Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gatien'in Tutkusu
Bir cin tarafından hacamat edilip kuş formuna sokulmuş anlatıcı vasıtasıyla dinlediğimiz hikâye, aşkın bütünlenip parçalanmasıyla ilgilidir. İnsanın sayısız parçası bir araya geldiğinde, kusursuz bir yapı ortaya çıktığında aşık olunur, sanırım böyledir bu iş. Aşkın bir durum olduğu ve en uygun nesnenin bu duruma yerleşir yerleşmez biricikliğe kavuştuğu söylenir, zaten orada olan yaraları taşımak için doğmuş olmakla benzer bir mevzu. Niklas Luhmann'ın aşk konusundaki incelemesini okuyorum şimdi, orada ilk görüşte aşık olmanın böyle bir doğum olduğu söyleniyor. Bir şeye hazır olma durumu gerçekten vardır, parçaların kusursuz birlikteliği diyeceğim ben buna. Aşık olmalık durum oradadır yani, bu tamam, ama kuvvetli bir vurulma için nesnenin varlığı çok daha önemliymiş gibi geliyor bana. Azıcık bilen adam olarak konuşuyorum; tek bir kez ilk görüşte aşık oldum ve hiçbir parçam buna hazır değildi, Luhmann'ın iddia ettiğinin tersini savunuyorum. Aşk kesinlikle bir hazırlıksız yakalanma olayıdır. Aşk, düşen ilk dolu tanesini kafaya yiyecek kadar şanslı olma halidir. Evet, tanesi. Şanssızlık değil ki, dolunun oluşmasından itibaren kafaya inene kadar çizdiği yolu okuyabilseydik eğer... Sanırım aşkı yine çözemezdik. Aşkı anlayabilmenin bir yolu yok, Luhmann aşkın yarattığı iletişime onca taban oluşturuyor ama kesin bir açıklaması yok. Dolayısıyla aşkın, tutkunun bürüneceği kimlikler de bu ansızlıktan doğan bilinmezin niteliğine sahip. Aşkın paylaşılabilirliği, paylaşılmazlığı, yarası, onarısı, sayısız yüzü var ve her birinin ne zaman ortaya çıkacağı belirsiz. Onca parçanın kusursuz birleşimi dedim, bir parça arıza çıkarsa sihir sönüyor. Aşk çok kırılgan, çok belirsiz, çok yorucu. Bunların tersi aynı zamanda, çakılı bir kaya gibi, tam şurada.

Her şey hazırdır, şartlar olgunlaşmıştır, zemin sağlamdır, aşık oluruz. Engelleri aşıp bir araya geliriz, arkamızda yıkıntılar bırakırız, arkamız diye bir şey kalmaz, şimdinin doludizginliğinde bilmediğimiz bir yere doğru sürükleniriz. Cordelier, iki aşığın bu sürüklenişini anlatıyor diyebiliriz. Anlatıcı kuş -bundan sonra Gatien olarak geçecek- sahibesine aşıktır, kadının her davranışını izler, hatta tanrılığa soyunup ne düşündüğünü, ne hissettiğini bilir, çok uzaklarda gerçekleşen olayları bile bilir. Cin çarpmış bir adamdan beklenecek hareketler. Yine de, aşkın kıyım kıyım kıydığı çiftin anlatısında yersiz gibi duruyor, bu tekniğin anlatıyı derinleştirdiği herhangi bir nokta yok, bir paspas da anlatabilirmiş hikâyeyi mesela. Tek bir nokta var, onca sadakatsizlikten sonra -birbirlerinin gözü önünde gerçekleşen olaylar bunlar, ben bir noktada üçlü ve dörtlü ilişki bekledim ama Cordelier o kadar yürütmemiş mevzuyu- sahibe, kendisine aşık olan Gatien'e "aşk" demeyi öğretiyor. Sahibin hediyesine öğretilen kelime, kadının peşinde koştuğu heyecanın en saf haline dönme özlemini taşıyor bir yandan. Kadın adama hâlâ aşık, onca onur kırıcı hadiseden sonra basitleşiyor, yaşamındaki ağırlıktan kurtulmaya çalışıyor -aşktan değil- ve kuşa dönüyor, o güne kadar pek de umursamadığı, hatta kötü davrandığı kuşa. Bunun dışında Gatien'in dahil olduğu pek bir mevzu yok.

Nedir, sahip ve sahibe tanışırlar. Sahibe, çoksatar birkaç kitabın yazarıdır, eşiyle çok sağlıksız bir ilişkiyi sürdürmeye çalışırken sahiple tanışır. Sahip, işi gereği uzaklara seyahat edip durur ama kadını unutamaz, bir süre sonra kadın, kendisine korkunç bir biçimde bağlı, saplantılı eşinden boşanır, adamla evlenir. Aşkın doğuşu ve serpilişi keyif vericidir, kavuşma tablosu mutluluk saçar ama, işte, sayısız parçalar. Bu parçalardan haberdar değiliz, aşık olduğumuz kişinin parçalarını hiçbir zaman tam olarak bilmeyiz, sadece bir arada durmaları için dua ederiz. Kadının parçalarından birkaçı yitiktir, muhtemelen nevrotik ebeveyn yüzünden. Kendisi de bunaltıcı bir ilişki kurar. Sanırım şöyle; başta her şey bütünken aşkın sağaltıcılığı ortaya çıkıyor ve zirveyi gören bir sağaltım uyguluyor ruha veya eksik olan her neyse ona. Aşkın ilk günleri bu, insanın en "iyi" olduğu zaman. Sonrasında, biraz alışıldıktan sonra... Parçalar dağılıyor. Sahibe, sahibi delicesine kıskanmaya başlıyor, zaten en başından beri adamdan çocuk yapmak istiyor delicesine. Çocuk, yer yer başka bir şey düşünmediği söylenebilir. Bu uğurda zorlu bir ameliyat oluyor, ölümden dönüyor, çocuk oluyor nihayet ama sahibe aklını iyice kaçırıyor. Başka dünyalardan, başka varlıklardan bahsetmeye başlıyor ve adamı da kendinden uzaklaştırıyor böylece. Gerisi son derece acılı bir kopuş-kopamayış hikâyesi. Bol cinsellikli, bol kırık kalpli. Kuşun basit dilinden.

Eh, çok boş bir zamanda okunabilir. Sırf ideal aşıkların birbirlerinin katili olmalarının seyri için okunur aslında.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Al Kumsallar
Öyküler muhteşem, Ballard'ın Al Kumsallar civarındaki insanları her türlü olasılığı gerçek kılabilecek ölçüde kaçık. Yakın gelecekte geçen öykülerde Black Mirror havası var, teknolojinin sosyal yaşamı evirip çevirip kabusa dönüştürmesi her öyküde izlek olarak karşımıza çıkıyor.
Cennete Bir Koşu, Milenyum İnsanları gibi anlatılarda da görülebilir, Ballard'ın evreninde Akdeniz'e kıyısı olan bölgeler her türlü kaosa açık. Lefebvre'in görüsünün distopik alternatifleri oluşmuş gibi; seks, doğa, insan, tüketilecek her şey için Akdeniz'den daha iyi bir alternatif yok. İnsanlar deniz kıyılarında kimliklerinden geçici olarak kurtuluyorlar, böyle bir sanı var, meta haline gelen her şey bir temiz yenilip yutuluyor ziyadesiyle, sonrasında harcanan parayı yerine koymak için tekrar şehre dönülüyor, çalışılıyor, sonra tekrar. Ballard'ın bu döngüyü anlattığı metinleri ayrı, Akdeniz evreni ayrı değerlendirilmeli. Şehirde çıkan isyanlar, hatta bir binada çıkan isyanlar, coğrafi yayılım göstermiş karmaşanın mikro örnekleri olarak görülebilir. Ballard'ın türe kattığı bir şey; güncelden pek uzaklaşmadan, uç teknolojiyi kullanmadan, tamamen insanın sıyırma sınırlarına dayalı bir kurgu yaratması. "Zaman ve mekandan ne kadar uzaklaşmış olursa olsun bilim-kurgunun hemen tamamının aslında bugüne dair olması, tuhaf bir paradokstur." (s. 9) "Geleceğin gerçekte nasıl olacağına dair bir tahmin" olarak Al Kumsallar'da geçen öykülerin 1960'larda düşünüldükleri, yazıldıkları göz önüne alınırsa düşünülen geleceğin henüz gelmediği, buna rağmen insanların karakterlerle aynı delilik seviyesine ulaştıkları düşünülebilir. Ballard'ın öykülerle ilgili düşündüğü, bu son alıntı: "Al Kumsallar; düş, yanılsama, korku ve fantezilerden de payını fazlasıyla almış durumda, ama tüm bunların çerçevesi daha az sınırlayıcı. Onun; parlak, korkutucu ve tuhafın savsaklanagelmiş etkisini kutladığını düşünmekten hoşlanıyorum." (s. 9)

