Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Filozofların Karnı
Filozofların yedikleri, içtikleri üzerinden felsefe devşirme çabası ilginç sonuçlar vermiş, yürümekle ilgili bir şeyler de yazmış olan Onfray bir tema etrafında düşünce dünyasına eğilme işini iyi yapıyor. Epigraf Ecce Homo'dan, Nietzsche'ye göre insanlığın selameti için Tanrıbilimci antikalıkların hepsinden daha önemli olan şey beslenme sorunuymuş. Vücudun girdisinin çıktısının hesabı bir açıdan, bunun içinde kültürel farkların etkisi, düşünürlerin yaşadıkları coğrafyaların sunduğu besinlerin niteliksel ayrımı düşünme biçimlerini de etkiliyor, Onfray sofralarla düşünceler arasında bağlantı kurmaya çalışıyor. "Diyetetik" diyor buna, yediğimiz şeyden ibaretsek o zaman sofraya gelen kanlı etlerden, masada ete yer bırakmayan çeşit çeşit yeşillikten okunabilecek bir şeyler var. Yazar bu okumayı yapıyor işte, metinlerde kafa patlatılan meselelerin beslenme alışkanlıklarıyla ilgili olduğunu gösteriyor ama pek derinleştirmeden yapıyor bunu, birkaç örnek üzerinden gidip genel bir yargıya varmadan durumu ortaya koyuyor. Ben bu Diogenes ve şürekasını pek severim, Köpeklerin Bilgeliği nam metinde kendilerine dair pek müthiş şeylere rastlayabilirsiniz. Araya diğer filozofları da sıkıştırıyor Onfray, Descartes'ın yiyip içtiklerinden ve fikirlerinden yola çıkarak bol miktarda şarabın, kadının ve düellonun varlığından bahsediyor. Spinoza tereyağıyla hazırlanmış bir çorba ve bir testi bira ile geçirirmiş gününü. Biz sadece beslenme noktasına odaklanıyoruz bir tek. Diyetetiğin paganizmin önemli bir koşulu olduğu söyleniyor. "Yiyecek, besin Tanrısız -ve tanrılarsız- bir yaşama sanatının maddeci ilkeleri haline gelir." (s. 25) Beslenme işi kendilik estetiğinin bir parçası olarak görülebilir, bunu en son Nietzsche'nin düşündüğünü söylüyor Onfray. Foucault'nun bunu bir öznellik sanatı haline getirdiğini söyleyerek de bitiriyor, şimdi kinikler. "Bizim iflah olmaz melankoli çağlarımız, olası tüm yanılsamalara kapılır oysa. Diogenes'in kinik estetiği, aydınlık istenci olarak bu karanlıkçı sapmanın panzehiridir." (s. 29) Diogenes bir fıçıda -amforaymış aslında, fıçı Galya icadıymış- yaşıyor ve pişmiş aşa işiyor açıkçası, Prometheus'u ve ateşi reddediyor, uygarlık göstergesi bunlar. Çiğ et yiyor, siyasal-dinsel koşullardan kaçabilmek için hayvanların beslenme düzeyine inmeye çalışıyor. Diogenes Laertios'un dediğine göre -güvenilirliği pek yüksek olmayan bir derleyici bu adam- insan eti yemeyi de uygun bulur Diogenes, nihilist bir toplumsal bakış açısına göre gayet makul bir istenç ama birçok anekdot onun zeytin ve yabani meyvelere insan budundan daha düşkün olduğunu gösteriyormuş. Toplayıcıymış kendisi, ne bulursa yiyor ve pınarlardan su içiyor. Hatta onun muydu şu kap hikâyesi, hiçbir şeye sahip olmamak isteyen birine su kabının ne iş olduğunu soruyor da adam kabı kırıyor falan, böyle bir şey vardı. İşin hazcı boyutuna bakarsak Diogenes yazdığı bir mektupta yediği onca şeyi bedenini eğitmek için değil, zevk aracı olarak gördüğü için yediğini söylüyor. Rousseau'ya geliyoruz. "Filozofun, modernliği ve kendi çağını eleştirme saplantısına sahip olduğu, buna bağlı olarak da ancak mitik denebilecek, doğaya uygun yaşama yatkın olduğu bilinir." (s. 39) Doğanın bizi bilimden korumak istediğini düşünen Rousseau göçebelik ve yerleşiklik, doğanın doğası gibi konularda birtakım ileri geri düşünceleri üretirken yemeyi bilmemiz gerektiğini söylüyor. Basit ve kırsal ürünler tüketmeliyiz, en azından son derece az hazırlık gerektiren besinler bulmalıyız. Voltaire mantarlı hindi diyor, güvercin palazı eti diyor, Rousseau da süt ürünleri ve sebze diyor. Bu garip yemekleri merak ediyorum ben ya, örneğin portakallı ördek kuşkonmazı. Rousseau davetlerin nasıl olması gerektiğine kadar kafa yormuş, herkes herkese hizmet edecek, herkes kardeş olacak. İtiraflar'da söyledikleri alınmış, bir köy ekmeği kadar güzel bir ikram düşünemiyormuş falan. Bu arada filozofların metinlerinden parçalar kırpılmış ve aralara serpiştirilmiş, diyetetik böyle oluşturuluyor. Beslenme tipinin insanın bir anlamda kaderi olduğunu söylüyor Rousseau, fazlasıyla ot ve sebze yedikleri için İtalyanların kadınsı olduğunu, ete gömüldükleri için İngilizlerin sert ve barbar olduğunu, esnek ve değişken Fransızların her türlü besini tükettiğini söylüyor. Yoğurdu övüyor, karma yemeklere karşı olduğunu belirtiyor, etin tadının insanın doğasına uygun olmadığını iddia ediyor, canilerin kan içtiğinden ve çiğ et yediğinden bahsediyor falan, Rousseau'nun beslenme kuramı oldukça kapsamlı. Spartalılara özgü olduğunu söylüyor Onfray, vazgeçişin, çilenin ve manastır kurallarının kuramı bu.

Marinetti'nin fütürist kurguları bu incelemenin en matrak ve okunası parçası ama girmiyorum oraya, hatta burada bırakıyorum, kalanlar: Fourier, Nietzsche, Marinetti ve Sartre. Sartre'ın deniz ürünlerinden duyduğu tiksintinin izlerini romanlarında ve diğer metinlerinde aramanın sonucu da kapsamlı bir bölüm çıkarmış ortaya, Simone de Beauvoir'nın Sartre hakkında söyledikleriyle birleşince ilginç bir Sartre portresi çıkıyor ortaya.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Kuşun En İyi Öttüğü Yer
Jodorowsky'nin otobiyografik filmlerinden annesiyle babasını biliyoruz, annesinin muazzam bir sesi var, biraz irice bir kadın ve babadan uzun. Babası otoriter, sonrasında yola gelmeye hafiften meyilli de olsa başlarda ıstırap olan bir adam. Gerçeküstü bir dünya, gündelik olaylar çocuğun sihirli dünyasında çeşit çeşit harikaya dönüşüyor, çok hoş. Acılar da aynı ölçüde sihirli, şiddeti artıyor böylece. Bu dünya olabildiğince fantastik olsaydı nasıl olurdu, bu filmlerdeki gibi. Güzellik burada sona ermiyor, Jodorowsky ailesinin hikâyesini de yazmış, en az filmleri kadar uçuk bir şekilde üstelik. Bir de şimdi gecenin köründeyiz, bu vakitler benim için kör vakitler. Yarın çalışmıyorum, dersim yok. Düzelti işlerini bitirdim, bisikletle Kartal'a gidip geldim, bitirmeye çalıştığım öyküyü bitiremedim, tam bu metin hakkında birtakım atıp tutmalarda bulunmalık zaman yani, çok keyifli. Metin de Latin Amerika'nın sürreal atmosferini hayli hayli içerdiğinden bence tam gecelik. Jodorowsky gece okunmalı, sessizliğin içinde. Kuşun ötüşünü duyunuz. Epigrafta Cocteau'dan bir söz, kuşun en iyi kendi soyağacında öttüğüne dair. Sonrasında Önsöz, Jodorowsky'den. "Bu kitap -eğer başarıyla yazılmışsa- bir roman olmanın yanında okurlarına kendi aile anılarını bir kahraman destanına dönüştürmek için örnek olmayı da amaçlar." (s. 9) Yola aileden çıkmak isteyenler için güzel bir rehber, bunun dışında metindeki tüm karakterlerin, yerlerin ve olayların gerçek olduğunu söylüyor yazar, dönüştürülmüş ve destansılaştırılmış bir şekilde. Soyağacımızın varlığımızı sınırlandıran ve zenginleştiren yanları olduğunu da söylüyor, çatışmalar genellikle ailenin uyumsuz üyelerinin birbiriyle çekişmelerinden doğuyor ama acıların asıl kaynağı dünya. Yurtlarından edilen Yahudiler, zorunlu göç, yeni dünyada karşılaşılan yeni güçlükler, sanki her şey aileleri parçalamak için düzenlenmiş bir tuzak. Ayrılma ve kavuşma noktaları her şeyin olurluğunun basit yapısına sahip, her şey sadece oluyor ve geçiyor, yas tutuluyor ve geçiyor, mutluluklar geçiyor, kendi doğumuna kadar hemen her şeyi, bütün fantastik olayları son derece doğal bir şekilde anlatıyor Jodorowsky, kendi dünya görüşünün temelini kullanıyor. Yaşam başlı başına büyülü bir şey, tarot ve fal bu büyüyü açımlamaktan başka bir şey yapmıyor. Psikobüyüye bu metinde de rastlamak mümkün, karakterlerin destansı anlatıları bu performans ve sağaltım edimiyle biçimleniyor biraz, kartlara ve diğer "zaman okuma" biçimlerine de yer yer rastlıyoruz. Aralarda verilmiş, "şimdi"nin sonsuzluğundan bir parçayla karşılaşıyoruz ve anlatıya kapılır kapılmaz her şeyi -okur olarak- normalleştiriyoruz.
Toplamda beş bölüm, ikincisi Babamın Kökleri. Aile ağacı verilmiş, üç kuşağın üçüncüsünde anlatıcının babası olan Jaime'yi görüyoruz. Babaanne Teresa Groismann, dede Alejandro Jodorowsky. Ukrayna'dalar, Dnieper Nehri taşınca evlatlarından Jose'yi kaybediyor, Tanrı'ya demediğini bırakmıyor, inanan Yahudilere de kallavi küfürler savuruyor. Dinle bağlantısı kopuyor böylece, eşi Alejandro'nun dinden başka bir şeyi olmadığı için aralarındaki ilişkinin gerilmesi bu döneme denk geliyor. Sonradan öğreniyoruz ki görev icabı evlenmişler, birbirlerini sevmeden. Beş çocuk yapmışlar, biri daha en başta sele kapılıyor. Alejandro Aradünya denen bir yerde dini vecibelerini yerine getirirken Rene'yle tanışıyor, ilahi bir ruh Rene ve Alejandro'nun ruhunun bir parçası haline geliyor, Tevrat'ı ve Talmud'u ezbere bildiği için adamın beyninde Tanrı'nın sözleri dönüp duruyor. Rene kriz anlarında çıkış yolunu gösteren bir role de bürünüyor ama her zaman en doğru yolu gösterdiğini söyleyemeyiz, yine de elinden geleni yapıyor. Nesiller boyunca varlığını sürdürüyor sonrasında, önce oğlan Jaime'ye geçiyor, oradan da bizim Alejandro'ya. Neyse, bir süre sonra Odesa'ya taşınıyorlar ve baba tarafının ailesini tanıyoruz, akrabalar orada. Saymıyorum, çok insan var. İnsanların yanında yerel inanışlar ve birtakım mucizeler de var, soğuk toprakların adetleri oldukça ilgi çekici. Doğum yapan bir kadından ölümün haberi olmasın diye kat kat çarşaflara sarınma işi mesela. Teresa'nın ablasıyla babası arasındaki ilişki buna dahil değil, ensestin o topraklarda -çoğu yerde olduğu gibi- kabul görmediğini bir mektuptan öğreniyoruz. Teresa, Alejandro ve dört çocuk birlikte hayatta kalmaya çalışıyorlar, sonra Teresa pirelerle birtakım cambazlıklar yapabileceğini düşünüyor, sirk numaraları hazırlıyor, bu şekilde para kazanıyor. Bu sırada Alejandro orduya katılıyor, çizmeciliği öğreniyor. Babasından kalan parayı da alıp doğruca Polonya'ya gidiyorlar, zira 19. yüzyılın sonlarında başlayan Yahudi soykırımı Odesa'yı yaşanmaz bir yer haline getiriyor. Babamın Özyaşamöyküsü'nde o dönemlere ait dehşet dolu anılar okunabilir. Neyse, dünyanın öbür ucuna gitmeye niyetleniyorlar, yeni dünyalara. Dolandırılıyorlar falan, bir sürü iş geliyor başlarına. Yahudi diasporası etkin bir şekilde çalışıyor ama göç dalgasına hazırlıklı olduklarını söylemek mümkün değil. Şili'ye gidiyorlar.

Annemin Kökleri bölümü. Anneanne Jashe Litvanya'da yaşıyor ve Teresa'nın olayının tersi gerçekleşmiş; Tanrı ve cemaat kendisine kızgın. Aşık olduğu goyla evleniyor, kendini bitirmiş oluyor böylece. Eşinin adı da Alejandro, iki dedesinin adını almış anlatıcı Alejandro. İspanya'dan gelen atalardan miras. 1492'de Katolik İsabel Cadısı'ndan kaçıyorlar ve Avrupa'nın içlerine yayılıyorlar, sıcak topraklardan geriye kalan tek bir isim oluyor. Dede aslan terbiyecisi, hayvanlarla arası çok iyi. İspanya'ya yolculuk ediyorlar, gezici bir ekipteler. Tarottur, karttır, anne tarafından geldiğini öğreniyoruz Alejandro'ya. Bu kartlar kaderlerinin okunmasında anlatı boyunca yardımcı olacak, o yüzden çekilen kartlara dikkat ediyoruz, tek bir ayrıntıyı bile kaçırmıyoruz. Neyse, bir gemiye yerleşip yeni dünyalara doğru yola çıkıyor onlar da, yanlarında aslanlar. Geminin sahiplerinin köle tacirleri oldukları anlaşılıyor bir süre sonra, bütün yolcular kendilerini zincirlenmiş bir halde buluyorlar. Kadınlara tecavüz ediliyor, erkeklerin kelleleri uçuruluyor, bir dünya şey. Jodorowsky'nin son derece sansürsüz bir anlatıcı olduğunu söylemeliyim; cinayetler fışkıran kanlarla, kopan damarlarla ve kırılan kemiklerle süsleniyor, tecavüz anları en ince detaylarına kadar anlatılıyor, aynı şekilde cinsel ilişkiler de mecazi anlatımlar da dahil olmak üzere bütün coşkusuyla birlikte, adım adım betimleniyor. Neyse, ailenin üyeleri transa girip pek çok hastayı tedavi ediyor, büyülü işler yapıyor ve sonuçta kurtuluyorlar. Atalarının Moskova'da ve civar bölgelerde yaptıkları işler de anlatılıyor, Napolyon'un Rusya'yı basması sırasında canlarını kurtarmak için çevirdikleri alengirli işler, Kabala'nın gücünü kullanış biçimleri, şehrin cayır cayır yanması gibi pek çok detay var, bir nevi romanlaşmış bir tarih de anlatılıyor.

En Uzak Ülke. Kıta yeni ama eskisindeki bütün baskılar, yoksulluk olduğu gibi devam ediyor, yeni dünyanın sunduğu az şey de önceden gelenler tarafından kapılmış. İki aileden biri Şili'ye, diğeri Arjantin'e yerleşiyor ve önceki hayatlarını hatırlayıp artık yenisini başlatmak isteyen anlatıcının dediği üzere bir araya getirilmeleri için çokça çalışmak gerekiyor, neyse ki en sonunda anneyle babanın bir araya gelebileceği şartlar sağlanmış oluyor ama yaşamları kaç kez tehlikeye giriyor, saymak mümkün değil. Askeri darbeler, diktatörlerin saçtıkları dehşet, patlayan bombalar, taranan işçiler, Lenin'in dünyasını görüp hiçbir şeyin düzelmeyeceğini anlayan komünist liderlerin umutsuzluğu, ölümcül olan ne varsa bir bir yaşanıyor ve karakterler başlarına gelenleri soğukkanlılıkla karşılayıp ölüyorlar ya da budanmış olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. En sonda geriye birkaç kişi kalıyor ki içlerinden ikisini söyledim. Jodorowsky doğuyor, yaşamın sihrini son bir kez hatırlatarak. Metnin sona erdiği nokta.

Marquez'in metinlerini sevenler Jodorowsky'yi de severler, nesiller boyunca süren destansı olaylar, yaşam mücadeleleri, otuz iki kısım tekmili birden. Bu adamı hayal gücünün zirvelerinden birine koyuyorum ben, çok yaşasın.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi
"Eğlenceli" konusu tartışmaya açık, çevirmenin tercihi ama daha farklı bir tercihte bulunulabilirmiş sanki, "canlı" veya başka bir şey olabilirmiş, filmlerden ve metinlerden verilen örnekler can sıkıntısının farklı formlarını açığa vuruyor, bir nevi canlandırıyor bu güzel hissi. Veya hissizliği; can sıkıntısını uzun bir süredir hissetmiyorum çünkü sürekli olarak bir şeyler hissediyorum.
Toohey bu "zamanı bir şeyle doldurma" kısmına birkaç bilimsel bulguyu sıkıştırıyor, The Shining'den Jack Torrance'ın cinnetinden parçalar bulup ekliyor falan, pek çok yönden inceliyor meseleyi. Duygular Sözlüğü'nün ilk maddelerinde denk geldiğimiz acedia nam din odaklı sıkıntıdan Sartre'ın bulantılarına uzanan bir serüven. Malum sözü söyleyerek başlayayım; sıkı can iyidir, kolay çıkmaz. Bu sözün Darwinci paradigmada karşılığının olması hoş, can sıkıntısı türümüzün devamlılığını sağlayan bir savunma mekanizması aslında, canın kolay çıkmamasını sağlıyor. Ölümü merak etme noktasında bu iş nereye varıyor, u dönüşü sağlıyor mu, hiç bilmiyorum ama en basitinden yine bir tıpa, bir eşya vazifesi görüyor sanırım.
Önsözle birlikte yedi bölüm. İlkinde can sıkıntısının çocukça bir duygu olup olmadığı, ne anlama geldiği, gerekli olup olmadığı tartışılıyor. Nörolojik gelişmeler de ışığında baktığımız zaman beynin bölgelerinin birbiriyle bağlantıyı kesmesi durumu oluyormuş sıkıntı, başka bölgelerde başka hareketler gerçekleşiyormuş o zaman. Gündüşleri bu sırada ortaya çıkıyor galiba, hepsine minnettarım, bilmediğim yollar beliriyor böylece, yürümeyi severim zaten, elime direksiyon daha geçen sene değdi. Gidon değecek bundan sonra, motora bağlı. Bağlantılar kesildi dedim, sonra başka yerler çalıştı, duyguların birbirine karıştığı akmaz bir andan kurtulduk o sıra, Toohey'nin arkadaşı David Londey'ye göre bütün bu karışımın toplamına can sıkıntısı deniyormuş, aslında modası geçmiş bir terim olabilirmiş bu, "birbirinden bağımsız rahatsızlıklar kümesini maskeleyen bir terim" olabilirmiş. Olur. İki can sıkıntısı şeklinden bahsediyor Toohey, biri önceden kestirilebilir durumların sonucunda beliren sıkıntı. İnsanı kendinin dışına atan, bir noktaya hapseden cinsten. Diğeri varoluşsal sıkıntı, bu türde literatür zengin. Etimolojik açıdan bakarsak her kültür kendi tanımlarını oluşturmuş, edebiyatta da ciltler boyunca işlenmiş, karakterlere adam öldürtmüş, intiharlara yol açmış, bir dünya mesele.
Can sıkıntısını yerine yerleştirmek ikinci bölüm. Vanya Dayı'dan bir alıntı, sıkıntıdan ölen bir karakterin söylediği. Öngörülebilirlik, monotonluk, kısıtlanmışlık, üstesinden gelinebilecek dertler güçlendikçe sıkıntı da güçleniyor, insanı harekete geçirmek için. Aşırılık ve tekrar, durumsal olarak pek bir yol kat edemediğimizi gösteren iki önemli etken. Bir fotoğraf verilmiş, Avustralya'daki Bore Yolu uzayıp gidiyor, bulutlar ve toprak, başka bir şey yok. Bakanda sıkıntı uyandırdığı söylenen bir fotoğraf beni neden heyecanlandırıyor, bunu düşünüyorum kaç gündür. Bulunduğum yerden memnun olmamı düşünüyorum, o yolda yürüsem buraya dönmek isteyeceğim, bunun umudu güzel. Yürüyüşten sonra o yola dönmek isteyeceğim, bunun umudu da güzel. Sanırım umut fazlalığı, istencimle bir kavgamın olmaması, bu tür şeyler. Neyse, sıkıntının mideyle bağlantısının izi Latinceye kadar sürülebiliyor, aynı anlama gelen bir sözcük üzerinden Sartre'ın meşhur metnine ulaşıyor Toohey, Filozofların Karnı'nda Onfray'in yazdıklarına bakarsak Sartre ve sindirim sistemi temalı başlı başına bir sıkıntı kaynağı var, doğru bir bağlantı. Tiksintiyle birlikte ortaya çıkan sıkıntının kapsamı muazzam bir şekilde genişliyor böylece, fiziksel problemden psikososyal arızaya bir yol. "Eğer tiksinti insanları hastalıklara karşı koruyorsa, can sıkıntısı da 'hastalıklı' sosyal durumlardan, yani hapsedilmişlik, öngörülebilirlik ve kişinin akıl sağlığı açısından fazlaca aynılık taşıyan durumlardan koruyabilir." (s. 22) Sıkılıyorsak bir şeyleri değiştirmemiz gerektiğini bilelim, bu bilgiyle gönül eğleyici işlere girişebiliriz. Sanatçılar ne yapıyor, edebiyatın efsane karakterleri can sıkıntısıyla nasıl baş ediyor veya edemiyor, bir süre bunun üzerinde duruyor Tooley, İlyada'dan yola çıkarak Camus'ye, Woolf'a, Kafka'ya ve Baudelaire'e ulaşıyor, spleen inceleniyor az biraz. Oblomov'la ilgili bölümler de hoş. Melankoliyle can sıkıntısı arasındaki ilişki güzel, fizyolojik olarak can sıkıntısı vurguları gibi meseleler insanlara başka bir gözle bakmamızı sağlayabilir. Dirsekler, bilekler, ellerin ve parmakların duruşu, ünlü resimlerdeki figürlerin incelenmesiyle ortaya çıkan sıkıntı biçimlerini incelememiz için sağlam bir başlangıç noktası oluşturuyor bir yandan ama fotoğraflar konusunda, ne bileyim, bilişsel bir kodum olmadığından mıdır, neydendir bilmiyorum ama sıkıntıyı hissedemiyorum. Bir fotoğraf daha var, dere kenarında fabrika. Sisli bir hava, güneşsiz. İngilizlerin canı ekseriyetle sıkılıyormuş ama onların da başka kaynakları var, şahsen fotoğraflara bakıp kendime bunaltılar yontamıyorum. Basit can sıkıntısını aşmak basit, kronikte problem var. Kronik can sıkıntısı dünyayı tek bir sıkıntıya indirgeyip insanı kilit altına alan bir şey, depresyondan pek uzağa düşmez. İkinci bölüm tamamen kronik can sıkıntısına ayrılmış. Sıkıntıyı bastırmak insanı patolojik bir vakaya çevirirmiş, aşırı öfke ve mutsuzluğa yol açarmış, patlamaya hazır bomba gibi olurmuşuz, yerli yersiz havaya uçarmışız. Öz farkındalığımız sağlamsa uçmazmışız ama bunu elde etmek de başlı başına bir sıkıntı kaynağıymış. Bir kere, tam sıkılıp sonra çıkarız dipten, süper iş. Bu vampir mitine ciddi ciddi inanan insanların canlarının gerçekten sıkıldığını söyleyebilir miyiz acaba, araştırmalara göre aşırı sıkılan insanlarda paranoya yaygınmış. Bir moda olarak bu mite inananlar için sıkıntıyı alt etme gayesi baskın geliyor olabilir ama modayla modernliği karıştırmak, ikisinden sonsuz bir şenlik, neşe beklemek de ne saçma şey. Wilde'dan alıntı yapıyor Toohey: "'Hiçbir şey aşırı modern olmak kadar tehlikeli değildir; bir bakarsınız modası geçiverir insanın.'" (s. 65) Bir de şu: "'Bizimki, medya tarafından alevlendirilen cinselliği evrensel bir can sıkıntısına dönüştüren ilk yüzyıl olabilir.'" (s. 67) Cinselliğin abartıldığını düşünürüm, bu söz alkışlamalık.

Dördüncü bölümde insanlar, hayvanlar ve hapsedilmişlik var, hayvanların da can sıkıntısına benzer bir şeyleri deneyimleyip deneyimlemediklerine dair birtakım fikirler, araştırmalar, bilmem ne. Kafayı yemiş hayvanları yediğimiz için ömrümü kısalttığımı düşünüyorum, sıkış tepiş bir ortamda, korkunç şartlarda kesilmeyi bekleyen hayvanlarla ilgili inceleme bu bölümde var ama bu tür ortamların onlar için çıkardığı problemler tam olarak tanımlanabilmiş değil. Bir papağan türünün kapatıldığı ortamda kafasını vura vura intihar ettiğini biliyoruz ama insanla denkleyemeyiz hayvanları, süreç bambaşka bir şekilde ilerliyor olabilir, belki de intihar etmiyorlardır da umut patlamasından ötürü kafalarını yeterine vururlarsa kurtulacaklarını düşünüyorlardır, bilemeyiz. Wittgenstein'ın dediği gibi, "aslan gibi acıkmak" veya benzeri ifadeler ne saçma. Neyse, hapis cezalarına geldik. İnsanı yalıtmanın yol açtığı psikolojik felaketler ve sonuçları genişçe bir yer tutuyor. Söylenen şu ki insanları delirtmek hiç kimseye, hiçbir kuruma yarar sağlamıyor. Ceza sistemini baştan düşünmemiz gerekiyor, hatta cezayı ortadan kaldıracak ideal sistemi bulmalıyız diye düşünüyorum, alıyor bir gülme. Neyse, öğle vakti şeytanına geldiğimizde Kilise babalarının dini sıkıntılarını ve bu sıkıntıların Şeytan'la eşleştirilmesine dair kısa bir tarihçe çıkıyor karşımıza. Çölde yaşıyoruz, yiyecek pek bir şey yok, yeni yüzler yok, sadece ibadet ediyoruz ve çile çekiyoruz. Uyarıcı az, uyarılan zaten kafayı yemek üzere, o zaman acedia elimizden öper. İlgimi en çok çeken bölüm bu oldu, gerçek sıkıntıyla yıllarca baş etmek zorunda olan bu insanların inançları ve inançlarının kırılma biçimleri ilgimi çekti.

Sıkıntının tarihine ve niteliklerine dair güzel bir çalışma, tavsiye ediyorum ve okurken canınızın sıkılmayacağını garanti etmiyorum ama ben sıkılmadım. Ara ara açıp yönetmelik veya prospektüs okuyorum, o zaman da sıkılmıyorum. Ha, lakin bu metinde yer alan, sıkıntılı bir tip olup olmadığımıza dair olan testin sorularını okurken sıkıldım, yalan yok. Kendimle ilgili herhangi bir şey düşünmüyorken kendimle ilgili bir şey hakkında düşündürülmem canımı sıkıyor, evet. Her insan kendi sıkıntısını çözümleyebilir aslında, bu metnin öyle de bir özelliği var. Rastgele.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sakal Felsefesi
Çok ilginç bitkiler var, fraktal yapıları çıplak gözle gördük. Ormana girdik, garip ağaçların fotoğraflarını çektim. Doğanın çocuk parkı gibi. Birkaç alet verilmiş, "Alın oynayın," denmiş, ağaçlar ve otsu bitkiler, meyveler de dahil, kafalarına göre biçimlendirmişler kendilerini, öyle bir şey. Rüzgarda eğilenleri, kayayı delenleri, çeşit çeşit. Tarlalara çıktık ama çitle çevrilmişler, ötesine geçemedik. Tepelerde dolandık, dalların altında oturduk, otlayan hayvanları izledik. Sokaklarda dolandık, Yeşim'e eski evleri gösterdim. Dışarıdan bakınca, eh, yaşanabilir gibi geliyor ama pencereye yaklaşıp bakıyoruz, çatının ortası çoktan uçmuş, içeriyi ot bürümüş. Evler yalnız değil diye avundum kendimce, pek hüzünlü gelmedi bu. Üç gün boyunca dolandık durduk, yorgun argın döndük. Batı Kanonu canavar gibiydi, yedi zamanımı. Başka şeyler de birikti, elimden geldiğince yazayım. İyi gezdik ama. Yenice usulü köfteye doyduk, dağ bayır koştuk bazen. Aya Yorgi'ye çıkarken kız kazanmıştı, çayırda koşarken de geçti beni. Bacak boyu benim boyum kadar, kaslı maslı, yetişemiyorum. O zaman neden sakalla ilgili bir şeyler yazmayayım. Ben de yeni bırakmaya başladım, normalde sakal sevmezdim ama alıştım sanırım, iyiymiş sakal. Sonra bir yerde denk gelip malum kitabı aldım, okumaya başladım. İlginç. Çevirmen Özlem Koşar'ın sunuş yazısına bakıyorum, zorlandığı noktaları anlatıyor mesela, tanıdığı sakallı erkeklerden birinin totem olarak sakal uzattığını söyledikten sonra onca çevirisinin arasında en dertlisinin bu metin olduğunu, bunun sebebinin 1800'lerin ortasında yapılan, ağdalı, eski bir dil kullanılan konuşmanın metninin niteliğinden çok işin manevi boyuta bağlı olduğunu söylüyor. Cinsiyet ayrımcılığının yenilir yutulur tarafı yok, gerçi konuşmacı bazı noktalarda terbiyesi elvermediği için bazı alıntıları halk arasında söyleyemeyeceğini ifade ediyor, duyarlı davrandığı söylenebilir ama aradan yüz elli yıl geçtikten sonra gösterdiği hassasiyetin günümüzde hassasiyet olmaktan çıktığı ortada. Devam ediyor Koşar, bir kadın olarak metni çevirmesinin vebalini üzerinden atmak için giydiriyor konuşmacıya ve metnin adının istenirse, Bir Kıl Folikülü Üzerinden Cinsiyet Eşitsizliğinin Trajikomik Anlatısı olarak okunabileceğini söylüyor, teşekkür bölümünde de diğer pek çok şeyle birlikte yazara birlikte küfretmelerinden ötürü Yeşim Numan'a teşekkür ediyor.
Yayıncının Notu bölümünde Özcan Sapan'ın bir nevi günah çıkarması var, otuz yıldır sakal bırakan biri olarak konuşmacının sözlerine katılmadığını, kadınların süper olduklarını söylüyor ve böyle bir metni bastıkları için şakayla karışık özür diliyor. Onca sosyal problemin yanında sakal üzerinden kadınların hakir görüldüğü böyle bir metni bastığı için üzgün. İyi iş ama, 1850'lerin İngiliz aristokrasisine bakan bir pencere olduğu söylenebilir bu metnin, kadınların ve erkeklerin toplumdaki yerlerini doğrudan görebiliyoruz, hoş. Çevirmen olarak değil de, okur olarak sövebiliriz. Çünkü bu ne lan böyle, çenesinde sakal çıkmıyor diye kadınları aşağılamak nedir? Onu geçtim, aslanların yelelerinden krallıkları meşru kılınıyor, sakal olarak görülüyor yele. "Sakalı olmayan" hayvanlar ikinci sınıf hayvan olarak görülüyor. Parodi değil kesinlikle, vasatın altı insanın düşüncelerinin derlemesidir bu metin, okuyacağız ve gülüp geçmeyeceğiz, bu kafayı şöyle köşelerine kadar iyice bir temizleyip pırıl pırıl etmek insanlık vazifesidir. Evet. Başladım, Hamlet'le açılıyor. Sanki Bloom'un Shakespeare'i boca etmesi yetmemiş gibi biraz daha Hamlet. Sonrasında sakalın harikulade bir şey olduğunu unutan insanlara bir uyarı geliyor, modaya uyan insanların düştükleri yanılgıya lanet okunuyor, sakalı unutturan her şeyin köküne kibrit suyu dökülüyor, ardından fasıl başlıyor. Sakalın ne olduğundan giriyoruz, iyice bir tanımlanıyor, vücudun diğer bölgelerindeki kıllardan farkı anlatılıyor, yokluğunun fiziksel ve manevi güçsüzlük yarattığı söyleniyor. Sakalın faydaları için genişçe bir yer ayrılmış, bizi hastalıklardan koruyan kıllarımıza elbette müteşekkiriz, havadan bol bol tanecik soluduğumuz bir işimiz varsa sakal bir ölçüde işe yarar gerçekten, burun kılları gibi. Sıcak tutar, serin tutar, kesilmesi zaman kaybettirir ve sivilcelerin çıkmasına yol açar, surat savaş alanına döner, bir sürü şey. Aralara başka metinlerden bol bol alıntı konmuştur, sakalın yüceliği edebiyatta kendine yer ayırmıştır zira simgelediği nitelikler kurmacada bol bol kullanılmıştır. Tarihten inciler de sunulur, örneğin İskoç Demiryolu Hizmetlileri kendileri için getirilen sakal kuralından çok memnun olduklarını, diğer memurların da sakal bırakmalarını tavsiye ettiklerini söyleyen bir bildiri kaleme almışlar zamanında, boğazlarını soğuktan koruyabildikleri için devlete müteşekkirler. Konuşmacı pek çok güzellemeden sonra sakalın ölüme kadar -hatta sonrasında da- uzayan tek kıl yumağı olduğunu söyler, saçlar dökülürken sakal sıkıntı çıkarmadan uzamayı sürdürür. Bu işte bilgece ve hayırlı bir husus olduğunu teslim etmeyen insanın yaradılışa karşı duyarsız olduğunu söyleyerek faslı sonlandırıyor adam, bitirirken kadınların sakalsız olmalarını erkekler kadar zor bir hayat yaşamamalarına bağlıyor. Tarihte sakal bırakmış kadınları överken bu sözlerini unutmuş olsa gerek.

Sanatsal kısımda Grek heykellerinden girip Rönesans sanatçılarının yapıtlarından çıkıyor. Grek heykellerinde aslanların başlarından esinlenilmiş, sakal ayrı bir estetik değer katıyormuş, oyulması zormuş çünkü. Sakalsız, yaşlı bir adama bakmanın işkence olduğunu ekliyor, yüzdeki çatlaklar, kırışıklıklar, yaralar, bin türlü fecaat sakal yardımıyla gizlenebilirmiş, böylece insan içine çıkılabilirmiş falan. Acemlerin sakallarını çivit otu ve kırmızı kınayla boyamaları, başkalarının başka şekillerde sakalla ilgilenmeleri gibi örnekler üzerinden sanatsal yaratıcılığa ulaşıyor konuşmacı, böylece herkesin yüzünde kendine ait bir sanat eserini taşıyabileceğini müjdeliyor. İş zaman kaybından sanatla uğraşmaya kadar geldi, araya birkaç fabl sıkıştırıldı ki dinleyicinin ilgisi canlı tutulsun. "Maymun götlü" tabirinin maymunlu fabldan doğduğunu sanmam ama anlatılan hayvanlardan maymun olanı yerin dibine sokuluyor, keçinin sakalını kesmek istediği için. Her aklıma geldiğinde gülüyorum bu arada, "maymun götlü". Alfred Jarry bir maymunu ve götünü en iyi anlatan yazar olabilir diye düşündüm şimdi, çoğu maymunlu metinde götlerinden eser yoktur, oysa bazı maymun türlerinin çok karakteristik bir götü vardır ve anlatıyla alakalı hale getirilmelidir ki bu nadide organdan mahrum kalmayalım.

Tarihe bakış bölümünde çeşitli milletlerin sakalla ilgili münasebetleri yer alıyor. Mısırlılar bazı özel durumlar haricinde sakal bırakmıyorlar, sakalı pis bir şey olarak görüyorlar ve tepeden inme bir şekilde haftada üç kez tıraş oluyorlar. Heredot'un dediğine göre hiçbir Mısırlının sakallı hiçbir Grek'i dudaktan öpmeyeceği, eşyasını kullanmayacağı ve elleriyle kesilmiş bir hayvanın etini yemeyeceği söylenmiş. Sakal iki millet arasında bu tür ayrılıklara yol açmış, vaziyeti kes. Yahudiler, Asurlular ve Babilliler, Acemler, Araplar ve Türkler anlatılıyor sırasıyla. Doğu kültüründe sakalın önemli bir yeri var tabii, birkaç örnek verilmiş. Türkler kendi sakallarını gösterip, "Bu ulu Sakal yalan mı söyleyecek?" derlermiş. Metinde ne zaman geçecek olsa büyük harfle başladığını söyleyeyim bu arada. Sakal Sakal Sakal. Peygamberin sakalı üzerine yemin etmek gibi huylarımız var, Allah'ın sakala zeval vermemesine dair temennilerimiz var, bir dünya kıl, tüy, yün sözü üretmişiz veya civardaki kültürlerden devşirmişiz. Romalıların ve Etrüsklerin sakal pratiğiyle ilgili değişik meselelerine de yer verilmiş. Sonrasında Kilise tarihine geçiyoruz ve azizlerin sakallarından sakal yasaklarına kadar geniş bir konu çorbasında ilerlemeye çalışıyoruz. Çorba biraz, çünkü metin konuşma olduğu için oradan giriyor, buradan çıkıyor, aşırı bir dağıtım olmasa da konu zor toparlanıyor.

Modern toplumlara geliyoruz, Britonlardan başladık. Komşuları Galyalılar gibi sakallılarmış bunlar da. Druidler de sakallı, o coğrafyadaki hemen herkes sakallı. Normanlar mekanı basıyor, onlar da sakallı. Sonra Judas İskaryot'un kızıl sakallı olduğu hatırlanıyor bir anda, sakallar anında kesiliyor. Bir şey oluyor, tekrar sakal uzatılıyor. Siyaset kılın hükmünü veriyor, hemen her çağda. Bir de Thomas More'un giden kellesinin öyküsü var, kralla ters düşen bu nadide ütopyanın nadide yazarı büyük bir cesaretle kellesini vermeye gidiyor, boynunu kütüğe dayadığı zaman sakalını kenara çekiyor ki balta sakallarını da kesmesin. İhanet suçunu sakalının işlemediğini, cezayı kendisinin çekmesinin yeterli olduğunu söylüyor ve gidiyor öbür tarafa, sakalı burada kalıyor, sağlam bir şekilde. Sonrası çokça sakal modaları, hükümdarların sakalla ilgili garip kararları, sakal vergileri altında inleyen halk, bir dünya olay.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gündemdeki Konu
Kutlar sözünü sakınmıyor çünkü. Sözünü sakınmayan insanların başına neler geldiğini görüyorum, şaşırıyorum. Bir şiir eleştirisi kaleme alınıyor mesela, gayet eleştiri, çarpıtma yollarına başvursa da eleştiri, başvurmasa da eleştiri ama gel gör ki şairin tayfası cıngar çıkarıyor hemen, karalama kampanyası başlatıyor, sanat hakkında birtakım muazzam düşünceler ortaya atılıyor ve eleştirinin yazarı gömülüyor oracıkta, selası okunuyor. Yetmiyor, yazı yayından kaldırılıyor, özür dileniyor üstüne. Vasatlıktan öleceğiz, bu ne ya. Takip etmemek istiyorum ama elime patlamış mısır alıp yerken film izliyormuş gibi hissediyorum, engel olamıyorum da. Edebiyat sürüsünün yönlendiği yeri görmek istiyorum galiba. Lanet. Neyse, Kutlar gayet sıkı argümanlarla sanat dünyamızın nabzını tutuyor. Sonra bırakıyor. Sinemadır, edebiyattır, siyasettir, ilgisini çeken hemen her alanda kalem oynatan bu büyük yazarın günlük dilini görmek de ilginç oldu; öykülerinden sonra başka bir Kutlar'la karşılaşmak heyecan vericiydi. Okumaya başlarken de garip bir mutluluk duyuyordum, ta ki İlhan Selçuk'un yazdığı önsözü okuyana kadar.

"Bu önsöz, sıradan bir önsöz değil.
Hayır, yazının içeriğinden doğmuyor bu sıradandışılık; yazgısından oluşuyor. Çünkü bu önsözün yazımı sırasında Onat Kutlar gözlerini yaşama kapadı." (s. 5)

Okur, otur ağla, ne diyeyim. Hastane faslını da anlatıyor Selçuk, ziyarete gittiğinde Kutlar'a on güne kadar iyileşeceğini, gazetedeki yazılarına devam edeceğini umduğunu söylüyor, dostça tabii. Bomba omuriliği kesmiş, Kutlar'ın belden aşağısı tutmaz hale gelmiş ama ondaki insani gücü bilenler kısa sürede yaşama döneceğini sanıyorlarmış, ne yazık ki öyle olmadı. Şiirler, öyküler, senaryolar ve bu yazılar kaldı geriye işte, yetinmek durumundayız. Selçuk'un şöyle bir saptaması var: "Onat'ın yazı söylemi ilginçtir, hem olayın içinde bütün duyarlığıyla yaşar, hem kendisini olayın dışında tutar; ikilem gibi görünen bu bütünlükte, sencil yazar kimliğiyle benci edebiyatçı kişiliğinin gelgitleri yazı boyunca süregelir." (s. 6) Kutlar anılarına başvuruyor sık sık, ele aldığı konuyu çok bağlantısızmış gibi görünen bir noktadan, kendi yaşamında deneyimlediği olaylardan yola çıkarak biçimliyor ve ardından asıl söylemek istediği noktaya geliyor. Doldurma anılar değil, anlatımı ve argümanı destekleyici anılar sunuyor, ardından enine boyuna ele aldığı meseleyi noktalayıp arkasına yaslanıyor, şöyle bir gözden geçiriyor, düzeltilecek yerleri düzeltiyor, sonra başucu lambasını yakıp bir şeyler okuyor ve uykuya dalıyor. Bence böyle olmuştur, Kutlar'ı dinginliğin ve coşkunun nöbetleşe beklediği bir adam olarak görüyorum. Yazılarında eğriye doğru demeyip bildiği yoldan şaşmamasını kendinden eminliğine, bilgisine ve coşkusuna bağlıyorum, anılarını anlatırkenki sakinliği ve mutluluğu da dinginliğinden doğsa, şahane. 1993'ten 1995'e kadar yirmi yedi yazı kaleme almış Kutlar, hemen her yazısında bu döngüyü bulmak mümkün. İlk yazılara bakalım, Amerikan filmlerinin atak yaptığı zamanların incelenmesi. Hollywood tekel zaten, dağıtım olayı da tüy dikiyor işe. Sinemamızı kurtaracakları söyleniyor, Doğan Hızlan, Sinan Çetin ve Adnan Kahveci bu fikirde. Doğan Hızlan, üç büyük film yapımcısı firmanın temsilcileriyle oturmuş galiba, anlaşmalar yapılmış, sonra Hızlan Amerikan güzellemelerine geçmiş ama Kutlar sessiz kalamamış bu duruma. Türk filmlerinin gösterime girmesi engellenmiş haliyle, iddiaların aksine fena sayılmayacak bir izleyici kitlesine rağmen. Kutlar'a göre Amerikan filmleri gösterime elbette girmeli ama tekelleşme sonucu Türk sinemasını bitirecek noktaya geldiyse mevzu, kültür sömürüsü her şeyi yıkıp geçiyor ve yerel girişimlerin halka ulaşmasını engelliyor. Sinan Çetin filmlerimizin yeterince iyi olmadığını, aynı zamanda Amerikan filmleri dışındaki yabancı filmlerin de iyi olmadığını, iyi olsa talep göreceğini söylemiş. Kutlar bu görüşü alıyor, enine boyuna eleştiriyor ve Fellini'ye kötü diyecek insanın sanat anlayışından şüphe edeceğini söylüyor. Yirmi beş yıl geçti, durum aynı. İki yüz elli yıl da geçse aynı olur, vasatız çünkü. Vasat mıyız? İnsanların kuru gürültülü filmler istediğini söyleyenlere de lafı var Kutlar'ın. Filmler açısından bakmıyor bir tek, televizyon programlarından giriyor önce. Biraz izliyor, "Türklerin ne mene yaratıklar olduğunu yabancı gözüyle" görmek istiyor. Vatandaşı olmasak eğlenceli bir ülke Türkiye aslında, bu kalıbı Kutlar icat etmiş olabilir, çok benzerini yazmış. Neyse, programları izledikten sonra insanlara dair yorumlarının bir kısmı: "Bir defa büyük kısmı konuşma ve zekâ özürlü. İki lâfı düzgün bir Türkçe ve doğru tonlama ile yan yana getiremedikleri gibi, aptallık ya da aptal görüntüsü vermek fevkalade 'in'. Erkeklerin önemli bir bölümü çirkin, eciş bücüş, kadınların önemli bir bölümü ise, sanırım aynı estetik cerrahın elinden çıktıkları için birbirine benziyor." (s. 20) Güldüm ve üzüldüm. Elim kumandaya gitmeyeli on beş yıl falan olmuştur herhalde, en son CNBC-e'deki filmleri izlemek için açıyordum. Şimdi maruz kaldığım zamanlarda bakıyorum biraz ve rahatlıkla söyleyebilirim, toplum kafayı yemiş. Öyle veya böyle televizyonu açanından o "freak show" tarzı programlardaki tiplere kadar hemen herkes deli. En ufak bir abartma yok, televizyon açan insanlardan ölümüne korkar hale geldim, bir şekilde kafayı kırmış oldukları için bana bulaşmamaları için elimden geleni yapıyorum. Kutlar umutlu adam, insanların bu tür programları istemeyecek kadar bilinçli olduğunu, insanları bu programlara maruz bırakmamak gerektiğini söylüyor, belki o zamanlar eşik henüz aşılmamıştı ama artık çok geç, tertemiz tırlatmış insanların arasında yaşamak zorundayız.

1980'lerden iki anısı var Kutlar'ın, birinde belediye tarafından tutuklanıyor. Yanında Ömer Kavur var, belediyeye Yusuf ile Kenan'la alakalı bir belge götürmeleri gerekiyor, gösterimlerden daha az vergi kesilmesi gibi bir sebepten. Gidiyorlar, askerler her yerde. Bir anda bina kapatılıyor, giriş çıkışlar yasaklanıyor, herkes korku içinde. Millet koşturuyor, bilmem ne. Film gösterime girecek, belgeleri yetiştirmek lazım ama o şartlarda mümkün değil. Kutlar komutana durumu anlatıyor, komutan telefon ediyor vergi indirimini bildirmek için, telefonda, "Alo, Atıf, evladım, yaz!" diye bağırıp bilgi veriyor. Telefonu açan Atıf Yılmaz, ne olduğunu anlamıyor tabii. Sonuçta sabah girilen binadan 18.30'da çıkılıyor. Sebep de komutanın ipliklerden örülmüş bir karikatürünün ortalık yere asılmış olması. Failin bulunması için bir gün boyunca kıyamet havası estiriliyor, olaya bak. Kısacası Kutlar Türk insanına bir yandan kızıyor, bir yandan da ondan daha iyisini yapmasını umuyor ama ülkede demokrasi diye bir şeyin olmadığının farkında. Bilinçli, bilgili bireylerin olduğu topraklarda işler demokrasi, bizimki gibi üçüncü dünya ülkelerinde kepazelikten öteye gitmiyor ne yazık ki.

Son olarak Yabandji'den bahsedeyim, Kutlar'ın ağzından anlatıyorum. Yabandji, Anadolu çıkışlı olup erken yaşlarda yurt dışında okumaya giden, muhtemelen bir müddet oralarda çalışıp sonrasında memlekete dönünce deli Anadolucu ve Türkçü kesilen insana denir. İyi eğitimlidir, dışarıyı görüp geçirmiştir, en iyisini kendi bilir ve bu topraklardan uzak kaldığı için sanatsal, kültürel dinamikleri bilmez, bilmediği gibi hemen her yerde ahkam keser, kendi insanını dışarıyı görmediği için aşağılayıp yapılması gerekenleri kendinden emin bir şekilde makine gibi sayar. Rönesans ister, memleketine dünyayı yakalatmak ister, çok şey ister ama, işte, böyle biri Yabandji.

Pek çok mesele, pek çok konu. Kültürel hegemonyadan karaoke mekanlarına kadar dokunmadığı mesele kalmıyor Kutlar'ın.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Değişen Kahramanımız
Minyatür bir dünya, kurallar, iktidar, kolaylıkla yönetilebilen kitle, benzer ortam Munyol'un kurmacasında birebir mevcut. Güney Kore'deki baskıcı rejimin okul versiyonu, sembolleştirilmiş hali. Politikanın bütün kirli işleri taşradaki bir okulda, okuldaki sınıflardan birinde kusursuz bir şekilde hayata geçiyor, on beş yaşlarında bir çocuk sınıfa kök söktürüyor resmen. Olay 1950'lerde geçiyor, Liberal Parti hükümetinin son dönemleri, halka korkunç dayatmaların isyanlara yol açtığı zamanlar. Bizim on iki yaşlarındaki tıfıl anlatıcımız Byongte Han, babasının punduna getirilip taşrada bir memuriyete itelenmesiyle birlikte Seul'deki güzel ortamı, demokrasinin işlediği okulunu bırakıp kasabanın okuluna kaydoluyor. Başkentteki pırıl pırıl öğretmenler ve öğrenciler yok kasabada, herkes derdest, kıyafetler eski ve lekeli, yoksulluk kol geziyor. Byongte bu ortama alışmaya çalışıyor, sınıf arkadaşlarını tanımak için gözlemde bulunurken Sokde Om nam bir elemanın kendisini çağırdığını duyuyor. Gitmiyor bizimki, Seul'de sınıf başkanının emir verdiği görülmüş şey değil, dolayısıyla yerinde kalıyor ve Sokde Om'un iktidarının köklerini ilk bu vakada görüyoruz. Byongte Seul'deki ortamla yeni ortamını kıyaslıyor, muktedire boyun eğip eğmemeyi düşünüyor ve Sokde Om'un yanına gitmiyor. Konuşuyorlar biraz, tanışıyorlar ama yine de bir şekilde Sokde Om'un baskıcı yönetimini kabullenmiş gibi görünüyor başta. Tabii yaşadığı ilk olayın ardından mevzuyu babasına açıyor. Baba dürüstlükten şaşmayan bir adamken katakulli sonucu rahat yaşamından olduğu, ailesini yokluğun içine sürüklediği için iktidarın üstünlüğünü kabul etmiş durumda, oğluna sınıf başkanına uyması gerektiğini söylüyor. Anne de benzer bir tutum geliştiriyor, sınıf öğretmeniyle konuştuktan sonra Sokde Om'un iyi bir çocuk olduğunu söylüyor, oğlundan arıza çıkarmamasını istiyor. Sokde Om kusursuz bir sistem kurmuş, öncelikle sınıf öğretmeni çocuğun yönetiminden memnun, hemen hiçbir şeye karışmıyor. Bizim komutan gibi. En tepeden onayı alan çocuk istediği gibi at koşturmaya başlıyor tabii. On altı yaşında bu, diğerlerinden daha büyük ve sosyal zekası yaşıtlarına göre çok ileri. Bazı çocuklardan eşyalarını alıyor, bazılarından haraç topluyor, ödevlerini yaptırıyor çocuklara falan, her türlü nane var bunda. Byongte en başta karşı çıkmaya çalışıyor, elemanın açığını yakalamak için haftalarca uğraşıyor ama ne zaman öğretmenine gidip şikayet etse öğretmen Sokde Om'u tutuyor. Byongte giderek dışlanıyor, oyunlara alınmıyor, kavgalarda dayak yemeye başlıyor. Ağır ağır büyüyen bir zulüm, korkunç. En sonunda pes ediyor, sistemi yıkamayacağını görünce rahat etmek için Sokde Om'un huyuna gidiyor ve çocuğu sevmeye başlıyor. Bu dönüşümün ve benzeri dönüşümlerin anlatımları detaylı, güruhtaki bireyin psikolojisini anlamak için süper kaynak.

Byongte pes ettiği noktada öğretmeninin görüşlerini paylaşmaya başlıyor. Son şikayette öğretmen çocuklara boş kağıt veriyor ve sınıfta dönen işleri yazmalarını istiyor, isim vermeden. Çocuklar Sokde Om'u şikayet etmek yerine Byongte'yi şikayet ediyorlar, zavallı çocuk kara koyun oluyor hemen. Uyum sürecinden sonra Sokde Om'un nimetlerinden faydalanmaya başlıyor, mamalanıyor. Oyunlar, dövüşler, dersler, her şey yoluna giriyor. Zinciri takıyor eleman, Sokde Om için resim yapıyor ve çocuğun resim dersinden iyi notlar almalarını sağlıyor. Bazı çocuklar sınavlarda doldurdukları kağıttan kendi isimlerini silip Sokde Om'un ismini yazıyorlar, böylece Sokde Om okul birincisi oluyor her yıl. Kusursuz bir sömürü sistemi, nöbetleşe kötülük ve nöbetleşe iyilik, sürüye dahil olunca problem yok. Sistem nerede patlıyor, yeni bir gocuklu celep çıkıyor ortaya, o zaman. Bu yeni mezun öğretmen insanlığını henüz yitirmediği için sınıftaki havayı alıyor, sözlüye kaldırdığı Sokde Om'un bir halt bilmediğine kani olunca yazılılardaki yüksek notlardan işkilleniyor, sonra çocuğun ipliğini pazara çıkarıyor tabii. Sokde Om okulu bırakıyor, yolda denk geldiği çocukları dövüp okula gidememelerine yol açıyor. Öğretmen bu duruma çok kızıyor, çocukları dövüp Sokde Om'a karşı çıkmalarını söylüyor. Bizim zorba dayak yiyor bir güzel, piyasadan tamamen siliniyor. Doğan otorite boşluğu çeşitli çatışmalara yol açıyor, demokrasi kültürü gelişmediği için kavga edenlerin yanında eski düzeni özleyenler de var, yeni bir Sokde Om çıkar diye umut ediyorlar. Okul bu hay huyla bitiyor.

Son bölümde otuz yılın ardından gelen öz eleştiri mekanizması çalışıyor. Byongte okulu bitiriyor, tam o sırada isyan çıkıyor ve yönetim değişiyor. Daha iyi bir gelecek ufukta gözüküyor ama Byongte doğru tercihler yapmıyor, yaşamı zorlaştığında kişisel Sokde Om'unu arıyor içten içe. Sopanın altında mutlu ve huzurluydu, emirleri -ki emir yok aslında, sistemin sürmesi için yarı istençli boyun eğme var- yerine getirmekten başka bir yükümlülüğü yoktu, hayatı çok güzeldi. O zamanlar. Sorumluluklarının arttığı yetişkinlik zor geliyor ona, yarı özlem ve yarı kızgınlık içinde anlatısına nokta koyuyor.

Demokrasi nedir, tiranlık nedir, bazı şeyler nasıldır ve nasıl olmalıdır, bu tür şeylerin merkezde olduğu bir novella, son derece başarılı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ay Aşkları
Kemal Selçuk'u yeni ekledim ve hemen sıranın önüne aldım, Mustafakemalpaşalı çünkü. Ben üç yaşındayken baba tarafının izi kalmadığı için annemin memleketini memleket bildim, sözde Malatyalıyım ama hissettiğim Mustafakemalpaşalılık. Mustafakemalpaşalılık süper bir şey, herkese tavsiye ederim. Deresi olsun, eski evleri olsun, güzel bir Anadolu kasabası. Ben çocukken daha güzeldi tabii, şimdi her yere bina dikip beton döktükleri için merkezi rezalet durumda ama beş on dakikalık yürüyüşle muktedirin beton fetişizminden kaçabiliyorsunuz, çok güzel. Neyse, Kemal Selçuk 1971'de Mustafakemalpaşa'da doğmuş, 1991'den itibaren öykülerini yayımlamaya başlamış. Benim ayıbım, geçen hafta kitabına denk gelene kadar adını duymamıştım. Duyduğuma memnun oldum, Ay Aşkları iyi bir metin çünkü. Mustafakemalpaşa'dan iz bulabilir miyim diye düşünmüştüm, buldum, o da güzel.
Epigraf Maharaj'dan, hayata bağlanmanın kedere bağlanmak olduğunu ve bize acı vereni sevdiğimizi söylüyor. Üç acıyla karşılaşıyoruz, hatta acıyı güzelleyen bir dilin doğurduğuyla birlikte dört. Selçuk hoş bir anlatım tekniği kullanmış, metni Hilal, Yarımay ve Dolunay olmak üzere üç parçaya ayırıp üç neslin aşk acısını anlatmış, Werther'in acılarının zemininde. Hilal bölümü 21 Temmuz 1999'da, Yarımay 20 Temmuz 1969'da, Dolunay 19 Temmuz 1949'da başlıyor, üç farklı zaman diliminin güncel meselelerini de görüyoruz böylece; Dolunay'da II. Dünya Savaşı'nın siyasi çalkantılarını ve devamındaki siyasi çekişmelerin toplumsal yansımalarını görebiliyoruz, Bekir'in -Bekir'di sanırım- babası belediyenin eski başkanı ve Demokrat Parti ortaya çıkınca sahneden çekilmiş, unutulmuş bir adam. Bekir başkanın oğlu olduğu için kasabada tanınmış bir isim ama daha çok serseriliğiyle tanınıyor. Adam dövüyor, haplanıyor, Josephine'e duyduğu aşktan ötürü dengeden yoksun. Karısının yüzünü görmeye dayanamıyor, soluğu Josephine'de alıyor ama kadın bir süre sonra Bekir'e duyduğu sevgiyi yitirince, sevilmek değil de gönlünce sevmek istediği için kasabadaki erkeklere aşkı öğretip mutsuzlar ordusu yaratınca Bekir'in şirazesi hepten kayıyor. Üç bölümün ilk örneklerinin başında Werther'in acılarının yansımaları var, alıntılardan Dolunay'a düşeninde Josephine'in kutsallığına denk bir durumun eşleniği var. Otuz altı yaşında bir adam, evli, aşk acısı yüzünden birilerini dövmek istiyor ve herkesin içinde kuyumcunun oğlunu ağlatana kadar tokatlıyor. Ermeni kuyumcuyla arası bozulmuyor, adam her gördüğünde selam vermeye devam ediyor Bekir'e, kasaba havasıyla ve esnaflıkla ilgili bir şey. İtle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmanın iyiliği çıkıyor ortaya, Bekir'se acısını Josephine'in kendisini görmek istemediği ilk günlerin dolunayıyla bir tutuyor. Tepede, bütün parlaklığıyla duruyor, yıllar geçse bile her döngüde acısını hatırlayacak, eğer yıllar kendisi için geçerse. Josephine'in evini bastığında, sevdiğinin yanında kuyumcunun oğlunu görünce cıngar çıkıyor tabii, bazılarını acı bir son bekliyor. Bekir'in hikâyesi kabaca bu. Geçmişi düşündüğü zaman babasının bazı sözlerini hatırlıyor, örneğin kasabanın Kurtuluş Savaşı'na katılmamasından ötürü duyduğu pişmanlık incelenmeye değer. Varsayımsal konuşacağım ama kanıt güçlü. Yunan ordusu ve çeteleri mekanı basınca Kirmastılılar -Mustafakemalpaşa'nın eski adı Kirmastı, Tatar Ramazan'ın yanında gördüğümüz Kirmastılı nam adam geliyor akla- sinmişler, çetelere yardım etmişler falan. Savaşmayı geçtim, can ve mal korkusundan yapmadıkları iş kalmamış. Sonrasında Mustafa Kemal bölgeye gelmiş ama Kirmastı'ya uğramamış, olanlardan haberdar olduğu söyleniyor. Kasabalılar ilçenin adını Mustafakemalpaşa olarak değiştirmişler sonra, olaya bak. Kısacası, anlatının mekanı Mustafakemalpaşa diyorum ve Bekir'in kuyumcunun oğlunu eski belediye binasının önünde dövdüğünü hayal ediyorum, meskenin en civcivli yerinde.

Ayın varlığı acının büyüklüğünü gösteriyor Bekir için, Hilal bölümünde başka bir durum var. Var olan bir sevilenin acısı dolunay olarak beliriyor, Hilal'deki genç çocuğun "Sevdiğim" dediği kadın ortalıkta olmadığı için acı benzer şiddette ama ay küçük, daha az aydınlık saçıyor. Bölümün epigrafına bakınca aşksız dünyanın hiçbir anlamı olmadığına dair bir alıntı var yine Werther'den, sevilenin hayali olup olmadığını düşünüyoruz ister istemez. Bakalım. Eleman mimarlık okumuş, üzerine edebiyat fakültesine girmiş. Çokça okuyup ettiğini biliyoruz, intihar edemediğini biliyoruz, babasıyla annesinin kaygılarını dindirememesinin oburluğundan kaynaklı olduğunu da biliyoruz ama oburluğa yol açan dürtünün ne olduğunu anlatının ortalarına kadar bilemiyoruz. Basit, sevgiyi yiyeceğe eşleyen ve çok konuşan, bol konuşan, oral takıntı geliştiren mesele aşkı koruma ve kollama yollarını ararken bedenin çarpık savunma mekanizmalarını üretmesi. Adam yiyor ve mide fesadı geçiriyor bir yerde, hastanelik oluyor ama midesindekileri çıkarmak istemiyor, ölüm pahasına. Bunun yanında doksanların dünyasına kapı aralıyor, toplumun hızlı değişiminden kaynaklanan birtakım çarpıklıklar, sıkıntı veren meseleler bu bölümde irdeleniyor.

Yarımay'a bakıyorum, 1960'lı yılların sonunda özgürlük, isyan ve umut bizim topraklara pek uğramasa da Amsterdam'dan öğretmenin yaşadığı köye staj yapmaya gelen Türk kızı Avrupa'da esen rüzgarı peşinde getiriyor. Herkesle konuşan, kısa sürede köylünün sevdiği biri haline gelen kız öğretmenlik yapacak, Amsterdam'a dönmeden önce kendi toprağını tanımak, insanlarıyla vakit geçirmek istiyor ve öğretmenin kalbini yakıyor. Öğretmen evli, çocuğu olacak, karısını sevmiyor ama sever gibi gözüküyor, kıza abayı yaktığı için ne yapacağını bilemiyor ve kızın etrafında pervane oluyor. Ay var bir de, Ay'a gidilecek o sıralarda. Kız bu olaya kafayı takmış durumda, Amsterdam'a döner dönmez teleskobuyla Ay'ı gözleyecek, öğretmen köyünde kalacak. Böyle oluyor, öğretmen uzaklara giden aşkının ardından yürekte bukağısıyla kalıyor. "Yarımay", kız yanındayken Ay'ın parıltısı seçilemiyor, gittiği zaman orada, bu açıdan güzel bir sembol. Sosyal meselelerde elimizde kurnaz bir hoca var, insanlara dünyanın iki boynuz arasında durduğunu söylüyor, okulların çocukları gavur yaptığından bahsediyor, böyle bir tip. Öğretmenle hoca arasındaki çatışma gizliden gizliye sürüyor. Günümüzde de sürüyor. Sanırım hep sürecek.

Coşkulu bir dil, Werther'in hoşuna gidecek kadar romantizm esintili. Güzel bağlantılar, üç anlatının kesişme noktaları ilgi çekici, iyi bir teknik var. Kemal Selçuk'u takip edeceğim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kurşuni
Teknik bir kıyasla söylüyorum, Şule Gürbüz'ün anlatımına yakın bir metinle karşılaşıp karşılaşmayacağımı merak ediyordum ki merakımı dindirdim, Kemal Selçuk'un bu metni -fikrimce- Gürbüz'ün sarmallarını içerdiği gibi daha da öteye, daha doğal bir yolla insanın hamurunda -diyeyim- bir yere uzanıyor. Bıçkıcı çırağı bir oğlan çocuğunun anlatımında çevresel faktörler genişçe bir yer kaplasa da, çocuk işte, on dördünde arzuyu ve acıyı yeni öğrenmiş bir velet, yazmaya da niyetlenmiş, anlatı boyunca geçmişe gidip gelmekten de geri kalmıyor, bunca çocukluğun ve dağınıklığın içinde olabildiğince dolaysız bir anlatı sunuyor bize, yazmaktan ziyade konuşuyor, anlatıyor, yazmanın büyüsüyle gerçeklik-kurmaca ikilisine dokunuyor durmadan, peygamberlerden Berkeley'ye, Descartes'a uzanıyor, bilincinin uzanabildiği her noktaya uzanıyor ve haddini aşarak rüyalara, bilinçaltına bile yer yer dokunduğu oluyor. Muazzam bir zenginlik. Roman 2008'de basılmış, hakkında tek bir inceleme çıkmamış o günden beri, Goodreads notu da iki yıldız. Dalga mı geçiyorsunuz ya, aptal mısınız, yemin ederim sinirden ayak serçe parmağımı sandalyeye vurasım geldi. Ayak serçe parmağı diye bir şey varsa tabii. Ayaktaki serçe parmağına ne deniyor? Neyse, yine hakkı verilmemiş bir metne denk geldim, işimi yaptım. Mesudum. Ben okunmasını öneriyorum, iyi metin çünkü. Metin gibi metin.
Çocuğun anlatıcılığında ilerliyoruz, her şeye rağmen İhtiyar'ı sevdiğini söyleyerek başlıyor. Yaşlı adamın şahsiyetiyle ilgili bir şey. Şahsiyetle karşılaşmak nimetten sayılıyor, anlatıda yer alan diğer karakterlerde genelleme yapılırsa bir şahsiyet bulabilmek mümkün değil. Hikmet Abi bir istisna. İstanbul'a gidip üniversitede felsefe okumuş, din okumuş ama bitirememiş, kafayı kırıp dönmüş Kirmastı'ya. Kirmastı yine mekan, Mustafakemalpaşa. Ecinnilere inananların çok olduğu bir yer olduğu söyleniyor, doğrudur, Fenerli Dede'nin bir yerde anılmasını beklemedim değil. Bu dedemiz geceleri elinde fenerle sokaklarda dolanırmış, sabah namazını Lala Şahin Paşa'yla kılıp gaibe karışırmış falan, ananem anlatmıştı ben çocukken. Selçuk'un metinlerini okurken ananemin elimden tutup gezdirdiği sokakları hatırlıyorum, en son Yeşim'le gittiğimiz zaman gezdim ve ananemin neden memleketine gömülmek istemediğini düşündüm. Yeşim'le birçok senaryo ürettik ama makul bir açıklama bulamadık, son yıllarda kadının memleketini görmek istememesine yol açan küskünlükler vardı ama o kadar ağır şeyler miydi, bilmiyorum. Sonuçta Aydıntepe diye bir yere gömdük İstanbul'da, mezarlığın hemen yanına hayvan gibi bir site yapmışlar, site manzaralı mezar, gömülmek için kusursuz bir yer. Hava açıksa uzaklardan Uludağ gözüküyor, eh, ananem memleketini görebilir. Neyse, metnin mitolojik ve dini altyapısını bu Hikmet Abi kuruyor böylece, İhtiyar'la çocuğa meseller anlatıyor, menkıbelere boğuyor, Platon'dan girip Berkeley'in hiçliğinden çıkıyor. Hiçbir şey yok ama bir şey var, çocuğun sevdiği bir felsefi çıkmaz. Çocuk gördüğü için, deneyimlediği için var, düşünüyorsa var ama düşünmediği zamanlarda da var, içinden çıkılmaz bir delilik. Yazmaya bu yüzden başlıyor olabilir bizim çocuk, bir şeyin varlığını sabitlemek için. Kağıda, masaya, mürekkebe, herhangi bir yere. Etrafında olanları yazıyor ama bazen çağların ötesine, yaradılışa kadar uzanıyor. Adem'le Havva'nın hikâyesini İhtiyar'ın oğlu "hayvan İsmail" ve evlendiği kadın Zeynep üzerinden canlandırıyor mesela, Zeynep komşunun oğlu Tuğrul'la, Hikmet Abi'yle ve kasabanın yakışıklı adamlarıyla gönül eğlendirirken yasak meyveyi yiyor ve yediriyor, kimsenin bir şeyden haberi yok, olanları bir tek çocuk biliyor ve o da sesini çıkarmıyor. Gözlemlemek için belki. Dayak yememek için de olabilir. Belki de Zeynep'in çekiminin etkisidir, evden ayrılmasını istemiyordur. Hepsinin karışımı. İhtiyar'ın yüreğine indirmemek için de olabilir, paragöz ve az buçuk deli adamın canına halel gelmesini istemiyor, adam zaten iki çocuğu kamyon altında kalınca aklını kaybeder gibi olmuş da toparladığıyla yaşıyormuş, gelini Zeynep'in ilk günlerdeki sevecenliğini hatırlıyormuş hep, evin huzurunu bozabileceği fikri aklına gelene kadar tomrukların üzerinden bakıyor çocuk, her şeyi görüyor ve kaydediyor. Bir kule, Babil Kulesi, çocuk her dili konuşarak metni inşa ediyor, gözlemlemek için orada. Kurşuni bir karanlık çöküyor bazen, sonsuzluğun da o karanlık gibi olduğunu düşünüyor çocuk, siluetleri izlerken bir yandan işini yapıyor ve hayvan İsmail'den dayak yiyor hemen her gün, kini birikse de bir şey yapacak değil, çektiği acıya tutunmak zorunda ki yaşamın ta kendisi olarak gördüğü İhtiyar'ı izlemeye devam edebilsin, etrafında olup bitenlerden uzağa düşmesin, bildiği tek dünyadan ayrılmasın.

Düalizm görünüyor sürekli, beden-ruh ikilisinden insanın gizli kişiliğine kadar pek çok açıdan inceleniyor. "(...) Ve içimdeki iki insandan birinin cehennemi, öbürünün de cenneti temsil ettiğini kavramaya başlamıştım -ama ikisi de bendim! Zeynep'in bir sözüyle, bir bakışıyla cennette oluyorsam- hışımla yaklaşan İsmail'le de cehennemin dibini boyluyordum. Heyhat, hayat buydu işte!" (s. 19) Lût'un hikâyesine de yer verilir, geriye dönüp bakmanın tuz edeceğini Hikmet'ten duymuştur çocuk, içindeki gitme isteğini bu söylenceyle bastırdığı da olur ama daha çok Zeynep açısından düşünür bunu. Zeynep bir gün gidip arkasına bakarsa zümrüt yeşili gözleri tuz kesecektir, çocuk bunu kaldıramayacağı için suskundur. Kamyon kazasında ölen çocukların yokluğunu var kılarak başka bir ikilem yaratır bu kez. Onlar yaşasaydı Zeynep listesine iki kişi daha ekler miydi, yaşamayanlar için kötülük payesi biçilebilir mi? Yaratılanlar için kötülük vardır, o halde iplerin gergin düzenleri bozulabilirdi, varlık tek başına bir kötülüğe çıkabilirdi, böyle olmamış olsa da çocuk için elde tutulacak, düşündüğü hemen her şeyin yanına konacak bir fikirdir bu. Olanla olmayan, gerçekle hayal, kurguyla sahihlik, her şey iç içe. "Cevap ver büyücü, uğraştırma beni daha fazla, ben gördüklerim miydim yoksa gördüklerim ben miydi?" (s. 43) Deneyimlediğinin bir parçası olup olmadığını merak ediyor çocuk, kendisi olmasaydı hiçbir şey var olmayacaktır, tekil bir bakış görünenin var olmasını sağlıyorsa ve var olmak bir başına kötülük alametiyse eğer, çocuk bakışının da suçunu taşıyor demektir. Suçun bilincinde bir suçlu, işini yapmaya devam ediyor. Tomrukları işliyor, Zeynep'i görünce kalbini gümletiyor, İsmail'i görünce öfkesini bastırıyor, yaşıyor kısaca.
Hayranlık duydum, son zamanlarda okuduğum Türkçe metinlerden en iyisi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
H. P. Lovecraft'ın Favori Korku Hikayeleri
Çeviri korku hikâyelerine mütevazı bir katkı, kapağı açtığınızda içeride kıyamet koptuğunu göreceksiniz, yıldızlar karması resmen. H. G. Wells var, Rudyard Kipling var, öyküleri Dedalus'tan çıkan Edward Lucas var, Ambrose Bierce var, bir dünya yazar. Deli korkacağız, of. Ben okurken korktum, darısı okuyacakların başına. Çeşit çeşit korku. Bilimle haşır neşir olan uçuk bilim insanlarının korkunç buluşları, Afrika'nın derinliklerindeki fetişler, pencerelerin önünden geçen gölgeler, karanlık odalar, ormanda yaşayan tanrılar, neler ya. Lovecraft hakkında biraz malumat sahibiysek bu öyküleri neden sevdiğini de çıkarabiliriz, örneğin Elmas Lens'i ele alalım. Anlatıcı, çocukluğundan beri her şeyi en ince ayrıntısına kadar inceleme arzusuna sahip olduğunu söyleyerek başlıyor. Mikroskopla tanışıyor, alete aşık oluyor. Merceklerden baktığı zaman bambaşka dünyaların kapıları aralanıyor, müthiş bir heyecan. Hemen çeşitli mercekleri toplamaya başlıyor, ailesinin zenginliğini bu tür işler için yavaş yavaş tırtıklıyor, üniversitede mikroskobun mucitleri ve geliştiricileriyle ilgili araştırmalara girişiyor, yaşamının tek tutkusu haline geliyor bu olay. Arkadaşındaki çok değerli bir elması bu yüzden aşırıyor, arkadaşını öldürüyor hatta. Karakterler çok derin değil, dolayısıyla birkaç basit düşüncenin ardından eyleme geçildiğini görmek, insan öldürmek gibi ağır bir işe kolayca girişmek başarılı bir anlatıya sahip olmaktan uzaklaştırıyor metni, bunu göz önünde bulundurup çocukça bir heyecan duymak lazım, yoksa hiç okunmasa daha iyi bu öyküler. Neyse, bizim eleman hemen bir medyum bulup Leeuwenhoek'e, mikroskopla ilgilenen adamların şahına en hassas mikroskobu nasıl imal edeceğini soruyor. O dönemin spiritüalizm akımını hatırlayalım, aristokrat tayfadan medyum masasına oturan çok adam var. Neyse, cevabı alıyor ve düzeneği kuruyor, mikroskobunu imal ediyor ve bir damla suyu incelemeye başlıyor. Güzellikten gözleri kamaşıyor, Animula adını verdiği bir varlık, bir kadın var damlanın içinde. Havva'ya benziyor, tek başına yaşıyor. Ormanlar, dereler, bağlar bahçeler arasında bir başına duruyor, dolanıyor, güzelliği bizimkini delirtiyor. Bu güzelliklerin üzerine acı son gecikmiyor, su damlası buharlaşınca Animula da ölüyor, bizimki çıldırıyor gerçekten, sonu kötü oluyor. Çıldırmadan önce başka bir su damlasına daha baksaymış keşke, neyse artık. Bu öyküdeki bilim insanını Lovecraft sever, çünkü kendisi de çocukluğunda bolca kimya deneyi yapmış, renkli sıvıları birbirine karıştırmış ve ısıttığı karışım patlayınca neden patladığını bu sefer kendi de anlamamış. Bu sonuncusu yok ama Lovecraft seviyormuş işte böyle işleri, Herbert West'in işleri hakkında yazdığı öyküleri biliyorsanız o damardan da haberiniz var demektir.
Pek de hatırlamıyorum öyküleri ama bir bakayım, Kipling'den Canavarın İşareti. Kolonyal bir korku öyküsüdür, Plinius'un başlattığı Öcü Doğulular anlatısının günümüze yakın halkalarından biridir. Lovecraft da Doğu'yu pek merak edip derinlemesine araştırmalar yaptığı için bu öyküyü sevmiş olsa gerek. Öykülerinde çölün ortasına kondurduğu Adsız Şehir gibi pek çok hayali şehir var, Kipling'in dünyasını daha belirsiz bir zamana çekmiş olsa gerek. Neler oluyor, İngilizler Hindistan'ı sömürüyor ve doğaüstü işlerle karşılaşıyorlar. İki kültürün tanrılarının karşılaştırılması gibi de okunabilir, Hindistan'ın daha büyülü, abra kadabralı bir mekan olarak görülmesinden ötürü tanrıların gazabı da görünür bir halde. İngiliz zaptiyeler bir tapınağın önündeki Gümüş Adam'a sataşıyorlar, Gümüş Adam her türlü sihri kullanarak kendisine ilk sataşan adamı hacamat ediyor, diğerleri korkudan altına ediyorlar. "Bilmediğiniz deliğe çomak sokmayınız, adamların kültürlerine hiç bulaşmadan uslu uslu sömürünüz" temalı hoş bir öykü. M. R. James'in Kont Magnus'u belki de bu derlemedeki en Lovecraft işi öykü, bizim büyük yazarımız James'ten bayağı bir etkilenmiş. Bay Wraxall'ın Danimarka diyarlarındaki bir macerasına odaklanıyoruz bu öyküde, eski yazıtların izinden giderek bir kalıtı keşfetmeye çalışıyor. Birçok kaynak sayılıp dökülüyor, bazılarının uydurmasyon olduğunu düşünebiliriz tabii, Necronomicon gibi. Neyse, Bay Wraxall aradığı eski yapıyı buluyor, bir kilise ama çok uzak zamanlardan kalmış. Sonrasında dehşetle karşılaşmasına şahit oluyoruz tabii, yerliler adamı uyarıyorlar ama bizimki keşfetme aşkıyla yandığı için sallamıyor kimseyi, sonradan gerçekten keşfediyor bir şeyler. Buradan da birkaç ders çıkarabiliriz. Birincisi, pagan tanrıların hüküm sürdüğü topraklarda dolanırken dikkatli olmalıyız. Bununla ilgili Netflix'in yakın zamanda çektirdiği bir film vardı, çok iyi değildi ama pagan inanışın sürdüğü diyarlarda işlerin nasıl döndüğünü anlattığı için dikkate değer bence. The Ritual'mış adı. Neyse, ikincisi de eğer bir tanrıyla karşılaşırsak mücadele etmeliyiz, inançlarımız bizi kurtarabilir. Kurtarmayabilir de, inancın keyfine kalmış artık.

E. F. Benson'ın Çok Uzaklara Giden Adam nam öyküsü Pan'a benzeyen bir varlığın yavaş yavaş ortaya çıkmasını ve iki arkadaştan birini delirtip katletmesini konu alıyor. Pan anlatıları için güzel bir örnek bu, zaten bu tanrının işi kırsalda olduğu için korku kendiliğinden doğuyor. El değmemiş bir doğa görünce iki duygu birden çıkıyor ortaya, huzur ve korku. Tabii korkuyla kafayı bozmamışlar için sadece huzur. Geçende Yeşim'le ormana girer girmez ağaçların gece vakti nasıl görüneceğini düşünüp kendi kendimi korkuttum aptal gibi, sonra her şey normale döndüyse de o insansız ortam, sessiz atmosfer beni bir anlığına boğdu. Sonra Yeşim elimden tuttu, dağ tepe, bayır çayır yürüdük. Kamp kurmayı teklif etseydi çadırın etrafına rünlerimi dizip başucuma ökse otu koyardım, o bile para etmeyebilirdi. Kararlı bir Pan karşısında pek şansımız yok. Bu öyküdeki iki karakterden biri akıl sağlığını ve arkadaşını korumaya çalışırken arkadaşı yavaş yavaş ele geçiriliyor, çok tedirgin edici olaylar gerçekleşiyor ormanda, seslerden ve hışırtılardan başka izler ortaya çıktıkça gerilimin dozu artıyor ve mutsuz son. Hoş. John Buchan'ın Kemeraltında Esen Rüzgâr öyküsü de yine kırsalda geçen, bu kez Roma mitolojisinin ve öncesinin didiklendiği bir öykü. Olayların Galler'de yaşanması ilgi çekici. Druid biraderlerin kendi folklorları bir yana, Romalılarla Keltlerin çekişmeleri de dikkate değer nitelikte. Bu öyküdeki araştırmacı dayı yaşadığı olayları yıllar sonra bir mekanda anlatıyor etrafındakilere, kendisi gibi başka bir araştırmacının yanına gidip bilgi almak istediği sıralarda yaşadığı şeyler dudak uçuklatıcı. Girmeyeceğim buna, iki örnekle geçeyim. Lovecraft'ın Duvarlardaki Fareler nam öyküsünün kaynağı Buchan'ın öyküsü olabilir. Bir ibadethane, derinlerine ilerleniyor, derinlerde saklı dehşetler var ve Romalılar kendi mitolojik dehşetleriyle de kolonize etmişler bu toprakları, bunu anlıyoruz. Clive Barker'ın Rex'i de benzer bir mevzuyu içeriyor, topraktan çıkan antik bir varlığı Bereket Tanrısı'nın durdurabilmesine dair fena korkutan bir öyküydü o da. Kısacası Britanya'dan bu konuda daha çok ekmek çıkar, adamlarda çok acayip bir tarih ve çılgın bir kültürel çorba var, deli kaynaklar.

Toplamda on üç öykü var, her birinde Lovecraft'tan bir parça bulabilirsiniz. İlginizi çekerse artık. Ben adamı hayranlık derecesinde sevdiğim için hemen her şeyiyle ilgileniyorum, o yüzden, dediğim gibi, direkt atladım. Düzenli bir şekilde okumaya başlamamı Lovecraft'a borçluyum. Siz de bir Uzaydan Düşen Renk almaz mıydınız?
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dün Gece Çok Gençtim
Onur Akyıl'a denk geldim. Bence iyi oldu, kendi savrukluğuma yakın bir yazarı tanıdım, memnun oldum. Şiir yüzünden oluyor, hep şiir. Kuramlara bakarsak metinden başka bir şeyle ilgilenmememiz gerektiğini söyleyenlere de kulak vermemiz gerekir ama o kadar mekanik bir durum var mı sanatta, bilemiyorum. Estetiği ve eleştiriyi bir temele oturtma çabası bu kapıyı da açmıştır, bilinmesi yeterlidir. Ben her şeye bakıyorum açıkçası, Akyıl'ın öz geçmişine bakınca uçucu imgelerin izini buldum. Bir dünya şiir ödülü var kendisinin, şairin öyküleri veya öykücünün şiirleri değerleniyor, okunuyor, böylesi daha güzel oluyor, türlerin çizgileri giderek silikleşiyor. Hoş. Akyıl 1980 doğumlu ve yazıyor, bu kadar. Bir de Ankara, İstanbul ve İzmir arasında dolanıyor, öyküler de dolanıyor, karakterlerin şehirle bağları öykülerde anlatının akışkanlığını belirleyen faktörlerden biri şehirden doğuyor. Anlatıcının kendi oyunlarının baskın olduğu birden fazla öykü var, bunlar belli bir duruma, âna odaklanmış öyküler. Daha tahkiyeci öykülerde anlatıcının sesinden çok şehrin sesinin yükseldiği söylenebilir, örneğin Tarlabaşı ve Taksim civarında konuşlanan bir öykü var, bekar odalarının çok dilli topluluğundan Cadde'nin karmaşasına ulaşırsınız ve anlatıcının sözcüklerle kurduğu sesi değil, kentin uğultusu ağırdır bu öyküde. Birkaç öyküde daha böyle. Hangi öykü olduğunu bilemiyorum ama ortalarda bir yerdeki, kırılma noktasını oluşturuyor, birkaç öykü boyuna kişisel izlenimlerin şairanelikle kurulmasından ibaretken bir noktadan sonra daha, ne diyeyim, olay örgüsünden nasibini almış parçalara rastlıyoruz.
Dün Gece Çok Gençtim'e bakayım. Aklıma gelmişken, temayül bütünün parçalarının isimlerine tırnak içine almamı söylüyor, "Dün Gece Çok Gençtim" mesela ama aynı şekilde bakamıyorum, parçalar da ayrı birer metinmiş gibi değerlendiresim var. Kişisel tercih. Neyse, Meryem'le anlatıcımızın ilişkisine odaklanan bir öykü. Meryem evli, kadınlığını keşfettikten sonra, kocasını sevmediğini de keşfettikten sonra anlatıcıya sığınıyor. Kocasının da Meryem'i aldattığını söylüyor anlatıcı, eylemi adil bir noktaya çekmek için suçsuz olduklarını defalarca dile getiriyor. Kodlarımıza işlenmiş bu, yerleşik ahlak anlayışımız vicdanın sesini metinlerde yankılatacak kadar kuvvetli, oysa evliliğin saçma sapan, kesinlikle bağlayıcı olmayan akdi miadını birkaç gün sonra doldurabilir ve anlamsız hale gelebilir. Neyse, sevişen bir ikilimiz var ve adamın düşüncelerini yakalıyoruz. Sorunlar yavaş yavaş belirmeye başlıyor, biri noktalı virgül kullanımı. Vonnegut'ın, "Noktalı virgül kullanmayın gözünüzü seveyim," serzenişini pek tutmam ama bu metinlerde yerli yersiz kullanıldığı yerler var. "Birikmiş hayat; korkuya dönmüş yeniden." (s. 13) Selahattin Özpalabıyıklar'dı galiba, noktalı virgülün noktasının işlevini hatırlatıyordu bir yerde. Cümle için açıcı bir süreğenlik sunmuyor burada noktalı virgül, o yüzden nokta veya virgül kullanılabilirmiş aslında. Sanki. Bence. Buna benzer çok örnek var, birini aldım ve geçiyorum. Meryem'in hikâyesi araya sığıştırılıyor, evlilik kurumunun/kuruluşunun çürüklüğünden bahsediliyor. "Kocalar düzenli ordu, sevgililer gerilla." (s. 15) Sohbetleri, ilişkilerinin derinliği, kaçınılmaz ayrılıklar ve buluşmalar, sayısız "dün gece", İstiklâl Marşı, kapanış.

İkinci öyküden ve devamındaki öykülerden anlarız ki anlatıcının niteliği ne olursa olsun Akyıl öncelikle atmosferi yaratıyor, anlattığı hikâyeye başlamadan önce karakterlerin içinde bulunacakları dünyayı nispeten betimleyerek, biraz da imgeleyerek kuruyor, ardından olay örgüsü oluşuyor. Güneyden'de ilk bölüm bu kurma işine ayrılıyor, ikinci bölümden itibaren Nihat'la tanışıyoruz. Nihat'ın boynu sol omzuna yaslı ve yıkık, bu yıkıklık metin boyunca çeşitli hallerde karşımıza çıkacak. Sonuçta bükük bir boynun ilişeceği anlamların ipini kim tutabilir? Akyol tutmuyor, oyunlu bir öykü var elimizde. Nihat hasta, boynunda korkunç bir ağrı. Dolaşmaya çıkıyor, parklarda kuş sayıyor, eve dönüyor. Apartmanda bir kız. Tek başına bekliyor. Nihat tanımıyor kızı, bakışıyorlar ve anlatıcı biraz gevşeklik yapıyor burada. "Nihat sertleşti; ehehe; daha sert bir tavır takındı yani, 'Bacağımı bırakınız dedim!'" (s. 21) Bunu anlatının hiçbir düzlemine oturtamıyorum, devam ediyorum. İclal geliyor Nihat'ın aklına, eski eşi. Özgürlük, kadınlık derken yoldan çıkmış bir kadın, Nihat'a göre. Bu sırada "evden bir Edip Cansever geçiyor" ki başka bir öyküden, ses çıkarmadan geçmeye çalışıyor ama yakaladım sanırım, Ağan'da var: "Dağıttığınız hayatı çekip alıyorum, çekip alıyorum bir dağınıklığı hayattan." (s. 51) Akyıl'da şiirin izini rahatlıkla sürebilirsiniz, hatta şiirle biraz uğraşmış olmanız halinde öykülerin acemi ustalıklarını anlayabilirsiniz. Evet. Sonra kızın Suzan olduğu ortaya çıkıyor, Suzan. Annesi çok bahsetmiş Nihat'tan, Suzan da annesi vefat edince çıkıp gelmiş. Temizlikçinin kızı Suzan, Nihat'ın dünyasını tepetaklak edecek. İki yönden. Şimdiyi canlandırması bir şey, geçmişi uyandırması başka bir şey. İclal'in musallatlığı Nihat'ı ketleyecek bir güzel. Bu kadar.

Akyıl'ın öykülerindeki meselelerden biri de sosyo politik ortam. Olay kişisel didinişlerden uzaklaşınca, daha doğrusu karakter bu meselenin üzerine -veya tam tersi- kurulunca farklı bir anlatı tipiyle karşılaşıyoruz. Gerçi en basit eylemler dahi imgeli dilin ucundan dökülüyor. "Çatalda yaşlanan karpuz", "çoktan evlenmiş eski sevgililerin insanın diline politika olarak vurduğu bir namussuz yaz gecesi" gibi örnekler çok. Bu dille Müsait'in yaşamına şahit oluyoruz. Bolca ahkam kesilen bir rakı masasından kalkıyor Müsait, kaldırılıyor, evine getiriliyor, Yenge'ye bırakılıyor. Geçmişi bulacağız, arada bir yerlerde söylendiği gibi. Müsait'i benzeri diğer öykülerden çekip alabiliriz veya o öykülere koyabiliriz, benzer ortamlar ve olaylar anlatılıyor. Teoriyle geçen yaşamlar, eyleme dökülemeyen kaynama noktaları, polisler, şubeler, ihbarlar, kaçış, bütün bunların arasında sürdürülmeye çalışılan seviler, bekleyişler, kırgınlıklar, hüzünlü hikâyeler. Yenge'nin ahvaline dokunup geçiyoruz, sarhoş ve yenik kocasını sevdiği gençlik zamanlarını hatırlıyor, adamı yatağına yatırıyor. Güzel günlerin çoğaldığı fikri yenik neferlerin yarattığı acıyı dindiriyor mu bilmiyoruz, serbest dolaylı anlatıcıya bakarsak ortada mutlanacak bir durum var, ertesi sabah gökyüzünün maviden açık olmasıyla nokta konuyor ama odağı ayarlarsak iki yıkıntıyla karşılaşıyoruz. Yenge, Müsait'i yatağa yatırıp sarılıyor, anlatıcıya göre Müsait, Yenge'nin solcu itlere demediğini ve yapmadığını bırakmayan babasını birlikte gömdüğü "anarşist bir pezevenk". Bu anarşist pezevenklik babanın, Yenge'nin veya anlatıcının fikri, üç anlama da gelebilir. Gökyüzünün maviliği, güzel ve güneşli günler görme umudu gibi etkenlerden ötürü anlatıcıyı silebiliriz, geriye kaldı iki. Yenge'nin görüşü buysa tam tersini de düşünebiliriz, güzel ve güneşli günler gelmeyecektir, Yenge için Müsait'e duyduğu sevgiden -bu da şüpheli gerçi- başka bir gerçeklik, elle tutulacak bir inanç yok. Müsait zaten rakı masalarında dünyayı kurtarmaktan başka bir şey bilmiyor, o zaman bu güneşli günler nasıl gelecek? Eylem önemli kısaca.
Akyıl'ın bir metni daha basıldı son zamanlarda, onu da edinmek lazım. Okunmaya değer öyküler bence.
Evet, Onur Akyıl okumak lazım.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir