perseus'un hışmına uğruyor. Günümüzde Less Gölü Canavarı tarzı örnekleri var. Ama yok tabii. "Kappa" denen Japon su cininden bahsetmek lazım, bu arkadaş birçok biçime bürünebiliyor. Aşırıya varacak ölçüde kibar, Japonca okuyup konuşabiliyor, bunun yanında insan eti yemekten büyük keyif alıyor. Bunlardan biriyle konuşurken çok yakınında durmayacaksınız yani.

Bunlardan başka sirenler var, melez varlıklar var, yarı koala yarı zürafa falan. Çoğunun kökeni Yakındoğu'ya dayanıyormuş. Tilkiler ve kurt adamlar bu sınıftan. Hortlaklar, gulyabaniler derken liste uzayıp gidiyor böyle.

Fantastik fantastik işlerin peşinde koşanlar için süper kaynak, kesin edinilmeli.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Midwich’in Guguk Kuşları
John Wyndham'ı ilk kez okudum, diğer metinlerini hemen edindim. Kendisi İngiliz, 1950'lerden itibaren bilimkurgunun altın çağında at koşturmuş, "mantıklı fantezi" adını koyduğu türde eserler vermiş. Bu metni 1960'ta ve 1995'te sinemaya uyarlanmış, Village of the Damned adıyla. Adı görür görmez on yıl öncesine döndüm, parlak gözlü ve beyaz saçlı çocukları hemen hatırladım. Ödümü koparmışlardı. Amorf veya tekinsiz bir olayla/canlıyla karşılaşınca kıstırılmışlık hissinin doğması ilginç geliyor bana. Yalıtılmış bir alandan kurtulamama olayının izini antik devirlerdeki savaşlara kadar sürebilir, kahramanlıklarla ihanetler arasından korkuyu hemen seçebiliriz ama bu korkunun kaynağı yine insandır. In the Walls of Eryx'i düşünüyorum, daha yoğun bir korku var orada. Şeffaf duvarlardan ibaret bir labirent, her taraf özgürce yürünüp gidilecek bir açıklığa sahip. Gidemiyoruz, çünkü labirentin içindeyiz. Görünmez duvarların arasında çıkış yolunu arıyoruz. En sonunda çıkışa bir adım kala ölüyoruz, bir adım daha atsak az ilerideki çantamıza ulaşacağız, yaşayacağız. Olmuyor. Azrail Koşuyor'da da benzer bir durum var, filmle metnin arasında pek bir ilişki olmadığı için metnin Türkçesini kullanmak daha uygun, neyse, koşulacak bir yol var ve o yolun dışına çıkarsak askerler tarafından vurulacağız. Durursak vurulacağız. Düşersek vurulacağız. Bayılırsak askerler gelecek, bileklerimizi kolonyayla ovup selamet dileyecekler. Kapana kısılmışız. Yine King'den bir örnek, Kubbenin Altında var. Var bayağı bir örnek ama hepsinde hapishanenin bir hikâyesi var, nasıl ve neden yaratıldığına dair. Bu metinde o hikâye yok, laboratuvardaki deney farelerini izler gibiyiz, üstelik sekiz yıl boyunca. Richard Gayford nam anlatıcı, hikâyeyi bir araya getirebilmek için zamanda birtakım oynamalar yaptığını, mevzuyu kronolojik bir sıraya koyabilmek için kurmacaya başvurduğunu söylüyor, böylece şahit olmadığı olayları ve diyalogları kurguyu sakatlamayacak şekilde aktarmasının önünü de açmış oluyor. En başta ayın yirmi altısının doğum günü olması sebebiyle evde, Midwich'te olmamalarını karısı için mutlu bir tesadüfe bağlıyor. Evde olsalardı hayat onlar için çok zor bir hale gelecekti, tabii daha neler olduğunu bilmiyoruz ve meraklanıyoruz. Hikâye yavaş yavaş açılıyor. O gece otelde kalıyorlar, ayın yirmi yedisinde yola koyuluyorlar ve köylerine alınmıyorlar. Polisler girişlerin ve çıkışların ikinci bir emre kadar yasaklandığını söylüyor. Richard ve eşi Janet, tarlalardan geçerek köye girmeye çalıştıkları sırada köyün içinden birinin koşarak ve bağırarak kendilerine doğru geldiğini görüyorlar. Janet birkaç adım önde, dolayısıyla kendinden geçip bayılan Janet oluyor ilk. Richard ne olduğunu anlamıyor, bu sırada anlatıda Midwich'in tarihinden bahsediyor. Böyle bir iki atlama var başta, anlatıyı kesip bambaşka bir meseleden bahsediyor Richard ama hemen mevzuya dönüyor.
Yeni bölüm, ikinci atlama. Gordon Zellaby kasabanın bilgesi. Eşi Angela kendisinden biraz daha genç, ikinci eş. Gordon'ın ilk eşinden olan kızı Ferrelyn, teğmen olan Alan Hughes'la evlenmek istiyor, Gordon oğlana kendisinden icazet almaya gerek olmadığını söylüyor falan, bu arada bir dünya bilgi sayıp döküyor, geveze bir bilge, tatlı bir moruk. Zararsız. Anlatının odaklandığı nokta, Alan'ın ve Gordon'ın konuşmaları gibi gündelik olaylar, saati de öğreniyoruz bunlardan. Onu çeyrek geçe Midwich'te bir problem yok. Köyün üzerinde alçak uçuşa geçip yer yer karşımıza çıkacak karakterlerin günlük rutinlerini görürüz, sonra bir telefon görüşmesinin kesildiğine şahit oluruz. Saat 22.17'dir. Bu saatten sonra köy saçı başı dağıtır. Telefonlar çalışmaz, tanımlanamayan bir uçan cisim görülür, yangınlar çıkar, bölgeye itfaiye ve polis gönderilir ama gidenler geri gelmezler, geri gelmeyenlere bakmaya gidenler de geri gelmezler, böyle bir silsile. Köyün başına bir hal geliyor kısaca. Kimsenin hiçbir şeyden haberi yok. Bizimkiler neler olduğunu anlamak için aranırlarken Bernard'la karşılaşıyorlar, Richard'ın II. Dünya Savaşı'ndan arkadaşıyla. Albay Bernard, çiftin bir yıldır Midwich'te yaşadığını öğreniyor ve bu bilgiyi cebe atıyor, ileride işine yarayacak. Richard'la Bernard neler döndüğünü anlamak için bilgi alışverişi yapıyorlar. Alan görünmez, kokusuz ve durağan. Radarlar algılamıyor, ses dalgalarını yansıtmıyor ve memeliler, kuşlar, sürüngenler ve böcekler üzerinde ani bir etkisi var. Bir de basından gizlenmeli tabii, Bernard bu konuda elinden geleni yapıp yanlış istihbarat sunuyor basın mensuplarına falan. Havadan yaklaşma çabaları var, üç kilometre yukarıda herhangi bir sıkıntının olmadığı söyleniyor, bir de "Ivanlar'ın neyin peşinde olduğunun bilinmediği". Arka plana bakalım, Soğuk Savaş'ın yeni palazlandığı zamanlar olduğu için paranoyak bir toplum var elde, köyde işlerin kötü gitmesinde paranoyanın da rolü olacak. Bernard, bu anormal durumu yaratan zamazingoyu ele geçirmeye niyetli, böylece düşmanlara karşı kullanılabilecek etkili bir silaha sahip olacaklar. Hemen her şey normale dönerken Bernard'ın bir ricası oluyor Richard'dan, köyde olup bitenleri kayıt etmeye dair.