Öykülere baktığımızda teknolojinin merkeze alındığı bir anlatıyla karşılaşıyoruz. Diyelim ki "Çukamoli Ekranı" diye bir alet icat edilmiş, bu alet sayesinde kişinin mutsuzluğunun kaynakları pırıl pırıl izlenebiliyor. Mutsuzlukların izlenmesinin olumlu bir yanı vardır elbet, bizi ilgilendiren olumsuz yanı. Tabii böyle üfürükten nesnelerle çıkmıyor okurun karşısına Ballard, daha sofistike, daha teknolojik ve kaotik nesneler, eylemler, zamazingolar etrafında örülmüş anlatılar var. Kolu veya bacağı sakatlanmış insanlar, bir Ballard klasiği olarak yine oralarda bir yerlerde dolanıyor, karşımıza ara ara çıkabilirler. Başkaca, insanın doyumsuzluğu dipsiz bir kuyu.

Mercan D'nin Bulut-Heykeltıraşları adlı öykü, tutkunun yok ediciliğine dairdir. Lagoon West'e giden otobanın kenarındaki mercan kulelerinin civarında bulut-heykeltıraşları, günümüzün grafiti sanatçılarının evrileceği yön hakkında hoş bir yorumdur. Bu arkadaşlar kimyasal gereçler yardımıyla, bir de planör yardımıyla tabii, rüzgarda salınarak bulutları oyarlar, yontarlar, müthiş figürler yaratırlar. Dördü bir takım oluşturur, doğum günü partisi veren zengin bir kadının daveti akıllarını kaybettirir, kadının etrafında pervane olurlar, gizemli kovalamacalarla anlarız bunu. İçlerinden biri parti sırasında koca bir hortumu yönetmeye başlar ve arkadaşlarından birini bu hortum vasıtasıyla öldürür, ortadan kaybolur. İki mesele var; bir bulutu yontmak için güvenilir arkadaşlara ihtiyaç vardır ve bir kadın için arkadaşını öldüren adam müthiş heykeller yapabilir.

Prima Belladonna adlı öyküde doğanın nitelik olarak bambaşka noktalarda yer alan iki yaratısının yapay yollarla yaklaştırıldıkları zaman birbirlerine meydan okuyacakları görüsü işlenir. Jane Ciracylides sıkı bir ses sanatçısıdır, koro-çiçeklerin şahını görür görmez çiçeği akort etmeye çalışır ama çiçek direnir, kendi kafasına göre ses çıkarmaya devam eder. Böcek gözlerine sahip olan kadın çiçeğe meydan okur, neredeyse dükkanı yıkacak sonik bir mücadeleye girişir. Çiçek ertesi gün ölür, kadın ortadan kaybolur.

Perde Oyunu öyküsünün olayı, akıl sağlığını korumak için nereye kadar gidilebileceğinin sorgulanmasıdır. Mekanı yapay yollardan tümden değiştirerek akli dengesi bozuk birini iyileştirebilmenin denenmesi, ne pahasına olursa olsun. Bir filmle ilgili dönen muhabbette öykünün temeli de kurulmuş oluyor: "Tüm ilişkilerde var olan ve ilişkiyi sürdürmeye yarayan sanrıları ve kendimizi diğerlerinden gizlemek için isteyerek kabul ettiğimiz engelleri sorguluyor. Soru şu: Ne kadar gerçeğe dayanabiliriz?" (s. 65) Gerçeğe hiçbir zaman ulaşamayacağız, her zaman kurgusal bir parça olacak, belki de bilinç, savunma mekanizması olarak soyut düşünce yeteneğini kullanarak ham gerçekliği bir parça olsun kuruyordur. Ben şahsen kendisine minnettarım, bilincimin ellerinden öperim.

Venüs Gülümsüyor'da bir sanatçının bütün dünyaya şarkı söyleterek intikam alması anlatılır. Sonik heykellerin sanatın bir parçası olarak kabul edilmesinden sonra müzayedeler, sergiler bu heykeller üzerinden yürür. Mahler, Stravinsky ve diğerleri, eserlerinin metal alaşımlardan ve nanoteknoloji ürünü yapılardan geldiğini duysalardı çok şaşırırlardı. Sonuçta böyle bir sanat dalı doğuyor, sanatçılardan birinin eserinin sergilenmesi konusunda haksızlık yapılıyordu galiba, hatırlamıyorum, sanatçı da yaptığı bir heykeli kendi kendine büyür hale getiriyor. Yapıtın insanların kulaklarını patlatmasına yakın, macerayı seven arkadaşlar mevzuyu bitiriyor, heykeli parçalarına ayırıp geri dönüşüme yolluyor. Sanatçı dava açıp tazminat alıyor, üstelik metal parçaların eritilip tekrar biçimlendirilerek dünyanın dört bir yanına dağıtıldıktan sonra şarkı söylemeye devam ettikleri anlaşılıyor. Artık bütün dünya şarkı söyleyecek, herkes Vivaldi dinleyecek, hiç durmadan.

Birkaç öykü daha var, en şahanesi sahiplerinin ruh hallerine göre kendini biçimleyen akıllı evle alakalı olandı bence. Evleri değiştiriyoruz, evler bizi değiştiriyor, en sonunda evler tarafından öldürülüyoruz veya evleri öldürüyoruz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beyaz İnsanlar & Kızıl El
Machen, Lovecraft dahil pek çok yazarı etkilemiş, türe Kelt söylencelerini sokmuş bir korku yazarı. Borges'in derlediği kitaplıkta yer alıyor, onun dışında Karanlıkta 33 Yazar derlemesinde vardı diye hatırlıyorum, bir de Monokl ve yakın zamanda İthaki tarafından iki metni basıldı. Türkçeye kazandırılması gereken bir yazar, kozmik korkunun atalarından biri olduğu halde bizde pek bilinmiyor, en azından türün sıkı takipçilerinin dışında bilen yok. Çevrilsin yani, Doğan Abi iki öyküsünü bastı ama yetmez, daha çok eseri basılmalı. Sadece korku da değil kendisini çekici kılan, korkunun kaynaklarını irdelemesi karakterlerin psikolojik derinliklerini de ortaya çıkarıyor, sadece doğaüstü varlıklar tarafından değil, bilincin oyunlarından da korkar hale geliyoruz. Kolektif bilinçaltının derinliklerinde çok eski, kadim varlıkların gölgeleri büyüyor, üstelik bu sadece zihinde gizli bir dehşetin gölgesi değil, yemyeşil doğasının ve tarih öncesinden gelen kültlerinin mistik bir hava kazandırdığı Kelt diyarlarının derinliklerinde barınan varlıkların keşifleriyle ortaya çıkan bir gerçeklik-fantazya dünyası. Tekinsiz, karanlık bir bölge. İnsanın en kadim korkusu olan bilinmeyenin korkusu, köklerini Ortadoğu topraklarındaki eski anlatılardan aldığı kadar bu cennet çayırlarından da alıyor, böylece insanların huzur buldukları yerler bir anda her türlü doğaüstü varlığın gezindiği, korku dolu bölgeler haline geliyor. Machen, çağdaşı Yeats gibi Kelt kültürünü merkeze alarak Yeats'in romantizmi yerine karanlığın doğurduğu tedirginliği koyuyor.

