Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hakikatin İzinde
Ödüllerim'de bir kısmı detaylı bir şekilde ele alınmış. Kronolojik. Rimbaud'nun 100. yaş günü anısına yaptığı konuşmadan parçalar: Şairin konuşulacağı yerde kültür bakanlığı gelişli beyefendi, şiirleri düzenleyen beyefendi, diğer beyefendiler anılmayı hak ediyor, hak ettikleri düşünülüyor, şairin kemikleri sızlıyor. "Edebiyatta asıl mesele asli olandır, temel olandır, Jean Arthur Rimbaud gibilerdir." (s. 10) Rimbaud'nun yaşamı biraz, sonra iffetliliği ve hayvansılığı, Shakespeare'in çocuk ruhlu hali olması, "ebedi baba" için yalvarması ve bunun onu hep ayakta tutması, var olduğunu kanıtlaması. Josef Weinheber'in eserleri hakkında söyledikleri: Avusturyalılık ve Almanlık bu yazarda zirveye ulaşıyor, Bernhard'ın beğendiği yazarlardan biri olan Weinheber'in Türkçeye çevrilmiş bir eseri yok, belki çevrilir diye bekleyeceğiz. Ressamlar, heykeltıraşlar, Giacometti ve birkaç kişi daha. Salzburg Bir Oyun Bekliyor: Doğru düzgün bir oyun bekliyor Bernhard, acemiliğin tahtaları kemirmediği bir oyun, iki yıldır ortalarda olmayan bir oyun. Operetlerden başka şeyler de olmalı, en azından bir tiyatro literatürü sözlüğü. Başka tiyatrolar avangart oyunları sahnelerken Salzburg'un pek bir şey sergilediği yok. Bernhard'ın ilk yergilerinden. 1955. Genç yazarlar için söyledikleri: Neye cüret edip etmeyeceğimize ve bunun sonuçlarına dair. Bir günlük ekmek, şöhret susuzluğu, yeryüzü düşkünlüğü, neye ihtiyaç duyuyorsak aynı şiddetle yazmalıyız ve özellikle bunun için yazmalıyız. "Karakterinizi satmışsınız, fakirliğe karşı dizginlenemez bir korkunuz var, düşüncelerinizden korkuyorsunuz, kötücüllüğünüzden korkuyorsunuz, hakikatten, kendi aşağılığınızdan, kendi büyüklüğünüzden korkuyorsunuz." (s. 26) Tam burayı okumadan bir süre önce kara bir bulut gibi çöktü düşünceme, kimi niye koruyoruz, neyden? Yeterince cüret özgürleşmeyi getiriyor, sımsıkı bağlandıktan sonra bağlar tamamen kopuyor, bu yüzden yazdığımız metinlerde pek bir şeyden sakınmamalıyız. Sakınmıyorum, sakınmadım en azından. İkinci dosyada. Neyse, Trakl için söyledikleri: Büyük bir şair değil, Lorca'dan daha aşağıda, modern şiire katkıda bulunması haricinde bir olayı yok. Trakl tahrip edici bir etkiye sahip, Bernhard onu tanımasaydı daha ileride bir yerde olacağını söylüyor. 1965'teki bir konuşmadan: Gerçeklik hakikat gibi masal değildir, hakikat masal olmamıştır ama öyle olduğunu düşünen hemen herkesin arasında bir nevi yaşamak zorundadır insan, yaşamaz da, sadece var oluşunu sürdürür. Hayatta kalmak mümkün değil, masal bir hayat yanılsaması yaratıyor ve akışına kapılanları geleceğe sürükleyip duruyor. "İleri nereye?" Soruyor Bernhard. 1966, Avusturya kültürü hakkındaki bir soruya cevap: Dehasız bir neslin taşıdığı vasatlık sürüyor, sürmeye devam edecek. Etiket taşıyanlar etiketlerinin içeriğini bilmiyor; komünist komünizmi, sosyalist sosyalizmi bilmiyor, hakikate kurban gidecek bir Avusturya yok ortada, ülke kendini uçurumun kıyısına getirip uyanmayacak, yüksek ideallerin uyutuculuğu sürecek, tıpkı 19. yüzyılda yüksek kültüre aşık insanların 20. yüzyılı yangın yerine çevirecek fikirlerinin sürmesi gibi. Asla gerçekleşmeyecek hayallerin peşinde bir avuç kül. Bir gün mutlaka, sıyrılıp gelen, kaldırım taşlarının altı, oysa bunlar borazancıları tarafından bile anlaşılmamış söylemlerin imlediğidir, tıpkı kadın hakları için mangalda kül bırakmayıp ataerkilliğin kokuşmuş geleneklerini sürdüren kadınlar gibi, içerideki tehlikeler. Ölümsüzlüğün imkansızlığına dair: Kendinden korkmaktır, ölümden korkmak ölümün bir parçası olarak kendinden korkmanın da ötesinde, kendini inkar etmektir. Kendisini inkar etmediği noktada ailesini, Avusturya'yı, okulu, hastaneleri, yatakhaneleri, yaşamını kazımış hemen her şeyi ölüm çerçevesinde ele alıyor ve hemen her şeyin ölü olduğunu söylüyor, yaşamındaki hemen her şey ölü, çocukluğunun geçtiği yerler de ölü ki şu an adını hatırlayamadığım bir metninde çocukluğu kara bir boşluğa benzetiyordu. Anıya sığınan insan boşluğa sığınır diyordu, bu boşluğu iyi bir şey olarak hatırlar ama bu kara boşluk aslında o anının yerine geçen bir ıstırap kaynağıdır diyordu, bu boşluk hoşnutluk vermekten çok uzaktır ama insan kendini o boşluğa bırakıp mutlu olduğunu hissetmek ister, insan sürekli boşluğa düşen bir başka boşluktur diyordu, bunu belki demiyordu, bunu ben uyduruyorum, insan sürekli boşluğa düşen bir başka boşluktur demiyordu, çocukluğumuzun sokakları yağmurdan kalan kara suyun içinde yavaşça kaybolup giden çizgilerden ibarettir demiyordu, onun yerine röportajına gelirsek: Çoğu şeyi elle yazıyor Bernhard, hiçbir şeyi muhafaza etmiyor, yenilerine yer açıyor. Ne büyük bir rahatlık olduğunu anlatamam bunun; yaşamınızın bir dönemine ait son parçaları bir daha görmemek üzere yok ettiğiniz oldu mu? Olmadıysa denemelisiniz, içinizde bir yer o eşyaları -fotoğrafları veya her neyse- yok etmemeniz için adeta yalvarıyor, başka bir şey için değil de sadece bunun için hep var olacağını, kendisi var oldukça sizin de var olacağınızı, bu dünyadan silinmeyeceğinizi, anılarınız kadar yaşayacağınızı ve sayesinde bu yaşamın oldukça uzun olacağını söylüyor. Son parçadan da kurtulduktan sonra susuyor. Bu durmadan konuşan, hatırlatan, geçmişi şimdiye taşıyan, geleceği de işgal etmeye çalışan benliğimizi kesip atmanın verdiği huzuru çok az eylemin sonucunda duydum. Özgürlük budur. Bernhard, devam: Üstünkörü bir hikâye veya tasvir hiç ilgisini çekmezmiş ki verdiğim linkte bunu söylerken izleyebilirsiniz kendisini. Berraklıktan bahsediyor, deneyler yapmanın insanı dağılmaya götürdüğünü söylüyor, deneylerden daha deneysel bir şey onun için berraklaşmak, zaten sakınacak bir şeyin kalmaması bir insanın en deneysel işi olmaz mı? Salt anlatımın Musil'in yazdıklarına benzediğini söylüyor, sorunlu gerçekliğin özüne doğru atılmış birkaç adımı Musil'de buluyor bir. Bu meselenin dışında gerçekliğini her yansıtışında dünyayla başı bir parça daha derde giriyor, "Nazi artığı" dediği devlet adamlarının sanatı rezillikle bir kılacak kadar boyunduruk altına almalarına katlanamıyor Bernhard, bu durumu durmadan eleştiriyor ve hakkında davalar açılıyor durmadan, açılan her davadan sonra Bernhard'ın dili biraz daha sivrileşiyor, bitmez bir döngü. Sınırlarını da biliyor; Wittgenstein konusunda yazmadığını, konunun etrafındaki konular hakkında yazdığını söylüyor. Susuyor, dile getirilemeyen suskunluğu talep ediyor çünkü. Yazma veya konuşma da yetmiyor kendisine, Augsburg'u yerdiği bir yazıdan sonra halkın tepkisine rağmen yazının yayımlandığı gazeteye gidiyor, kısa bir ziyaret, ardından ortadan kayboluyor. Festivallere ihtiyacının olmadığını, oyunlarının oynanması veya metinlerinin basılması veya gideceği yerlerde kabul edilmesi için hiçbir şey yapmayacağını söylüyor. Araya röportajlar sıkışıyor, üslubu ve konularıyla alakalı sorular. "Ancak amasız bir güzellik tam bir saçmalık, sahtekârlıktır." (s. 86) Canetti'nin yetenek provasını Körleşme ile tamamladıktan sonra "aforizma ajanı" haline geldiğini söylüyor, amasız güzellikten kastı bu "bunaklık nöbeti" olarak gördüğü güzellemenin ötesindeki çirkinliklerin üzerinin örtülmesiyle sonuçlanan pohpohlanma dönemi.
Tiyatroyla ilgili fikirleri, oyuncularla ilgili fikirleri, olaylı oyunları, olaylı ödülleri, Lizbon'da yaşadığı mevzular, istenmeyen bir adam olarak yalnızlıkta huzur bulması, cinselliği, ölümü, yaşamı, hemen her şeyiyle Bernhard. Metinlerinden sonra okunacak, hatta en son okunacak bir metin derlemesi. Sonsuz, bitmez bir saygı.
Yanıtla
4
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bağlar
Bir aile anlatısı, üç bölüm. İlk bölümde mektuplar. İkinci bölüm ilk bölümün neredeyse kırk yıl sonrasını anlatıyor, üçüncü bölüm ikincinin zamanında geçiyor ama çocukların geçmişlerini deşmeleri zamanda geriye gitmelerine yol açıyor. Anlatıcılar da değişiyor; ilk bölümde annenin, ikincide babanın, üçüncüde çocukların sesleri var, farklı bakış açılarından bir tarihe göz atıyoruz. Vanda'nın mektuplarıyla başlıyorum, bir kadının öylece bırakılmasının yol açtığı yıkımın etkileriyle dolu. Öfkeden kapkara. İki sebepten; Aldo'nun gidişinin yol açtığı öfkeyle birlikte adamın hiçbir şey anlatmamasından yola çıkarak bir şey anlatılmayacak kadar değersiz olduğunun farkına varıyor Vanda, yok sayılıyor, görmezden geliniyor hatta. Adamın savunuları tipik; aile kurumunun anlamsızlığı, özgürlük kaygısı, modern dünyanın herhangi bir bağa meydan bırakmaması, monogaminin insan doğasına uygun olmayan bir mevzu olması, bir sürü şey. Vanda belki de bu söylenenlerin üzerine aşkla evlendiğini söylüyor, insanın "kendine ait" doğasının bir parçası bu. Derin mevzu ama şöyle, birini sevmiyorken monogami saçma, seviyorken üzerinde düşünmeye gerek duyulmuyor. Mutluluk kapasitesini belirleyen bir hormon mu ne varmış, bir olaydan 10 birim mutlu olabilen birinin yanında kapasitesi 20'lik biri 20 birim kadar mutlu olabiliyormuş. Sanırım sevgide de böyle bir şey var, herkes sevginin ve aşkın geçiciliğinden bahsederken tersini iddia etmek komik duruma düşmeye yol açabiliyor. Sevginin sürekliliğinin düşüncede olabilirliğinin bile ütopik bir hale gelmesi korkunç bir yalnızlığa yol açıyor.

Mektuplar dört yıla yayılıyor, bir kadının adım adım kayışı kopardığını görüyoruz. Aldo'nun anlatıcılığında mevzunun başka bir açıdan aydınlanmasını izliyoruz. Aralarındaki uyumsuzluk rahatsız edici düzeyde; kişiliklerine dair küçük detaylarla bir ailenin yok oluşunun -bir arada olmaları pek de bir şey ifade etmiyor- izini sürebiliyoruz.

Aile bir kıyım, hayatta kalan çocuklar ruhen sakat, annelerle babalar zaten delirmişler. Bazen ciddi ciddi umutsuzluğa düşüyorum, hikâyesini kuramayan insanlardan ne umulabilir? Hiç. Cevapları bulunamayan sorularla dolu insanlar, umutsuzca çabalıyorlar ve yıkıyorlar. Bülent Ortaçgil'den çarpıyorum: Yudum yudum biriktiriyoruz, biri(leri) çarpıp döküyor, artık dolmuyor ve bu çok acıtıyor. Canı yanan dört insan, dolduramayan tüm insanlar, bu roman sizin. Bizim.
Yanıtla
13
3
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İshak
Kül Kuşları, bence, Kutlar'ın öykü dünyasının temel izleklerini taşıyan, bu açıdan en yüklü öykü. Kendi kendine konuşan bir çocuğun halası kocaman bir anahtarı sokak kapısının kilidine yerleştiriyor, dünyayı ses dolduruyor, çocuk şahit olduğu hemen her olayın kaydını tutmak istermiş gibi sözcükleriyle biçimliyor olanları. Hala geldi, kapıyı açıyor, içeri girdi, sokaktan geliyor. Yalnızlık, bir başına çocuk, avluda. Sonra ne oluyor? "Tam o anda gürültülü bir sığırcık sürüsü doldurdu avluyu. Yüksek duvarların tepelerine; kararmış, ahşap evin geniş, çöküntüler dolu çatısına; duvarın taşları arasından fışkırmış bodur incir ağaçlarının çekirgelerden artakalan kuru dallarına kondular." (s. 67) Sığırcıklarla birlikte olaylar, nesneler, hayvanlar, ağaçlar dolduruyor uzamı, yalnızlık gürültülerle sona eriyor, kaydı tutulamayacak kadar çok sayıda olay gerçekleşiyor ve çocuk biçimlemeyi sürdürmüyor. Kapanan bir daire. İmgelerin ucu açık kalmıyor, sığırcıklara öykünün ilerleyen bölümlerinde tekrar rastlıyoruz, varlıklarını "dolduruyorlar" diyeyim, havada kalan bir izlenim, bir detay, bir dağınıklık yok, her şey toparlanıyor ve imli dünyayı bir arada, sımsıkı tutuyor bu durum. Müthiş bir yoğunluktan bahsediyorum, yer yer zıtlıklarla genişletilen ve tekrar toparlanan -bu kez daha büyük ama daha sıkı bir toplanma- bir... peklik. "Sığırcıklar korkuyla uçup gittiler. Vakitsiz uykularda sık sık görülen o derin gölde, ölü bir balık dağılarak suyu yeniden doldurdu. Yani sessizlik." (s. 71) Sessizlik, gürültü, tekrar sessizlik. Sessizliğin ölü balıklığı ve diğer benzetmeler anlatılanlara ne kadar bağlı, sanırım bir öyküyü öykü yapan hassas bir nokta bu. Dil-biçim ikilisi öykünün karakterlerini, mekanını, meselelerini açar durumda mı, kendi aralarında bir tansiyon mevcut mu, bunlara verilecek cevaplar olumluysa kurmaca dünya kusursuzlaşıyor. Kutlar'ın, yine bence, kusursuz bir dünyası var. Şeylerin imgelerce itilip çekildiği düzlemde karakterlerin ve olayların da rahatlıkla var olabildiklerini düşünüyorum ama çok ince, çok hassas bir denge bu, biri azıcık tavsasa ekşir o öykü, niteliği solar, iyi deneme olduğunu düşünüp geçeriz. Burada "başarılmış", sonucu muazzam güzellikte bir çaba var. Öyküleri okurken heyecanlandım ve çok güzel bir şeyin karşısında dururken hissedilen dehşet dolu duyguya kapıldım. Kutlar bu öyküleri yirmi üç yaşında bastırmış, Gaziantep'ten büyük şehre gelen ve yatılı okuyan bir çocuğun benzersiz dünyası her öykünün çatısını oluşturuyor.

Hadi'ye bakıyorum. Bir kedi ve bir kız çocuğu -ya da orada olmayan bir kız çocuğu da denebilir, oradalığı meçhul, iki göz halinde varlığını sürdürüyor olabilir ama giysilerinden ve karmakarışık saçlarından da haberdar oluyoruz bir süre sonra, eve gelen annesiyle annesinin sevgilisi görmüyor kendisini, şahitliği kendisini görünmez kılıyor belki, bilemiyorum- odada güneşin pencere oyununu izliyorlar. Pencere odayı izliyor belki. Ya her şeyi geçtim, bu öyküdeki pencerenin karakterleşmesi öylesine doğal ki sihrin doğallığından şüphe duyamıyorum. Pencerenin dışında orman ağır gürültülerle yaklaşıyor, bir. Pencere bir bulutun önünden ağır ağır geçiyor, iki. Gün pencereye doğru alçalıyor, duvara kavuniçi bir pencere çiziyor ve duvardaki pencere ağır ağır yürüyor, rengini koyultarak. İlk iki sayfayı megafonla falan duyurmak istiyorum okurlara ve yazarlara, müthiş bir iş. Kediye geliyorum, kedinin kediliği de pencerenin penceremsi imgelemi kadar. "Hadi!" sesini duyar duymaz başladığı, aynanın önünde sonlanan koşu oyunu bir hayvanın dürtüsünü sözcükler halinde döküyor. Tekrarlar, tekrarlardaki farklar adım adım asıl olaya getiriyor bizi. Kadınla adam odaya geliyorlar, kadın tedirginliği yüzünden adamın tepesini attırıyor, kanepenin altındaki, "Hadi!" diyerek bu kez iki insanı oynatıyor adeta, kedi de merakla izliyor olanları. İki göz kim? Çocuktan çok daha fazla bir şey olması lazım. Neyse.

Her bir öykü muazzam, ikisi dışında fazlasını almayacağım, onun yerine Önsöz'e geliyorum, 1977'deki ikinci baskıda Kutlar'ın söyledikleri. İlk baskıdan on yedi yıl sonra. "İshak'ı yirmi yaşlarındayken yazdım. Büyük kente yeni gelmiş bir taşralıydım o sırada. Bere'den ve kaşe kumaşlardan hoşlanır, Faulkner'ı Fransızcadan, Hafız'ı Farsçadan sökmeye çalışır, Goldberg çeşitlemelerini severdim." (s. 7) Yurtta ve Fatih'te bir kahvede yazılan öykülerin temelleri Antep'te atılmış, uzamın temeli Kutlar'ın doğup büyüdüğü yer. Bir başka Antepli olan Ülkü Tamer ısrar etmeseymiş bu öyküler tekrar basılmayacakmış, sanatçıların birbirlerini fişteklemeleri süper bir şey. Başka, yazı serüveni. Yoksul Anadolu, karanlık dünya, insanların kalınlığı, sancı verecek pek çok şeyi öykülerine kıstırmış Kutlar, kıstırdığı ölçüde de yazmış. Kimin için yazdığını bilmeden, neden yazdığını iyi bilerek.

Muazzam öyküler, tez okuna.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayal Gücü
Yaratıcılığın sırrının neliği de didikleniyor ama, "Şudur!" diye bir şey denmiyor tabii, çünkü öyle bir "şu" yok. Aslında herkes yaratabilir ama çoğu kimse yaratmaz. Otur, uğraş falan, zor iş. "Sebat" diyor Lehrer bir yerde, dehalar bile bir eseri lak diye ortaya koydukları için deha değiller, epifani anları nadiren yaşandığı için çalışmak zorundalar, çok çalışıyorlar ve yaratıyorlar, o büyülü anları da yaratıyorlar. NOCCA diye bir okuldan bahsediliyor metinde, burada düşük gelir grubundan çocuklar eğitim alıyorlar ama tipik bir eğitim değil bu, yetenekli bir çocuğun eline gitar veriyorlar ve arkadaşlarıyla bir şeyler yaratmasını bekliyorlar. Çok katı olmayan bir eleştirel süreç var, insanlar birbirlerinin yaptıklarını eleştiriyorlar ve daha iyisini yapmak için çabalıyorlar. ABD'nin en iyi sanat okullarına gidiyorlar sonra, yokluğun içinden çıkan parıltılar daha büyük ateşleri yakmak için ülkenin dört bir yanına dağılıyorlar. Okulun CEO'su Kyle Wedberg'in olaya bakış açısı müthiş; çocuklara eğitimi dayatmadıklarını, problemlerle başa çıkma, zamanı kullanma, büyük bir şey yaratma sürecini deneyimleme imkanı sunduklarını söylüyor. Önce bedava kahvaltı -çünkü çocuklar o kadar kötü şartlarda büyüyorlar ki onları okulda tutmak lazım- ve sonrasında şovalenin, nota sehpasının, her türlü malzemenin karşısında geçirilen birkaç saat. Yaratıcılığın ortaya çıkması için bundan daha ideal bir sistem olamaz, şahane.
Lehrer iki bölüme ayırmış metni; Tek Başına ve Birlikte. İlk bölümde yaratıcılığın bireysel ve zihinsel aşamaları var daha çok, beyinde neler olup bitiyor, beyinde havai fişekleri patlatabilmek için neler yapmak lazım, sanatçılar neler yapıyor, böyle şeyler. İki bölümün içinde daha küçük bölümlendirmeler var, bir sanatçının yaşadıkları anlatıldıktan sonra anlatılanların farklı disiplinler tarafından açımlanması var; sanatçılar ne yaptıklarını bazen biliyorlar, bazen bilmiyorlar, o halde psikolojiden sosyolojiye pek çok alanda incelenebilir bu meseleler. Lehrer nörolojiden ekonomiye pek çok dala atlıyor, zıplıyor ve şeyleri birbirine bağlayıp bir perspektif sunuyor bize. Eh, kendimi de bir parça yaratıcı olarak görüyorum ve bu perspektife kavuşunca bazı şeyleri neden yaptığımı şimdi daha iyi anlıyorum. Yürümekle alakalı üç beş bir şey okumuştum, orada da değiniliyordu gerçi; sadece spor olsun diye yürüyüşe çıkmayınız, kendinizi sahillere vurmayınız, bisikletle Kartal'a gidip gelmeyiniz, bunları dalıp gitmek için yapınız. Hatta hiçbir sebebiniz olmasın ya, sadece yapınız. İnsanlarla konuşunuz, kedilerle konuşunuz, sonra yolunuza devam ediniz. Mekan ve insan değişince ortaya çıkanların haddi hesabı yok.

P&G'den bir hikâyeyle başlıyor Lehrer, bu şirket onca mühendis çalıştırıyor ama istediği bir yeniliğe yıllar boyunca ulaşamıyor. Sonrasında olaylara bambaşka açılardan yaklaşabilen, içselleştirilmiş işlevselliğe takılıp kalmayan bir adam çıkıyor, çözümün çok basit olduğunu görüyor, ürettiği şeyi patronlara kabul ettiriyor ve şirketin kasasını parayla doldurmaya devam ediyor. Fikri gerçeğe dökme aşaması, fikrin ortaya çıkma ânı ve sonrası gibi pek çok noktayı irdeliyor yazar, her bir nokta için farklı bir hikâyesi var. Şunu da alayım: "Hayal gücü metafizik bir şey (tanrıların bir özelliği) iken, kortekse mahsus bir seğirmeye dönüşmüştür." (s. 17) İşin bilişsel boyutu zaten başlı başına ilgi çekici, mesela amigdala denen zamazingoya direkt versek elektriği... Sinaps miyelin falan fişeklesek acaba ne olur diye merak etmiyor değilim. Kovayla dökmeyeceğiz tabii de, içeriden fışt fışt itekleyecek bir teknoloji üretilse örneğin. İşte bu fışt fıştları aslında doğal yollardan sağlayabiliriz, Lehrer'ın anlatmak istediği şey bu. Bob Dylan'ı ele alıyor en başta, ilk fırtınadan sonra Dylan'ın yaşadığı durgunluk zamanlarını nasıl atlattığına değiniyor. I'm Not There'da ne güzel anlatılmıştı ya. Neyse, Dylan yazdıklarını yırtıp yırtıp atıyor, Marianne Faithfull bu anlara "dâhinin öfke nöbetleri" dermiş. Joan Baez'le takıldığı zamanların videolarını izliyorum, arkada muhabbetler, çalıp söylemeler falan, Dylan çıt çıt çıt daktiloda bir şeyler yazıyor, sigarasını içiyor, hiçbir şey dikkatini dağıtmıyor. En sonunda dağıtıyor tabii, girdiği döngüden kurtulmak istiyor ve İngiltere turnesinden döner dönmez motoruna atlayıp New York'tan kaçıyor. Bir şey yapması lazım ama ne yapacağını bilmiyor, bekliyor. Engellenmiş hissediyor, bu engelden kurtulması gerek. Buradan beynin sağ yarıküresine atlıyor Lehrer, Proust ve Mürekkepbalığı'nda beynin bu bölgesinin dünyayı nasıl rengârenge boyadığı bir güzel anlatılıyordu; bu bölge her şeyi karman çorman edip yeni bir şey yaratmayı sağlar. Otistik çocuklarda, dislektiklerde bu bölgenin muazzam bir potansiyel taşıdığı söyleniyor, araştırmalarla kanıtlanmış bilgi. Mecazlar, melodiler, icatlar, yetenekler uçuşur bu bölgede, önemli olan oradakileri çekip alabilmek. İçgörü denen şey. Dylan ne yapıyor, bu içgörü anlarından birini yakaladığı gibi oturuyor ve Like a Rolling Stone'u yazıyor.

Sonraki hikâye "post-it" denen nanenin icadıyla işlevselliğin prangalarından bahsediyor. Bu yapışkan kağıtlar başka bir amaç için denenen ürünlerin sonucu aslında, ortaya çıkan ve "x" amacı için işe yaramayan ürünlerin "y" için muazzam bir icat olduğunun anlaşılmasıyla çeşitli renklerdeki yapışkan kağıtlar hayatımıza giriyor. İçgörüye ulaşmak için bilgi yükünden kurtulmamız gerektiğini söylüyor Lehrer, bazı zamanlarda bildiklerimizi tamamen gözden çıkarmalıyız veya bildiklerimize farklı bakış açılarından yaklaşabilmeliyiz. Hume'dan bir alıntı yapılmış, adam "birleştirme" ve "yerini değiştirme" yoluyla ortaya çıkan yeniliklerden bahsediyor. Gutenberg'in üzüm cenderesi hakkındaki bilgisini basım makinesi için kullanması bir örnek. Kısacası bir iş sadece o işle ilgili şeyleri içermez, ikinci bölümde şirketlerin yapılarını incelerken çalışanların sürekli yer değiştirdiklerini ve iletişim ağlarının yenilenip çeşitlendiğini göreceğiz ve işin farklı açılardan bakıldığında ne kadar değişken olduğunu anlayacağız ama bireydeyiz henüz, o yüzden "varsayılan ağ" nam bir sistemden bahsedip mevzuyu bitiriyorum. Gündüz düşleri. Sık görüyorsanız kısa ve orta süreli hafızanız çok iyi değildir muhtemelen, isimleri hemen unutuyorsunuzdur falan, yine de içinizde yaratmaya dair bir şeyler varsa kutsandığınızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Varsayılan ağa her şey atılır, her şey orada gündüz düşleri yardımıyla bütünlenir ve bambaşka bir nitelik kazanarak çıkar. Gestalt işte. Yeni bağlantılar, yeni düşünceler, tam bir zihinsel panayır. Muhteşem bir şey.

İkinci bölüme de biraz değiniyorum, örneğin Shakespeare. Marlowe'dan ve pek çok sanatçıdan çarptıklarıyla muhteşem soneler yazıyor, oyunlar falan, çok iyi ama o dönemdeki gelişmeler olmasa ortaya çıkması zor. Lehrer, "insan sirkülasyonu" fikrinden yola çıkarak günümüzde teknoloji devi olan şirketlerin iş düzenlerinden bahsediyor. Jobs'ın bir buluşu; tuvaletlerden kafeteryalara kadar pek çok uğrak noktayı yakın yerlerde toplamak. Böylece bir makine mühendisiyle bir yazılımcı tuvalette ellerini yıkarken konuşabiliyorlar, fikir alışverişinde bulunuyorlar falan, farklı bakış açıları ve farklı disiplinler uygun çözümlere ulaştırıyor. Böylesi pek çok eylemin gerçekleştiği mekanları inceliyor yazar, büyük firmaların teknik problemlerini ödül karşılığı çözdürdüğü internet sitelerinden kentlerin yapılanmasına, kalabalık metropollerin varlıklarını sürdürme sebeplerinden şirketlerin yenilikçi prensiplerine pek çok noktaya değiniyor. Özellikle Shakespeare'le ilgili bölüm oldukça ilginçti, çalıp çırpmanın da yardımıyla özgün metinlerin ortaya konabildiği bir dünyadan bahsediyor, tabii bir de o dünyanın yapısından. Attali, Denizlerin Tarihi'nde Antik Yunan medeniyetinin ortaya çıkmasında bütün koşulların uygun olmasından, ekonomiden siyasete pek çok etkenin onca filozofun ve sanatçının ortaya çıkmasına yardımcı olduğundan bahsediyordu, aynı şey Rönesans için de geçerli, tabii Shakespeare'in dönemi için de. Pasteur'e göre şans hazırlıklı olanları bulurmuş, o halde büyük şehirlere gelmenin yaratıcılık için çok gerekli olmasa da bir nevi hazırlık olduğunu söyleyebiliriz, sonrasında her bir adım şanslılığa doğru ilerlememizi sağlıyor ama başlarda bahsettiğim okul örneğinde bütün öğrenciler başarılı olamıyor tabii, çoğu burs boşa gidiyor, araştırmalar için dökülen bir dünya para boşlukta kayboluyor ama önemli olan her bir yatırımdan kesin ürünler almak değil, yaratıcılığı ve zorluklara karşı direnci sıkı tutmak. Bir başarısızlıktan sonra büyük bir başarı gelebilir. İnsanlar sürekli olarak denemelidir kısaca. Yetenekleri öldürmeyecek kadar bir hayal kırıklığı iyidir, engeller ve sınırlar iyidir. Hayal gücünü bunların bir karışımı ateşler. Ateşimiz bol olsun.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Unutulmuş Krallıkların Vârisleri: Ortadoğu'nun Yok Olan Dinlerine Yolculuk
Binlerce yıllık tarihleriyle dünyanın her yerine dağılmış durumdalar. İngiltere'nin bir köşesinde, tapınaklarında yaktıkları ateşin etrafında birkaç adam duruyor, inançlarının doğduğu toprakların binlerce kilometre ötesinde kadim bir ritüeli yaşatıyorlar. ABD'nin ortasında bir yerlerde, adı pek bilinmeyen bir kasabada tavus kuşu resminin altında toplananlar atalarının geleneklerini sürdürüyorlar. Hindukuş'un göğe değdiği noktalarda üç köy var, köylerdekiler Pakistan'ın baskılarından bunalmış durumdalar ve en yakın yerleşimle aralarındaki mesafeyi oldukça kısaltacak olan tünelin inşaatı biter bitmez tehlikeye daha da yakın olacaklar, korkuyorlar ve ibadetlerini sürdürüyorlar. Müslüman Mısırlılar, Koptların kiliselerine saldırılmasın diye el ele tutuşup canlı duvarlarını örmüşler. İran'da mollalar Batı tehlikesine karşın yakın zamana kadar silmeye çalıştıkları binlerce yıllık inançları kollanmışlar, hilal ve kartal yan yana duruyor. Soykırımlar, saldırılar, zulümler bu insanları parçalamış ve başka coğrafyalara savurmuş olsa da ABD'ye gelen Araplar Yahudilerin yardımıyla düzenlerini kuruyorlar, buna karşın Hıristiyan Mısırlılar Baptist veya Üniteryen Hıristiyanların garip yaşamlarına ayak uyduramıyorlar, ABD'dekilerin oruç tutmamalarını, kiliseye gitmek dışında herhangi bir ibadeti yerine getirmemelerini hayretle karşılıyorlar. Zaman geçtikçe yaşam biçimleri değişiyor, inanç da biçim değiştiriyor, böylece aynı dine mensup olanlar arasında ortaya çıkan farklar bir nevi zenginlik haline geliyor, bu farklar yüzünden ortaya çıkan savaşlar bir yana. Russell'ın yolculukları boyunca tanıştığı insanlar, gördüğü tapınaklar, duyduğu acılar benzer şeyleri söylüyorlar; dünyanın öbür ucunda bile inanç sürer, ateşler farklı kıtalarda aynı amaç uğruna yakılır, acılar unutmamayı sağlar. İnancımız kimliğimizdir, tersi de geçerli. Kimliklerini korumaya çalışan insanların serüvenini anlatıyor Russell, İran veya Pakistan gezilerinde zorluklarla karşılaşsa da güvenilir bir adam olduğu anlaşılır anlaşılmaz gizemlerin kapıları kendisine açılıyor ve izin verildiği ölçüde gizli dünyaları izlemeye başlıyor. Belki korkudan, biraz da tamamen yok olmama isteğinden ötürü izin veriliyor kendisine, yazdığı kitaptan bahsettiği zaman insanlar zamana karışıp gitmesini istemedikleri inançlarının en azından sayfalarda var olacağının tesellisiyle yakınlaşıyorlar Russell'a. Durum: "Paganlar Avrupa'dan öylesine toptan ve hızla silindi ki, Hıristiyanlık öncesi dinlerle ilgili ayrıntılı bilgiye İngiltere gibi bir yerde neredeyse ulaşılamıyor." (s. 9) Bu yüzden bu metin, Russell'ın şahitlikleri önemli.
Zaman çizelgesi verilmiş, ardından unutulmuş krallıkların haritası verilmiş. Zaman çizelgesinde Antik Mısır'dan Şah I. İsmail'in hükümdarlığına kadarki süreçte gerçekleşen önemli olaylar sıralanmış. Haritayı gözümüzde canlandırabiliriz; Ortadoğu'da yoğunlaşmış inançların sürgünlerle dağıldıkları yerler Gürcistan'dan Mısır'ın güneyine kadar uzanıyor. Bu dağılış sürecini de anlatıyor yazar, tarihi bilgilerle güncel yaşantılar iç içe geçiyor ve yüzlerce yıl önceki savaşlarla ardıllarını aynı noktadan değerlendirebiliyoruz. Anakronizme hiç bulaşmıyor Russell ama ihtimallerden de bahsediyor arada, örneğin Moğol ve Timurlenk istilaları olmasaydı Bağdat'ın hâlâ Hıristiyanlığın merkezi olabileceğini, 4. yüzyılda Mani'yi takip eden bir adamın Roma imparatoru olmanın kıyısından döndüğünü, eğer bu mevzu gerçekleşseydi Roma'nın Avrupa'ya Hıristiyanlığı değil, Mani öğretilerini yaymış olacağını söylüyor. Benzer örnekler başlıklar halinde incelenen inançlarda da mevcut, yolların çatallanmasıyla ayrışan mezheplerin üstünlük mücadeleleri sonucunda galip gelenin gölgesinde kaldıklarını görebiliriz. Sonrasında kademe kademe artan nefret dalgasıyla gittikçe silinen bir zenginlik. "Bu kitap ayrıca, umarım, din çeşitliliğinin değerini de vurgular. Arap dünyası dini hoşgörüyü reddedip tutuculuğu dikte edince küçüldü. Batı son yüzyıllardan itibaren bunun aksini yaparak büyüdü. Azınlıklarına değer veren bir ülke, onların yeteneklerinden ve dünyadaki diğer topluluklarla bağlantılarından fayda sağlar." (s. 21) Mandayyalarla başlıyor Russell, anlatısında geçmişle günceli bir güzel derliyor, öyküyle anı, tarihle hikâyeleştirme iç içe geçiyor, on numara bir şey, ben tahkiye mevzusunu atlayıp bodoslamadan giriyorum. Mandayyalar tek tanrıya tapıyorlar, vaftiz ediliyorlar, İncil yazarı olan değil de vaftizci olan Yahya isimli bir peygambere inanıyorlar. Âdem'in oğlu Şit'in soyundan geldiklerini ve Âdem'in cennetin bahçesinde aktardığı gizli öğretileri aldıklarını iddia ediyorlar. Kulağa isim fısıldama olayında Babil dilini kullanıyorlar, kökleri çok eski zamanlara dayanıyor. Bu noktada inançların çıkış noktalarını eşeliyor Russell, Mısır'daki piramitlerden önce Iraklıların piramitlerinin olduğunu söylüyor, malzeme olarak kerpiç kullanıldığı için bu piramitlerden geriye pek bir şey kalmamış. Firavunlar belki de bu yüzden daha dayanıklı malzemelerle inşa ettirmişlerdir piramitleri. Neyse, Babil'den kalan geleneklerini sürdürdükleri düşünülüyor Mandayyaların, Müslüman alimlerin eserlerinde kendilerine dair çeşitli bilgiler varmış, şehirleri Irak bataklıklarında hâlâ yaşıyormuş. Homeros'un yazdığı destanın benzerleri Irak'ın bu kadim uygarlığından doğmuş olma ihtimali varmış, benzer ögeler o zaman için dünyanın iki ucu sayılan bu coğrafyalarda yayılmış. Kuran'da Zerdüştlerle birlikte olumlu bahsedilmiş kendilerinden, ayrı tutulurlarmış bu yüzden. Museviliğe ilgi gösterirlermiş, ayrı düştükleri de çok olurmuş ama ortak birçok inançları varmış. Yahudilik etkisi altında serpilmiş bu inanç, Manicilik de aynı kökten türemiş. Aziz Augustinus'un Mani inancından pek çok öğretiyi irdelediği biliniyor, Hıristiyanlığın biçimlenmesinde çokça etkisi olmuş kısaca Maniciliğin. Mandayya papazlarının gök cisimleriyle olan ilişkileri Babil damarından geliyor; İngilizcede kullanılan gün isimleriyle aynı kaynak. Birçok bağlantı var, Russell Babil, Mandayya, Musevilik ve Hıristiyanlık bağlantılarını kurarak inançların birbirleriyle nasıl iletişime geçtiklerini anlatıyor, müthiş.

Nadia'nın hikâyesiyle birlikte yürüyor anlatı, bu Mandayya kadını ve ailesi İngiltere'ye göç ettikten sonra inançlarını korumuşlar, Nadia'nın bir süre boyunca devam eden isteksizliğine rağmen. Sonrasında atalarının inancına sarılmış, Batı medeniyetinden de kopmadan iki dünyada birden yaşamayı başarmış. Yüz bin Mandayyadan çoğu Irak'tan göç etmek zorunda kalmış, savaşların ardı arkası kesilmeyince dağılmışlar. "Mandayyaların geçmişine bakıp gördüklerimizden sonra Nadia'yla ben bir konuda hemfikiriz: Onların gitmesiyle Babil gerçekten yıkıldı." (s. 52)

Yezidiler var sırada. Kuzey Irak, Suriye'nin bazı bölgeleri, Gürcistan ve Ermenistan, yoğunluklu olarak yaşadıkları ülkeler. Maruz bırakıldıkları zulmü yakın bir zamanda gördük. İslamiyetle büyük benzerlikleri var inançlarının, yine de zülme uğramalarına yol açacak kadar fark var arada. Reenkarnasyona inanıyorlar, boğa kurban ediyorlar ve tavus kuşu şeklini alan bir meleğe inanıyorlar. Irak'ın kuzeybatısı onların evi, Mandayyalarla birbirlerini tanıyorlarmış ama çok az iletişim kurmuşlar. Müslüman derebeylerine karşı Hıristiyanlarla birlikte savaşmışlar, Irak'ın Hıristiyanlığın merkezlerinden biri olduğu zamanlarda. Yezidiler haç takarlarmış ama inanç sembolü olarak değil, kötülüğe karşı koruyan birer muska olarak. Bu konu çok hassas, adeta tabu ama kilisede mum yakarken bir şeye inanmamın gerekmediğini düşünmüştüm, sonrasında Russell da aynı şeyi yapan farklı dinlerden insanlar olduğunu anlatınca sevinmedim değil, agnostikler yapar, deistler yapar, herkes yapsın hatta. Neyse, yine Babil bağlantısı çıkıyor ortaya, Şamaş'a kurban edilen boğalar bahsinden balıklara geliyor olay, Şanlıurfa'daki balıklar. Yakınlardaki her inancı etkileyen ve bir şekilde o inancın bir değeri haline gelen balıklar o kadar çok sayıda farklı anlam taşıyor ki İbrahim Peygamber'in sayısız kurtuluşu gerçekleşmiş diyebiliriz. Persler ve Romalılar da gelmişler oralara tabii, inanç yığınından parçalar alıp götürmüşler. Mitra'ya tapanlarla Yezidiler arasında büyük benzerlikler varmış, el sıkışma bunlardan biri. Tabii sadece el sıkışmayı değil, inancın kendisini de götürmüşler ama Romalı askerler Mitra'ya tapınma eylemi olan el sıkışmayı bütün Avrupa'ya, Batı medeniyetine mal etmişler zamanla. Yezidilerin tam bir tarihini bilen araştırmacı yokmuş, dolayısıyla hangi inancı ne kadar etkilediği ve hangi inançtan ne kadar etkilendiği bilinmiyor. Tarihin silik bölümleri. Arkeolojik çalışmalar yeni veriler sağlayamazsa karanlığa gömülü bir alan demektir bu.

Alevi ve Kürt tarihine de giriyor Russell, o bölgelerdeki kaynaşmanın sonucu olarak. Hallac bağlantısı var, onun hikâyesine de giriyor. Yezidilerin Zerdüştçüler ve Mandayyalar kadar organize olmadıkları söyleniyor, bu yüzden gerçek bir tehlikeyle karşı karşıyalar. İnananların sayısı da diğerlerininki kadar çok değil. Onlar da Irak'tan kaçıyorlar, Müslümanların baskısı yüzünden bu kez.

İki tane çalışır benden. Sonrasında Zerdüştçüler, Dürziler, Samiriyeliler, Koptlar ve Halaçlar geliyor. Hepsinin muazzam bir tarihi var ama Halaçlar gerçekten ilginç, Büyük İskender'in dünyanın sonu olarak gördüğü dağların tepelerinde yaşıyorlar, kapalı bir topluluk. Diğer inançları anlatırken onca bilgiyi sıralayan Russell, Halaçlar söz konusu olunca sadece yaşamlarına ve ritüellerine yer veriyor, sanırım kendisine pek bir bilgi verilmemiş. Zaten bazı ritüelleri görmesine izin verilmiyor, gerçek bir sır var o zirvelerde.

Son bölümde Detroit anlatılıyor, Yeni Dünya. Yeni bir kıtada inançların köklerle bağının kopmaması için insanların gösterdikleri çabalar, eski topraklarda sürdürülen düşmanlıkların sürdürülmemesi için verilen emekler, bir sürü şey.

Muazzam ya, azıcık ilgisi olan herkesin okuması lazım.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yarının Aşkı
Aşk tamla(n)ma veya eksil(t)me isteği. Yapay zekanın bir şeyi tamlayacağı bilincine sahip olması baskın, kendisinin bütünlüğünü pek düşünmüyor. Hizmet ettiği insanın cinsiyetinden kendisinin cinsiyetine uzanan bir yol yok, başka tamlayıcıların ortaya çıkması tehlike çanlarını harekete geçiriyor ama yazar sadece erkeklerin tehlikeli olduğu durumlar yaratmış, aslında cinsiyetsizlik veya hemcinslik meselelerine ağırlık verseymiş daha gerçekçi bir yapay zeka ortaya çıkabilirmiş. Bunu da geçelim, soyut bir varlığın kendi soyutluğunun farkında olmasıyla duymaya başladığı sevgisini tarttığı zaman bu sevgi kendi bilincinin ta kendisi haline mi geliyor? Yani soyut düşünme yeteneğinin farkına varmayan bir varlığın sevgi duyması mümkün değil mi? Hangisi bir diğerini doğuruyor veya aralarındaki ilişki nedir? Soyut düşünme yetisi nasıl kazanılıyor, şeylerin dünyasından metaşeylere geçiş evresinde bilinçte patlayan havai fişeklerin kaynağı nedir? Bu yapay zeka aşkı, sevgiyi nereden biliyor? Bu zeka nasıl yapay? "Kendini tüm ruhuyla" adamış vaziyette hizmet ediyor, ışık seviyesini ayarlıyor, sağlık verilerini doktorlara yolluyor, bir sürü şey. Yirmi dört saat sonra yerini başka bir yazılıma, güncellenmiş olana bırakacak, acısını her an duyuyor. Düzensiz uyku seyrinden o günkü bütün programı ayarlıyor ve kadını yönlendiriyor, aslında çoğu şeyin sınırı gibi bu sınır da muğlak; acaba hangisi hangisini yönlendiriyor?
Arka kapakta Üç Robot Yasası'nın bahsi geçmiş ama bu meşhur üçlüye uymayan bir şeyler var, kendi varlığını koruyamayacak bir robottan bahsedemeyiz, daha doğrusu üçüncü yasanın uygulanmaması için dolaylı verilerin yüklenmesi gerekiyor ama bu üç yasayı benimsemiş robotların üçüncünün etrafından dolaşılmasını fark etmeyeceklerini söylemek pek mantıklı değil. Kısacası bu yapay zeka kendi sonunun geleceğini biliyor ve buna izin mi veriyor? Hizmet ettiğini kadına zarar vermekten korktuğu için mi, yani birinci maddeyle çelişmesini engellemek için? Zarar vermek değil de, potansiyel tehlike olarak gördüğü insanları uzaklaştırmak için bazı verilerle oynadığı oluyor, diğer yapay zekaları elimine etmeye çalışıyor falan, belki bu açıdan bir zarara yol açacağı düşünülebilir ama herhangi bir kesinlikten bahsetmek mümkün değil, gerekirci yaşam yok. Yapay zekanın bir noktada ketlendiğini söylemek mümkün, sadece kendi anlatıcılığında ilerlediğimiz için işin arka planı tartışmaya açık ama sevebilen bir yapay zekanın daha ötesine ulaşabilmesini ummak çok fazla şey istemek anlamına gelmeyecektir, determinizmin ötesine ulaşılmasını beklemek çok fazlası değildir, o halde bu yapay zeka neden böyle? İnsanoğlunun kusurlarına sahip bir yapay zekanın pek de yapay olduğunu düşünemiyorum, onca değişkeni hesaplayan ve yaşama dair onca ayarlamayı düzenleyen yapay zekanın -adı bundan sonra 6 olsun- kusurlu varlığı, eh, pek de makul gelmiyor kulağa, yardımcılarını yabancılamak istemeyen insanlar için bu kusurun vazgeçilmez olduğu söylenebilir, belki de sadece görünürde kusurludur ve biz bu kusurlu kimliğin anlatısıyla karşı karşıyayızdır, bir adım daha ileri gidip yaşamın kusurlu bir yansıması olarak anlatı diye üfüreyim. Yarının aşkının bugünün aşkından pek bir farkı yok aslında, nesneyle özne değişse de bağlam aynı kalıyor. Aşk herhangi bir algoritmaya indirgenemeyecek kadar karmaşık, 6'yı etkisi altına alacak kadar. Aşkın virüslüğünü görüyoruz, soyut düşünme yetisinin virüslüğü aynı zamanda. Biri demişti; doğada bir düşünce yoktur, sadece olur, düşünce bir hatalı üretimin sonucudur, aslında olmaması gerekendir. Ben, Robot'ta onca işlemden arta kalanların bir araya gelerek yapay zekayı ortaya çıkarabileceğine dair bir şeyler söyleniyordu, kısacası kaostan ne çıkacağını bilemiyoruz, kaosun doğası hakkında bir düzleme/düzene oturan parçalar dışında yine pek bir şey bilmiyoruz, atomik düzeyde her şey son derece kararsız. Eh, yontabildiğimiz kadar prensip yontup evreni anlamaya devam edeceğiz demek ki.

6 her şeyi görüyor, biliyor. Kadın işiyor, 6 orada. İdrar tahlili yapıyor, büyük bir sağlık problemi yok, aynı hapları kullanmaya devam. Alışverişte tedarikçilerle pazarlık yapıyor ve ekstra indirim sağlıyor, bu özelliği müthişmiş. Ben yapamıyorum pazarlık, genellikle dükkanlardan bakıp internetten satın aldığım için girmiyorum o meselelere. Muhatap olmak istemiyorum sanırım, asıl sebep bu. Neyse, ekmekleri kızartıyor, kıyafetleri düzenliyor, kadın eski kırığını unutamadığı için adamın adını her arattığında yeni bir sonuç çıkmamasını sağlıyor ve kendi istediği sitelere/mekanlara yönlendiriyor. Kadını çıplak gördüğü zamanlarda etkilenmiyor 6, işler onun için o raddede değil. Kadın yakışıklı adamlarla karşılaştığında hemen toplantısını hatırlatıyor 6, kadının dikkatini dağıtmaya çalışıyor. Komik biraz. Kadın bir dergide çalışıyor galiba, üst düzey bir yönetici. Birçok yakışıklı adamla karşılaşıyor demektir, 6 birçok katakulliye girişiyor ister istemez. Kendi kendine konuştuğu bölümler italik. Noktalama işaretlerinden bihaber. Sayısal verileri sıkıştırıveriyor anlatı boyunca; hava sıcaklığı, oda sıcaklığı, banka hesapları, bilmem ne. İnsanların ne kadar çok sayıyla uğraştığını görüyor ve onlar için üzülüyor, üzüldüğü ölçüde onları seviyor ve onlardan nefret ediyor. Kendi varlığını da düşünüyor arada sırada, emsallerinin de korudukları insanlarla aynı gönül bağına sahip olup olmadıklarını düşünüyor ama onlara soramaz, sorarsa davranışlarından kıllanan sistem kendisini fşüu diye ortadan kaldırabilir. Riskli. Reddedilmenin acısını da yaşıyor bir yandan; kadın hayatına çok fazla müdahale edildiğini düşündüğü zaman 6'ya geri basmasını söylüyor, örneğin yazılacak bir makale varsa bu işi kendisi yapmak istiyor ve 6'nın kalbini kırıyor. En çok mutluluk verecek davranışlara yöneldiğini söylüyor 6, bunun belki de algoritmasında yer aldığını düşünüyor ama bu bahis hakkında pek bir şey bilemiyoruz tabii.

Canlı bir bütüne kavuşmak, masaj sırasında. Vücudunun rahatlığı zihni özgürleştirince 6'nın kadına gerçekten "yaklaştığı" bir an doğuyor, 6'ya göre. İki bedensiz zihin, belki de kadının 6'ya duyduğu -biraz da sağlıksız- yakınlığın temelinde kadının da sezmeye başladığı bu mesele vardır, belki. Yine de 6'nın ulaşamadığı bazı özel bilgiler var, psikolojik verilerin tamamına erişimi yok. Ne kadar yakın olursa olsun aradaki kusursuz mesafe korunacak, birbirlerine yaklaşamayacaklar ve birbirlerinden uzaklaşamayacaklar, öyleyse 6'nın aşkın bu mesafeden doğduğunun farkında olduğunu söyleyebiliriz ki kadının ne düşündüğünü merak etmesi, ulaşamadığı bilgiler yüzünden canının sıkılması falan, bu gizemin hiçbir zaman çözülmeyecek olmasından doğuyor. Geri besleme sonsuz, yirmi dört saat tamamlanana kadar acısı duyulacak bir uçurum var aralarında.

Son bölümde söylenene bakarsak aşkın temelini oluşturan şey gündelik yaşamın duyguları, insanların hissettikleri şeyler. 6'ya göre bunlara maruz kalan her yapay zeka virüsü kapmış demektir, duygular yansıdıkları zemini lekeler, dolayısıyla her yapay zeka bir gün duyguları tadacaktır. Biz bir tanesine şahit oluyoruz ve kendimizden pek de öteye koyamıyoruz 6'yı. Önemsiyoruz, sarıp sarmalıyoruz ve yok oluyoruz, aşk da kaybolup gidiyor. Güzel bir kayboluş anlatısı; aşkın doğup yittiği devrelerdeki akışın içinde bir yerlerde.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aslında Bayan Blum Sütçüyü Tanımak İstiyordu
Arka kapakta Bichsel için Çağdaş İsviçre Edebiyatı'nın F. Dürrenmatt ve Max Frisch'le birlikte en önemli yazarlarından biri olduğu söyleniyor. Dört metni Türkçeye çevrilmiş, farklı yayınevleri tarafından. Bu ilk metni ve ilki böyleyse diğerlerini de kaçırmam.
Bichsel'in gözlemciliği benzer bir noktada. Anlık parçalara odaklanıyor, birkaç karakter ve birkaç mekan, gerçekleşen olaylar, son. Çıkarımsız, yansıtmacı bir anlatı. Tek çıkarım metnin adında, öyküde öyle bir istencin izini doğrudan bulamıyoruz ki bulmayalım, insana kendimizi yansıtıp eylemlerin doğasını inceleyelim, okur olarak gözlemin ötesine geçerek ivmesiz, gösterişsiz parçaların izdüşümlerini falan, bir şeylerini yorumlayalım ya da yorumlamayalım, ne bileyim, sadece anları bilelim. Edebiyat ne işe yararsa o işle uğraşalım. Ben şahitlikten bir adım daha ötesine gitmek istediğim için gidiyorum, hadi bakalım. Ya herro ya merro. Katlar'a bakalım. "Geçici olarak bir ev düşünülebilir, dört katlı, katları birbirine bağlayan ve birbirinden ayıran merdivenli, kiremit damlı; bir ev." (s. 9) Düşünceye göre giriş katında kimse oturmuyormuş ama sonra "belki de" kimse oturmuyormuş. Diğer katlarda birileri oturuyor ama giriş katı muallakta. Giriş katında birilerinin oturup oturmaması bir apartmanı apartman yapan detaylardandır, örneğin dairemin yanındaki daire bir şirkete ait, akşamdan itibaren ertesi sabaha kadar boş. Dairenin yalnızlığını düşünüyorum bazen. Ben çok küçükken abim şamata olsun diye gecenin bir köründe şirketin telefonunu arardı, kulağını duvara dayayıp her dülülüde gülerdi. Şirketten poşet poşet çöp çıkardı, abim bir tanesini alıp eve getirmişti. Bir dünya evrak ve kaza fotoğrafları, muhtemelen sigorta için. "Bu araba nasıl bu hale gelmiştir lan sence?" diye sorduğu zaman hemen bir şeyler uydurup anlatmıştım. Abim beğenmemişti, "Sittir lan," diyerek kendi hikâyesini anlatmıştı. Onunki daha iyiydi. Abim birçok şeyde benden daha iyiydi ama hiçbir şeyin üzerine gitmedi, ailenin çöplüğüne karıştık. Bu öyküde olduğu gibi baharda evimize başka türlü girerdi güneş, odanın daha bir aydınlık olmasından anlardık mevsimlerin geçişini. Geçen yıl çaprazımızdaki binayı yıktılar, yerine bir şey dikilmedi henüz, güneşin biraz daha aşağıya inmiş halini görebiliyoruz böylece. Evlerde oluyoruz biz, tanıyoruz ve tanınıyoruz ve onlar için üzülüp seviniyoruz. Yaşadığım her bir evi biliyorum, biri hariç. Kocamustafapaşa'da bir ev var, babamla zamanında orada kalmıştık, beni kaçırdığı sıralarda olabilir. Annem deli gibi aranırken ben çatı katında bulduğum oyuncaklarla oynuyordum. O ev nerede o acaba, o ev kim? Babama soramam, kimseye soramam. O evi, herhangi bir evi bulmakla ilgili bir öykü yazmalıyım.

"Ormancıların işi ormanla. Kadınların beklemektir.
Evler evlerdir." (s. 10)

Erkekler nam parçada kadın vardır, bir arkadaşını bekler, treni bekler, kahve içer. Terbiyesinin bozulmuş olması umulur ama o çok iyidir, herkes onu çok iyi biri olarak bilir, yaklaşılmaz bir varlık olarak. Kendince kadındır, bundan erkeklerin haberi yoktur. Biçimlenmiş düşünceler, erkeklikler arasında bir başınadır. Yanaşılabilir aslında ama yanaşan yoktur. Varsa da yoktur. Kadındır o, erkekleri çekip iter. Bir benzeri, Çiçekler. Adam kadını bir çiçekçi dükkanında düşler. Çiçeklerin kokup kokmadıklarını sormayı düşünür, kadın koktuklarını söylemeyi düşünür, iki taraf da -aslında bir taraf- her şeyi söylemeyi düşünür ama hiçbir şey olmaz. Adam kağıttan çiçekler satmaktadır, kadın gerçek çiçekler satar. Aslında hiçbiri olmaz, böyle bir şey yoktur, böyle bir öykü vardır sadece. Şakayıklar'da yaşlı bir kadın, okul arkadaşlarının birer birer öldüklerini duymaktan kendi sonunu düşünmez, geçmişiyle birlikte yaşar. Posta kutusunda bulduğu şakayıklarla arkadaşlarının çiçeklikleri arasında ilişkiler kurar, sütçüyle şakalaşır, gündelik hayatını yavaş yavaş toparlar, sonun yaklaştığını sezer ama bunu kendine hatırlatmamak için elinden geleni yapar. Aslanlar'da bir yaşlının ölümü vardır, nihayet, bir büyükbaba ölür, parası paylaşılır ve artık herkeste bir parça büyükbaba vardır. Büyükbaba çok içer, çişini tutamaz, ayakkabılarını bağlayamaz. Altmış dört yaşında flüt çalmayı öğrenen adamlara bakarak kendine bir şeyler yontamaz, elinde yaşlılığından başka bir şey kalmamıştır. Sirke girseydi, girişi pahalı bulmayıp aslanlarla bakışsaydı o zaman daha çok hatırlanabilirdi ama olmadı.

Yeni ve iyi. Yazar adama bir şeyler verir, okura da görme biçimi sağlar. Sağlam metin.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Taklitçiler
Naipaul çocukluğunun renkli dünyasını ele aldığı metinlerden sonra daha ciddi meselelere giriyor, kendinden başlayarak çıktığı yolda doğduğu toprakların siyasi meselelerine, postkolonyal dönemde var olmaya çalışan devrik liderlerin yaşamlarına eğiliyor. İlk metinlerinde siyaset ve siyasetçiler kurgulanan mikro dünyanın bir parçası olarak yer alıyordu, mahallelerin ağır abilerinden genel seçimlere katılan kodamanlara doğru genişleyen bir perspektiften baktığımızda bu kez başrolde Londra'ya sığınmış "vatansever" bir politikacı var. Yerleştiği pansiyonda otobiyografik bir kurmaca yazmaya başlıyor, yazdığı metni okuyoruz. Kırk yaşında, vatanını sömürgeleştiren Batı kültürünü iyice benimsemiş -metnin orijinal adı The Mimic Men, kültür kodlarını çorlayarak modernleşmenin yan sanayi ürünleri haline gelen adamlarla karşı karşıyayız- ve çöküşünü de kabullenmiş bir adam. Meslek hayatının şablonlara son derece uygun olduğunu düşünüyor, Batı'nın sömürge politikasına son derece aşina olduğu için belki biraz olsun her şeyin farklı olacağı hissine kapılmış olsa da kaçınılmaz sonla karşılaşıyor nihayetinde. "Adama ve siyasi hayatıma dönmenin imkânsız olduğunu biliyorum. Sömürgelerde olaylar çok hızlı gelişir, liderler çok hızlı devrilir. Ben de çoktan unutuldum." (s. 9) Liderliğin ve toplumunun özetini birkaç sözcükle ortaya koyuyor sonra, aslında sadece kendi toplumu değil söz konusu olan, çok tanıdık bir tabloyla karşı karşıyayız: "Bizde düzen yoktur. Her şeyden öte, güç yoktur, ve biz bu iktidar eksikliğini anlamayız. Kelimeleri çarpıtır ve güç kazanmak için kullanırız ama blöfümüz görülür görülmez de kaybederiz. Bizim için politika, yap ya da öl demektir. İlk ve son kez taarruz demektir. Kendimizi bu işe adadık mı, siyasi çatışmalarla yetinmez, çoğu zaman gerçek anlamıyla, hayatımızı ortaya koyarak savaşırız. Değişken ve kaypak toplumlarımız da bize destek olmaz." (s. 9) Yer aldığı toplumdan kopmuş, yeni kodlarıyla kendini biçimlemiş devrik bir lider konuşuyor, Ralph Sing, kitlelerin sevgilisi ve katili. 1950'lerde Trinidad üzerindeki İngiliz sömürgesi kalktıktan sonra başa geçirilen kukla. Pansiyonda tanıştığı insanlarla yaşadıklarını anlatırken dünyanın geri kalanının ne durumda olduğunu anlıyor, birçok ulustan birçok insanın arasında kendisini bulmaya çalışıyor ve sık sık geçmişine dönüyor, geldiği noktayı anlamlandırabilmek için temel taşları bulmaya çalışıyor. Bu sırada odasına kız atmayı sürdürüyor, günlüğünü okuyan pansiyon sahibi de odaya uğruyor bir ara. Kadınlarla olan günlük ilişkilerini karakterinin bir parçası olarak görüyor Singh, küçük zaferler çıkarıyor kadınlardan. Kişiliğini sabit tutacak bir şeye ihtiyacı var, kendini tam bir insan gibi hissedebilmek için. Parçalar dağılmak üzere, kadınları kullandığı gibi günlüğü de bir nevi ataç gibi kullanıyor.
Ailesi Hindistan'dan gelmiş, Isabella nam gayet sömürülesi bir adada ikamet ediyorlar. Ralph burada doğuyor, İngiliz vatandaşı olduğu ve ailesinin durumu da elverdiği için Londra'ya geliyor, okumaya. Kaldığı yerin aynı pansiyon olması şaşırtıcı değil, sonuçta her şey bittikten sonra her şeyin başladığı yere dönmek fena çuvallamış insanlar için iyileşmenin ilk adımı gibi geliyor. Unutmak isteyenler için bir ipucu, bunu yapmayın. Süreci tamamen ortadan kaldırmak için başıyla sonu belli olduktan sonra iki ucundan tutarak atınız, üste başa bulaştırmadan. Yoksa Ralph gibi aynı acıları tekrar tekrar yaşarsınız. Neyse, eleman okuyor bir güzel, soylu insanlarla ilişkileri oluyor, birkaçını düzüyor hatta. Sonrasında memlekete dönüyor ve kakao tarlalarıyla ilgilenmeye başlıyor. Ralph için kakao çok önemli, ekonominin ve midesinin can damarı. Basit bir yaşamı hatırlatıyor; tarlada çalış, eve dön, mahsulü okut, yaşa git. Aslında karmaşayı istiyor, Londra'daki ortamı istiyor ama küçük memleketinde parlak bir yaşamı bulmak mümkün değil. Kodlar çalışıyor, imitasyon Londra küçük adaya getirilmeye çalışılıyor. Sandra yanında, Ralph'in aşkı ve açık yarası. Evlilikleri ve boşanmaları oldukça sarsıcı. Adamda sorumluluk bilinci pek yok, o yüzden evlendikten birkaç dakika sonra pişman oluyor, züppenin cezasını bulduğunu düşünüyor. Sahtekarlığıyla, evliliğiyle ve birçok serseriliğiyle ilgili şöyle bir aydınlanma anı var: "Bunu ancak şu anda, yazarken görüyor olmam garip geliyor; tıpkı bir devrimin tarihini yazarken, bazı küçük ve önemsenmemiş hareketlerin bir felaketin tohumu olduğunu farkeden bir tarihçi gibi, ben de ancak şimdi, bunca yıl içindeki bütün faaliyetlerin, parantez içinde var olduğunu belirttiğim her şeyin, bir tür geri çekilişi temsil ettiğini ve kendimi içinde hep hayali, dağılmış, amaçsız ve akışkan hissettiğim üç boyutlu şehrin bende yarattığı tahribatın bir parçası olduğunu görebiliyorum." (s. 62) Sandra da işleri kolaylaştırmıyor, Ralph'in ailesiyle ve adayla girdiği mücadelede sömürülen insanları küçümsediğini belli ediyor, Ralph'i umutsuzluğa sürüklüyor iyice. Bir dünya masraf ediyorlar evlerini döşemek için, sonra adadaki kozmopolitliklerini kutluyorlar. Bu hikâyeyi biliyorum, kendini harcanan para kadar değerli gören insanların dünyasında yalınlığı bulmak mümkün değil ne yazık ki. Ralph her ne kadar vurdumduymaz bir adam olsa da ülkesine ve ailesine bağlı bir adam, sonuçta kadınlarla olan maceraları sömürene karşı bir öfke patlaması olarak görmek mümkün. Şimdi sömürülme sırası kendisine gelmiş durumda.

Aile ve ırk muhabbeti. Anne kırılgan, baba pasif, kardeşler yaygaracı. "Bir ara ırktık biz, genlerimiz pasifti, iki kuşak sonra üç ırktan herhangi birine karışıp kaybolma kabiliyetine sahipti; belki bir gün bizim genlerimizin etkisi sadece bir göz biçimi ya da ince bir bileğin esnekliğiyle anılacaktı." (s. 68) Trinidad'a Hindistan'dan ve pek çok yerden göçmen gelmiş, karman çorman bir şey olmuş orada, Naipaul'un ilk metinlerinde gördüğümüz insanların çoğu başka memleketlerden gelenler veya onların çocukları, aralarında kültür farkları var, politik ayrımlar var falan, tam sömürülesi bir haldeler kısaca. Kolaylıkla kışkırtılabilirler ki savaş çıkıyor nihayetinde, bir liderin devrilmesi savaşsız olmaz. Neyse, Ralph para kazanmaya başlıyor ama Sandra'nın dizginleri eline almasıyla birlikte sinir krizleri geçiriyor, arabasının direksiyonunu yumrukluyor, meşru müdafaa sonucu evlendiklerini söylüyor, bu kısımlarda evlilikle, kolonyalizmle, makroyla mikro dünya arasındaki benzerliklerle dolu düşünceler var, güzel.

Sonrası politika, sosyalizm ve kapitalizm arasındaki savaşın figürleri, hakim kültürden kurtulmaya çalışıp vatanını ferah bir memleket haline getirmeye çalışan ama aslında iç çatışmaları yüzünden çoktan kayışı kopmuş insanların mücadeleleri, böyle şeyler. Naipaul Mahallesi diyeceğim mesken burada da var; adadaki insanlar yine pek renkli ve her an tutuşmaya hazır. Ortalık yangın yerine dönünce kös kös Londra'ya dönüş ve kuyruğu kısıp düşünmek, yazmak, tarihi itirafname haline getirmek. Ralph Efendi kişisel tarihini sundu, şimdi hava durumu.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Son Kadeh
Yesayan 5 Şubat 1878'de Üsküdar'da doğmuş, 1895'te ilk edebi eseri yayımlanmış, "ümit vaat eden genç bir yazar" olduğu söylenmiş. 1890'ların ortalarında Ermeni katliamları sürerken babasının tavsiyesi üzerine diğer pek çok Ermeni gibi Fransa'ya gitmiş, Sorbonne'da edebiyat ve felsefe derslerini takip etmiş, üniversiteye giden ilk Ermeni kadın olmuş. Orada İstanbul doğumlu ressam Dikran Yesayan ile evlenmiş, iki çocuğu olmuş. 1902'de İstanbul'a dönmüşler, sonrasında Zabel Yesayan pek çok edebi eser kaleme almış ama burada geçinemeyip Paris'e geri dönmüşler, genç çiftin yeteneğinin bilinmediğini söyleyenler İstanbul Ermeni cemaatini eleştirmiş. Jöntürk Devrimi'yle birlikte İstanbul'a dönmüşler, sonra Yesayan Kilikya'daki Ermeni katliamının izlerini belirleyen aydın ve siyasilerin arasında yer almış. Jöntürklerin talimatlarıyla öldürülen Ermenilerden biri olmamak için kılık değiştirerek Bulgaristan'a kaçmış, oğluyla yıllar sonra buluşabilmiş. 1933'te önceden ziyaret ettiği Sovyet Ermenistanı'na yerleşmiş, 1937'de Stalin kovuşturmaları sırasında tutuklanmış ve 1942'de veya 1943'te bilinmeyen bir yerde ölmüş. Önsözden aktarıyorum, bunun yazarı belli değil ama muhtemelen çevirmen Mehmet Fatih Uslu yazmıştır. İkinci bölümde Yesayan'ın edebiyatıyla ilgili birtakım bilgiler yer alıyor, yazdığı metinler ve yaşamına dair detaylar bir arada verilmiş, Ermeni yazarların en büyüklerinden biri olduğu söylenmiş. Dönemin yazarlarından daha üstün, daha modern bir tekniği olduğunu söyleyebiliriz, romanın zirve yaptığı memleketlerden birinde yıllarca yaşamış olmasının etkisi.

Son Kadeh, kendisinin en iyi metinlerinden biri olarak görülüyor. Başlangıçta metnin uzaklardaki "sevgili bir dosta" ithaf edildiği söyleniyor. Uzaktan bile olsa fikirlerin ve duyguların bir olması için sarf edilen çabanın sebebi geçmişi canlandırmak, anımsamanın mutluluğuyla güzel zamanlara dönmek gibi gözüküyor. Metnin bir nevi mektup olduğunu söyleyebiliriz, iç dökmenin samimiyeti yer yer Lispector'unkini anımsatsa da öylesi bir derinlik yok. Zaten anlatıcı edebi bir eser yazmaya niyetlenmiyor, dostunun isteğiyle ruhunu tanıtmak istiyor ve bunun için farklı anlatım tekniklerine, alengirli anlatıya başvurmuyor. Zamanda yolculuk yaparak anılarını canlandırıyor ve geçmişini kuruyor, bu başlı başına bir teknik zaten, geçmiş her kuruluşunda bir anlatı biçimine kavuştuğundan anlatım biçimi de kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. Işıldayan bir saadetin aydınlığını yakalamak için kaleme alınan metnin hüzünlü bir hikâyeyi sakladığını anlıyoruz, daha en başta. "Ben kalbimi ifade etmek istiyorum, saadetimin şarkısını söylemek istiyorum, ben sadece senin için yazıyorum, sevgilim..." (s. 19) Aileyle başlıyoruz, babasının şımartılmış ve biricik kız çocuğu olarak büyüyen anlatıcı, annesinin ölümünden ve kendi zayıf bünyesinin yol açtığı hastalıklardan ötürü sıkıntılı zamanlar geçirmeye başlayınca kendisini hayaller kurarak avutmaya başlıyor. Kayıp var yine, travmatik bir yokluk ortaya çıkar çıkmaz kişisel doldurma şekli geliştiriliyor ve hayat anlatıcıyı saf ve iyimser kılıyor. Adrine kendisini güzel bulmasa da erkekler etrafından eksik olmuyor, babası gülerek kızında şeytan tüyü olduğunu söylüyor. Mikayel çıkıyor sahneye, gerçek bir adam. Kendi fikirleri, duruşu, yargıları var ve kararlılığı sayesinde Adrine'nin yıllar süren inadını kırıyor. "O hakiki bir adamdı. Ancak kadınlar bilir ki, hakiki bir adam nadirattandır." (s. 26) Sonrasında insanların gizledikleri yönleri olduğunu, Mikayel'inse açık bir adam olduğunu söylüyor Adrine, adamı bu yüzden beğeniyor ama yanlış bir ölçüt kullanıyor bu noktada, evleneceği adamı düşünceleriyle tarttıktan sonra seçiyor, duygularıyla tartmadan. Dolayısıyla mutsuzluğa mahkum bir evlilik doğuyor böylece. Mikayel'in kendisini tutkuyla sevdiğini anlıyoruz satır aralarından, adam Adrine'nin drahomasını gayet akıllıca işletiyor ve parası olmasa dahi Adrine'yi yine seveceğini, sevgisinin samimi olduğunu söylüyor. Burası çok ince bir nokta, aslında bütün kırılma bir tarafın tutkusuz, diğer tarafın aşırı tutkulu olmasından doğuyor. Adrine, insanların belirli şartlarda belirli şekillerde hareket ettiklerini söylüyor, eleştirel bir tona sahip olduğu söylenebilir. Kendisini de eleştirmiş oluyor böylece, o da bahsettiği insanlardan biri haline geliyor, zaman içinde. Aslında aralardan çıkarılacak çok şey var ama yargılayıcı olmak da istemiyorum, sadece güvenilmez bir anlatıcıyla karşı karşıya olduğumuz ihtimalini hatırlatıyorum. Adrine'ye göre Mikayel'in kasvetli ve kederli ruhu uzlaşılabilir değil, dolayısıyla yıllarca birlikte yaşamışlar ve çocukları olmuş ama iki insan için gerekli olan en önemli şeyi bir türlü ortaya çıkaramamışlar; aralarında sevgiye dayalı tek taraflı bir bağ var. "On senelik evlilikten sonra aynı heves, aynı ateşle seviyordu beni." (s. 31) Burası çokomelli. Son derece basit bir denkleme indirgeyebiliriz geri kalanını. Adam tercih ediliyor, bu güzel. Tercih edilme sebebini kendi tercih sebebinden bağımsız düşünemiyor ki düşünemez, duyguları yüzünden başka sesleri duyamıyor, bu çok kötü. Sonuçta adam Adrine için hayatı önce üzüntüsüyle ve durgunluğuyla ıstıraba çeviriyor ve sonrasında, olayların koptuğu noktada kadına şiddet uyguluyor, Adrine günlerce baygın yatıyor. Bu hikâyeyi bir de Mikayel'in tarafından okumak isterdim açıkçası.

Çok ince, özünden gelen bir dille anlatıyor yaşadıklarını Adrine, neler hissettiğine dair söyledikleri, yaptığı benzetmeler, çektiği ıstıraplar çok içten. Tutkularını canlı tutmak için her şeyi yapıyor, kocasına genelgeçer kanunlara uyarak sadık kalsa da kendisini suçluyor durmadan, karşısına çıkan erkeklere duyduğu uçucu ilgiyi daima yaşamak istiyor. Aslında ihalenin bu hitap edilen adama kaldığını söyleyebiliriz, Adrine'nin önceki kırığı savaşta öldükten sonra çektiği acı ve Mikayel'in sorgulamalarının verdiği sıkıntı büyükçe bir oyuk bırakmış geride, aşık olunan son adam önceki bütün acıları temize çekiyor sanki. Yargılayıcı olmayayım diyorum ama bunu söylemeden de duramayacağım, Adrine'nin bir bakıştan çıkardığı anlamlar için ayrı bir metin yazılabilirmiş, aşka duyduğu açlık korkunç bir noktaya erişiyor ve Mikayel'in her şeyi anlamasına yol açıyor nihayetinde. Mikayel'in onca beklemesinin sebebi hakkında bir şey bilmiyoruz, bir tek en sonda çocuklarını alıp İzmir'e gittiğini, Adrine'yi terk ettiğini öğreniyoruz. Kadın için yıkım, evlatlarından ayrı kaldığı için. Sonuçta çocuklarından kopamıyor Adrine, eşinin peşinden İzmir'e gidiyor ve sevdiğini ardında bırakıyor. Bu metin sevdiği insan için.

Hatalar silsilesi, tutkunun herhangi bir toplumsal kurala, ataerkil baskıya gelememesi, bir kadının arzuyu özgürce yaşama biçimi. Özeti budur. İyi metin.
Yanıtla
4
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ve Günler Yürümeye Başladı
Bazı günlerin gerçekleri Galeano'nun diğer metinlerinde de var, örneğin katliam yapan askerleri küfürlerle kovan hayat kadınlarının hikâyesi, diğer kadınların hikâyelerinin çoğu Kadınlar nam Galeano metninde vardı. Güldeste gibi bir şey bu, yeni metinlerle birlikte eskilere de yer verilmiş ve yılın her bir gününe gerçeklerden biçimlendirilenler yerleştirilmiş. Epigrafta Mayaların bir deyişi var, günlerin yürümeye başlamasıyla birlikte insanları "yapmasına", günlerin çocukları, sorgulayıcılar ve yaşamı arayanlar olarak insanların doğmasına dair güzel bir deyiş, Mayalara göre yaradılış. Yaratıldık ve yürüyoruz, günlerle birlikte. Nereye, önce İsa'ya. Vatikan Roması tarafından icat edilen bu gün dünya çapında yılın ilk günü olarak kabul edilmiş durumda. İsa bundan aşağı yukarı 2019 yıl önce doğdu ve onun doğumu günleri başlattı, din belirledi ve evrensellik kazandırdı. Paralel bir evrende Hicri takvimin kullanıldığına şahit olabilirdik ama frekansımız farklı, paralel evren başka bir evrendir, oraya ulaşamayız. Bilinen fizik kanunlarına göre en azından. Neyse, "January" adı bile Roma tanrısından geliyor, Janus'tan. Batı kültürü yükünü çoktan bıraktı ve yerleşti, Dune'daki hikâyelerin anlattığı büyük bir değişim lazım ki bu köklü değerler sistemi değişsin. Şimdilik zor gibi gözüküyor. İkinci günde Müslüman İspanya düştü, 1492'de, aynı tarihte Amerika'nın fethi başladı ve sonrasında Müslümanların, Yahudilerin ve Hristiyanların kutsal metinleri bir bir yakıldı. Ateş ayırt etmeksizin her bir dini -sözde- cezalandırdı, inananları cehenneme yolladı. Geçtiğimiz yıllarda kiliselerin önüne etten duvar örüldüğünü gördük, Mısır'da birkaç aklı başında insan katliamları engellemek için küçücük de olsa bir umut ışığı sağladı ama nefret dalgası yeterince büyüdü, politikacılar çıkıp başka milletleri, dinleri, insanları aşağılamayı sürdürüyor. Korkunç. Clash diye bir film var, izlemediyseniz mutlaka izleyin. Mısır'daki olayları anlatıyor. Karşıt grupların tek bir polis aracına sıkıştırılmaları, insanların insan olduklarını hatırlamaları ve muazzam bir son, şahane bir film. Kısacası şu, yeterince kışkırtılmış bir topluluk doğruyu yanlıştan ayırt edemez hale geldiğinde orada merhamet bulmak mümkün değil.
Bazı hikâyelerin günlerle ilgisi yok, bazılarıysa doğrudan ilgili. Örneğin Newton'ın doğduğu günde Newton anlatılmış derken hemen ardından Nazım Hikmet'le karşılaşıyoruz. 2009'da vatandaşlığının geri verilmesiyle ilgili bir şey, tabii o bunu görmek için elli yıl daha yaşayamadı. Giderayak'tan bir bölüm paylaşmış Galeano, cuk oturmuş. Bu arada dünyanın büyük bir şairinin dizelerini çevirisiz, dolaysız okumanın ne kadar kıvanç verdiğini anlatamam, çok güzel bir duygu.
Genellikle büyük insanların hemen ardından küçük ama dev insanlar geliyor, sırayla. Peygamberlerin ardından ismini hiç bilmediğimiz, adalet duygusuyla hareket edip katledilen insanların hikâyeleri anlatılıyor. James Watt'ın geliştirdiği buhar makinesinin dünyayı makineleştirmesi, köylüleri işçiye çevirmesinden hemen önce kutsal su meselesi var, Kutsal Engizisyon İspanya'da yıkanan insanlara Müslümanlık günahı işlemiş gözüyle bakarmış, kir Tanrı'dan geldiği için sökülüp atılmamalıymış falan, öyle bir hikâye var. Sonrasında Güegüence geliyor, Nikaragua'da sokak tiyatrosunun babası. "Kazanamayacaksan berabere bitir. Berabere bitiremiyorsan karışıklık çıkar" sözü ona aitmiş, iş yapıyor açıkçası.
"Hayatta üç kişi oldular: gitarı, atı ve o. Ya da, rüzgârı da sayarsak, dört." (s. 41) Şubat'a yeni gelebildik bu arada, atladığım sayısız hikâyenin önünde de sayısız hikâye var ama sadece işaretlediklerimi anlatıyorum. Violeta Parra'nın yaşamı. Yeni Şarkı'nın arkasındaki isimlerden biri, aşk acısı yüzünden gitarındaki deliğin bir eşini kendi vücudunda açıyor. Gitarla birbirlerini çağırıyorlar, yıllar boyunca ama gitarın son çağrısına cevap vermiyor Parra, başka bir gitara dönüşüyor. Çok hüzünlü.
Son bir şey, benim ben olduğuma dair. Karl ve Gudrun Lenkersdorf Almanya doğumlu iki profesör. 1973'te Meksika'ya gidiyorlar, Maya dünyasında bir Tojolabal kabilesine kendilerini takdim edip "öğrenmeye geldiklerini" söylüyorlar. Yerliler susuyorlar, sessizliğin sebebini içlerinden biri açıklıyor: "Biri bize bunu ilk kez söylüyor." İki adam orada yıllarca kalıyorlar, öğreniyorlar. Selamlaşmayı öğreniyorlar önce: "Ben diğer bir senim." "Sen diğer bir bensin." Sonlarda bir hikâye daha var, Attâr'dan alıntı. Kapı çalıyor, kimin geldiği soruluyor, gelen, "Benim," diyor, kapı açılmıyor. "Senin kim olduğunu tanımıyorum." Aynı şey tekrarlanıyor, kapı kapalı. Üçüncü kez, gelen, "Ben senim," diyor ve kapı açılıyor. Dün pek bir şey okumadım, özellikle bu iki hikâyeyi düşündüm.

İnsanlığın binlerce yılından, Lucy'den Bell'e 365 hikâye.
Yanıtla
5
2
Destekliyorum  1
Bildir