Köyde olaylar gerçekten başlıyor bir süre sonra. Ferrelyn ve Angela hamile olduklarını söylüyorlar birbirlerine, Angela çocuğu olmadığı için yıllar boyunca üzüldükten sonra mutluluktan ağlıyor. Ferrelyn korkudan ağlıyor, Alan'la sevişmemiş çünkü. Hiç kimseyle sevişmemiş. Yani, ta ta, Meryemler beliriyor köyde. Altmış beş Meryem. Doğurgan kadınlar hamile kalmış ama Angela'nınki Gordon'dan. Bu durumda da şu düşünülebilir, ikinci bir bebeğe yer olduğuna göre neden sarı fırtınalardan biri de Angela'ya yerleştirilmedi? Bilmiyoruz. Sonuçta konaklıktan yırtıyor Angela, geri kalan kadınların tamamı konak. Karınlarındaki bebekler yüzünden yaşadıkları travmalara değinmiyorum, anlamam da mümkün değil ama korkunç bir çöküntü yaşıyor bazıları, kendilerinin olmayan bir çocuğu taşımanın ve büyütmenin verdiği psikolojik hasar yıkıcı. Bazıları durumu kanıksıyor ve ne olacağını görmek istiyor, bazıları felaket tellallığı yapıyor, Sodom ve Gomore'yi anımsatarak. Curcuna resmen. Devlet olayları takip ediyor, köy evindeki küçük kurul odasını tam teşekküllü bir doğumhaneye çevirip ebeler ordusu gönderiyor köye. Doğumlar gerçekleşiyor, bebeklerin gözleri altın renginde. Garipler. Daha da garip şeylere yol açıyorlar, iradeleriyle insanlara istediklerini yaptırmaya başlıyorlar. Ferrelyn kasabadan çıkacakken direksiyonu çeviriyor, köye dönüyor ve babasına geri dönmek istemediğini, bebeğin onu zorlayarak geri döndürdüğünü söylüyor. Burada başka türlü bir travma çıkıyor ortaya, köyden ayrılamayan insanlar polisi vs. arıyorlar ama ortada bir suç yok, polislerin düşüncesine göre sayıklayan birçok deli var. Köyden çıkamamak, bebeklerin tasallutu altında kalmak falan, mümkün değil. Dışarıdan hiç kimse yaşananların gerçekliğine, köylülere inanmıyor. Bundan daha çıldırtıcı bir hapishane olamaz. Bebekler insanlara zarar vermeye başlıyorlar bu arada, bir kadın kendine defalarca iğne batırıyor ve batırmaya devam ederken bulunuyor, ona benzer başkaları da var. Bebekler sanki yeteneklerini sınayarak geliştiriyorlarmış gibi. Bir arada olmak istedikleri için birazcık uzaklaşan insanları geri döndürüyorlar.

Teorik tartışmalar dönüyor bir yandan, Gordon Çocukları -bir süre sonra normal çocuklardan ayırmak için "Çocuklar" adı takılıyor bunlara, "the" işi muhtemelen- işgal için hazırlanan bir orduya benzetiyor, Truva Atı mantığı. Hayatta kalmak için her şeyi yapabilecek bir tür. Sekiz yıl boyunca köyde kalıyorlar, Richard ve Janet sekiz yıldan sonra köye döndüklerinde olayların arifesine denk geliyorlar. Çocuklar sekiz yaşlarında olmalarına rağmen on altı, on yedi yaşında gösteriyorlar. İnanılmaz zekiler, Gordon'dan ders alıyorlar, barınma ve beslenme ihtiyaçları karşılanıyor, hâlâ anlaşılamamış mevzu. Aslında anlaşılamayacak, Wyndham nedenler konusunda zerre ipucu vermiyor, sadece olayları ve olaylar karşısında insanın tutumunu inceliyor, o kadar. Neyse, çiftin köye döndükleri gün asıl olaylar patlak veriyor.

Toparlıyorum, dünyanın başka yerlerinde de Boş Gün'ü yaşayan yerleşim yerleri olmuş. Kimi yerde Çocukların hepsi ölü doğmuş, kimi yerde köylülerin tamamı ölmüş. Ruslar patlatmışlar bombayı, gerçek anlamda. Yerleşim yerini bombalayıp Çocukları öldürmüşler, yüzlerce insanla birlikte. Bu bombalamadan haberi olan Midwich'in Çocukları sert tepkiler vermeye başlamışlar tabii, onca ölümün sebebi SSCB'deki bombalama olayı. Gordon Çocuklarla konuştuğu zaman öğreniyor bunları, Bernard da bombalama olayını teyit ediyor. Mantık şu ki makul bir tepkinin gerçek bir etkisinin olmayacağını düşünüyor Çocuklar, insan psikolojisini öğrendikleri için -Gordon sağ olsun- vurucu eylemlerde bulunuyorlar, türlerini korumak için. İnsanın doğasını biliyorlar, ne kadar yıkıcı olduğunu da biliyorlar, dolayısıyla daha da yıkıcı olmak zorundalar, hayatta kalabilmeleri için. İşin politik yanı, İngiltere'de SSCB'deki gibi radikal bir çözüm uygulanamaz, partiler böyle bir taşın altına ellerini sokmak istemezler, dolayısıyla bu Çocuklar gelişimlerini tamamlayıp asıl planlarına geçecekler. Asıl planı da bilmiyoruz tabii. İstiladır, başka ne olacak. Radikal tehlikeler radikal çözümler gerektirir, dolayısıyla tüm öngörüleri doğru çıkan Gordon için yapılacak son bir iş kalıyor, insanlığı kurtarmak adına. Arabasına ağır ağır çantalar yüklüyor ve ders vermek üzere Çiftlik'e gidiyor. Burada bırakayım.

Yaşama güdüsünün yıkıcılığına şahit oluyoruz bu metinde, faunada başka bir türün tehlike yaratmasını istemeyen canlı için tek ve basit bir çözüm vardır, ahlakla engellenemeyecek bir yok etme eylemi. Çocukların nereden geldikleri muamma, amaçları da öyle ama yaşayabilmek için insanları teker teker öldürebilirler, eylemleri istilacı olduklarını gösteriyor. Ne ki fedakar değiller, insanlar onlara göre çok daha büyük bedeller ödemeye hazırlar. Politika, kitlesel davranış biçimlerinin incelenmesi gibi pek çok meselenin arasında en dikkat çeken nokta bu. Şahane bir roman.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Postmodernist için Postmortem
Metin postmodernizmi orasından çekip burasından ittiği için kendisinde de postmodern bir dalga var mı diye dikkatle okudum. Evet, metin kendini de dalgaya alıyor, karakterden karaktere geçişlerde veya karakterlerin gelişimlerinde, gelişmeden tekamül etmelerinde, pek çok şeyde parodinin izi açık. Modernist metinlerde de var bu, postmodern nerede? Postmodern, postmodernin bütün klişelerini bilinçli olarak kullanmasında. Postmodernin türevi alınınca olur postmodern, sanırım Evet. Polisiye üzerinden postmodern postmodern yürümek de anlamlıdır, çünkü eylem tarihi, toplumsal ve bireysel bağlamından koparıldığında ortaya kocaman bir belirsizlik çıkar, hemen her yöne çekilebilen anlatının zemini kayganlaşır, metinde söylenenleri ele alırsak katilsiz bir maktulün neden-sonuç zincirinin bir kutbundan fazlası anlamına gelmemesi, zincirin diğer halkalarının kayıp olması koca metni patlamayan bir tüfeğe, silaha çeviriyor zaten, klasik anlatıya muhalif bir şey. İkincisi, yazar durumu iyice muğlaklaştırıp arazi olma derdinde. "Yazarın Notu" bölümünde bu metnin kendi eseri olduğunu, iddia edildiği gibi kurmacadaki bir roman yazarının eseri olmadığını söylüyor. Şöyle mesela; metin içinde metin olayı, karakterin yazmaya başladığı romanın okuduğumuz roman olduğunun ortaya çıkması gibi mevzular kabak tadı bile vermiyor artık. Merkezde öznellik/insan/sağlam zemin olmayınca anlatı oyunlarından öteye gitmeyen kuru metinlerle karşılaşıyoruz. Ara bölümlerden birinin epigrafını alayım, postmodernin edebiyattaki klişelerine değiniyor: "Metinde alışveriş listeleri, menüler ve/veya yemek tarifleri var mı? Roman olarak aynı başlığa sahip bir roman içinde roman içeriyor mu? Kapağında bir sürü küçük geometrik şekil ve Robert Coover'dan bir alıntı var mı? Céline bir sürü Tab içmiş olsaydı, size Céline'i hatırlatır mıydı? Elinizdeki romandan nefret etmek kolay mı?" (s. 189) Yeterince örnekle karşılaştıktan sonra artık çok kolay. Okumayı bıraktığım metin sayısı çok çok az, okuduğum şeyi ne olursa olsun bitirmeye çalışırım ama Ruhi Mücerret'i otuz küsuruncu sayfadan sonra bırakmıştım, yazarın ilk metnini ayıla bayıla, ikincisini ittire kaktıra okuduktan sonra üçüncüye sabrım kalmamıştı artık, oyundan gına gelmişti. Zıt kutbu düşünüyorum, Kâğıt İnsanlar mesela. Bu metinde "aslında gezegen olan bir adam" vardır, karakter. Anlatısında yitirdiği bir kadının sözü çok geçer, kadın bunu gezegene bakarak anlar -bunu uydurdum ama keşke böyle olsaydı, belki de böyledir- ve adama mektup yazar, acının anlatıyı bozmamasını, gerçekliği çarpıtmamasını ve nasılsa öyle yazılmak istediğini söyler, aksi halde adama romanını yeniden yazmaya başlamasını söyler veya metni hiç yazmamasını rica eder. Çat! Metin yeniden başlar. Başlık, bölümler, bir süreliğine başa döneriz. Karaktere ayrılmış bölümler boştur, adam gerçekten konuşmaz, boş sayfaya veya sayfanın boş olduğu bölümlere bakarız. Bundan bahsediyorum. Bu artık oyunluktan da çıkıyor bir süre sonra, acının biçimleri haline geliyor. Acı parçalar, yapıştırır, gerçekliği bozar. Gerçeklik dediğimiz şey hayatımızı oluşturan hikâyelerimizi bir arada tutma çabasından başka nedir? Birinin gelip bu hikâyeleri çektiğini, alıp götürdüğünü veya hikâyelerin yanlış/yalan olduğunu söylediğini düşünün. Kurmacada bundan daha iyi bir akrobasi görmedim henüz, bunu arıyorum, yaşadığından emin olan karakter arıyorum ama bu eminlikten olabildiğince şüphe duymasını istiyorum. Evet.
"Kişiler" bölümünde kişiler var. Ettore Gnocchi üniversitede profesör, yardımcılarıyla birlikte postmodernizm konulu bir konferans düzenliyor, hazırlık aşamasında. Elim olay yardımcılarıyla yediği bir akşam yemeği sırasında gerçekleşiyor, dört farklı şekilde öldürülüyor. Aynı anda. Shoshana TelAviv, Gnocchi'nin İsrailli eşi. Postmodernist ve eşiyle aynı üniversitede profesör. Güzel bir kadın. Alain Fess'le ilişkisinin olabileceğinden bahsediliyor. Henüz bir halt bilmiyoruz. Alain Fess, Fransa'dan parlak bir filozof, Gnocchi'nin danışmanlığında yazdığı tez ses getirmiş, TelAviv'le ilişkisi olabilir, olmayabilir. Slavomir Propp, Rus dilbilimci ve postmodernist. Yaşlı bir adam, göbekli. Yemek sırasında elinin TelAviv'in bacağında ne işi var, bilmiyoruz ama biliyoruz. Myra Prail, Gnocchi'nin yüksek lisans öğrencisi. Çok güzel, çok zeki ve çok tehlikeli. Basil Constant postmodern edebiyatta bir mihenk taşı, Prail'ın eserleri üzerine tez yazdığı adam. Thomas Pynchon olduğu söyleniyor, yeni Calvino yakıştırmaları yapılıyor, eşcinsel olabilir. Miyako Fuji, Tokyo'dan şık bir felsefe profesörü. Hocası ve tez danışmanı Gnocchi. İnsanlara dik dik baksa da kibar bir insan. Solomon Hunter, cinayeti aydınlatmaya çalışan müfettiş. Postmodernizm hakkında hiçbir fikri yok, metin bu bilginlerin Hunter'a postmodernizmi anlatmaları üzerinden şekilleniyor, postmodernizme giriş mahiyetine sahip oluyor böylece. Bu bölümün anlatıcısı fitili ateşleyip kenara çekiliyor, son bölüme kadar sesini duymuyoruz bir daha. "Birinci Bölüm" Gnocchi'nin yemek masasındaki durumuyla açılıyor, yardımcılarıyla yediği rutin akşam yemeklerinden birinde, evinde elektrikler gidiyor ve geliyor, aa, adam ölmüş. Başında bir delik var, kurşunlanmış. Sırtında gümüş bir hançerin sapı. Tahtadan uzun bir ok yanağına saplanmış. Kadehinden sülfürik bir buhar yükseliyor. Yüzünde bir gülümseme. Sorgulamaların her birinde postmodernizme dair parçalar buluruz, ayrıca hikâye de dallanıp budaklanır. Gnocchi'nin üzerinden çıkan notta, "Kuramcıyı yakalamak için kuram gerekir" yazmaktadır, dolayısıyla Hunter'ın masadakilerden eğitim alması şart. TelAviv sorguya çekilen ilk karakter. Amerikan toplumunun mevcut durumunu anlamak için postmodernizmi ve postmodernizmin toplumlar üzerindeki etkisinin anlaşılması gerektiğini söylüyor ve devam ediyor, postmodernizm bir inançlar, değerler toplamı ama bu inançlarla değerler yeni bir mamul, her şeyi içeren çorbadan iki kaşık. Kitlesel medya devrimiyle başlıyor, yüzeysellikten ve gösterişten zevk alan, ironiden hoşlanan insanlar yaratıyor. "'Artık herhangi bir bütünlük ya da doğrusallık yok. Gerçeklik her birimiz için farklı.'" (s. 35) Sinematik bir dünya, gerçeğin temsilleri gerçeğin yerini almış durumda. Çok kapsamlı bir mesele olduğu için Lefebvre'den Nietzsche'ye kadar uzanabilecek bir düşünceler toplamından bahsediliyor genel olarak, Nietzsche bilinç sayısı kadar gerçeklik olduğundan bahsederken Lefebvre bu gerçekliklerin mekanın yaratımında kapitalizmin bir enstrümanı haline geldiğinden dem vurur, kısacası her yönden kuşatma altındayız, biz anlam arayanlar. Çok affedersiniz, boku yediğimizi siz de hissetmiyor musunuz? İnsanlar anlamı bulamadıkları için pırıl pırıl delirmişler, psikologlara harcanan bir dünya para ve zaman, başka insanlara ettikleri zulüm derken ne yaşadıklarından bihaberler. Umutsuzluktan midem bulanıyor bazen. Neyse, Alain Fess'e geldik. Amerika'da "geleceği" bulduğunu Fransızların bu yüzden heyecanlı olduğunu söylüyor. Amerika'yı Amerikalılara açıklamak konusunda Fransızların ata sporu olduğundan, bunun De Tocqueville zamanından beri sürdüğünden bahsediyor. Modernizm ve postmodernizm arasındaki farklılıklardan girerek postmodernizmi tarihi bağlamına oturtuyor ve cinayetlerde gerekçelerin mutlak suretle konu dışı olduğunu anlatıyor. Bir de şu: "'Evlilikler modernisttir; ilişkiler postmoderndir.'" (s. 46)

Propp'a geliyoruz, masalını açıklasın. Anlatılar ve simülasyon üzerinden yürüyor. İlki insan için yıkıcı, bireysellik ortadan kalkınca hangi anlatının hangi gerçeğine veya kurmacasına tutunacağız? Kendi hayatı ve hisleri olmayan hayaletler gibi yaşamaya başladığımızı söylüyor Propp. Bir aktör, aktris, karakter özdeşleşim için orada hazır bekliyor, onun duygularını yaşamaktansa risk alıp neden hayatı yaşayalım, değil mi? Kamusal anlatılar kül yığınına dönüştüğü için parçalı, kişisel anlatılardan başka bir şey kalmıyor elde. Devreye Lyotard giriyor ve meta-anlatılara duyulan şüphenin postmodernizmin tanımı olduğu fikriyle Propp'un sorgusunda yerini alıyor. Araya cinsellik giriyor, geriye hazdan başka bir şey kalmadığı için yalandan da başka bir şey kalmıyor geride. "'Sevgi mi? Sevginin bununla ne ilgisi var? Sevgi, modernist bir soyutlamadır. Postmodernistler seksle daha çok ilgilenirler... ve şüphesiz şiddetle.'" (s. 58) Myra Prail, Frederic Jameson üzerinden yürüyor ve postmodernizm için "kapitalizmin kültürel aşaması" yorumunu yapıyor. Filozofları dedektif olarak görüyor, postmodernizm bir hastalıksa tanısı ve ele geçirilmesi şart. Sonuçta ölen bir toplumun tepesinde postmodernizm dikiliyor, kanıt bulunduğu an tepetaklak edilecek ama bilin bakalım ne yok?

Kalanları geçiyorum, Gnocchi'nin mektuplarına geleyim. Konferansa davet ettiği insanlar yıldızlar karmasını oluşturuyor: Jameson, Lyotard, Baudrillard, Habermas. Her birinin eserleri üzerinden özetleyici çıkarımlarda bulunuyor ve bu düşünürleri okura tanıtıyor Berger, hoş. Sonrasında Gnocchi'nin son dersini içeren bir video izleniyor, Gnocchi dünyanın içinde bulunduğu durumun analizini yapıp umudun gençlerde, karşısında duran öğrencilerde olduğunu, insanlığı bu cehennemden yeni ruhların kurtarabileceğini söyleyerek dersi bitiriyor. Aynı şey bu metnin okurları için de söylenebilir, bir şeylerin ters gittiğine inanan gençler bu metinde Gnocchi'nin son dersini bulacaklar. Hunter'ın iki saat içinde postmodernizm konusunda ihtisas yapmış kadar bilgi sahibi olma sürecini de bulacaklar. Adamın konuşması, hareketleri, her şeyi değişiveriyor onca sorgulamadan sonra, aydınlanma hali. Adlardaki ve soyadlardaki sembolizme dikkatinizi çekerim. Sonra ne oluyor, Gnocchi'nin zaten öldürülmeden önce öldüğü anlaşılıyor, doğal sebeplerden. Hunter, bir dizi insanı ölü bir adamı öldürmekten hapse tıkmak istemediğini söyleyerek kendi rolünü oynuyor ve sahneden çekiliyor. Basil Constant'ın klişesiyle de bitiriyoruz, Bir Postmodernist İçin Postmortem adlı metnini yazmaya başlıyor, perde kapanıyor.

Meseleye ilgi duyanlar okumalı, sıkı kurmaca okurları da okumalı. Hem bir postmodernizm özeti, hem de bir cinayet hikâyesi. Ama değil.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Üç Okyanusun Öyküsü
Koca koca kara parçalarının oradan oraya gitmesi, yükselip alçalması ve birbirini sıkıştırmasının sonuçları üzerinedir. Gerçi çok tartışma çıkmış, karalar mı denizleri doldurdu yoksa denizler mi karaları diye onlarca yıl hipotez üzerine hipotez üretmiş insanlar. Bir de Alfred Wegener'in teorisiyle dalga geçip adamı canından bezdirmişler, süper kıtanın yavaş yavaş ayrışıp parçalara bölünmesi fikri 20. yüzyılın başında dalga konusu olmuş, bu mesele kutsal kitapların etkisinden henüz çıkamamış bilim için yutulamayacak kadar büyük bir lokma. 1970'lere geldiğimizde Wegener'in hakkının teslim edildiğini görüyoruz, Kondratov ayrışma teorisini pek çok açıdan destekleyen bulgulardan bahsediyor birçok yerde. Bu arada metin güncelliğini kaybetmiş durumda, neredeyse elli yıl öncesinin verilerini içeriyor ve çoğu veri de -haliyle- Sovyet bilim insanlarının çalışmalarından ibaret. Perde çok demir olduğu için Batı'da yapılan çalışmalarla ilgili bilgiler ya yazarın tasarrufuyla ya da bilgi kaynaklarına ulaşmanın zorluğu yüzünden ele alınamamış pek, yine de Batı kaynaklı çalışmalara yeterince yer verilmiş diyeyim. Bilimsel olarak güncel değilse bu metni okunur kılan nedir, elbette bilimle miti, söylenceyi birleştirmesi, yer yer bilimden uzaklaşarak dünya dışı uygarlıklar hakkındaki teorilere yer vermesi, kayıp kıtalar hakkındaki spekülasyonları değerlendirmesi. Bir noktada kaşiflerin, bilim insanlarının Hyperborea'yı, Kimmerya'yı bulacağını umuyor okur, belki Conan'ın mezarına denk gelinebilirmiş gibi. Mitlerin ve efsanelerin izleri de sürülüyor, küçücük bir gerçeklik payı büyük buluşları getirebilir. İşin fantastik boyutu bir yana, metnin yazıldığı tarihe kadar elde edilen veriler oldukça ilgi çekici, sırf bu sebeple okunabilir. Kondratov'un disiplinler arasına kurduğu köprüler de tarihe bakışımızı daha nitelikli bir hale getirebilir, "dil arkeolojisi" denen bir alanda Hint-Avrupalıların kullandıkları -farklı ama benzer- sözcükler, insan topluluklarının ana uğraşılarını ortaya çıkarabiliyor. Evcil hayvan isimlerindeki benzerlikler büyükbaş hayvan yetiştiriciliğinin en büyük uğraşları olduğunu gösteriyor mesela, süper. Köke inebilmek için arkeolojinin yetmediği noktalara gelinirse bu dil arkeolojisine yöneliyor bilim insanları, böylece topraktan veya denizden çıkartamadıklarını sözcüklerden çıkartabiliyorlar, somut verilerin elde edilemediği noktada soyut göstergelere yöneliyorlar. Bu yolla Hint-Avrupa vatanının Karadeniz civarındaki ovalarda, Orta Asya düzlüklerinde veya "Küçük Asya"'da aranabileceği söylenmiş. Bizim buraları Hint-Avrupalıların yayılmaya başladığı bölge olarak düşünüyorum, muazzam bir şey. Binlerce yıl öncesindeyim, altımda deniz var, odam havada duruyor, pencereden bakıyorum. Esmer insanlar kayıklara atlayıp gidiyorlar, bir daha birbirlerini görmeyecekler. Torunları arasında savaşlar çıkacak, konuştukları diller farklılaşacak ama bir zamanlar tek bir topluluğu oluşturuyorlardı. Muazzam geliyor bana böyle şeyler. El sallayayım bari. Bir örnek daha; Dnieper, Tuna (Danube), Dniester, Donets. "Don" sözcüğünden türemiş, durgun akanından. İskitçede "su" ya da "nehir" demekmiş bu, böylece İskitlerin bir zamanlar Güney Avrupa'da, Karadeniz boylarında yaşadıkları ve yayılım alanları bu isimlendirmenin takip edilmesiyle tespit edilmiş. Kısacası bir yerde suyla alakalı bir mevzu varsa ve adı "Don" veya türevi değilse artık İskit bölgesinden çıktığımızı anlayabiliriz.
Su altı arkeolojisine dikkat çekiyor Kondratov, denizlerin ve karaların hareketleri birçok kalıntıyı sular altında bıraktığı için eğitimli dalgıçların son teknoloji ekipmanla dalış yapıp araştırmalara başlamasının öneminden bahsediyor. Göllerde, ırmaklarda, su kenarlarında yapılan kazılar pek çok kalıntıyı açığa çıkarmış, çıkacak daha çok şey olduğu için bu işe girişilmesi lazım. Defineciler bile dalıyor artık, bulduklarını üçe beşe bakmadan okutuyorlar bir güzel. Özellikle Karadeniz'de sektörü oluşmuş durumda, defineciler için takım taklavat satılıyor ciddi ciddi. Ceneviz kalesi biliyorum bir tane, etrafında geceleri deli gibi kazıyor insanlar, güvenlik görevlisi dikmişler ama kafasına göre takılıyor o da. Süper. Neyse, metin üç bölüme ayrılmış, ilki Pasifik Okyanusu. Adını birkaç kaşif koymuş, bazı bölgelerinde su çok durgun olduğu için. "Pasif". Japonya, Rusya ve Avustralya üçlüsünü alın, Kuzey ve Güney Amerika'yı da alın. Ne yapacağınızı bilmiyorum şimdi, bırakın. Bunların arasındaki engin deniz Pasifik Okyanusu. Metnin de büyük bir bölümünü kaplıyor, gerçekte yaptığı işi burada da yapıyor. Sonuçta bir dünya ada var, geçmişimiz hakkında canavar gibi bilgi taşıyor ve adalıların aralarındaki antropolojik, arkeolojik, coğrafi ve kültürel ilişkiler derya deniz. Macellan'ın hikâyesi şöyle bir anlatılıyor, sonrasında Aborjinler, Papualılar, Melanezyalılar ve Polinezyalılar geliyor, aralarındaki ilişki açıklanacak ama önce "Galaxias" adlı bir balıktan bahsediliyor. Tatlı sularda yaşayan bu balığın Yeni Zelanda'ya gelişi muamma, okyanus suyu tuzlu olduğuna göre Pasifik'in bir zamanlar tatlı su nehirleriyle beslenmiş olması gerekiyor, kısacası ortada kayıp bir toprak parçası var. Ayrıca Galapagos ve Fiji adalarındaki iguanalar da bir soru işareti. Yüzemiyor bu hayvanlar, nasıl gittiler binlerce kilometreyi? He? Arada kıta var kıta, sular yutmuş veya tektonik hareketlerle denize batmış. Easter Adası'ndaki heykeller de dikkat çekiyor, o kadar büyük heykelleri nasıl yaptı bir avuç insan, nasıl taşıdılar? Pasifik'le ilgili teoriler var, tabanının Dünya'dan kopup Ay'ı oluşturan parçanın bıraktığı boşluktan müteşekkil olduğu düşünülüyor, bu boşluğu kısmen dolduran başka toprak parçaları da varmış ama ortadan kalkmış bir şekilde, İncil'deki kıyametler, tufanlar, bir dünya mesele ele alınarak bu bölgede onca araştırma yapılmış ve yerlilerin kozmogonik söylenceleri de incelenmiş, doğal afetlerin sıradan olaylar olması yüzünden pek bir şey bulunamamış. Dünya'nın yaşını düşününce onca afetin sıradanlaşması normal. Kutuplar da tropikal bölgeymiş bundan 250 milyon yıl önce, bu da normal. Az bir deprem olsa anormal, ölüyoruz çünkü. Normalde normal. Evet. Bering hakkında söylenenler biliniyor zaten de bir iki detay bilinmiyor olabilir, örneğin Kamçatka'nın yerlileriyle Amerikan yerlileri arasında benzerlikler büyük. Boncuklar, kolyeler, defin ayinlerinde kullanılan kırmızı aşı boyası, bir sürü şey. Kara parçaları üzerinden geçip gitmişiz, sonra bir haller olmuş ve yollar kaybolmuş, bir daha geçememişiz ve binlerce yıl boyunca farklılaşmışız, özet bu. Birkaç fotoğraf da var, Kuzey Amerika yerlileriyle Easter Adası sakinleri arasındaki ilişki dudak uçuklatıcı. Totemlerinden mezarlarına kadar hemen her şeyleri benziyor adamların. Çok ilginç. Andlar'dan Pasifik'e, oradan Antik Mısır'a, Mezopotamya'ya ulaşan bir yakınlık var, elde çok fazla veri yok ama çeşitli bilimsel araştırmalarla bu benzerlikler ortaya konabilmiş. Kaynak hakkında hiçbir zaman bilgi sahibi olamayabiliriz, sanki silinmek üzere olan bir tarihi son görenlerden biriymişiz gibi. Daha fazlasını bilemeyeceğiz ama bir şeyler biliyoruz, gerisini bilimsel buluşlarla veya hayal gücümüzle tamamlayacağız. Nuh'un serüveniyle Pasifik'te yaşayan insanların afet söylencelerindeki gemiler ve kurtarıcılar arasında kurulan ilişki misyonerlere bağlanabilir, hayal gücünün çalışması gerekmiyor burada ama bu söylenceler misyonerlerden çok daha önceki bir zamanda kayıt altına alınmışsa, eh, burada bir parça spekülasyon lazım.

Hint Okyanusu'na geliyoruz, insanlık için belki de en önemli nokta. Madagaskar fauna ve florası Afrika'dan ziyade Hindistan'ınkine benziyor, yerlilerin dili Easter Adası'nda yaşayanların diliyle benzerlik gösteriyor, kaşiflerin ve bilginlerin uzunca bir süre boyunca desteklediği hipotez doğru olabilir mi, kuzeydeki topraklar kadar güneyde de toprak var mıydı? Suya, suyun altına bakmak gerekiyor. Burada Lemurya'ya bağlıyor Kondratov, çok sayıda jeoloğun Güney Amerika, Afrika, Hindistan, Acustralya ve Antarktika'yı kapsayan Gondwanaland adlı büyük bir kıtanın varlığından emin olduğunu söylüyor. Bu kıta parçalara ayrılarak küçüldü ve kalan son parça, belki Lemurya'nın dahil olduğu parça sular altında kaldı. İncelenmesi gerekiyor, çok sayıda hipotez var. Homo sapiens bu kıtayla alakalı olabilirmiş mesela, gerçi iyice uzaklaşıyoruz bilimsellikten, geri döneyim, Dravidlere geleyim. Aryan istilası öncesinde Hindistan'da Dravidler var, çok eskiler, Sümerlerden önce Dicle ve Fırat civarına ilk yerleşenler olabilirmiş. Efsanelere göre kendi dinleri ve kültürleri var, Aryanlar birkaç tanrıyı Dravidlerin tanrılarından yürütmüşler falan. Proto-Hint medeniyetinin köklerinin gizemini koruduğu söyleniyor, kesin bulgulara varılmamış, dil arkeolojisi vasıtasıyla varlıkları kanıtlanabilmiş sadece. Hint Okyanusu şöyle iyice bir araştırılsa gizemlerin aydınlanabileceği söyleniyor, eldeki mit parçalarından yola çıkarak girişilen keşif çalışmaları pek çok veri çıkarmış ortaya, örneğin Sun Adası'nın Madagaskar olabileceği hipotezinden yola çıkılmış, Madagaskar dilindeki yazıların Çince ve Japonca'daki gibi yukarıdan aşağı yazıldığı keşfedilmiş, oradan Antik Yunan'la bağlantı kurulmuş derken, eh, kafa kalmadı. Söylenceler, buluşlar, keşifler, bir dünya.

Atlantik Okyanusu. Sadece efsaneleri alayım. Ulysses'in esir alındığı ada nerede mesela? Bir de şey, Fenikeli cesur denizcilerin MÖ 500 civarında Afrika'nın güney ucundan dolanarak Hint Okyanusu'na geçtiklerini biliyor muydunuz? Atlantik'e de seferler düzenlemiş adamlar, belki de sözlü kültürden yola çıkarak varmışlardır oralara, kim bilir? İncil'deki mekanlar bir yana, Antik Yunan zamanından kalan metinlerde adı geçen mekanlar da araştırılmış, Thule'nin İzlanda olduğu düşünülmüş mesela. Bir de bizim büyük reisimizin haritasına yer verilmiş ki verilmeli, o zamanlar burnunun ucunu göremeyen insanlık için büyük bir olay o harita.

Evet, okyanuslar hakkında biraz masallı, bolca bilimsel bir metin. Okyanustur, sudur, denizdir, bu tür şeyleri merak eden okurlar için şahane.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arı Kovanı
Herkesin herkesle dostmuş gibi olmasının bir yolu da insanların birbirlerine karşı korkunç bir kayıtsızlık içinde yaşamaları. Akrabalıkla bağlıdırlar, dostlukla bağlıdırlar, cinsellikle bağlıdırlar ama çürük, çözülebilir bağlar onları sadece bir arada tutar, derinleşmelerine izin vermez. Görünürdeki yakınlıklarının altında kaypak bir zeminden başka bir şey yoktur. Bunun farkındadırlar, yaşamak zorunda olduklarının da farkındadırlar, bu yüzden iş olsun diye yaşarlar. Güzel bir örnek; genelevin koridorlarında karşılaşan babayla kızın düşüncelerini okuyabiliriz, babası kızının söylediğine inanır ve kızın bir arkadaşını görmek için orada olduğuna inanır. Kız da babasının üfürdüklerine inanır, sunulan nedeni sorgulamadan kabul eder, o günden sonra sofralarında derin bir sessizlikten başka bir şey bulunmaz. Besin maddelerini tedarik etmek başlı başına sıkıntıdır, insanlar üçün beşin hesabını yaparlar. İç Savaş'tan sonra toplumsal dayanaklar, inançlar -artık her neyse- tepetaklak olur, karakterler -çok sayıda karakter, onlarca karakter, kameranın önünden geçen onca karakter- geçinebilmek için fahişeliğe başlar, yancılıkta ihtisas yapar, tuzu kuru tayfa da daha iyi sömürebilmek için elinden geleni ardına koymaz. İki günlük süreç bir kıyamet filmi gibi çıkar karşımıza. Madrid'in birkaç sokağı ve caddesi onca hikâyeyi birbirine bağlar ama hikâyelerin sahiplerini bağlamaz, böyle bir ortamda sağlıklı ilişkilerin gelişmesi mümkün değil.
Faşist rejim dehşet saçıyor bir yandan. Cela'nın 1965'te yazdığı giriş mahiyetindeki metne bakarsak popoyla alakalı sağlık problemlerini görürüz, Cela birkaç defa ameliyat olmuştur, fitilinin ambalajını çıkarmadığı için zamazingoyu kullanırken acı çekmemek için popo sağlığını feda etmeye niyetlenmiştir ama şapşallığı ortaya çıkınca fitil kullanımına devam etmiştir. Cela'nın poposuyla faşizm arasında ince, derin bir bağlantı vardır; rejimin yasaklamalarının ve uyguladığı sansürün acısı mabat ve makat bölgesinde yoğunlaşmaktadır. Cela bir yandan işin bu yönüne değinirken metninin basılma macerasını ve eşinin kahramanlıklarını anlatır. 1945'te yazılmaya başlanan metin 1948'de tamamlanır, 1950'ye kadar tekrar tekrar ele alınarak orasından çekilir, burasından itilir, şurasından eksilir ve her yerinden tamamlanır. Sonra ne olur, Sansür Kurulu metni kışkışlar. Cela orijinal metnin yazılı olduğu tomarı dramatik bir şekilde ateşe atar, çok sevgili eşi koşarak tomarı kurtarır ve, "Salak mısın ya sen?" der. Demez ama çok kızar, patlatır bir tane. Patlatmaz ama çimdikler belki. Ardından metin Peron'un at koşturduğu Arjantin'de basılır, oranın Sansür Kurulu da arıza çıkarır ama metin basılır. Cela'nın başına gelecekler bellidir, Madrid Basın Kurulu'ndan şutlanır, İspanyol gazetelerinde adı yasaklanır. Kendi memleketinde parya olur, dünya çapında ün kazanır. 1989'da da Nobel'i alır zaten. Sağlam bedel ödemiştir Cela, sesini yükseltip doğruları dile getirdiği için. Modernistlerin son yüzlüğünde bayrağı en önde taşıyanlardan biridir aynı zamanda. Onlarca yaşamı bir arada tutmak için yüzlerce parçalık bir anlatı çatar, anlatısına kattığı karakterler vasıtasıyla kattığı yeni karakterleri de aralara sıkıştırır, kiminin izini sürmeyi hemen bırakır, kimini kilit noktalara doğru yolculuklarına çıkarır.Bir kapak buldum, hoş. Ortadakileri adları anılıp sahneden hemen çekilen karakterler olarak düşünebilirsiniz. Sokaklarda veya mekanlarda kaybolur bunlar, olay örgüsüne etkileri yok denecek kadar azdır. Cela'nın bu insanları neden ele aldığını düşününce, eh, belki çoklama bir dünya düşünmüştü ve başka hikâyeler anlatacaktı, bu insanların ortaya çıkmaları gerekliydi yani. Başka bir sebep, ele alınanlardan başka insanların da olduğunu, odaklanılanın dışında da bir dünyanın varlığını duyurmak.

Arka kapakta "üç yüzden fazla insan" denmiş, insandan geçilmiyor gerçekten. Karakterlerin arasındaki ilişkiye dair tablo mablo var mı diye aradım biraz, bulamadım. Not almak gerekebiliyor bazen, kimin kim olduğu karışıyor. Yüzyıllık Yalnızlık'ta yeterince delirmeyen varsa bu metne meydan okuyabilir. Evet. Bütün karakterleri ele almak için sabrım yok, birkaç kişi üzerinden yürüyüp noktayı koyacağım. Neyse, Bayan Rosa'yla başlıyoruz, birilerine bağırıyor. Bayan Rosa'nın sahibi olduğu kafeye insanlar gelip gidiyor, bazılarının hayatlarına şahit olacağız. Aslında mekanlardan da bahsedilebilir; bir tanesi bu kafe. Sokaklar, tramvaylar, bir lokanta, bir kafe daha, evler. Bu kadar. Bayan Rosa'ya döneyim, huysuz ve tatsız bir kadın. Çalışanlarına kötü davranıyor, müşterilerine de bir o kadar kötü davranıyor. İyi davrandığı kimse yok. Masalarının mermerleri mezar taşlarından yapılmış, taşların üzerindeki isimler okunabiliyormuş. Manidar. Endazeyi göstermekten, kaçırmamaktan bahsediyor Bayan Rosa, yemeklerdeki malzemelerin oranlarını bağır çağır düşürüyor, içkilere musallat oluyor falan, sıkıntılı bir tip. Anlatı II. Dünya Savaşı zamanına oturtulmuş, dolayısıyla savaşla ilgili düşüncelerinden karakterler hakkında daha çok bilgi sahibi olabiliyoruz. Dükkanının kaderini Hitler'in kaderine bağlamıştır mesela Bayan Rosa, Hitler'in savaşı kazanmasını ister, haliyle "kızıllardan" nefret eder ve rencide edeceği adamı mutlaka kızıla benzetir. Fakir kızıldır, meymenetsiz kızıldır, kızıl olmayan insan az gibidir.

Meteliksiz bir şairi dükkanından atmasıyla anlatının yönünü değiştiren yine kendisi olur, adama odaklanırız bu kez. Martín Marco sözcüklerle oynar, şiirden başka pek bir şey düşünmez ve üniversite zamanlarındaki arkadaşları dahil olmak üzere hemen herkesten borç bulmaya çalışır. İşsizdir, aylak aylak dolanmaktadır. Pansiyoncu bir tanıdığının kendisine sağladığı odayı ve kadınları geri çevirmez, yaşamını bir şekilde sürdürmeye bakar. Yakınlarda gerçekleşen bir cinayetin ortaya çıkarılmasının sonucunda kendisinin önemi artacaktır, sonlarda. Bayan Leocadia'yı da anayım, kendisi kestaneci. Tramvay durağı civarında kestane satıyor, önemli karakterler mutlaka uğrayıp kestane alıyorlar kendisinden. Kimin odak noktası olacağını kestirmek güç, Cela rastgele bir yol izlendiği izlenimini yaratıp anlatısını kurmaya devam ediyor.

Zor bir biçim. Polisiyeyle dirsek teması var, bireyselliği çürüten dandik toplumsallığın eleştirisi var, faşizmi kafaya alma durumlarının yazara çıkardığı sıkıntıları zaten söyledim. Bu metin okunsa iyi olur, girift bir anlatıyı kurma biçimleri konusunda fikir verebilir, anlatılan hikâyelerin nitelikleri bu makinevari tekniğin yapaylıktan uzaklaşmasını sağladığı için o açıdan da bir gedik yok. Şahane.
Yanıtla
2
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanın Hikayesi / Taş Devrinden Bugüne Tarihimiz
Olabildiğince objektif. Bilinen aşamalara girmeden, ilginç detaylar üzerinden gideceğim.

Okuyucuya, ilk bölüm. "Bütün duyduklarımıza ve söylediklerimize karşın dünya epey uzun bir süredir iyiye gidiyor." (s. IX) Dünya sadece "gidiyor", günümüzden geçmişe bakarak birçok şeyin iyiye, birçok şeyin de kötüye gittiğini söyleyebiliriz, o halde sırf bir gidişten bahsetmek daha mantıklı geliyor bana. En azından sağa sola atom bombası atan deli insanlar tarafından yönetilmiyoruz, bu iyi. İnsan merkezli bakış açısından bakarsak ekolojinin içine etmemiz, eh, bu kötü. Aztek rahiplerinin atan kalpleri keserek çıkarmaları, kalbi çıkarılan insan için ve insanlık için kötü. Liste uzayıp gider, akışa odaklanıyorum. 200 ülkenin çoğundan söz etmediğini söylüyor Davis, bu ülkelerin çoğunun kötü şeyler yapmasından ötürü bu durumun onlar için daha iyi olabileceğinden bahsediyor. Bunu direkt es geçebiliriz, güdümsüz bir ülke kalmadığına göre tartışmaya açık bir iddia bu.

Yeryüzünü Dolduruyoruz. Atalarımızdan en önemlisi Homo erectus, Dik İnsan. Ereksiyondan akla gelsin. Bu ata 300000 yıl boyunca dünyanın belirli bir bölgesinde, Afrika'da ve Asya'da dolanıp durdu. Biz Homo sapiens'iz, şu an Dünya'daki tek insan türüyüz. 160000 yıl önce Büyük Sahra'nın güneyinde evrimleştik. Bir müddet başka bir iki türle birlikte yaşadık ve -muhtemelen- onları ortadan kaldırdık. Cro-Magnon 30000 küsur yıl önce ortaya çıkınca zihinsel ve fiziksel olarak günümüzdeki en yakın formumuza kavuştuk, sonra yayılmaya başladık. Ölümden sonra yaşam olduğuna dair fikirlerimiz ortaya çıktı, eşyalarımızla birlikte gömülmeye başladık.

Lascaux'daki resimler II. Dünya Savaşı'nın başlamasından hemen sonra bulundu. Tarihi bir olay, resimleri yorumlayarak geçmişimiz hakkında önemli bilgiler edindik. Resimlerini yaptığımız hayvanlara bu yolla hükmettiğimizi düşünmüş olabiliriz, büyüye dair bir mevzu olabilir. Başka yerlerde başka resimler, heykeller, figürler yaptık. Denizlere açıldık, dünyanın her yerine gittik. Kutupların belirli bir bölgesi dahil.
Irmak Boylarında Toplanıyoruz. Koyun sürüleri. Zayıfları kesip yedik, güçlüler nitelikli bir türe doğru evrimleşti. Tarımla uğraşmaya başladık, göçerlik yerleşikliğe dönmeye başladı. Dünyanın hemen her yerinde aynı anda devrim oldu, bilişsel işlemler insan topluluklarının uğraşlarını farklı zamanlara dağıtmadı. Dağılım farklı süreçlerin işlemeye başlamasıyla gerçekleşti. Neyse, Ötzi'nin üstünden çıkanlar: sırt çantası, kesici kısmı bakırdan yapılmış bir balta, bir yay ve oklar, çakmaktaşından bir kama, iki adet mantar, bir çakaleriği ve mermer boncuğu olan bir püskül. Ötzi'nin çocuğunu doğurmak için birkaç kadın gönüllü olmuş, henüz böyle bir durum yok ama binlerce yıl önce yaşamış bir adamdan çocuk yapmak süper fikir. Sonra Sümerler ortaya çıktı, yazıyı ekonomik meselelerin kolaylaştırılması amacıyla icat ettiler. Şehir devletleri ve savaşçı krallar türedi, krallar tanrı tarafından seçildiklerini söylediler. Etena nam Sümer kralı birkaç devleti birden kontrol eden ilk kral olabilirmiş, iyi. Gılgamış da bu dönemin eseri. İlk kanunlar. Aynı dönemde Mısır'da da hareketlenme var; Akrep Kral denen bir adam -Dwayne Johnson geliyor gözümün önüne- Mısır'ı birleştirmiş, kimi kaynaklarda Menes olarak geçiyormuş. Mısırlıların çok ırklı bir halk olduğu ortaya çıkarılmış yakın zamanda.