Machen'in izlekleri dönemin korku öykülerin izlekleriyle benzer özellikler taşıyor. Diyaloglardan türeyen hikâyeler, belli bir yörede yaşayan yaşlı insanların anlattığı söylenceler, anlatılanların gerçekliğini tasdikleyen objeler, inançla bilginin kesişim noktasında gerçeği arayan insanlar öykülerin temel taşlarını oluşturuyor. Beyaz İnsanlar'a baktığımızda gizemli bir adamın azizlerle günahkârları kıyasladığı, günahın doğasını anlattığı başlangıç bölümü çoğu korku öyküsünde görülebilecek bir teknikle ilerliyor. "Bilen adam", meraklı olana yaptığı açıklamalarla karşısındakinin inançlarını sorgulanabilir hale getiriyor ve fantastik bir dünyanın kapılarını aralıyor, Cotgrave adlı meraklı adama tanıdığı bir kızın yazdığı defteri vererek doğaüstünün mucizelerine şahit olan insanların tecrübelerini aktarıyor. "El yazması tekniği" her zaman başvurulabilecek bir yöntem, metinde bir başka katmanı oluşturuyor. Defteri yazan kız, Yeşil Kitap adını verdiği bir kitaptaki Kelt inanışlarını, tanrılarını, varlıklarını öğreniyor, annesinin ve bakıcısının anlattığı hikâyeleri aktarıyor. "Ay'a kadar uzanan beyaz yer" adını verdiği bir bölgede ritüellerin izlerini arıyor, ağaçların arasında dolanıp denk geldiği varlıkların olağanüstü dünyalarını anlatıyor, korku dolu kaçışlarında yaşadıklarını civarda anlatılan masalsı hikâyelerle bir tutarak kendisini de bir masal karakterine dönüştürüyor. Defterin okunması bittikten sonra Cotgrave, defteri veren ilginç adam Ambrose'a kızın akıbetini sorduğunda Ambrose'un kızı bulanlardan biri olduğunu öğreniyor, kız köklerin ve dikenlerin arasında, defterde anlatılan bembeyaz, Roma işçiliğinin izlerini taşıyan bir heykelle birlikte bulunuyor. Sonrasını anlatmıyor Ambrose, hikâyenin anlatıldığı kısmıyla güzel olduğunu belirtip öyküyü sonlandırıyor.

Beyaz El, sokak ortasında bir ceset bulan iki arkadaşın yaşadığı macerayı anlatan, biraz polisiye ve çokça korku öğesi taşıyan sıkı bir öykü. Kentte geçiyor, büyük bir bölümünde kırsalın dehşetinin kente akın ettiği zamanlarda, karanlık ve izbe sokaklarda yaşanan cinayetlerin kaynağı araştırılıyor. Adım adım ortaya çıkarılan bir gizem, yine okült bir obje, paranormal hadiseler derken yeterince korkmuş bir vaziyette bitiriyoruz öyküyü.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ressamın Günlüğü
Addan yola çıkarak günlüğü tuvalin farklı bir formu, belki metaforu olarak görmek mümkün, anlatıcı H.'nin de iki dalın olanaklarını kıyaslayarak benzer bir noktaya varması, aranan gerçekliğin farklı bir sanatsal uğraşıyla yakalanabileceği umudunu taşıyor. Yüzeyin değişmesi -aslında bakışın değişmesi belki, renklerle değil de sözcüklerle biçimlenen bakış- farklı tonların kullanımına kapı aralar, göz değişir, görüşün niteliği yol alınacak farklı istikametlerin varlığını ortaya çıkarır. İkinci resmi yapmaya devam eden, ilk resmin doğurduğu mutsuzluğu ardında bırakmak isteyen H., üçüncü bir resme geçmek yerine beyaz sayfaların ne sunabileceğiyle, bir bakıma kendisinin kendisine ne sunabileceğiyle ilgileniyor, "kendinden milyonlarca ışık yılı uzakta dönüp duran bir dünya" olarak kendisini biçimlerse sözcükler, ne yapacağı hakkında bir fikri yok, bu olasılığı düşünmek bile istemiyor. Onun resmin ve yazının doğasıyla ilgili, söylemeye gerek yok ama kendisiyle ilgili meselelerinde Saramago'nun klasik izleği olarak "kendini arayış" baskın. Hatta bu, Saramago'nun yazdığı ilk roman olarak sonrakilerin de parçalarını taşıyor, Saramago metinlerini kendi metinlerinden doğuran bir yazar, doğum ve ölüm belgelerini düzenleyen kâtibin bahsinden tarihi çarpıtma fikrine kadar, sonradan işleyeceği ve ayrı metinler olarak karşımıza çıkaracağı konularını derliyor. Metinlerin öncesi nasıl beliriyorsa yazarın öncesi de belirmiş olabilir; varolmama halini bir varoluşa dönüştürebilmekten bahsediyor H., "henüz doğmadığını" söylüyor, oyma kalemiyle kendisini izleyen biri var, bu belki okurdur, belki bir başka kendiliktir, sonuçta gözlenme hissi bariz. Diyebiliriz ki H. ne yaptığının son derece farkında. Unutulduğunun, izlendiğinin, ne yapmak istediğinin bilincine varır varmaz kendini bir başka biçimde var etmeye çalışıyor.
Günlük yazımının anlatım tekniği kullanılmış, tarih düşülmeden. Kapının çalmasıyla kesildiğini anladığımız, bir paragraf sonrasında anlatının saatler sonrasına atladığını öğrendiğimiz bir günlük. Zamanda atlayıp zıplamalarla, konudan konuya ani geçişlerle dolu, H.'nin iç dökümü, sanatta gerçekliğin katmanlarıyla birlikte. H.'nin resim ve edebiyatla ilgili görüşlerini kendi yaşantısının pratiklerine, hatta metnin biçemine bile bağlayabiliriz, aslında metnin nasıl oluştuğunun da bir anlatımı haline geliyor söylenenler, örneğin bir portrenin geçmişin gerçekliği açısından gerçekten daha gerçek olduğu söyleniyor, günlük de içeriğinden ötürü aynı işlevi taşıyor, kendine içkin bir mesele. Biçimlenme şekli de zaten çoktan yaşanmış bir ânın bir taklidi halinde ortaya çıkıyor, H.'ye göre bir portreyi nasıl yapacağını düşünmesi, zaten yapılmış bir şey üzerine düşünmek anlamına geliyor. Zaten gerçekleşerek üreyen bir zamanın tekrar üretimini iktidar odağının gücünü sabitleme çabası olarak gördük, Yüz Üzerine Antropolojik Bir Deneme'de fotoğraftan önce portrenin bu istencin bir ürünü olduğu anlatılıyordu uzun uzun, Berger de Görme Biçimleri'nde benzer meseleleri anlatıyor, H. de benzer meseleleri anlatıyor ve sipariş edilen portreleri tamamlamaya çalışıyor, yaratıcı konumunda kendisini de yorumlamak zorunda kalıyor.
Çok meselesi var metnin, Saramago'nun yığmaca bir üslubu var, biçem göz önüne alınırsa olumsuz bir durum yok, kurmacaya halel gelmiyor. Aksine, kurmacanın ta kendisi bu. Müthiş bir uyum var burada, Gökdemir İhsan'ın bir röportajını izlerken denk gelmiştim, tekniği bilmenin onu ters yüz etmeye muktedir olmak anlamına geldiğine dair birkaç söz vardı. Uyum, bir günlüğün günlük olmaktan çıkmasıyla meseleleri yığma biçiminin birbirini etkileyen iki dişli olmasından kaynaklanıyor. Önemli bir metin bu; hem Saramago'nun kurmaca dinamikleri hakkında bir girizgâh, hem de sanatın doğasıyla yaşamın doğasının karşılaştırılması, bir kefenin aynadaki yansımasıyla kendini tartması.


Yanıtla
4
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arafta
Çadırın ipeği kutsal bir ışıkla parlıyor, idea ipeği, gizlediği alanda geçişin son aşaması için birtakım ölçüm işlemleri yapılıyor. İsa-prens bizzat gözlemliyor, kalbi tartılacakların başında Osiris misali bekliyor, ki İsa'yla Osiris arasındaki benzerlikleri inceleyen müstakil bir eser mutlaka vardır, neyse, tek bir soru. "Nasıl yaşadın?" Bu, cevabı soranlar tarafından bilinen bir soru, önemli olan muhatabın kendiyle ilgili bir sorunun cevabını bilip bilmediği. Kitabın son bölümünde Saunders'la yapılmış bir röportaj var, Saunders orada İsa'nın bir sözünden etkilenip bu dürüstlük meselesini değerlendirdiğini söylüyor. İçimizdekini açığa vurunca kurtuluruz, açığa vurmadığımız müddetçe onun verdiği acıya mahkum olacağız, kısacası insan kendi cehennemini kendi yaratacak. Bir cevabında da Tibet metinlerinde insanın ölümden sonrasıyla ilgili ne düşünüyorsa onunla karşılaşacağına dair yazılanları irdeliyor Saunders, uzun süredir düşündüğüm ve biraz olsun inandığım bir şeydi bu, dengini bulmak güzel oldu. İyice dağıldı mevzu, soruya dürüstçe cevap verenler için ışıktan kapılar açılıyor ve Krallık'a bir yol açılıyor, kendini kurtaran ruhlar yolculuklarını mutlulukla tamamlıyorlar. Dürüst olmayanlar ipek çadırın bir anda insan etine dönüştüğünü, İsa-prens'in biçim değiştirerek Şeytan'a benzediğini görüyorlar ve acı çekecekleri mekâna doğru sürükleniyorlar, korkuları tarafından. "Dürüstçe söyle!" sözü yankılanıyor, Rahip Everly Thomas nefret ettiği dayısının sesiyle söylenmiş bu sözü işitir işitmez, kalbi tartılırken İsa-prens'in ve yardımcılarının aşırı karamsar tepkilerini görünce dönüp kaçıyor, kimse onu kovalamıyor. Herhangi bir kötülük yapmadığını söylüyor önce, Tanrı'nın Kelâmı'nı yaydığını, hayırsever biri olduğunu söylüyor ama kendinden emin değil, ara sıra şüpheye düştüğünü itiraf ediyor, lanetlendiğini düşünüyor. Gerçeği söyleyememek gibi bir laneti var, uzun süredir birlikte yaşadığı arkadaşlarına öldüklerini, arada bir yerde kaldıklarını söylemek istiyor ama emredildiği gibi sessiz kalıyor, gerçeği bir tek kendisi biliyor. Aslında öldükten sonra, bilinmeyen bir diyarda bile Tanrı'nın buyruklarını yerine getirmeye devam ediyor, insanların/ruhların düşüncelerini toparlamalarına yardımcı oluyor, çizgiyi aşmadan. Çoktan gidebilirdi, bir süre sonra gitmek zorunda ama görevinin onu orada tuttuğunu düşünüyor, en azından gidişini böylece geciktiriyor, kendisiyle yüzleşmeye henüz hazır değil.
İlginç bir teknik kullanmış Saunders, Willie'nin öldüğü gecenin ve sonrasının tanıklıklarını derlemiş, farklı kaynakları kullanarak olayları kronolojik olarak sıralamış. Bakış açıları değişince güzel bir karma-gerçeklik çıkmış ortaya; Abe'in gözlerinin gri, mavi-gri, gri-mavi ve mavi olduğu söyleniyor, hepsini denklemek bir sonuç çıkarmaya yetiyor. Saunders, bu iş için günlerini harcayıp sayısız kaynağı incelemiş, "romancı" kavramını "küratör"ü de içerecek şekilde genişletmiş, mevzu bahis pastiche aslında. Bu bölümler metnin büyük bir kısmını oluşturmasa da genişçe bir yer kaplıyor. Hayaletlerin yaşamlarının olduğu bölümlerde yine değişik bir iş var; diyaloglar ve monologlar halinde kurulan bir anlatı var, hayaletlerin sözlerinin altında isimleri yazıyor. Tiyatro metnine benzer bir metin, isimlerin altta olması dışında.
Sayısız hüzünler metni bu, kaybetmekle ve kabullenmekle ilgili. Daha çok kabullenmenin acısıyla ilgili. "Ah, çok hoştu, dedi hüzünle. Orada olmak çok hoştu. Ama geri dönemeyiz. Eskiden olduğumuz halimize. Tek yapabileceğimiz, yapmamız gereken şey." (s. 382)
Öyle işte. Metin iyi. Çok iyi. Tez okuna.

Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ödüllerim
Hakikatin İzinde'yle birlikte en son okunacak Bernhard metni, final. Ödülleri neden kabul ettiğini anlayabilmek için anlatılarında ele aldığı meseleleri bilmek gerekiyor, özellikle Avusturya'daki iktidar partilerini, muktedir şahısları. Herhangi bir onaya, gönenmeye ihtiyacı yok Bernhard'ın, paraya ihtiyacı var. Hükümet onca saçma işe para dökerken en azından kendisine verilen paranın nereye gittiğini biliyor Bernhard, kendi yaşam standardını koruyabilmek için harcıyor parayı veya kişisel zevkini tatmin etmek için kullanıyor. Ödüllerin çoğu gençlik zamanlarında verildiği için Bernhard kendi tarihinin de izini sürüyor her bir ödülle, böylece metinlerinde ve röportajlarında bahsetmediği parçalar ortaya çıkıyor, örneğin teyzesiyle yaptığı yolculuklar, jüri üyelerinin -günümüzde bizde verilen ödüllerde de benzerini görebileceğimiz- kazananı seçmek için yaptıkları aptalca işler, pek çok olay bu şekilde unutulup kaybolmuyor. Belki de yazarın en samimi metni bu, kendisi de bunu bildiği için ölümüne yakın bir zamanda -1980- kaleme alıyor ve Mart 1989'da yayımcısına gönderilmesi için not düşüyor, yaşamının son döneminde.

Ödüllerle ilgili daha detaylı bilgiye Hakikatin İzinde'de yer alan röportajlarda rastlanabilir, bir de Bernhard'ın söylemlerinden çıkarılabilecek çok şey var, baştan sona izlenmesi lazım. Sanırım aklında belirli bir yaşam biçimine erişebilmek var, satın aldığı çiftliğe çekilip orada yaşamaya başlaması ve insan içine pek çıkmaması bu ödüllerden sonra gerçekleştiği için, eh, kazanılan paraların iyi bir amaç için harcandığını söyleyebilirim. Hatta otobyografik beşlemesini bu şartlar altında yazdıysa daha iyi, keşke devam ettirseymiş, devam ettirebileceğini söylüyor bir yerde ama beşte bırakıyor. O da iyi gerçi, geri kalanı anlatılarının satır aralarından çıkarılabilir, Bernhard yorumlamak ve aşırı yorumlamak için gereken alanı bırakıyor. İşin güzelliği şurada; aşırı yorumlasak bile gerçekten daha gerçek bir hale gelebilir yorumumuz, Bernhard için her şey gerçek, en aleni kurmaca bile öyle, dolayısıyla bir yaşamı sınırsızca yaratabiliriz, eldeki veriler yeterli, Bernhard kendini yeterince teşhir ediyor, parçalıyor ve içsel süreçlerini en ince detaylarına kadar anlatılarına dahil ediyor. Bu açıdan gıyabında öğrencisiyim. İnsan kendisini yok etmedikçe, en derinlerinde olan biteni anlatmaya yeltenmedikçe ne anlam taşır? Hiç. Böyle bir incelikten yoksun olan metin kurmaca oyunundan başka bir şey değilmiş gibi geliyor bana. "Gerçeğin ciddiyeti" diye üfüreyim hemen, bunun olmadığı metin tatsız geliyor. Bu açıdan söylemeye gerek yok ama söyleyeyim, Bernhard'ın her metni zirveye ulaşıyor. Ödüllerim de son noktadır herhalde.
Gençliğinde ödül almaktan, edebiyat çevrelerinde takılmaktan keyif aldığını itiraf ediyor Bernhard, o zamanlar edebiyatın bunları da kapsayan bir şey olduğunu düşünüyormuş, ilerleyen yıllarda sürdürdüğü sayılı arkadaşlıklarını bu dönemde kurmuş olsa gerek, röportajlarında ve Odun Kesmek'te çeteleşme işini yerin dibine sokarak o arkadaşlıkları da yerle bir ediyor ve bağları bir bir kopartıyor. Bernhard, son otuz yılını ilk otuz yılını temize çekmekle geçiriyor sanki, var oluş biçimine yol açan yolları bir bir gömüyor ve ölümüyle doğumunu denkliyor, yalnızlık açısından. Ödülleri ve ödülleri almadan kısa bir süre öncesini anlattığı parçaları bu edimiyle okumak lazım, bu da bir temize çekme metni çünkü. Grillparzer Ödülü'ne bakalım. Viyana Bilimler Akademisi tarafından verilen bir ödül. Bernhard ödüle gitmeden önce şık giysiler satan bir mağazaya gidip birkaç kıyafet alıyor ama her zaman giydiği kazak ve pantolonla gitmek istiyor törene, yirmi beş yıl boyunca giydiğini öğrendiğimiz, berbatlaştıkça sevdiği iki kıyafet, kişiliğinin bir parçası ama ödül töreni yeni bir görünüm istediği için şık giyiniyor Bernhard, insanların isteklerine boyun eğdiği için kendisinden nefret ederek. "Kaderini kabullenmek" diyor kendisi buna. Neyse, teyzeyle törene gidiyorlar, ilgilenen birileri olmayınca salonda arka sıralara oturuyorlar. Koşturmaca başlayınca keyifleniyor; törenin başlaması lazım ama yazar ortada yok, herkes Bernhard'ı arıyor. Onu tanıyan biri yanına geliyor sonunda, neden ön sıralara oturmadıklarını soruyor. Bernhard eğer bay başkan Hunger bizzat gelip onları ön sıralara davet etmezse öne geçmeyeceklerini söylüyor. Başkan geliyor, ön sıraya geçiyorlar. Filarmoniciler Mozart'tan bir parça çalıyorlar, davetlilerden bir bakan uyuyor, arada horluyor. Tören zevksizlik abidesi, Bernhard ödülü alıp çıkıyor, mağazaya gidip üzerindekilerin bir boy küçüğünü alıyor. İlk ödülün olayı bu.

Alman Endüstrisi Birliği Kültür Dairesi Ödülü. Böyle bir ödül var, ilginç. Otobiyografik beşlemede Bernhard'ın hastanede geçen günlerine tanık oluyorduk, orada tanıştığı bir elemanla felsefe, müzik ve sair pek çok konuda geyik yaptıklarını, elemanın kısa bir süre sonra etraftaki bütün hastalar gibi öldüğünü, Bernhard'ın da ölümü beklerken ucu ucuna yırttığını biliyoruz. Bernhard bu ödülle hastane günlerini denklemiş, ödülü aldığının haberini yine bir hastane seferi sırasında, canıyla boğuşurken öğreniyor. Yayımcısından borç alarak gidiyor, zira hastaneye yatmak için gereken para teyzeden borç alınmış, Bernhard parayı ödemek zorunda, ödül de bu yüzden tam zamanında veriliyor açıkçası. Bernhard bu tür parasızlık hikâyelerinin tam ortasında yer alan bir adam olduğu için ödülleri kabul etmesini tekrar anlayışla karşılıyoruz. Karşılıyorum. Ödülü almaya giden Bernhard'ın şehri kötüleyişini, Salzburg başta olmak üzere pek çok şehri gömüşünü okuduktan sonra başka bir ödüle, Bernhard'ın pek sevdiği Bremen'de verilene geçiyoruz, Bernhard'ın edebiyattan nefret etmeye başladığı zamanlarda verilen ve belki de tekrar yazmaya başlamasına sebep olan bir ödül bu. Bernhard'ın tam da kırsaldan bıktığı, kırsalın insanından tiksindiği sırada şehre davet edilmesi onu yaşama döndürüyor bir anlamda. Bu kez almak istediği bir ev var, para onun peşinatına gidiyor. İkinci taksit için nereden para bulacağı hakkında hiçbir fikri yok, yine de alıyor evi. Ödülü kazandığı için bir sonraki yılın ödülünün sahibini belirleyecek jüride yer alıyor. Tam bir kara komedi. Oyunu Canetti'den yana kullanıyor Bernhard ama ödül jürinin Yahudi düşmanlığı yüzünden Canetti'ye verilmiyor, kimsenin metnini okumadığı bir yazara veriliyor, öylesine. Bizdeki ahbap-çavuş ilişkisine benzer bir durum. Rezillik. Bizde verilen birkaç ödül hakkında birkaç şey duydum, özellikle genç bir şaire verilen ödülün ne şartlarda verildiğini öğrenince jürilerden de, ödüllerden de, sanatçı tayfasından da tiksindim, nefret ettim. Kokuşmuş bir toplumun sanatçısı da ortalama kokuşmuşlukta oluyor, vasatlığın tam orta yerinde yüzüyoruz, her konuda. Bir ayrıntı verebilirim sanırım; Ercihan benim çalıştığım okula geldikten sonra ondan Veysel Çolak'la yaşadığı münakaşayı dinledim, insanın niteliğinin erdemli olma konusunda pek de bir işe yaramadığını düşünüyorum açıkçası, özellikle yetkinliğini kanıtlamış insanların hâlâ ödüllere başvurduğunu göz önüne alırsak. Bernhard'a bir tek bu konuda katılmıyor olabilirim, kendisi genç sanatçılara verilen bir ödülü de almış. Ödüllerin ne kadar saçma sapan olduğunu düşünsek de teşvik edici yanlarını gözardı edemeyiz, gençler için itici güç olabiliyor, o zaman ey genç olmayanlar, akbabalık yapmayınız.

Başka bir sürü mesele var ama burada bırakıyorum, okuyan görsün. En son okunacak bu, önce birkaç Bernhard metni okunmalı, hatta şiirleri de okunabilir, bir kısmını Edebi Şeyler bastı.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sodom ve Gomorra
Sodom ve Gomore, Tanrı tarafından yerin dibine sokulmuş iki şehir. Tenasüliyetten şaşmış ilişkilerin gırla yaşandığı, eşcinselliğin adeta bir Woodstock havasında özgürce sürdüğü bu şehirler, şu an nerede okuduğumu hatırlamadığım bir metinde yazdığına göre melekler tarafından uyarılmış. İncil'deki bahis anlatılıyordu o metinde; şehirlere gelen meleklere hallenmiş halk, tabii böyle anlatılmıyor ama orijinal kelimelerden bu anlam da çıkıyormuş, sonra Tanrı'ya haber gitmiş, Lut ve İbrahim girmiş işin içine derken arkaya dönüp bakınca ortadan kaldırılma hadisesi burada da ortaya çıkmış, sonuçta şehirler yerle bir edilmiş. Proust bu iki şehrin hikâyesini kendi keşfiyle birleştirmiş, Guermantes Prensesi'nin gece daveti verdiği ev ve dört bölümlük anlatının hemen her bölümünde karşımıza çıkan, anlatıcının uzunca bir süre tatilini geçirdiği otel sembolik olarak iki şehri karşılıyor olabilir. Gazaba uğramıyorlar tabii, eğer anlatıcının hatıralarını dramatik bir şekilde biçimlendirmeleri söz konusu değilse. Metnin başlarında M. de Charlus'ün erkeklere duyduğu ilginin keşfedilmesi meselesi ele alınıyor ve geri kalan bölümlerde Albertine'in bir kadın tarafından "duygusal bir eğitimden" geçirildiğinin düşünüldüğü bölüme kadar salon hayatının böyle anlarını görüyoruz, anlatıcı için çiçek-böcek ilişkisine indirgenen ve doğanın çiftleşme oyunları vasıtasıyla alegorik bir hale getirilen, belki de "katlanılır" hale getirilen bir sürecin yansıtılması bu.

Davetin sürdüğü bölüm önceki kitabın sonuna bağlanıyor, kendi yaşamının anlatısının yanında önünde açılan bu yeni dünyaya da derinlemesine bir bakış atıyor anlatıcı, ilginç benzetmeleri ve anlatıyı ansızın kesip olayların kendisinde yarattığı anlamları açıklayan paragraflar dolusu ruhsal çözümleleri sürdürüyor, üslupsal bir nitelik. Anlatıya girip çıkan onca soylunun, sosyetik şahsiyetin bir biçimde ana izlek etrafına yerleştirildiğini unutmadan her biri için bambaşka bir pencereden bakabiliriz, Proust anlatısını böylesi bir sıkılıkla, detaycılıkla örer.
Unutma ve uyku meselesi yine es geçilmemiş, anlatıcının fikirlerinden Bergson'un hatıra ve bilinç örüntüsüne pek çok teorik veriye rastlayabileceğimiz gibi işin pratik boyutu da mevcut; anlatıcının "seçilmiş" hatıralarını okuyoruz, inceliyoruz. Bergson'un her şeyin hafızada yer almasına rağmen her şeyin anımsanamayacağına dair fikrini anlatıcının kendi yaşamına uyarlayabiliriz. Bir anıyı geri getirmenin zorluğu veya kolaylığı bir yana, anlatıda bilinçli olarak atlanmış bölümlerin varlığını sezebiliriz, örneğin M. de Charlus'ün anlatıcıya ulaşma çabalarından sonrasını aralarındaki münakaşa ve mesele çözüldükten sonraki barış zamanları haricinde bilmeyiz, bu nokta karanlıkta kalmış. Bilinçli bir tercih veya bilinçsiz bir eylem. Bir anlatım tekniği olarak kullanılmış olabilir, zira anlatıcının şahit olamayacağı konuşmaları duymuş gibi aktarması, hatta okurlara doğrudan seslenerek kendisinin aslında yazarın kendisi mi, yoksa anlatıcı mı olduğu konusunda şüphe uyandırıp ortadan çekilmesi işi sadece belli bir aralığın tarihini aktarma çabası olmaktan çıkarıp ustalıklı bir kurmaca oyununa dönüştürüyor. "Ne olursa olsun, unutuşla hatırlama arasında bazı geçişler varsa da, bu geçişler bilinçdışıdır." (s. 1603) Hem bilimsel bir gerçek, hem de anlatının bütünü hakkında neyin anlatılıp anlatılmadığına dair bir ipucu. Bu konuda okurla tek taraflı bir tartışmaya bile girer anlatıcı/yazar, ya da her neyse. En sonunda kendisini ve anlatısını sorgulayanları son kez cevaplar: "Kusursuz bir hafıza, hafızaya ilişkin olayları incelemeye pek teşvik etmez insanı." (s. 1604) Piklere ve dip noktaların yansımalarına bakarak bir fikir edinebiliriz; salon yaşamı en ince detaylarına kadar gözlemlenmiştir, kişiler ve soyluluk dereceleri hakkında verilen ayrıntılara bakarak anlatıcı için bu tür bir sosyal çevrenin anlatıcının yaşamının en önemli zamanlarını geçirdiği toplumsal alan olduğunu söyleyebiliriz, hastalık anlarının yol açtığı düşüncelere bakarak dip noktalarını hastalık ve uykudan uyanma anları olduğunu söyleyebiliriz, anlatılması tercih edilenler ve edilmeyenler birbirini tamamlar. Bir önceki ciltte bahsi pek geçmeyen Swann'ın bu anlatıda ortaya çıkışı, Dreyfus Olayı'nın yarattığı bölünmenin Swann'ın Yahudi kimliği üzerinden biçimlenmesi ve kendisinin davetlere çağrılıp çağrılmamasının bu kimlik üzerinden belirlenmesi, bütün bir anlatının karakterler, olaylar ve anıların kusursuz bir biçimde birbirine eklemlenmesini örnekler.

Metnin asıl ağırlığını taşıyan bölümler sayfiyede geçenler bence; Verdurinlerin davetlerine katılan kişilerin apayrı dünyaları başlı başına bir cildi doldurabilecek ölçüde detaylı, bir yandan diyaloglardan çıkarılanlar var, diğer yandan M. de Charlus'ün Morel'le olan ilişkisi -nasıl sonlandığını bir başka cilde ertelemiş anlatıcı, bundan da bir cilt çıkarmıştır- ve katıldığı her davette ortamı şenlendirme şekli, büyükanne özlemi, ölümle hesaplaşma, anneyle olan ilişki, Albertine'den ayrılmaya karar verip onunla evlenme kararı alan anlatıcının değindiği konular. Nefesim yetmeyecek, ayıramıyorum hiçbir olayı, benden bu kadar. Sanırım külliyatın en keyifli cildi bu, kalanlar da böyleyse şahane.

Yanıtla
9
14
Destekliyorum  9
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Prozac Toplumu
İlaç endüstrisini enine boyuna inceleyecek değilim, sadece Wurtzel'de benzeri görülen bir uç noktadan çok uzağa düşen örneklerin Prozac Nation'ı yarattığını söyleyeceğim, bunda doktorların rolü olduğu kadar toplumsal eğilimlerin de rolü var. Beyindeki birkaç devrenin yanması gibi fizyolojik problemlerse olay, psikofarmakoloji gerçekten hayat kurtarıcı önemde bir işlerlik kazanıyor ama -bunu bu şekilde ayırmak çok da doğru olmasa da- psikolojik mevzularda ilaçlar sadece bir ölçüde yardımcı olur. Bastırılması gereken şey bir şekilde bastırılır, kaynak ortadan kaldırılmadıktan sonra başka bir biçimde patlak vermek üzere. İlaç toplumuna dönüşmek için süper bir ortam; mutluluk üret, mutluluğa ulaşamayanlara mutsuzluk üret, sonrasında ilaçla ıslah. Neyse, mevzu bu değil.
Wurtzel'ın metni zamanında çok ses getirmişti, sinemaya uyarlandı falan. Depresyona içeriden, olabildiğince tarafsız bir şekilde tanıklık edildiği için, bir de doksanların dünyasının psikopatolojisi böylesi bir açıklıkla, belki de en vurucu şekilde ele alındığı için. Kay Redfield Jamison'ın ve William Styron'ın depresyonla ilgili benzer metinlerinin bir sonraki nesline göz atıyoruz burada; II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından soğuk savaşın toplumsal paranoyaya yol açtığı zamanların uçuk dünyasıyla Wurtzel'ın güncel zamanı arasında haneye eklenen çarpıklıkları da hesaplayınız, genetik yatkınlığın yanında dünyanın da insanı patolojik bir vaka haline sokmamasının oldukça zor olduğu ortaya çıkacaktır, özellikle Wurtzel gibi "dahi çocuk" sınıfına giren duyarlı insanlar için. Üstün zekalı bir haytanın kafayı yavaş yavaş kırışını ve lityumun antidepresanlarda kullanımının başladığı zamana kadar yaşadığı cehenneme şahit olmak yorucu. Yorucuydu. Wurtzel, evet. "Kendimi yok etmekten vazgeçince can sıkıcı biri haline geldiğimi düşünüyordum." (s. 188) Şimdi burayı alıntılarla doldurabilirim, çünkü metne dair pek bir şey hatırlamıyorum. Wurtzel olayların tamamen gerçek olduğunu söylüyor, bazı isimleri değiştirdiğini söylüyor, Cambridge'te okuduğunu söylüyor, daha pek çok şey söylüyor ama neydi olay, hatırlamıyorum. İşaretlediğim yerlerden gideceğim.
Bölümler halinde, her bir bölüm Wurtzel'ın yaşamının dönüm noktalarını oluşturuyor. İlk bölümde Wurtzel kendinden nasıl nefret ettiğini ve ölmek istediğini anlatıyor. Bir dünya ilacı karıştırıp yutuyor, yıllardır yaşadığı ıstıraptan kurtulmak için bu kez Plathvari bir son denemeye girişecek. Sevgiye ihtiyacı var, söylediği diğer şeylerden biri bu. Beynini susturmak, yüreğini devreye sokmak istiyor ama yaşama dair kaygıları öylesine yoğun ki kendisini sevenleri yaşamında tutamıyor, bir noktada onlara bağımlı olacağından korkup hepsiyle yollarını ayırıyor. On iki yaşındaki ilk teşebbüsünden sonra pek çok intihar girişiminde bulunuyor, sonuncusuyla da noktayı koymak istiyor, acı çektirdiği herkesten özür dileyerek. İyi bir başlangıç; zirve noktasından her şeyin başladığı noktaya dönüş ve sonda tekrar zirve, kurtulup kurtulamayacağını görmek için.

Çocukluğundan itibaren depresyonun eline düşüyor Wurtzel, The Velvet Underground ve Lou Reed şarkıları dinleyerek büyüyor, nihilistik bir yaşamın özlemiyle. İçte büyüyen ruhsal bir kanserin ilk izleri. Depresyonun tanımını araya sokuşturduğu zaman ne yaşadığını anlarız; duygu, tepki, yaşam yokluğudur onun çektiği. Mutluluk ve mutsuzluk çok uzaktadır, ulaşılamaz bir yerdedir, korkunç bir karanlığa hapsolup uzaktaki ışıklara bakmak gibi bir durum. Güneş de Doğar'dan alıntı gelir hemen, bir karakterin nasıl iflas ettiğine dair bir yorum: "Yavaş yavaş ve sonra birdenbire." Aklını nasıl yitirdiği sorulduğunda aynı şeyi söyleyebileceğini söylüyor Wurtzel. İşin genetik boyutu felaket zillerini daha Wurtzel doğmadan çalmaya başlamış; hippi anneyle babanın çocuğu olan yazar, babasıyla konuşurken annesiyle evli olmanın berbat bir şey olduğunu öğrenmiş, hatta istenmeyen çocukmuş Wurtzel, babası doğmasını istememiş. Sonra tersi olmuş, baba istemiş ve anne istememiş. İkisinde de psikolojik rahatsızlıklar var, ayrılmaları kendileri için en iyisi olmuş ama çocuklar için çok geçmiş. Terapistler, tedaviler, seanslar, ilaçlar, krizler, çocukluğu ve gençliği mahvetmiş, bir yandan yaşam sürdüğü ve Wurtzel süper zeki bir çocuk olduğu için eğitimini aksatmamaya çalışmış. Şahane bir üniversiteye kapak attığını biliyoruz, sonrasında depresyonundan kurtulamadığı için ailesini suçlamayı bırakıp uyuşturucuya sarıldığını biliyoruz, aslında kendini yok etmek için son derece uğraşmış ama derinlerde bir yer devam etmesini sağlamış.

Hastane günleri, yaratılan alternatif kişiliklerin gerçek kişiliği ele geçirmesi, belirip kaybolan insanlar, tam bir kaosun içinde yıllarca debelenen Wurtzel, çağının bunaltılı sanatını da kendi depresyonuna eklemlemiş. Ölümüne Sadakat'te geçiyor işte; mutsuz olduğumuz için mi pop -bildiğimiz pop değil- dinliyoruz, pop dinlediğimiz için mi mutsuzuz, bu mesele. Nirvana'dan canım Linklater'ın filmlerine, kadının kayışı koparmasına yardım eden her şeyin izdüşümüyle karşılaşıyoruz. Kurulmuş bir yaşam aslında, her şeyle. Depresyon boşluğun dolmasını istiyor ve insan en alakasız şeyleri bir araya getirip kendine bir kimlik biçebiliyor, yeter ki orada biri olsun. İçeride. Öldürülmesi gerekirse o başka bir şey, yeter ki cesedi de içeride kalsın.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Siste Bir Ses
Neyse, Jacobsen. Sağdan soldan çarptığım bilgileri alayım buraya. Kendisi Freud'u da etkilemiş, tahminimce Bayan Fönns adlı öyküdeki anne-oğul ilişkisi Freud'da kıvılcımlar çaktırmıştır. Annesinin başka bir adamla evlenmesini istemeyen kız evladın durumu kabullenmemesi nispeten daha sessiz, fırtınasız hatta. Tufanı erkek evlat başlatıyor, annesini ne kadar sevdiğinden bahsediyor ve baba olarak bildiği adamın ölümünden sonra annesinin böyle bir şey yapacak olmasını aklının almadığını söylüyor. Anne zaten çocuklarının yanında olmamış pek, kendi yaşamına odaklı yaşamış ve evlatlar annelerine kavuştukları sırada tekrar kaybedeceklermiş, böyle iş mi olurmuş, aklını başına toplasınmış, yoksa evlatlar başlarını alıp gideceklermiş. Böyle şeyler. Geleceğiz buraya. Jacobsen 1847 doğumlu, Poe'nun ölümünden pek uzun bir süre geçmeden doğmuş ve o fırtınaya tutulmuş, Bergamo'da Veda adlı öyküsü tam Poe işi bir öykü. Halkın veba karşısında toplu cinneti, ahlaksızlığın ayyuka çıkması ve çilecilerle din adamlarının karmaşayı dindirmeye çalışması kaotik bir tablo oluşturuyor, Kızıl Ölüm'ün kol gezdiği kent Bergamo'nun yanı başında olabilir. Söylenebilecek başka bir şey, Jacobsen'ın doğa tasvirleri, hatta doğa kurulumları da diyebiliriz. Hemen her öyküsünde doğanın bol imgeli bir tasviri mevcuttur, karakterler bu imgelerin orta yerinde doğarlar ve kanıksanmış bir mucizeyi kendi ilişkilerinde sürdürürler. Doğanın kendi halindeki oluş süreci insan ilişkilerine de yansır, ikisi arasındaki geçiş hemen hiç hissedilmez, düşen bir yaprağın ağaçtan ayrılışı gibi insanlar da ayrılır, toprağa düşen su gibi insanlar kavuşur. Müthiş bir uyum var burada.

Bergamo'da Veba'ya biraz daha yakından bakarsak Eski Bergamo ve Yeni Bergamo'nun arasındaki ilişkiyle başlamak gerekir. Eskisi yukarıdadır, yassı bir tepenin üstünde duvarlar ve kapıların ardına saklanmıştır. Yenisi aşağıdadır, bütün rüzgarlara açıktır. Topu atacak ilk yerleşim bu yeni olandır haliyle, yukarıdakiler yalıtılmış bir halde kendilerini korumaya çalışacaktır. Salgın başlar, aşağıdakiler helak olurken yukarıdakiler kendilerini korumak için önlemler alırlar ama ölümlerin ardı arkası kesilmez, en sonunda insanlar Tanrı'nın kendilerini terk ettiğini düşünürler, "iffetsizlik ve edepsizlik" alır başını yürür. Bir gün kente bir dünya haç taşıyan, kamçılarından yapış yapış kan akan bir grup insan gelir, kiliseye yönlenirler. Halk da bir gösteriyi izlermiş gibi peşlerinden gider. Cennetten, cehennemden bahsedilir, İsa'nın kendini insanlar için kurban ettiğinden bahsedilir ve çarmıha gerilme hadisesi tekrarlanır. Kan akar, sağlığın diyeti verilmiştir. Sözde. Yedinci Mühür canlanıyor gözümde, kara bir dünyayı tek bir çocuk renklere boğabilirdi ama bu öyküde o çocuk yok, karanlık olduğu gibi duruyor.

İki Dünya adlı öykü, bir başkasına itelenen lanetin hiçbir zaman tam olarak ortadan kalkmamasıyla ilgilidir. Ölümcül bir hastalığa yakalanan kadın kara büyüye başvurur, evinin önündeki nehirden kayıkla geçmekte olan genç bir kıza hastalığını devreder. Devreder? Devreder. Hastalığı ilerler, büyü yaptığı kızı düşünüp cehenneme dönen hayatının sona ermesini istemeye başlar. Günün birinde kendini sulara bırakır ve kaybolur kaybolmaz aynı kayık belirir, kayıktaki kız bir türkü tutturur. Ölümün herkesi bir araya getireceğine dair. Dünyalar arasındaki geçiş bu türküyle sağlanır, o kadar belirsiz bir geçiştir ki türkünün sözlerini okumadan neredeyse fark edilmez niteliktedir. Sözlerden sonra öykü de sona erer. Şahane.

Siste Bir Ses de Poe işi nefis bir öykü, yıllara yayılan bir intikam meselesi aslında. Yine doğa tasviri, yavaş yavaş yaratılan bir ev, evde yaşayan insanlar, aralarındaki ilişkiler, hepsi ağır ağır belirir. Aşık olduğu kadının tokadını yiyen, kadından aşağılama dışında bir şey görmeyen adam, bir süre sonra zengin olur ve kadının evlendiği adamı hapse attıracak konuma gelir. Kadın adamın karşısına çıkar, kocasını bağışlamasını ister ama adam bağışlamaz, koca hapse girer, kadın hastalanıp yataklara düşer ve bir süre sonra ölür. Aşkı intikama dönüşen adamın son darbesi, ölü kadının kulağına hiçbir şeyden pişman olmadığını söylemesidir. İntikam alınmıştır, adam yola çıkar ve sisin içinde eve dönmeye çalışır. Arkasından gelen ayak seslerini duyunca bir anlığına durur ve bir süre önce gördüğü kıyafeti tekrar görür, kadını da görür, gözlerine de inanır. Kendi intikamı ne kadar kuvvetliyse kadının kocasına duyduğu sevgi, yaşama isteği de o kadar kuvvetlidir, sonuçta bir çift el adamın boğazına kenetlenir. Boğulu son.

Mogens diğerlerine göre oldukça uzun, novellaya göz kırpan bir öykü, onu anlatmıyorum. Neden Jacobsen okumak isteyebileceğimize dair bir iki şeyle bitireceğim. Bir; adamın doğayı kullanış biçimi müthiş. İki; meseleleri zamanın ötesinde bir kalıcılığa sahip. Üç; neden okumayalım ki? Okumalıyız.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kuytu
Ishiguro'nun yeni bir metni yayımlanana kadar Davies'le özlem giderilebilir. Ishiguro'nun gizemi Davies'te var; karakterlerdeki boşlukların nereye kadar uzandığını görebilmek için öykülerin oldukça dikkatli bir şekilde, belki tekrar tekrar okunması gerekiyor. Özellikle nispeten uzun olanların. Davies'in özgünlüğü, kısa öykülerinde de bu bilinmezi yaratabilmesinden doğuyor. Benimkinden Farklı Bir Kâbus'a bakarsak anlatıcının giden birinin başına gelebilecek felaketleri sıraladığını görürüz. Anlatıcı için önemli bir insan için duyulan kaygı önce kıvılcım halinde görülür, sonrasında büyük bir yangına dönüşür ve daha da kötüsü, gerçek bir yangındır bu. Gidenin pasaportu kaybolabilir, ıslak mendilleri tükenebilir, başına pek çok talihsizlik gelebilir; uçağının dağlara çakılıp ateş topuna dönüşmesi de dahil. Sıraladığı felaketlerden sonra olayın pek de öyle gerçekleşmediğini anlarız, olasılık bir anda gerçeğe dönüşür; olaya şahit olan bir adam uçağın başına geleni farklı bir kâbus haline dönüştürür. Beklenmeyen bir son, anlatıdan yola çıkarak öngörülebilmesi zor. Davies bu "beklenmeyen" üzerinden kuruyor öykülerini ama sadece merak unsurunu ön planda tutarak yapmıyor bunu; karakterleri biçimlendirişi, doğanın kalbinde yaşayan karakterlerinin yalıtılmışlıkla birlikte edinebilecekleri kişiliklerini imlemesi ve benzeri pek çok teknik, tipik bir anlatıdan uzaklaştırıyor öyküyü. Taşıdığı yoğunlukla roman okumuşa döndürüyor insanı. Muazzam bir iş.
Yüz Kitap bir süre sessiz kaldıktan sonra yeni sezonu -doğru bir tabir mi bilmiyorum, sezon denir herhalde- şimdilik iki kitapla açtı. Biri Kuytu, diğeri Tabiata Giden Bütün Yollar. Neyse, bir iki kitap haricinde bastıkları her şeyi -çocuk kitabı olup aslında pek de çocuk kitabı olmayanlar dahil- okudum, o iki kitabı da dünyadan acil çıkış yolu olarak saklıyorum. Hangi kitabın nerede, ne zaman gerekeceği hiç belli olmaz. Galler yöresinin havasını almak istedik mesela, hemen bir Davies öyküsü okuyunuz. Köyler, yemyeşil tepeler, kente taşınmış insanların arkada bıraktığı diğer insanlar ve boş evler, her şey var. 45 Years'ı izlediyseniz filmdekine benzer bir durumla karşılaşacağınızı söyleyebilirim.
Yoldakiler için yargılayıcı bir şeyler söylememeye çalışacağım. Davies yine belirsizliğin orta yerinden başlatıyor öyküyü. Sibirya'da han benzeri bir mekandayız, mekanın sahibi Birmingham'dan gelen bir kadın. Tekinsiz ortam, eşkıya tiplinin yarattığı korku falan, çok başarılı.

Yani ne desem, alın ve okuyun. Çok çok başarılı.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir