keşke bunca tanıdık olmasaydı bu hikâye bize...
"Biten şey gündelik hayatlarımızdı; dostlarımız, sahiller, bildiğim her şey, Ramazan, Roxane, Abdou, guavalar, barın üzerine sertçe çarpılan tavla pullarının çıkardığı ses, geç edilen yaz kahvaltılarındaki patlıcan kızartmalar, yağmurlu hafta içi günlerde dinlenen Radyo İsrail ve sinemadan sinemaya gitmek dışında yapacak bir şeyin olmadığı, yol boyunca arkadaş grubunun giderek kalabalıklaştığı ve sokaklarda dolaşırken birinin mutlaka tramvaya atlayıp San Stefano'dan Victoria'ya gidip sonra gerisingeri dönmeyi önerdiği İskenderiye'deki Pazar günleri."
Yolum yine ve yeniden İskenderiye'ye düşüverdi. Yüzyıl sonunda başlayan, Durrell'in meşhur dörtlüsünün geçtiği zamanı da içeren ve 1965'e dek uzanan bir hikâye okudum Andre Acıman'dan. Çoğunluğun aksine Beni Adınla Çağır filmini sevmediğim için filmin uyarlandığı kitabı da okumamıştım, dolayısıyla bu Acıman ile ilk tanışmam oldu. Ama ne görkemli bir tanışma.
Acıman, 1905'te Mısır'a yerleşen ailesinin İskenderiye'de geçirdiği 60 seneyi anlatıyor. İmparatorlukların çöküşüyle başlayan, iki büyük Dünya Savaşı ile süren karmaşa ve sonrasında Nasser'in iktidara gelmesiyle beraber yükselen Arap milliyetçiliği ile Mısır'ın aslında kendisinin organik parçaları olan, o topraklarda doğmuş, büyümüş, çoğalmış tüm "yabancı"ları yavaş yavaş uzaklaştırması süreci anlatılan. (Ne tanıdık, değil mi?) Yahudi olan Acıman ailesi de, yazarın babasının son ana dek direnmesine, evi bildiği toprakları terk etmeyi reddetmesine, hatta oğlunu Arapça öğrenmeye zorlamasına, entegre olmak için onca çabalamasına rağmen sürülüyor Mısır'dan.
Acıman, annesinin ve babasının, evlilik gerçekleşmeden çok önce birbiriyle komşu ve arkadaş olan ailelerini anlatarak başlıyor kitaba; kendi doğumundan çok evvel başlayan bir hikâye bu. Sonra kendi anıları giriyor işin içine, öyle güzel, öyle hüzünlü anlatıyor ki babaannesini, anneannesini, dedelerini, onların bitmeyen yurtsuzluğunu... Bir zamanlar bir arada yaşamanın sırrını çözmüş halkların nasıl birbirinden koparıldığını, böylece kente ve ülkeye çöken kasveti, karanlığı.
Çok sevdim Mısır'dan Çıkış'ı, çok. Keşke bunca tanıdık olmasaydı bu hikâye bize ve bizim topraklarımıza, keşke.