Göçerler Yerleşiyor. İbraniler olarak anılacak bir Sami topluluğu Sümer ülkesinden Fırat boyunca kuzeye çıktılar, Harran civarından tekrar güneye yönlendiler. 4000 yıl önce oluyor bu, o tarihten yaklaşık 1000 yıl sonra yazılacak olan tarih, efsane, söylence derlemesi olan Kitab-ı Mukaddes'i okursak hikâyeleriyle karşılaşırız. Davis kısaca anlatıyor mevzuyu; Avram'ın Tanrı'yla konuşması, aralarındaki anlaşma gereği sünnet meselesinin ortaya çıkması, tek tanrı olayının o zamanlar için büyük sıkıntılar doğurması, bir dünya şey. Kurgulama kolaylaşsın diye bir baba, bir oğul ve bir torun kullanılmış. İbrahim, İshak ve Yakup. Kenan diyarından Mısır'a yapılan yolculuk, firavunla girilen birtakım maceralar, hikâyeyi biliyoruz. Davut'un pek çok mezmur yazmış olabileceği fikri ilginç. "Kitab-ı Mukaddes, önceden konar göçer bir hayat sürerken sonradan Filistin'de yerleşik hayata geçerek çiftçilik yapmaya başlayan bu yoksul insanlara, Mısırlıların ve Fırat ile Dicle kıyılarında yaşayanların sahip olmadığı bir şey vermişti: Bir bellek." (s. 45) Toplumları bir arada tutan yegane şeyin hikâyeler olduğuna pek çok kaynakta rastlarsınız, en efsanevi olanı Yahudilerin hikâyeleridir. Muazzam bir kültür birikimi, toplumsal hafıza sağlıyor.

Eskiçağın İki Kenti Farklı Yollar İzliyor. Sparta ve Atina. Perslerle savaşlar. İttifaklar ve ihanetler. Herodotos'un anlattığı hikâyeler ve trajediler Atinalıların belleğini oluşturuyor. Yazgıdan daha güçlü olmadıklarını düşünüyor insanlar, yine de mücadele ediyorlar, ellerinde mitolojik kahramanlar var çünkü. Yönetim biçimleri değerlendiriliyor, Aristoteles bir orta yol bulup yönetimi orta sınıfa bırakmayı öneriyor. Kent devletlerinde yaşamayanları barbar olarak görüyor bir yandan, uygar dünya Atina'dan ve civardaki diğer kentlerden ibaret.

Çin'in Binlerce Yıllık Serüveni Başlıyor. "Bitkisel bir uygarlık", ekip biçme işleri Çin'den sorulur. Shang hanedanının varlığını ortaya koyan kuvvetli kanıtlar ortaya çıkarılmış, efsanelerin doğduğu noktada gerçeklik payının olması heyecan verici. Çin'in tarihi hanedanların yükseliş ve çöküş öykülerinden ibaret, göçebelerle yapılan savaşlar var bir yandan. Çin sülalesi bütün devletleri ele geçirerek tek bir ülke oluşturuyor, ad da buradan geliyor zaten. Konfuçyüs ortaya çıkıyor, birtakım veciz sözler söylüyor ve sonrasında ortaya çıkan despotlar bu vecizeleri ortadan kaldırmaya çalışsalar da devlet yönetimi gibi çok önemli mevzularda aksamaların başlamasıyla bu bilge insanın düşüncelerine dönüyorlar. Uzaklaşıyorlar ve tekrar dönüyorlar. Devlet adamı yetiştirilirken Konfuçyüs'ün fikirleri üzerinden sınavlar yapılıyor falan. Deniz seferleri, baharat yolları, Çinliler güzel yürüyor.

Kimimiz Cihana Hükmetmeye Girişiyor. Ariler yayılıyor, "Arilerin Toprağı" anlamına gelen "İran" adını veriyorlar fethedip yerleştikleri bölgeye. Sonrasında Persler olarak bir araya geliyorlar, amaçları sırf fetih. Kral Yolu'nu inşa ediyorlar, o zaman için büyük iş. Sonrasında İskender çıkıyor ortaya, adamları hallaç pamuğu gibi atıyor oraya buraya. İskender Persepolis'te Kserkses'in 150 yıllık sarayını yakıyor, Kserkses'in Atina'yı yakmasının intikamını alıyor. Sonra ilerliyor, Hindistan'ın içlerine. Yıllar boyunca süren savaşlardan sonra aklında ilerlemekten başka bir şey yok ama komutanları isyan ediyor, İran'a güçlükle dönüyorlar. Orada ölüyor zaten İskender. Ölümünden bir süre sonra kurduğu imparatorluk parçalanırken Romalılar çıkıyor ortaya. Etrüskleri tokatlıyorlar, Kartaca'yı hacamat ediyorlar. Sonrası Roma tarihi.

Tüm Dünyayı Saran İnançlar Edindik. Arilerin ilk Hint uygarlığını yok edip kendi inançlarını ve kast sistemlerini dayattıklarını görüyoruz, günümüze kadar gelen sistemler bunlar. "Bugün Hinduizm olarak bilinen dinin temelinde, Arilerin, Upanisad bilgelerinin ve başka bilgelerin inançları vardır, ayrıca hiçbir aman bütünüyle yok olmayan eski İndüs halkının dini de kısmen Hinduizmi etkilemiştir." (s. 114) Siddhartha geliyor, onun hikâyesi. Sonra İsa. Milattan önce doğduğu söyleniyor, en az dört yıl önce. Bir hata var orada yani. Yaşamının özeti anlatılıyor, ilginç yerlere geleyim yine. Ölümünden sonrasına bakarsak ilk Hıristiyanların kendilerini Yahudilerin özel bir cemaati olarak gördüklerini öğreniyoruz. Yahudi perhizi kurallarını uygulayıp çocuklarını sünnet ettiriyorlarmış. Sonrasında Saul/Pavlus çıkıyor ortaya, dini biçimlendiriyor. İsa'nın yaşamını bilerek feda ettiğini Pavlus söylemiş ilk, İsa'nın böyle bir iddiası olmamış. Sembolik anlamların peşinde koşmuş bu adam, aslında İsa'nın yapmak istediğini baltalayan en önemli adam olabilir. Muhammed'in hikâyesi geliyor sonra.

Avrupa Büyük Rolüne Hazırlanıyor. Roma güç kaybediyor, Germenler ortaya çıkıp at koşturuyorlar, uygar dünyayı tehdit ediyorlar. İkiye ayrılma olayı, yıkımlar, gerisini biliyoruz. Karanlık Çağ denen dönem, önemli icatlar derken gidiyor böyle.

Günümüze kadar gelen bir yolun tarihi anlatılıyor, bazı açılardan. Hikâye işte, adı üstünde, form bu olunca aşırı detaya inilmiyor, tarihimizin bizi bir arada tutan hikâyelerden oluştuğu gösteriliyor. Güzel metin, olayının biraz başka olmasına rağmen yanında İnsan Nasıl İnsan Oldu? da okunursa faydalı olabilir, olmayabilir, bilemiyorum artık. Politika kulitika benim aklım ermez, okur geçerim. Temiz.
Yanıtla
13
11
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bay Ahlakın Çöküşü
Tahar Ben Jelloun Endonezya'ya gittiği zaman Pramocdya Ananta Toei'yle görüşmek istiyor, ev hapsi cezasına çarptırılan ve herhangi bir şey yayınlaması yasaklanan Endonezyalı büyük yazarla. Bu görüşmenin Toei için iyi sonuçlar doğurmayacağı söylenince görüşmüyorlar. Hapsedilen yazarın Fransızcaya çevrilen eseri Yozlaşma ses getirince, konu da oldukça güncel ve küresel olunca Tahar Ben Jelloun aynı konu üzerine kendi metnini yazıyor. "Anlatılmak istenen, insan ruhunun aynı musibet tarafından kemirildiği sürece, farklı bir gökyüzü altında da bulunsa, aynı canavarlara yenik düşeceğidir." (s. 5) Musibetten birkaç örnek vereyim, yoldan çıkışını izleyeceğimiz Murat üçün beşin hesabını yapmaktan bunalmış durumda. Tütünü, ekmeği, suyu, her şeyi koca koca gider kalemleri olarak büyüdükçe büyüyor. Oğlu yol kenarlarına dikilen aydınlatma direklerinin altında ders çalışıyor, Faslı pek çok yoksul çocuk gibi. Eşi doyumsuz bir kadın, her şeyin iyisini istiyor. Yolunu bulan hemen herkes iyi yaşarken Murat neden beş parasız yaşıyor? Adam çalmıyor, net. Etrafında Saddam'ın indirilmesi için muhabbetler dönüyor, adam çalmıyor. Yardımcısı Hacı Hamit pis pis sırıtarak dolanıyor ortada, paraya para demiyor, bizimki çalmıyor. Etrafta hediyelik koyunlar, paralar, eşyalar havalarda uçuşuyor, bizimki çalmaması bir yana, hiçbir hediyeyi kabul etmiyor. Önüne gelen projelerin altına imzasını atması yeterli, masa başı mühendisinin yapacağı başka bir şey yok ama atmıyor o imzayı, araya sıkıştırılmış zarfları kabul etmiyor. Hacı Hamit işe her geç geldiğinde Murat bir kağıda not alıp kayıt altına alıyor gecikmeleri, belki bir gün şikayetçi olur da kanıt gerekir diye. Böyle bir adam. İlkelerini ve ideallerini bir kenara koymak, paraya boğulmak istemiyor. Namuslu bir yaşam sürmek istiyor. Etrafındakiler -çocukları hariç- çalmasını istiyorlar, bariz. İş yerinde huzursuz bir ortam yaratıyor, evin huzurunu bozuyor, istenmeyen adam olacak neredeyse. Eşi Hlima'yla neden evlendiğini hatırlayamıyor mesela, güzellikler geride kalmış. Hlima Murat'a adam olmadığını söylemeye vardırmış işi, eşinin yaşamını kabusa çevirmeyi başarmış kısaca. Murat düşünüyor, bu kadınla üniversitede tanıştı. Kadının ailesi tutucu olduğu için kaçak göçek görüştüler. Evlenmeden sevişmedi Hlima, evlendikleri zaman da adamı kapana kıstırdı. Tipik bir hikâye. Murat tuzağa düştü, daha iyisini yapabilirdi ama ailevi travmalar yolunu hiç aydınlatmadığı için görmesi gerekenleri göremedi. Fransa'ya gidip başka bir dünyayı da görmüştü ama evinden hiç kurtulamayacağını düşünmüş olabilir. Evden ve aileden kurtuluş yok, yeterince ağır yaralar taşınıyorsa.
Kuzen Naciya bir vaha olarak duruyor. Oğluyla yalnız yaşıyor, Murat'la da ilgileniyor biraz. Hlima gibi Murat'tan çalıp çırpmasını istemiyor, dürüst olmasını istiyor hatta. Murat kırılma noktasına kadar dürüstlüğünü koruyor ama amirleri tarafından bile saldırıya uğruyor. Rüşvet işlerinin paralel bir ekonomik hamleden başka bir şey olmadığını anlatıyor amiri. İyi bir şey değil rüşvet ama gerekli, bazı işlerin bazı işlerden daha hızlı halledilmesi gerekiyor. Söylenmek istenen şu: "Bütün işler bazıdır ama bazı işler daha da bazıdır." Meşruluk temeli de kurulduktan sonra üstlerinin yaptıklarını onaylamayan Murat için soru işaretleri ortaya çıkıyor. Otobüsler de rezalet. Mesai saati bitimlerindeki metrobüsler gibi. Pis bir koku, kalabalık, leş. Abbas güç veriyor bir süre, Murat'ın en yakın arkadaşı. Liseyi birlikte okudular, Abbas avukat çıktı. Arap uluslarının sorunları ve problemleri hakkında tartışmaları kesildi, ayrı yollara çıkmışlardı. Abbas da yolunu şaşanlardan. "Meşru şiddet" uyguluyor borçlulara, böylece adli süreci oldukça kısaltıyor. Hukukun ağırlığı alternatif çözümleri de birlikte getiriyor, aynı şeyi ekonomik sıkıntılar yaşandığı zaman da görüyoruz. Aslında mevzunun Kazablanka'da geçtiğini söylersem bir şeyler aydınlanabilir, filmdeki atmosferi ve insanları hatırlarsak. Neyse, "devletin açıklarını kapatmak" için işlemleri hızlandırmak veya rüşvet almak arasında pek bir fark yok. Murat'ın geçmişine baktığımızda sicili temiz ve fakir bir babayla karşılaşıyoruz, o da devletin açıklarını devletin kapatmasını beklemiş ama öyle bir şey olmamış. Murat, babasının vefatıyla birlikte abisini de yanına alarak babasının banka hesabıyla ilgili işlem yapmak üzere bankaya gittiği zaman on dört yaşından beri çalışan babasının beş kuruşunun olmadığını görmüş hesapta, şaşırmış. İki çocuk büyütmek yeterince masraflı olmuş zaten, hesabın tamtakır kuru bakır hali normal. O zamanlardan, yirmi yıl öncesinden isyan çanları çalmaya başlamış bile, Murat duymamış sadece. Duymaya başlıyor ama; yine bir otobüs yolculuğunda iç sesini dinlemek zorunda kalıyor. İç sesi yardırıyor, Murat'tan kurtulmak için intihar ettiğini söylüyor ve susuyor bir anda. Murat, "geçişin zor olacağını sezinler" ve kendini hazırlamaya başlar, artık daha fazla dayanamayacağını düşünür.

Birkaç mesele: Otobüs yolculuklarındaki siyasi birkaç tartışma. Sadece tartışma ve patırtı, bu kadar. Murat'ın gecenin bir köründe sokakta tanıştığı öğrenci kadın, kafayı kırmasıyla birlikte bu kadında huzur bulacak. Nabiya bunun adı. Naciya'ya yakınlaşma çabaları. Geçiş sürecinde Hlima'nın çıkardığı arızalar. Adam eve uğramıyor çünkü, bir süre sonra o kadından bu kadına gitmeye başlıyor ve ilk vurgunundan itibaren bambaşka bir hayatın hayalini kuruyor. Aldığı zarfı Varlık ve Hiçlik'in arasına koyuyor, hoş bir detay. Paranın özgürlük getirip getirmeyeceği fikrinin sorgulanması, kadınlar üzerinden gelişmemiş ülkelerdeki kadınlığın sorgulanması, ataerkil dünyanın rezillikleri falan, bunlar ara ara karşımıza çıkıyor. İşlerin cortladığı noktaya geleyim. İki adam takılıyor Murat'ın peşine, üstelik Hacı Hamit cebelleziden haberdar olduğu için pis pis sırıtarak Murat'ın sinirlerini bozuyor. Adamın elinde koz var artık ve karşısında hiç yıkılmayacağını hissettiren bir adamın yıkıntısı duruyor. Yıkıntı oğluyla konuşuyor, rüşvet vermeden hocaları tarafından hiçbir kuruma önerilmediğini söylüyor. Rezil bir dünya bu, bizimkinin bir kopyası gibi. Akademide dönen rezilliklerin yanına ülkenin bakanlıklarındaki kokuşmuşluğu katın, mis gibi bir yozlaşmayla karşılaşırsınız. Utanacağım bahsetmekten ama biraz anlatmalıyım, bizde medyada allanıp pullanan bazı projeler var, o projelerden birindeki cukkalamaları görenin aklı şaşar. Korkunç bir dümen kurulmuş, ülke Hacı Hamit'ten geçilmiyor resmen. Utanacağım kısım şu ki üç kişiydik ve tek bir ses çıkaramadık. Korktuk, dilsiz şeytanlığa soyunduk resmen. Evlilikti, boktu, püsürdü diye başa bela almak istemedim. Sonradan fena yamuldum zaten, bir şekilde çıktı benden. Neyse. Naciya değirmenin suyunu soruyor bir noktada, Murat anlatıyor ve Naciya'dan tekmeyi yiyor bir güzel. Naciya, Murat'ın dürüstlüğünü ve ahlâkını beğendiği için yakınlaşmış ama yozlaşmayı görür görmez uzaklaşıyor Murat'tan. Bu bir musibet. Diğerinde yakayı ele verme olayı var, daha fena. Patlıyor adamımız. "Olaylardan her zaman önde olmuştum. İleriyi görme yeteneğim olduğundan değil, babamın söylediği gibi önceden olayların sonuçlarını kestirebildiğim için. Buna tedirginlik denirdi." (s. 86) Tedirginlik ortadan kalkınca, cep para görünce Murat rahatlıyor, parayı iade etme fikri ortadan kalkıyor, o sırada cortluyor zaten. Tabii bu cortlamanın bir hayal ürünü olduğuna dair "twist" var en sonda, okurun vereceği anlama göre değişir durumlar.

Toplumsal yozlaşmanın örnekleri ara ara veriliyor, mesela bir taksi şoförü dinden sapıldığı için ülkenin burnunun boktan kurtulmadığını söylüyor, ahlâksız insanların milletin bacısına hallenmesinden yakınıyor ama aynı haltı kendi de yiyor. Mısır dizilerinin insanları aptallaştırdığı söyleniyor bir yerde, Murat'ın gençliğindeki filmlerin güzelliğinden hiçbir şey kalmamış, diziler toplumun kökünü dinamitliyor. Bunun gibi bir sürü detay var.

Metin iyi. Ahvali anlatıyor. İnsanın kırılacağı noktayı da anlatıyor. Bir noktaya kadar hepimiz dayanabiliriz, umarım o nokta umduğumuzdan daha da uzaktadır.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir