Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yağmurdan Sonra
Öykülerin başlıklarına baktığımda insanları ve zamanları görüyorum. Piyano Akortçusunun Karıları, Dullar, Gilbert'in Annesi, Patates Tüccarı. Timothy'nin Yaşgünü ve Damian'la Evlenmek de ilişir bunlara. Trevor'ın öyküleri karakter odaklı, genellikle dışarıdan anlatımlı. Son öykü ilk elden anlatılıyor, karakterin sesini duyuyoruz ama anlatım biçimi değiştiğine göre anlatımın "sesinin", üslubun da değişmesi güzel bir teknik fark yaratırdı, şu durumda elimizde yekten bir ses var. Zamanlara bakayım, anlatım tekniği olarak zamanda yolculuk sıklıkla, hemen her öyküde kullanılıyor, onun dışında hikâyenin güncel zamanından pek de uzaklaşılmıyor, genellikle kısıtlı ve belirli bir zaman aralığı mevzu bahis. Yitirilen Toprak'ta olaylar bir yıla yayılmış olsa da sona doğru zaman hiç geçmemişçesine ilerleniyor, Trevor kilit olaylara odaklanıp geçen zamanın detaylarına pek yer vermiyor. Karakterlerin süreğen dönüşümleri olmasa göze batmayabilirdi ama plan, kurmaca dünya öyle dolu ki hızlı akış, ileri sarmaca baş döndürebiliyor. Bunların dışında zamanlar, mesela öyküler nokta atışı bir zamandan itibaren kurulmaya başlanıyor. İki öykünün başlangıcı tam tarih, sallıyorum 20 Kasım 1989 ve 14 Eylül 1989. Başka bir öyküde ekimin başı. Başka bir öyküde akşam vakti. Biraz, nasıl diyeyim, makine tadı alıyorum ister istemez bütün bunları düşününce. Formüle edilmiş bir çatkı. Anlatım teknikleri çok benzer, karakterlerin derinleştirilme biçimleri benzer. Eh, belki Trevor'ın sadece bu öyküleri için geçerli bir şeydir, bilemiyorum, başka hiçbir metnini okumadım. Can Yayınları'nın bastığı bir metni daha varmış, denk gelirsem... Yüz Kitap sağ olsun, bu öyküleri okuyabildik.Timaş veya başka bir yayınevi de röportaj serisini basmaya devam ederken bu çeviriyi kullansa bir şekilde, şükela olur. Neyse, Trevor'a gelecektim ama Maile Meloy'u da anmam lazım, öykülerini Tek İstediğim Her İkisi Birden adıyla Yüz Kitap bastı yine, Trevor'la çok yakınlar. İkisinde de İrlanda kanı var, bu bir dursun. Karakterlerinin benzerlikleri bir yana, anlatım biçimlerinin -mekanikliğin demek istemiyorum- benzerliği de dikkat çekici. Meloy'un öyküleri ABD'deki kasabaların ve kentlerin insanlarını konu alıyor, Trevor'ınkiler İrlanda'nın kırsalında ve kentlerinde yaşanan, ince ince kırgınlıklara ve çarpık ilişkilerin yarattığı burukluklara odaklanıyor, iki farklı coğrafyanın insanlarının yerlerini değiştirsek yeni yerlerine hemen uyum sağlarlar, hatta muhtemelen hikâyeler benzer biçimlerde sürüp sonlanır. Belirli olayların etrafında yaşamlarını düzenlemeye çalışan insanların denklikleri düşünüldüğünde Meloy'un Trevor'dan esinlendiğini söylemek, eh, çok zorlama bir çıkarım olmaz gibi geliyor bana. İnternette şöyle bir arandım ama pek bir şey bulamadım bu konuda, şunun dışında: "They almost always begin with a scene or a situation, often very small, always involving at least two people." Öykülerine nasıl başladığına, daha doğrusu nasıl yazdığına dair bir soruya verdiği cevabın ilk cümlesi. Bir sahne veya durum, en az iki kişi. Trevor da aynı işte. Bir de alakasız olacak ama Maile Meloy'un kardeşi Colin Meloy, The Decemberist'in esas oğlanı. Buram buram İrlanda koktu ortalık.
Piyano Akortçusunun Karıları ilk öykü, iki eşten ikincisinin adamdaki birinci eşin izleri karşısındaki tavrı ele alınıyor. Piyano akortçusu kör, bu bilgi önemli. Mevzu küçük bir mahallede geçiyor, bu da önemli. Körlük konusunda söyleyeceğim bir iki şeyi bıkıp usanmadan okuduğum, okumaya devam ettiğim beyinle alakalı metinlerden tutup çıkarıyorum, bir duyunun yokluğunda diğer duyuların eksik duyunun yerini doldurmasının yanında bu sürecin kolayca gerçekleşebilmesi için yardımcı olan insanların bıraktıkları izler de ayrı bir duyuya dönüşebiliyor. Yakınlarının sesi olmadan yönlerini bulamayan insanlar var örneğin, akortçunun ilk eşine ne ölçüde bağlandığını buradan çıkarabiliriz. Violet ilk eş, Belle ikinci. Belle adamla evlenmek isteyen ilk kadın ama akortçunun tercihi Violet oluyor. Belle otuz yıl bekliyor, davet edilmiş olmasına rağmen katılmadığı düğünden tam otuz yıl sonra adamla evlendiği zaman çok heyecanlı, parti vermeyi düşünüyor, öylesi mutlu. Adamı piyanoların bulunduğu evlere getirip götürüyor, Violet'ın işi. Ev de Violet'ın, babasından miras kalınca eşiyle birlikte taşınıyorlar oraya. Kısacası etraftaki hemen her şeyde Violet'ın izi varken, Belle belki de adam görmediği için bu izlerden kolayca kurtulabileceğini düşünürken daha derin bir mesele çıkıyor ortaya: alışkanlıklar ve birbirine benzeyen çiftlerde görülen, ötekine "ait" davranışlar. Belli belirsiz ama zamanla Belle'i rahatsız edecek kadar büyüyor. Arada kadının geçmişi de anlatılıyor, evlenmek istediği adamla evlenemeyip ailesinin durumu iyice bozulunca evlenmiyor onca yıl, aile işini sürdürmeye çalışıyor, öteberi satıyor. Detaylı bir şekilde anlatılıyor bu tür bölümler, karakterlerin köklerinden davranışlarına veya düşüncelerine dair anlamlar çıkarabiliriz. Belle'in ödeyeceği bedeli göze aldığını söyleyebiliriz, akortçuyla açık açık konuşuyor eski eş mevzusunu ve Violet'tan kalan ne varsa yüklenmeyi kabul ediyor. "Sonunda Belle kazanacaktı, çünkü hayatta olan daima kazanır. Bu da âdildi, zira Violet başta kazanmış, daha güzel yılların tadını çıkarmıştı." (s. 24) Kıyas yapmadan iki kadının da en güzel zamanlarını yaşadığı söylenebilir ama Belle bu açıdan bakamıyor, yine de yeterince mutlu.

Bir Dostluk, çocukluk arkadaşı olan iki kadının çocuklarının televizyon izledikleri, oyun oynadıkları, atlayıp zıpladıkları bir sahneyle açılır. Veletler iyi anlaşırlar, Trevor öykünün sonunun vuruculuğunu artırmak için evlatların mutluluk dolu anlarını detaylandırmıştır, iyi de yapmıştır. Çocuklardan kadınlara geçeriz, Margy biraz delişmen bir kadındır, Francesca daha sakindir, Philip'le evlidir, birlikte sıkıcı bir hayatı sürdürmeye çalışırlar. Margy'ye göre Francesca bu sıkıcı adamla evlenme kararının bedelini ödeyecektir bir gün, fevriliğinin sonucu yıkıcı olacaktır. Sebastian adlı yakışıklı bir tanıdıklarıyla evlenmediği için içten içe Francesca'yı suçlar. Dostunun yaşamının hareketlenmesini ister, böylece kendi yaşamı da heyecan içinde geçecektir. Sonuçta Francesca kocasını aldatır, Philip eşini tek bir şartla affetmeye yanaşır: Margy'yle selam sabah kesilecektir. Sonuçta dostluk sona erer, ikisi de son defa buluşup farklı yönlere yürürler, öykü biter. Evet.

Timothy'nin Yaşgünü'ünde yaşlı bir çift, oğulları ve oğullarının arkadaşı -arkadaş, partner, hizmetçi, artık her neyse- arasında geçen, yaşlı çiftin mutluluklarını sürdürmek pahasına oğullarından uzaklaşmalarını -veya tam tersi, oğullarının uzaklaşmasını- konu alan bir durum var. Her yıl Timothy geliyor ve doğum gününü kutluyorlar, üçü birlikte. Son doğum gününün hazırlıkları sürüyor. Yemekler, süsler, pasta, her şey tamam ama Timothy gitmek istemiyor bu kez, o eskiliği ve küflenmeyi görmek istemiyor bir daha, o yüzden Eddie'yi yolluyor. Son bir iyilik diye düşünüyor Eddie, normalde pılısını pırtısını toplayıp Timothy'nin yanından ayrılmaya niyetliydi, Timothy ailesinin evine doğru yola çıktığında bir daha dönmemek üzere evi terk edecekti ama tırtıkladıklarına saydı ve yaşlı çiftin evine gitti, Timothy'nin hasta olduğunu, gelemeyeceğini söyledi. Sessiz bir anlaşma, herkes durumu biliyordu. Yemekler yendi, Eddie yola çıktı ve evdeki para edecek bir eşyayı çantasına atmayı unutmadı. Çift bunu da kabullendi, böyle şeyler olurdu. Birlikte yaşlanmış iki insanın aşkları sürerken yaşamın getirdiklerini, her şeyi kabulleneceklerdi. Timothy bir kulamparanın evine yerleştiğinde, adam öldüğü zaman Timothy'ye bıraktığı evde yaşayacaktı ve eşcinselliğinin hiçbir zaman sorun edilmediğini -babası biraz arıza çıkarır gibi olmuştu ama sorun değildi- hatırlamayacaktı. Şehirden ayrılmak, ailesini görmek, yoksulluğa şahit olmak istemiyordu. Olmadı da.

Çocuk Oyunu, erkenden büyümek zorunda kalanların öyküsüdür. İki skandal, iki boşanma, bir evlilik ve aynı evde yaşamaya başlayan iki çocuk. Gerard ve Rebecca iyi anlaştılar, anneleriyle babalarının evliliklerinden öncesinin sarsıntılarını hissetmişlerdi, sonrasını da hissettiler. Biri annesini, diğeri babasını görmek için hafta sonları başka evlere gittiler, döndükleri zaman yaşadıklarını anlattılar ve oyunlar kurdular. Aldatma oyunları, sevgi oyunları, tartışma oyunları, yetişkinlerden gördükleri her şey çocuk oyununa dönüştü. Yetişkinlerin de çocuk olduklarına dair basit bir çıkarım yok, iki çocuğumuzun kurdukları ilişki ve sonrasında gelen ayrılığın kanıksanması, açılan yaralara rağmen kabul edilmesi üzerinde duruluyor. Beni sarstı, hatta en çok sarsan öykü bu oldu. Hafta sonları başka evlere gitmenin ne demek olduğunu bilirim, kardeş olmayan ama kardeş olan çocuklarla neyi paylaşıp paylaşamayacağımı acı şekilde öğrenmenin ne olduğunu bilirim, onları bir daha görmemek üzere geride bırakmanın ne olduğunu bilirim, aileye duyulan öfkeyi ve sonrasında gelen kayıtsızlığı çok iyi bilirim, yaşamın tamamına yayılır bunlar. Travmalar büyüyebilseydi ben de biraz daha büyüyecektim ama olmadı, o zamanların duygusundan kurtulamadım bir türlü. Neyse, Trevor iyi bir öykücü ve mutlaka okunmalı. Toplamda on iki öykü var kitapta, bütün öyküler gayet iyi. Evet.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kaplumbağaların Ölümü
Evet, Fatma Nur Kaptanoğlu. Altı öykü. Perde'yle başlıyoruz, tam karşıda ince bir hırka, genetikten ötürü düz bir saç, yarısı enseye yuvarlanmış bir topuz. Dikizleniyor bunlar, anlatıcı karşı evden birini gözlüyor, gözlediğiyle inşa ediyor. Betimlemenin yanında imgelemin duyuları kışkırtma biçimi de güzel: "Uyku sersemliğine emanet bakışları kirpiklerinin hemen altında. Perçemi uçuş uçuş. Perdeler sabit. Karnı aç. Nefesi; iki kalın pencere camını ve dev bir hava boşluğunu aşarak burnuma çarpıyor. Derin bir of çekiyor. Oooooooof! İçim, sabah kokuyor." (s. 9) Sabahın nefesinden için sabah kokması ne hoş. Bir de uzatılmış sözcük, Kaptanoğlu'nun diğer öykülerinde de karşımıza çıkıyor ve anlatıcının ânı ve duyguyu uzatma biçimi olarak kullanılıyor. Devam, birtakım sabah ritüelleri. Suya damlatılan limon, limonun çekirdeğinin düşüp düşmemesinden çıkarılan karakter özellikleri. Anlatıcı dikizlediğini kurduğu gibi kendini de kuruyor, fark edilip edilmediğini düşünürken kendi hallerini de sayıp döküyor, karşısındakinin kendisini izleme ihtimaline dönük olarak, eyleme yardımcı olmak için veri sunarmış gibi. Sonrasında duş, yarım saatlik ayrılık, sabaha dair törensel davranışlar geliyor. İçte sutyen yok bir de, bu birkaç kez tekrarlandığı için aklımızda dursun. Sonda çiçeklerin arasından geçen bir bornozun, görülmenin, görmenin hayali. Aşağı yukarı bir saate sıkıştırılmış bir deneyimin anlatımı. Güzel başlangıç. Ali Teoman geliyor aklıma, bir anda. Hangi öyküsünde geçiyordu hatırlamıyorum, şu karşı daireye bakıp onca açının ve nesnenin arasında gördüğü şeye ve görüldüğüne dair kuşkularının ulaştığı nokta bir gözün öyküde nasıl gördüğüne dair güzel çeşitlemeler barındırıyordu. Perde'deyse çok kişisel ve odaklı bir edim var. Okur, anlatıcının bakışının ve düşüncelerinin uzağına düşmüyor.

Kaplumbağaların Ölümü altı öykünün en öyküsü. Anlatıya birer birer düşen izlekleri olay örgüsünde tekrar ortaya çıkarmak, en sonunda hepsini birbirine bağlamak iyi bir işçilik gerektiriyor, döküp saçmaya çok müsait bir teknik iyi bir şekilde kullanılırsa metin birkaç basamak atlıyor. Bu böyle bir öykü, diğerlerine göre daha yukarılarda. İsmet'in bir günü, bir gününün bir kısmı. İş görüşmesi için bekliyor İsmet, terlemekten kıçında ter çemberi oluştuğunu düşünüyor. Bu çember mevzusunu kenara koyduk. Kaplumbağaları düşünüyor, kaplumbağa olmanın ağırlığını. Bu da kenara. Strese dayanamıyor, tam bir nevrozlu gibi davranıyor ve dışarı çıkıyor, vazgeçiyor işten güçten. Aklından geçenler: lisedeki güzel bacaklı öğretmen, kaplumbağaya dönüşmesi, eski sevgilisi Semra. Bütün burukları bir araya geliyor, yükü ağır İsmet'in, kabuğunu taşıyan hayvanların yükü kadar. Bir de ayakkabı mevzusu var, anlatıda zaman değişimine güzel bir örnek. Kırmızı topraklı bir yolda yürürken çocukluğunda yürüdüğü benzer bir yol geliyor aklına, ayaklarındaki siyah ayakkabılar çocukluğunun sarı ayakkabılarına dönüşüyor ve on adımlık yol zaman makinesi olup şöyle bir tur attırıyor İsmet'e, çok hoş. Mezarlık, mezar taşları, ilkokuldaki heceleme anıları derken, son. Yatağında yatan bir İsmet, kaplumbağaların nasıl öldüğüne dair koca bir soru işareti. Budur. Stres karşısında savunma mekanizması olarak gerileme çıkıyor ortaya, çocukluğun güvenilir duygusuna dönülüyor, ter çemberleri alta işemenin verdiği rahatlığı, ılıklığı sağlamıştır belki, geçmişin anahtarını bilincin kilidine hşonk diye sokup çevirivermiştir dili, belki böyledir. Belki de değildir, her türlü İsmet tanışılması gereken biridir, bu öykü de güzel bir öyküdür, okunması lazım gelir.

Sevgili Z.'nin Sayıları. Yazarın anneye ithafı. Z. adımlarını ve su damlalarını saymayı unutuyor o gün, tamirci çağırmak için "babaanne dişleri kadar dağınık numaraları" çevirmek, telefonu açan adama bağırmak, bunlar gerçekleşebilecek şeyler, gerçekleşmiyor. Z. saymayı tamamen unutuyor, "uzuuuun" koridorunda yürüyor, doğanın döngüsüne şahit olmak istese de hareketleri çok ağır, bakışları istediği uzaklığa varmıyor, su damlalarının delirmesiyle birlikte ıslanıyor. Z.'nin anlatısı, sanırım yaşlı bir adamın. Dede mi acaba, başka bir öyküde vefat ettiğini anladığımız dedenin son zamanları sanki. Doğru veya yanlış, direkt empati kurarak kendime çıkardım öyküyü. Anneanneme vefat edene kadar, bir yıl boyunca gece gündüz baktıktan sonra Z. çok tanıdık geldi. Z. okurun geleceği ve anıları. Z. için şefkat duyuyoruz, demansın çarpık gerçekliği öyküyü biçimlendiren esas etken midir acaba? Aşırı yoruma kaçalı yıl oldu, bunu burada bırakıyorum ve Hop Kuşu'na geçiyorum, babaannenin lokumla ve evin bir vefatla imtihanına. Kadınlar gelmiş, anlatıcı ezan seslerinin yardımıyla ölümü evin ağır havasına katmış, renklendirmeye çalışıyor ama yetmiş yaşına gelmiş babaannenin özgürlüğünü, özgürlükten pek de bir şey anlamayacağını düşününce yine acı bir tıkanma çıkıyor ortaya.

Yaz Ortasına Bir Güzelleme ve Adım Adım Leyla Çıkmazı da yine aynı anlatıcının sesini taşıyan, iç dünyaya koca bir pencere açan, çağrışımlarla döne döne döne arkadaşın bir türlü gelmemesine ve yaz ortasının ter damlalarına bağlanan güzel öyküler.

Kaptanoğlu güzel bir başlangıç yapmış bence, öyküler hoş. Farklı meseleleri kurcalaması, farklı anlatım biçimlerini denemesi öykülerini daha da güzelleştirir sanıyorum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Toplumsalın Alacakaranlığı: Kullanılıp Atılabilirlik Çağında Yeniden Dirilen Topluluklar
Henry A. Giroux eleştirel pedagojinin kurucusu, düşünür ve eleştirmen. Akademide yer aldığı süre boyunca, özellikle 1980'lerden sonra neoliberalizmin pörtlemesiyle birlikte kamusal alanın ve sosyal devletin uğradığı saldırılara tanık olduktan sonra kesinti politikalarını, üniversitenin toplumsal niteliğini yitirmesini ve toplumun sürüklendiği boşluğu analiz ederek makaleler halinde sunuyor. İrdelenen konular birbiriyle bağlantılı, çürümenin tek bir kaynaktan doğup dallara ayrılması kaç cepheden birden kuşatıldığımızı gösteriyor, dehşete düşürüyor açıkçası. İlk makale hariç odak ABD ama neoliberalizmi muhteşem bir şekilde devşirdiğimiz için ülkeler arasında pek bir fark görülmüyor bu açıdan, siyasadan aynı şekilde etkileniyoruz. İlk makaleye bakıyorum, geriye bir şeyin kalıp kalmadığını soruyor Giroux, Amerikan gençliğiyle küresel demokrasi mücadelesini ele alıyor. Londra'da, Atina'da, İspanya'da ve Arap ülkelerinde gençler pasif veya aktif olarak direndiler, biz de direndik bir güzel, dokunulmaz olduğu düşünülen devlet kurumlarının sarsılabileceğini gösterdik. Sonrasında başlayan ve günümüzde de tam gaz süren zulme karşı ses çıkaran insanlar olduğunu gösterdik, sırf bu bile bir kazanım ama öyle bir tahakküm kurulmuş ki devletin hemen her organı ele geçirilmiş durumda. Yerel değil, küresel anlamda böyle. Bu yüzden protestolar ve gösteriler sadece kazanım elde etme amacıyla bakılmadığı sürece, devamlılıklarını sağladıkları ölçüde kodamanların kurdukları sömürü düzeninde bir şeylerin yolunda gitmediğini anlatacak. "İktisadi Darwincilik" güçlü olanın hayatta kalmasını sağlıyor ve geri kalan atıl toplulukların gözden çıkarıldığını söylüyor ama topluluklar bu sistemde geleceğin daha iyi olmayacağını, kapitalizmin vadettiği cennetin asla gelmeyeceğini idrak ettikten sonra, eh, seslerini çıkarmaya devam ediyorlar ama sosyal paydaşlar sessiz kaldıkça ses çıkardıklarıyla kalıyorlar ne yazık ki. İlk makalede yakın geçmişte gerçekleşen protestolardan, devrilen diktatörlerden ve yerlerinde huzursuz huzursuz kıpırdanan politikacılardan bahsediliyor, bir de protestoların amacından. "Demokrasi artık savunulmuyor. Siyaseti olanaklı kılan bir tür müşterek varoluş olarak yeniden icat ediliyor." (s. 11) Demokrasinin temel dayanakları birer birer ortadan kaldırıldıktan sonra savunulacak yeni bir demokrasi modeli isteniyor kısaca. Eğitimin baltalanması ve işsizlik gibi problemler demokrasinin işlerliğine bir zarar vermese de bireylerin kararlarını özgürce ve bilinçli bir şekilde vermelerini engellediği için tepkilerin ana hedefi kamu yararının gözetilmesine yöneliyor. Savaş ekonomisi ve neoliberal politikalar gençleri ıskartaya çıkarıyor, gençler de varlıklarını hatırlatıyorlar. "Tüketimcilik, anlık doyum ve özelleştirmenin narsisist etiği" eleştiriliyor, bunu da alkol yasağı üzerinden örnekliyor Giroux. Özetle yanlış hedeflere yönelen eylemler alkol yasağı gibi daha kısıtlı bir arızanın giderilmesine odaklanınca gücünden ve amacından çok şey yitiriyor, farklı türdeki toplulukların bir araya gelmeleri ve asıl amaçları etrafında birleşmeleri engellenmiş oluyor böylece. "Adorno'ya göre bu koşullar altında, düşünme kendisinin ötesine geçebilme yetisini kaybetti, mevcut kesinliklerin ve sağduyu biçimlerinin taklidine indirgendi." (s. 32) Yirmili ve otuzlu yaşlarınızın boşa geçtiğini düşünüyorsanız Bauman'ın "daimi olağanüstü hal" dediği durumu yaşıyorsunuz demektir. Ben şahsen böyle hissediyorum, aileden akademiye kadar pek çok kontrol kurumunun güdümünde, korkutulduğumuz için oradan oraya sürüklendik. Şimdi sesleri dinleme ve yeterince cesursak ses çıkarma zamanı. Evet.
Walter Benjamin'in Tarih Meleği'nin günümüzde dönüştüğü hali anlatan bir makale var, ona değineyim. İlerlemenin yıkım temelli olduğunu simgeliyor bu Melek, yüzü geçmişe dönük bir şekilde yükseliyor, savaşların ve katliamların itici gücü onu yukarıya taşıyor. Bir zamanlar taşıyordu, günümüzde Melek evinde oturuyor ve onun işini cesur insanlar yapıyor. Cesurlar, sessizlerin ve karşıtların çıkarlarını da koruyacak kadar, özellikle kamusal refahın tırpanlandığı bugün. "Bir zamanlar ilerlemenin anlamını tanımlayan herhangi bir ortak ve kamusal fayda anlayışı bireysel özgürlük ve sorumluluk olasılığını ezen bir tür sosyalist kâbusun kalıntısı, bir patoloji olarak yorumlanırken, toplumsal ilerleme de tarihsel sahneyi bireysel eylemlere, değerlere, beğenilere ve kişisel başarıya terk etti." (s. 48) Bauman'ın gündelik yaşam eleştirilerine, akışkanlıkla ilgili iğnelemelerine yaklaşıyoruz bu noktada. İki örnek: Stranger Things'in son sezonunda ufaklığın söylediği sözleri hatırlıyorum. İyi bir Amerikalı, kapitalizmin sıkı bir destekçisi, korkunç ölçüde bireyci. Sekiz yaşındaydı galiba. Dizinin seksenli yıllarda geçtiğini düşünürsek neoliberal politikaların zirveye ulaştığı yıllarda tahakkümün veletlere dek ulaştığını görmek benim adıma dehşet vericiydi. Diğer örnekte üniversitelerde zorla okutulan Ayn Rand metinleri var, bu meseleye başka bir makalede daha detaylı değiniyor Giroux. Başka bir örnek daha var ki kan dondurucu. 75 dolarlık yıllık yangın sigortasını yatırmayan bir adamın evi yanıyor, itfaiyeciler yangının etraftaki evlere sıçramaması için ellerinden geleni yapıyorlar. Evin sahibi 75 doları orada ödemek istiyor ama kabul görmüyor tabii, dalga geçiyorlar adamla bir de. Dehşet verici bir şey, özel şirketlere peşkeş çekilen toplum hizmetleri bürokratik çarklara sıkışmış durumda, en insancıl davranışlar bile sözleşmelerle suç haline getiriliyor. Çalışma izni olmayan herhangi biriyle yakınlığınız varsa, evinize yemeğe çağırmış olsanız bile hapse atılıyorsunuz. ABD'de işler böyle. İnsanların organ nakilleri için ayrılan yardım bütçesinden kesintiler yapılıyor ve insanlar ölüme terk ediliyor, prim kültürü sayesinde toplumun en en en tepesindekiler geri kalanların toplamından daha fazla para kazanıyorlar. Para tek bir sınıfta toplanıyor kısaca, azınlığın zenginliği hiçbirimizin çıkarına değil.

Bir makale daha, kamu değerlerinin yeni medya çağındaki bunalımını ele alıyor. "Şimdicilik" ve bireysellik biçim değiştirdi ve kamu değerlerinin ortadan kalkmasına yol açtı, artık üniversite eğitimleri için korkunç paralar gerekiyor, orta ve alt sınıfın üniversite eğitimine erişmesi çeşitli kesintiler yüzünden bazı yerlerde askıya alınmış durumda, bu uygulama giderek yayılıyor. Üstelik üniversite eğitiminin bu sınıflar için işe yaramaz bir hale getirilmesi konusunda kodamanlar ellerinden geleni yapıyorlar. Kamusal faydayı baltalayan bir durum bu, nitelikli ve eğitimli birey sayısının azalmasıyla atıl insanların sayısı artıyor, kısacası yolda karşılaşıp öküzlüğünü izlediğimiz veya başa bir iş getirmemek için açığından dolaştığımız insanlar bu kesintiler ve politikalar sonucunda oradalar. "Sonuç itibarıyla, başkalarının kişisel acılarını bir bütün olarak topluma karşı ahlaki bir yükümlülüğe dönüştürme yeteneğimiz neoliberalizmin oluşturduğu koşullar altında -ortadan kaybolmadıysa da- azaldı." (s. 74) Medyanın bu işte rolü büyük, Giroux çürümenin bu yönünü ele alıyor ve örneklerle anlatıyor. Diğer makalelerinde ağırlıklı olarak eğitim sisteminin durumuna yoğunlaşıyor, akademisyenlerin/entelektüellerin üniversitenin bir tüketim fabrikasına dönüştürülmemesi için ellerinden geleni yapmaları gerektiğini söylüyor. Üniversite demokrasinin ve aydınlanmanın kalesi olarak siyasetten uzak duramaz, aksine, siyasetin tam ortasında olmalı, demokrasiyi besleyecek kaynaklar yaratmalı ama nasıl bir saldırı altında olduğunu da biliyoruz. Yine de cesurlar var işte, sayılarının artması dileğiyle.Nasıl bir toplumun ve sistemin içinde yaşadığımızı daha iyi anlamak için bu metnin okunmasını tavsiye ederim. Giroux umutlu bir adam, belki bir parça umudu okur olarak ödünç alabiliriz.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dokunulmaz Olan Hiçbir Şey Yoktur, Her Şey Söylenebilir
Özgürlük için bir silkinme denemesi, Türkçe baskı için önsözlü. Tiranlığın binlerce yıl boyunca çağa uygun olarak yeniden üretilmesinden ve iktidar arzusundan yola çıkan bir başlangıç. Yeryüzünün ve insan doğasının ketlenmesi, dinler ve ideolojiler yüzünden. Çağımızın tüketimci insanına bir bakış, davranışların tiranlarca belirlenmesi ve tüketim odaklı bir hale getirilmesi. Savunulanın yanında savunulmayanın da ortaya çıkarılması: öldürme, köleleştirme, aldatma ve ayartma özgürlüğü diye bir şey mümkün değildir, yaşama özgürlüğü -bu özgürlükle erdemli bir yaşam kastedilmekteyse de metnin etik ve ahlakla olan ilişkisi tiranların toplumu bu değerlerle itip çekmesinden bağımsızdır- bütün geleneklerin, zihniyetlerin ve çarpıklıkların üzerindedir. "Canlılığın anlamının idrakı" söz konusu. Bu idrak etme olayını gerçekten önemsiyorum, benmerkezciliğinden biraz olsun sıyrılıp düşünebilen birinin "çölde bağırıp çağırmak" dışında bir şeyler için çabalaması çok değerli, diğer insanlar için ve kendisi için. Vaneigem bu bilincin herkeste mutlaka uyanacağını söylemiyor, sadece kendindeki ve evrendeki varlığını canlandırmaya çalışmakta ısrar ettiğini söylüyor. Dünyayı titizlikle inceleyen bir gözün gördüklerine geçmeden öncesi bu kadar. Sonrasında Amerikan Anayasası'ndaki özgürlük tanımını ele alarak ilerliyor. Basın yoluyla, korkularla biçimleniyoruz, teknik gelişmeler tarafından suiistimal ediliyoruz, ifade özgürlüklerinin tedavülden kaldırılmasına ve sansüre hazır hale geliyoruz böylece, özgürlüğümüzü kaybedebileceğimizi gördüğümüzde siniyoruz. Ne şekilde çarpıtıldığımızı göremedikçe tiranlıkla mücadelenin bir aldatmacadan öteye gidemeyeceğini söylüyor Vaneigem, Fassin'in popülizm değerlendirmelerinde ele aldığı olayları düşündüğümüzde ampirik örneklerini de görüyoruz bunun. Zaten bir araya gelemiyorken geldiğimiz zamanlarda da yanlış yönlendirilmiş olarak eyleme geçebiliyoruz, böylece iktidarın geçireceği sarsıntı hafifletilmiş, daha da önemlisi değersizleştirilmiş oluyor. Vaneigem temelden başlayarak özgürlükler üzerinden bir düşünce yapısı oluşturmaya çalışıyor. Örneğin doğamız gereği her şeyi bilme hakkımız, istencimiz var. Matematik öğrenmek istiyorum ve öğreniyorum. Sonra integral öğreniyorum, matematik öğretmeni, "Olasılık hariç şimdiye kadar gördüğünüz bütün matematik konuları sizi integrale hazırlamak içindi," diyor. İntegrali de az çok öğreniyoruz ve üniversiteye giriyoruz, inşaat mühendisliği okuyoruz. İnşaat mühendisi olduktan sonra ne oluyoruz? Buraya kadar ne olduk, onu düşünüyorum. Bütün eğitim hayatımız bizi sadece tüketime ve önemli bir kısmı geri alınan kazancımıza ulaştırmak için miydi, insanın bilimle uğraşma gayesi olarak ideallerin iyice değersizleştiği bir zamanda yalnızca alışverişe mi evrildik? İnsanın kendinden bunca uzağa düşmesi maddi saiklerden kaynaklanıyor, günümüzde böyle. Vaneigem, insanın sağlıklı seçimler yapabilmesi yolunda eğitilmesi gerektiğini söylüyor, varlıklara hükmetmesi için değil. Bunun için mutlak bir şeffaflık gerekiyor, kesin bir açıklık. Hiçbir şey dokunulmaz olmamalı. En berbat düşünceler bile kabul edilebilir. Putlaştırılan nefret tiranlar yaratır, nesneleşmiş kadınlar ve gerçeklikten kopuk bir imge olarak yaşamlar yaratır. Bunun yanında düşüncelerin özgürce dolaşımı onların kollanması anlamına gelmez. Antidemokratik, ırkçı, zenofobik vs. söylemlerin giderek silinmeleri için diyalog yolunu açmak gerekir, değişim bir tek bu yolla, iletişimle sağlanabilir, aksi halde nefretin zamanla yerleşen kalıplarıyla -yanlış hedeflerle- çatışılır, sonuçsuzdur bu. Şunu da sıkıştırayım araya: "Bir çocuğa, öncesinde onu Yahudi, Hristiyan, İslam, Budist, Hindu, Kelt, Yunan mitolojileri konusunda karşılaştırmalı bir eğitimle aydınlatmaksızın, bir dogmayı dikte etmek onu kandırmaktır." (s. 21) Bilgiye ulaşma özgürlüğü serbestlik sağlar, Vaneigem'e göre etik bir ödev değildir bu, insan anlayışının gelişim sürecine dayanan bir olgudur.
Popülizm -yine Fassin'in fikirleriyle paralel olarak- gündelik yaşamı iyileştirmeye yarayan politikalarla yok edilir, istenirse. Dilin şiirsel işlevi de basmakalıp sözcüklerin, kavramların kırılması açısından bir başka gerekli etkendir. İnsan anlamı tekrar yakalayabilmek için şeyleri farklı bir biçimde görebilmelidir, özgürlüğün olmazsa olmazlarından biri de budur. Oysa yapılan şey kalıplar üretip mücadeleyi kalıplara boğmaktır. "Kötülükle mücadele etmek ve ona engel olmak yerine onu def etmeye çalışırlar." (s. 25) Bunun yanında mücadele edilen "kötülüğün" yaratılması ve biçimlendirilmesi de bir başka tartışma konusu olarak çıkıyor karşımıza. Kanunlar muazzam bir şekilde, isteğe bağlı olarak yorumlanabiliyor ve insan en temel haklarından mahrum bırakılabiliyor, üstelik o temel haklarını kullandığı için. Bu noktadan sonra Vaneigem tam olarak bombardımana başlıyor. Hitler'in, Céline'in metinleriyle Kuran'ın ve İncil'in içerdiği çarpıklıklar makul bulunamaz ama bu metinlerin sansürlenmesi kadar çarpıklığı köşeleyen bir eylem yoktur. Yasağın ihlale özendirdiğini, düşünceleri cezalandırmanın en kötü yolunun onları suç saymak olduğunu söylüyor yazar, ardından kinci düşüncelerin panzehirlerinin yine kendi zehirleri olduğunu ifade ediyor. Etkinin istediği tepkiye yol açılmadığı müddetçe etkinin sürerliği zaman tarafından tırpanlanacaktır. Tersi durumlara baktığımızda, hiçbir şeyin değişmediğine dair nihilist bir bıkkınlık, cürümlerden ve kötülüklerden zevk almaktan başka bir şeye yol açmaz. 11 Eylül saldırıları örneği veriliyor, insanların sevinç çığlıkları atmaları kadar korkunç bir şey var mıydı? Başta ABD olmak üzere dünyanın her yerinde, kışkırtılmış insanların yol açtığı katliamlardan sonra aynı çığlıkları duyuyoruz, kendi insanımızdan. Korkunç. Vaneigem'e göre Holokost'un ardından İsrail'in yaptıkları da bedeli baştan ödenmiş dehşetler olarak görülüyor, çarpıklığın devletler arasında aldığı biçim yurttaşları doğrudan etkiliyor. Keret'in bir İsrail askeri ve Filistinli protestocu arasında geçen şahane bir öyküsü vardı, bir de Adidas giymek isteyen bir çocukla ilgili öyküsü, aslında tüketimin ve kalıp yargıların nasıl iç içe geçtiğini ve duru görüyü zehirlediğine dair. "Zorla dayatılmış hakikat" diye geçiyor metinde. "Sonsuz ve çürütülemez kabul edilen her düşünce, tanrısallığın ve zorbalığın ağır kokusunu yayar." (s. 32)

Bir sonraki bölümde sırlar var. Devlet sırları, kurumsal sırlar, mutlak saydamlığı baltalayan her türlü sır. İki kişinin ilişkisini çarpık bir çizgiye sokan kişisel sırlar dahil. Günümüzde örneklerini pek yakından görüyoruz, enflasyona ve işsizliğe dair açıklamalar kepazelikten başka bir şey değil. Bunun yanında sırları açığa çıkaran insanlar vatan haini olarak damgalanıp iltica ettirilebiliyor, bu da başka bir kepazelik. Vaneigem polis soruşturmasının gizliliğine kadar pek çok karanlık noktaya değiniyor, anlattıklarını ülkemle ister istemez kıyaslıyorum ve utanıyorum açıkçası, rezil bir haldeyiz. Neyse, ifade özgürlüğüne odaklanan yazar Zola'nın Dreyfus için söylediklerinden günümüzün söylemlerine kadar pek çok özgürlük talebine odaklanıyor, söylemlerin temellerine dair genişçe bir çerçeve çiziyor. Her bireyin bilgi sahibi olma hakkından, bir yandan da paparazzilerin bilgi edinme biçimlerinden bahsederek hakkın iki kutbunu da belirliyor. Cinayete çağrı, iftira, nefret kampanyaları, alay ve hakaret, pornografi gibi pek çok konudan sonra sıra pedofiliye, çocukların korunmasına ve bu alanda yapılması gerekenlere odaklandıktan sonra noktayı koyuyor Vaneigem.

Sonsöz olarak metnin yer aldığı dizinin editörü olan Cemal Bâli Akal'ın, Vaneigem'in fikirlerini daha çok hukuksal açıdan temellendiren yazısı var. Tamamlayıcı bir bölüm. İfade özgürlüğü üzerine düşünceler, Dinin İnsanlıkdışılığına Dair'in yazarı Vaneigem'den.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Konteyner Zaafı
Yine bir Eskiciyan müstearlığıyla karşı karşıyayız. İpinden kopmuş öyküler, müstearlığı buradan kaynaklanıyor. Beni Afiyetle Yemelerine mesela, ilkokula başlar başlamaz orasından burasından ısırılan, yenen bir çocuğun çeşitli kişi/kurum/kuruluş mekanizmalarıyla, diş geçirenle yenip bitirilmesini ve öğütülmesini görürüz. Sağ kolu gidiyor önce, anne şamarı basıyor. Baba fark ediyor, baba basıyor şamarı, ailenin pek bir katkısı yok kısaca. Ailenin katı sağladığı ne var, kendi adıma ben de bilmediğimi söyleyeceğim. Neyse, okul değiştiriyor çocuk, yeni arkadaşlarından birinin evine gidip proje ödeviyle uğraşırken arkadaşının babası tarafından kemiriliyor, cinsel organlar giriyor işin içine. Projeden en yüksek notu alıyorlar, tecavüz cabası. Göğüslerinden biri yeniyor sonra, diğer göğsü yeniyor, yenecek pek bir yer kalmayınca sıra yüreğe geliyor. Yetişkin, okullarını bitirmiş, işi gücü olan bir kadının yüreğinden başka bir yeri kalmayınca, en sonunda yüreği de kalmayınca belki insan daha iyi bir son bekliyor. Tansiyonu yükselen öykü, yiyiciyle göz göze gelme anında sona eriyor. Ani bir duruş. Belki yüreğin yok oluşu üzerinden başka bir son üretilebilirmiş, belki öyküyü çok beğenip sonunun daha iyi bitmesini istiyorum, bilemiyorum, kötü değil ama daha iyi olabilirmiş. Eskiciyan biraz dağınık bırakmış bu öyküleri, anlatıcıyı mutlak yaratıcı haline getirip kesivermiş öyküleri, anlatıcı daha fazla anlatmak istemediğini söylüyor, nokta koymak istediğini söylüyor, bir şey söylüyor ve öyküler bitiveriyor böylece. Ağza bir parmak bal çalıp gerisini rafa kaldırmak gibi.
Şarkısı Bitmeyen Adam. Şarkı söyleniyor, yaşamın ta kendisi. Anneyle baba tanışıyorlar, evleniyorlar, anlatıcının ablası doğuyor, dört yaşında hayatını kaybediyor. Şarkı söyleyen adam iki damla yaş döküyor, ceketinde iz kalıyor. Anlatıcı doğuyor, annesi vefat ediyor bu kez. Meme vermek istemiyor bir ara, memesizliğe alışması gerektiğini söylüyor ama aslında annesizliğe hazırlıyor. Dut ağacının ardına gömülüyor anne, duttan bir kuş iniyor, yıldızların yeri şarkının sürerliğinde tayin ediliyor, kuşun gagasından bir damla içiyor anlatıcı, uzun vadede toprağa düşecek ama anlatıcının sözleri var daha, yaşam sürüyor ve en sonunda damlanın tadı kaybolmadan bitiyor öykü, patlayan bir silah olmadan. Kelâma şükrediyor anlatıcı, barut kokusundan kurtulmamızı sağlayan söz bittiğinde hemen bir diğer öyküye geçiyoruz, Kâbus Bitiren'e, en akışkan öyküye. Şöyle bir şey canlanıyor gözümde: Eskiciyan'ın aklına bir fikir geliyor veya fikir bir süredir var, itkisi dayanılmaz hale geliyor veya bir anda bir ışık parlıyor zihinde, adam oturuyor ve yazmaya başlıyor. Belli bir noktaya ulaşacak veya belli bir noktadan yola çıkacak. Çıkacaksa eğer, olağanüstü bir olay gerçekleştikten sonra, diyelim ki bu öyküdeki gibi bir kaktüs var, doktora getirilmiş ki doktorun elini öpsün. Neden öpsün? İyileştirildiği için. Kaktüs kişileştirildi, hemen bir isim kondu: Niyazi. Doktora gelindiğine göre anlatıcının da bir sıkıntısı olsun, kısa bir süre sonra öleceğini hissetsin ama Niyazi'nin tek başına yapamayacağını düşünüp doktordan bir istekte bulunsun, kendisi ölünce Niyazi'nin de öldürülmesini dilesin. Kâbusa bağlayalım her şeyi, uzun bir "haayııır" için kâbusu bitiren yegane nida diyelim. Son. Spontane fikirlerin uç uca eklenmesi, böyle midir acaba? Eskiciyan, bağladıklarını o an mı buluyorsun?
606 Numaralı Özel Odanın Hikâyesi, bu biraz zamana yayılmış gibi gözüküyor. "'Kusurun yoksa mürettep divansın, ancak kusurunla Beckett'sın.'" (s. 23) Bu söz çok yerde paylaşıldı, kitabın mottosu gibi bir şey oldu aslında. Konferans sırasında söyleniyor, söyleyen Onnig'in eli karnına gidiyor, adam yere yığılıyor ve Samuel hemen yardıma koşuyor. Doğru doktora. Anlatıcı özellikle şahit olmak istiyor, öykünün doktordan sonrası gelmeyecek gibi dururken anlatıcının keyfine şükrederek okumaya devam ediyoruz. Elindeki tırpanı duvara bırakıyor, kim olduğunu da öğrenmiş oluyoruz böylece, Onnig'e üzülmeye vakit bulamadan Tırpanlı'nın cüccük hareketine, nahına şahit oluyoruz, ortamdaki gerginliği dağıtmak için doktora çalışıyor . Neler oluyor. İtalik bir tonda konuşmaya başlıyor Tırpanlı, dimdik harfler insan bedenine fazladan yük bindirmesin diye. Oyuna bak. Nihayetinde Tırpanlı'nın doktor için geldiğini öğreniyoruz, Tırpanlı'nın okura seslenişini de görüyoruz, biz de oradayız zira Tırpanlı neredeyse biz oradayız, tersi de geçerli.

Kitaba adını veren öykü, diğerlerinin arasında matraklığıyla öne çıkıyor. Aslında basit, Arat benzin işiyor. Hastaneye gitmiyor, laboratuvar faresi olmak istemediği için kimseye bir şey söylemiyor, işeyip arabasının deposunu dolduruyor. Durumu arkadaşı Tacettin'e söylüyor ne yazık ki, niye söylüyorsa, o kadar pimpirikli adam. Tacettin hemen şantaj yapıyor, para kazanmaya başlıyor ama Arat siktiri çekiyor tabii, ne yazık ki Tacettin CIA'e haber vermiş bile. Ödül olarak öldürülüyor ve Arat'ın ABD'ye götürülmesine neden oluyor. Hindistan'dan gelen bir kadınla evlendiriliyor Arat. Çocukları değerli bir insan olacak, belli. Aşağı yukarı böyle, bir de yine anlatıcı giriyor araya ve öyküyü bitiriveriyor. Bir de varlığını hissettiriyor, Arat'ın yanındayken şahit olmuş her şeye, hatta Arat'ın bir öykünün içinde olduğunu bildiğini söylüyor. Karakterler kurmaca olduklarının farkında, oyunu biraz bozuyor bu ama bu tür bir oyunu baştan bozuk olarak kabul edersek bir sıkıntı yok. Son olarak, "Bilal'e anlatır gibi anlatmak" kalıbının kullanılmasını da bu kapsamda değerlendirebiliriz. Güldüm ama, yalan yok.

İğrenç Yeşil Gömlek. Simon çok çekiyor bu öyküde, pantolonunu olur olmadık zamanlarda indirmese hayatı daha kolay olurdu. Herkes başını çeviriyor ama Simon indiriyor işte, kendi kendine konuşuyor, hareketler yapıyor, herkes uzak duruyor adamdan. Gittiği bir AVM'de mekanın müdürüyle eşinin önünde indirmesi beyinleri yakıyor. Zamazingoyu gören müdür hemen koparıyor kayışı, eşinin de büllüğü görüp görmediğini merak ediyor. Kendi küsküsünün küçük olup olmadığını düşünüyor, kıyaslama yapmak istiyor. Kafa yandı bir kere, eşinin hiç sevmediği o yeşil gömleği hediye olarak alıyor ve aile ziyareti sırasında, herkesin içinde indiriveriyor pantolonu. Simon hastalık saçıyor, insanları teşhirciliğe sürüklüyor ama asıl mesele, bu olaya şahit olan eniklerden biri anlatıyor öyküyü. Neden? Eskiciyan'ın garip oyunlarından biri daha.

Pinti Yazarın Kahramanı son olsun. Bu da çok şamatalı bir öykü. Anlatıcı bir roman dosyası okuyor, arkadaşı yollamış. Kumru var, karakter. Otobüse binecek, Artin'le birlikte. Artin basıp geçiyor ama Kumru'nun akbili boş, dudidut dudidut diye çınlıyor otobüs. Artin inmiyor, otobüs gidiyor, Kumru kalıyor orada. Arkadaşı yardım istiyor anlatıcıdan, Kumru hâlâ durakta bekliyor, günlerdir orada. Anlatıcı kendini hazırlıyor, arkadaşı yazmaya başlar başlamaz yönlendiriyor onu. Eş zamanlı iki anlatı beliriyor, bir yanda arkadaşın yazdığı cümleler, diğer yanda araya giren anlatıcının yönlendirmeleri. Çok komik bence: "Kumru'nun beklediği otobüs, durağa yaklaştı. Lan otobüsü hemen getirtme, beklet az! Birden otobüsün tekerleği patladı. Yok içine bomba koysaydın! Sonra daha büyük bir patlama sesi duyuldu. HA'STİR! Köpek otobüsü si... yazma artık! Beni buradan al!" (s. 65) Sonrası daha da geyik, anlatıcı kendini ejderhaya dönüştürtüyor falan, arada derede bir simitçi beliriyor ve Kumru'nun söylediklerinin kaynağının Kumru'dan mı yoksa yazardan mı doğduğunu soruyor, serbest dolaylı anlatıcı o kadar da serbest değil, tam bu noktaya sabitlenmiş durumda.

Kalan öykülerin başka meseleleri var, Eskiciyan'ın absürtlükten uzaklaşıp daha bireysel meselelere odaklandığı öyküler de varmış deyip biraz da üzülerek okuyoruz, çünkü ayrılık hikâyesi ağırlığını koyuyor ve bulunduğu öyküyü diğerlerinden daha baskın bir hale getiriyor.

Eskiciyan kafada havai fişek patlatıyor, okunması halinde bir süreliğine sıkıcı bir insan olmaktan kurtarır diye düşünüyorum, insan gariplikle doluyor. Ben doluyorum gerçi, başkasını bilmem. Teşekkürler Eskiciyan, ey Eskiciyan, can Eskiciyan, dost Eskiciyan.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazarın Kurulumu, Metnin Yaşamı: Yazınsal Yaşamlar’da Gerçeği Aramak...
Halikarnas Balıkçısı ayaktayken yazmayı sevdiğini söylüyor. Canlanıyor hemen: Bodrum'un bembeyaz evlerinden biri, pencerede çiçeklerle çevrili bir deniz, daktilo durmadan işliyor, belki bir plaktan Ege türküleri dökülüyor. Yazarın denizi ve denizin insanlarını anlattığı öyküler böyle bir mekânda doğuyor, sürgüne geldiği toprakları seven yazarın bir başına verdiği mücadeleden edebiyatımızın en güzel öykülerinden bazıları doğuyor. William Faulkner'ı düşünelim ardından, bir üniversitenin postanesinde çalışıyor ama aslında çalışmıyor, gelen mektupları postanenin en dibine yığıyor, dağıtmıyor. Pul almaya gelenlere içten içe küfrediyor, okuduğu veya yazdığı şeyi böldükleri için. Bir akademisyenin şikâyetiyle sorgulanıyor ve istifasını veriyor nihayetinde. Böyle bir ortamda doğan, memuriyetin verdiği sıkıntılarla biçimlenen romanlar da yazarın yaşamıyla dolaylı olarak bağlantılı. Javier Marias'ın ele aldığı yazarlarda dikkat ettiği iki noktadan biri bu, yaşamların yazını etkileme meselesi. Bir diğeri, yazarların yaşamlarının bir nebze de olsa kurmacaya çevrilip çevrilemeyeceği. Marías bu deneyi son derece başarılı bir biçimde sonuçlandırıp yirmi yazarı biyografik öykülere dönüştürmüş, hoş bir metin çıkmış ortaya. Laurence Sterne'e bakalım, zengin akrabalarının yardımıyla Cambridge'te öğrenim görüyor ve göze çarpmayan işlerde çalışırken insanları gözlemliyor, yazdığı ilk metnin başarısıyla birlikte Tristram Shandy'yi yazmaya başlıyor. Müthiş bir metin, Hume'dan alıntılarla oluşturduğu zaman çizgisi günümüzün postmodern anlatılarını önceliyor. Sevdiği yazarlardan çırptığı bölümleri "utanmazca" itiraf ediyor, pek çok anlatım tekniği kullanıyor ve günümüzde de hayranlıkla okunacak bir metin çıkarıyor ortaya. Öyle ünleniyor ki evine gelen bir mektubun üzerinde sadece "Tristram Shandy, Avrupa" yazabiliyor, mektubun evine ulaşması için yeterli bir bilgi. Voltaire'in hayranlığını kazanıyor, Fransa'da temsillere gidiyor ve yaşadıkları için başka bir metin kaleme alıyor. Bunların yanında toplumsal sorunlara da duyarlı, aldığı tavsiyelere uyarak en meşhur metninin sonuna kölelik karşıtı sayfalar ekliyor. Bu komik, garip ve neşeli adamın ölümü ve ölümünden sonrası da ilginç, bir yedi sekiz ay daha yaşasa iyi olacağını ama Tanrı'nın istediği gibi olmasını söyleyip öldükten sonra naaşı defnedildiği mezardan çalınıyor, Cambridge'teki bir anatomi profesörüne satılıyor. Anatomi dersi başlayacakken profesörün derse çağırdığı iki arkadaşından biri ölünün yüzündeki örtüyü açıyor ve kısa bir süre önce tanıştırıldığı Sterne'ü tanıyor, bıçaklar dikkatle işliyor ve büyük yazarın iskeletine zarar vermeden iş görülüyor. Cambridge'teki beyin koleksiyonunun içinde yazarın kafatasını arayan bir sürü insan bugüne kadar başarılı olamamış ama dünyanın gördüğü en büyük yazarlardan birinin kalıntıları bir üniversitede muhafaza ediliyor, müthiş bir şey.
Böylesi pek çok hikâye anlatıyor Marias, kadınlara ayırdığı ikinci bölüm ve fotoğraflardan çıkarımlarla yazarları anlattığı üçüncü bölüm de pek başarılı olsa da ilk bölümdeki yirmi yazar için yazdıkları ayrı bir keyifle okunuyor. Çalkantılı hayatıyla dikkat çeken Wilde'a bakalım. Biz onu daha çok gençliğinde çektirdiği fotoğraflarla biliriz, gayet yakışıklı ve iyi görünümlü bir genç olarak karşımıza çıkar, oysa yaşamının son dönemlerinde çektiği acılardan çoğumuzun haberi yoktur. Sağlığı bozulmaya başlayınca derisi için "kirli ve öd rengi" olduğu söyleniyor, gücünü de kaybedince elindeki bastonu alıp kaçan çocuklarla mücadele edemeyip ağladığı söyleniyor, oysa gençliğinde kendisine kafa tutan dört iri yarı kabadayıyı Oxford'un merdivenlerinden aşağı yuvarlayacak kadar güçlü ve kuvvetli olduğu anlatılır. Andre Gide'e göre "zehirlenmiş bir yaratık" Wilde, iki aylık feci bir ıstırabın ardından Paris'te ölene dek parıltılı bir yaşamın sevinçlerini ve acılarını hatırlayarak yaşamış olmalı. Hatırlayacak çok şey, kayıtlara geçmiş çok skandal vardı, peşi bırakmayan anıların ağırlığı hissediliyor. Rimbaud'ya baktığımızda belki de bu ağırlıktan kurtulmaya çalıştığı için dünyanın derinliklerinde kaybolmaya çalıştığını düşünebiliriz. Ne kadar erken ürün verirsek verelim ona göre yine de gecikmiş sayılacağız, şiirin harika çocuğunun sanatı neden bıraktığına dair elimizde pek bir bilgi olmadığı için bu bırakış karşısındaysa hiçbir çaremiz yok, üretmenin sağaltıcılığından vazgeçmenin ardındaki motivasyona akıl yürütme yoluyla biraz yaklaşabilecek olsak da Rimbaud'nun çok uzağına düşeceğiz ister istemez. Sanatın bir saçmalık olduğunu söylemesinden yola çıkarak "yaşamı sanat eserine çevirmek" fikrine ulaşabiliriz, yine de büyük sanatçıların oturduğu bir masada okunan her dizenin ardından, bağıran, dayanamayıp üzerine yürüyen birini Verlaine'in baston kılıcını çekerek tehdit eden Rimbaud'nun şaşırtıcı yaşamına varamayacağız. Gizemlerle doludur Rimbaud. Almanca, Arapça, Rusça gibi pek çok dili hemen öğrenebilir, sonra bu öğrendiklerinden sıkılarak başka işlere el atabilir ve durumunun gayet iyi olmasına rağmen olduğu kişi olmaktan sıkılıp her şeyi geride bırakarak başka diyarlara doğru yola koyulabilir. Kansere yakalandığı zaman ülkesine geri dönmeyi pek istememişse de yapabileceği pek bir şey yoktur artık, Afrika'daki sahra hastanesinden Marsilya'ya getirilir, hastane arkadaşlarına afyon çayı eşliğinde geçmişinden uzak öyküler anlatır. Şiirlerine hayran bir ziyaretçisine, "Tüm bunların ne önemi var? “ der ve bir süre sonra da yaşama veda eder. Başlı başına bir anlatı onun yaşamı, Marias'ın elinde kusursuz bir kurmaca.
Mişima, Faulkner, Joyce, Henry James, Nabokov, Turgenyev gibi pek çok yazar var bu kitapta, pek bilmediğimiz yönleriyle birlikte beliriyorlar ve kendi yazdıkları metinlerden birinin kahramanı olabilecek bir form kazanıyorlar. Marias romanlarıyla olduğu kadar biyografik öyküleriyle de tanınması gereken bir yazar.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yıldırım
Zannediyorum en başarılı Koontz romanları arasında tepelere oynar. Seri üretim bir Koontz romanı değil. Kurgusuyla, karakterleriyle gayet nefis.
Laura Shane adlı kızımızın doğduğu gece fırtına patlar. Bu fırtınayı akılda tutalım, kilit noktalardan biri. İşte, kız doğacak. Sarhoş bir doktor da o gün nöbetçi, hastaneye gidip doğurtacak. Gidemiyor, çünkü bir adam geliyor ve doktoru bağlıyor. Belli bir zamandan sonra ipleri biraz kesip uzuyor. Bir bok anlamıyor tabii doktor, hastaneye gidemediğiyle kalıyor.

Kız doğdu ve annesini doğumda kaybetti, çok tatlı bir adam olan babasıyla birlikte yaşıyor. Babasının dükkanı var, bir şeyler satıyor. Bir gün bir soyguncu geliyor ve silah çekiyor. Derken doktorun hastaneye gitmesini engelleyen adam yine ortaya çıkıyor ve soyguncuyu öldürüyor. Laura, Stefan'la orada tanışıyor.

Bir zaman yolculuğu hikâyesi. Stefan, Hitler'in zamanından gelen bir bey. Şimdi hatırlayamadığım bir sebeple, ki Wikipedia'dan bakınca hatırladım, ileride yazar olacak olan Laura'ya aşık oluyor. Laura, doğum sırasında o doktora denk gelseymiş sakat doğacakmışmış, sonra soygunda ölecek miymiş neymiş. Stefan, kitaplarını okuduğu Laura'ya aşık oluyor biraz, o yüzden Laura'nın koruyucu melekliğini üstleniyor.

Kitabı iki bölümde inceleyebiliriz. İlk bölümde annesini kaybetmiş, babasını da bir kalp krizi sonucu kaybedecek olan küçük bir kızın büyüme macerası var. Seri üretim bir roman olmamasını biraz buna borçlu; Koontz Laura'nın hayatını ince ve güzel detaylarla işliyor. Yetimhane günleri, orada edindiği ikiz dostlar, koruyucu aileye verilmesi ve sonuçları, çıkan bir yangında ikizlerden birinin ölmesi, falan. Kötü adamlarca takip edilmesi bu esnada. Kötü adamlar Nazi askerleri haliyle, Stefan'ın yaptıklarından şüpheleniyorlar çünkü. Laura büyüyünce evleniyor bir de, çocuğu oluyor falan. Bir kızın acılarla dolu hayatı ve ünlü bir yazar olma yolunda adım adım ilerlemesi. Olay bu. Sanki bir biyografi okuyormuşsunuz gibi. Dan dan dan ilerleyen, hızlı bir tempo yok. Gayet güzel gelişiyor hikâye.

İkinci bölümde şenlik var. Kötü adamlar Laura'yı öldürmek için geliyorlar fakat kocasını öldürüyorlar. Oğluyla ve Stefan'la kalakalıyor kadıncağız. Savunma sporları konusunda uzmanlaşıyor olaydan sonra, atış talimleri falan. Tam terminatör oluyor. Stefan'la birlikte kaçma, kovalamaca, geçmişe gidip Hitler'e boku yedirtmece. Bu tarz. Kendi halinde bir kadının komandoya dönüşmesi çok acayip. Şey gibi geldi; bu From Dusk Till Dawn gibi. Böyle bir anda hoop.

Güzel, sürükleyici bir Koontz romanı. Başarılı. Koontz romanlarının yanında güneş gibi parlıyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cüce ile Bebek
Kâmuran Şipal'ın çevirilerini şıp diye tanımak için birkaç kelime yeterli. Mesela "hanidir" ve mesela "devcileyin" gibi. Fakat son nokta sanıyorum şu: "(...) 'Aman da Meksika'nın güneşi' şarkısını söylüyorlardı." (s. 112) Dsfds, Meksika'yla bizim türküleri çağrıştırabilen sanırım bir tek Şipal. Çeviri emektarı kendisi, çok da dalga geçemiyorum, bazı çevirileri gerçekten buram buram çeviri koksa da ortada büyük bir emek var. Ben şahsen Şipal'ın ellerinden öperim.

Böll'ün öyküleri küçük insanların öyküleri; gerek savaş sonrasının, gerek toplumda yer edinme sıkıntısı çekenlerin hayatlarına şöyle küçük fakat derin pencereler. Evet.
Cüce ile Bebek: Bir istatistik memurunun dinle ilgili araştırması, dine karşı toplumun farklı kesimlerinden insanların tepkileri ve camda görülen bir biblo. Küçük şeyler. Deyince akla bizde hikâyenin başlangıcı geliyor akla ama Böll'ün öyküsünde bu: "İlkin sustu kadın. Ellerini önlüğüne kuruladı. Ağzı açık, gözlerini dikerek bana baktı: 'Allah,' dedi, 'iki Allah var, biri zenginlerin Allah'ı, öbürü yoksulların.'" (s. 8)

Üzgün Yüzüm: Somurttuğu için kanunlara karşı gelen bir adamın polislerle başının belaya girmesi, hüküm giymesi. Özgür aklın zincire vurulması mı diyeyim, yoksa gülemeyen bir insanın sıkıntısı mı? Çeşitler çok.

Köprü Başında: Bir köprünün başında insanları saymakla görevlendirilmiş bey hakkındadır. İstatistik eleştirisi var. Şu kadar insan öldür katilsin, bu kadar öldür istatistiktir tarzı. Bu arada saymanımız aşık olduğu kızı da sayıyor, ayırt edemiyor diğerlerinden. Bak şimdi, deli çıkarım: Görev mi, duygular mı? Sartre'ın Duvar'ında benzer olmasa da aynı temelde bir çatışma vardı. Onu da anlatacağım. Neyse, bu böyle.

Lohengrin'in Ölümü: Yoksul bir çocuk hastanede ölmek üzere. Kardeşlerine yemek yapacaktı eve gidebilseydi. Vaftiz edilmemiş. Ölümüne yakın bir rahibe tarafından vaftiz ediliyor. Trajik bir şey.

Hesapta Olmayan Konuklar: Bu süper. Hayır diyemeyen bir çiftin evine fil bırakıyorlar, aslan bırakıyorlar. Sirk sahibi rica ediyor çiftten. Yarı aç yarı tok, öylece yaşıyorlar. Nasreddin Hoca-Timur vakası gibi.

Bütün öyküleri almıyorum, biraz heyecanı da olsun kitabın. Hehe. Almadığım bir öyküden tadımlık:

"İşin en berbat yanı bir mesleğimin olmaması. Şimdilerde insanın bir mesleği bulunması gerekiyor da. Öyle diyorlar. Bir vakitler hep söylerlerdi, meslek olmasa da olur, bize yalnız asker gerekli derlerdi. Şimdi insanların bir mesleği olsun diyorlar. Böyle söylemeye başladılar ansızın. İnsanın bir mesleği yoksa tembel olurmuş." (s. 46)

Militarizmin, savaşın olduğu yerde evine eksik kolla ekmek götürebilecek, para yollayabilecek insanların huzurlu dünyası... Süper.

Rujuklar Ülkesinde: Rujuk dili ve gelenekleri hakkında dünyada uzman olan tek bir adam var: James Wodruff. İki öğrencisinden biri sığır çiftliği açıp ortadan kaybolmuş, en iyisini yapmış. Diğer öğrenci de hikâyenin anlatıcısı. 13 yılını Rujuklar için harcıyor, sonra onca araştırmanın, onca emeğin ödülü olarak aç kalıyor. Meyve yetiştirmeye başlıyor. Böyle şeyler dünyanın umrunda değil pek. En iyisi araştırılan kavmin topraklarından dönmemek.

Genç Bir Kralın Anıları: Kabile reisi gibi bir genç var, babası ölünce tahta bu geçiyor. Lakin tahtlık bir durumu yok. Kompozisyonla, matematikle uğraşan biri. Evlendiği kızla birlikte ülkeden kaçıyor, bir sirkte bilet satmaya başlıyor. Ülkesinden sürekli telgraflar geliyor. İşte ayaklanma bitti, şu kadar ölü var. Bir gün geliyor, bir zamanlar kralı olduğu insanlardan geriye bir müzedeki üç beş parça eşyadan başka bir şeyin kalmadığını görüyor. Biraz üzülüp bilet satmaya gidiyor yine. Böyle.

Elsa Baskoleit'in Ölümü: Yine bir savaş sonrası. Savaşa giden ve dönmeyi başaran genç, işi dolayısıyla doğup büyüdüğü yere gider ve çocukken tanıdığı Elsa'yı arar. Elsa'nın annsiyle karşılaşır. Kadın psikolojik olarak çökmüştür, sürekli aynı şeyi söyler. Söylediği şeyi söylemiyorum, malum.

Sonrasında yine savaş, küçük mutsuzluklar, küçük mutluluklar ve Böll'ün hayatın içinde erimiş, eğer yazılmamış olsalardı kimsenin bilmeyeceği, belki de hatırlamayacağı insanları. Böll güzel, savaşın getirdiği hiçlikten tutup çektiği insanları daha güzel. Ben olsam okurdum. Ki okudum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu Satırların Okuruna Sonsuz Lanet
Edebiyatı oyunlaştıran metinler, aynı zamanda edebiyatı yenileyen metinler. Oulipo'nun oyunları bir yana, tamamen farklı işler peşinde koşan adamların kaygı gütmeden, programsız, veya programlı, ve üstüne basa basa bozmaları, düzeltmeleri, çekmeleri, itmeleri, bebeklerin arka arkaya doğmalarını sağlıyor. Pat pat pat. Makine gibi. Bunlar büyüyorlar, doğuruyorlar veya doğurtuyorlar. İnsanın soy ağacıyla edebiyatın soy ağacı bir.

Yeni oyunlar türetmek eğlenceli. Şifreler çözülüyor, beri sayfalarda geçen ayrıntıları ardıllarda da yakalanıyor, tamamen başka bir şeye mercek tutuluyor olsa da. Oynuyoruz ve son sayfayı bitirip kitabı kapadığımızda yorulmuş oluyoruz, çünkü beyin yanıyor bazen, bazen hayranlıktan tekrar okuyasımız geliyor ama o serüveni bir daha yaşamayı göze alamıyoruz. Acıdan dolayı bazen de.

Bu Satırların Okuruna Sonsuz Lanet, diyaloglardan ibaret. Diyalog, bu kadar. Ne kadar zor bir iş olduğunu düşünün. Tahlil yok, tasvir yok, sadece konuşma. 12 Angry Men'i izlemeden öyle film mi olur la diyen kardeşler, onun bir de görüntüsüzünü ve sadece iki kişilik olanını düşünün. Biçemin diğer ucunda da sürdürülen yalanlar, yalanlarla tamamlanan gerçekler, veya tam tersi, gerçeğe bürünmüş yalanlar ve daha birçok benzeri var. Mükemmel bir uyum ortaya çıkmış. Müthiş.
İki adamın konuşmaları. Yaşlı Ramirez bir huzurevinde ömrünü tamamlamaya çalışıyor. Geçmişi yıllar boyunca kaldığı hapishaneden çıkınca silinmiş. Kendisi siyasi suçlu, ailesi Arjantin'de öldürülmüş ve insan hakları komitesi gibi bir şey, Ramirez'i New York'ta gizliyor. Mavi köşede dövüşecek olan adamımız Larry. 60 kilo, 36 yaşında, orta sınıftan gelen bir eski akademisyen. Tarihçi, sosyolog. Dünyaya sırtını çevirmiş bir adam. Bahçıvanlık, garsonluk, öğretmenlik, bir sürü işe girip çıkmış. Sonra hastabakıcı olarak Ramirez'i haftanın iki üç günü gezdirmeye başlıyor, olaylar da böylece başlıyor.

En baştan söyleyeyim; bu kitabı harbiden anlamamış olabilirim. Yani anladığım kadarıyla bir halüsinasyon olayı var, sürdürülen yalanların bir noktada gerçeğe dönüşmesi hadisesi var. Tamamen kendi uydurmalarım da olabilir ama edebiyat da böyle bir şey. "Ya adam burada şunu demek istiyo aslında." Dsfd.

Ramirez her şeyi unutmuş, baba olmayı hatırlamak istiyor mesela. Aşık olmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlamak istiyor. Larry önce pek bulaşmıyor adama, işimize bakak dayı diyor. Ramirez bir şekilde Larry'nin hayatına sızmaya çalışıyor. Hayat hakkında bazı gevezelikler. Koşuya çıkmış bir kadın hakkında. Ramirez'in anlamını unuttuğu bazı kelimeler hakkında. Sonra küçük bir çatlak beliriyor Larry'de. Baba konusunda. Babalar da sıkıntılı, annelerden daha sıkıntılı hatta. Larry'nin babası işçi, basit bir adam. Sendikayla işi olmamış, bazen çok sert, bazen sevgi dolu, düz bir insan işte. Anne güzel bir kadın. Oğlan anneye aşık. Ödipal kompleks. Bunlar daha sonradan ortaya çıkıyor, başlarda Ramirez'in duyduğu iç ses var.

"'Sadece bir tek ses duyuyorum. İki tarafın da birbiriyle konuştuğu zaman bile. Ama bu benim sesim değil... Bu genç bir ses. Kulağa hoş geliyor; kararlı, güçlü ve insanın içine işleyen. Oyuncu sesi gibi. Ama bir hemşire ya da herhangi birini çağırdığımda kendi sesimi duyuyorum. Çatlak ve titrek. Hoşuma gitmiyor.'”

İnsan düşünüyor, acaba Larry, Ramirez'in iç sesi mi? Tahminim şu yönde; Larry yanında olmadığı zaman Ramirez'in geçmişini hatırlamasının bir yolu yok. Kitaplarına çıkardığı bazı notlar var ama onlar da pek bir şey ifade etmiyor. Dolayısıyla gece olduğu zaman kendi Larry'sini yaratıyor. Bu yüzden kitabı okurken bu iki farklı Larry birbirine girebiliyor ki yazarın yapmaya çalıştığı da bence buydu. Birbirini tamamlayan insanlar.

Sonradan Ramirez'in Larry'nin babası olduğu bölümler, Larry'nin Ramirez'in oğlu olduğu bölümler, gerçekle gerçek olmayan arasındaki çizginin ortadan kalkması, Ramirez hakkındaki gerçeğin ortaya çıkmasıyla yaşlı adamın ölmesi. Yalanlar içinde yaşıyor ve kimliğinin ortaya çıkması her gün biraz daha yaklaşıyor, o zaman korunmayı da bırakıyor. Bir bölümü düş ürünü olduğu düşünülen Larry kalıyor bir tek, kitabın sonundaki bazı yazışmalardan anlaşılan bu.

Derin bir okuma gerektiriyor, yolda molada okunmaz. Oyunlara açık olanlar için.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gülerek
Refik Erduran'ın anıları. Yahya Kemal var, Nazım Hikmet var, Kemal Tahir var. Bir sürü insan var, Refik Erduran bunların tam ortasında.

Kitabın adı neden öyle, çünkü Erduran için hayata gülmek lazım. Çok şakacı bir doğaüstü bilincin her şeyin sorumlusu olduğunu düşünüyor, bu yüzden hayata bakışı böyle. Kitabının adı da bu yüzden.
Birçok bölüm var, ben bölüm adlarını vermeyeceğim. Kıvrıklardan gidiyorum, mesela Nazım Hikmet'le daha kitaba başlar başlamaz karşılaşıyoruz. Refik Erduran, af sonrasında özgürlüğüne kavuşan Nazım Hikmet'i yurtdışına kaçıran adam. 50 yaşına gelmiş, dört hastaneden raporlu bir insanı askere almaya kalkarsan, peşine adam takarsan doğal bir şey. Bir konuşmalarında üstü kapalı olarak Sabahattin Ali'den bahsediyorlar, Nazım Hikmet'in korktuğu şey aynı akıbeti paylaşmak. Bu kaçış olayını ayrıntılarıyla anlatıyor Erduran, fikir kendisinden çıkmış mesela. Bir motorla Karadeniz'e açılıyorlar, Plekhanov adlı bir şilebe rastlıyorlar. Nazım Hikmet, "Ben Türk şairi Nazım Hikmet, ülkenizden ödül aldım!" falan diye bağırıyor. Adamlar Bükreş'le iletişim kuruyorlar, oradan Moskova'yla iletişim kuruluyor ve Nazım'ı gemiye alıyorlar. Erduran, Nazım'ın, "Gel lan sen de," teklifini geri çeviriyor ve kaçışına yardım ettiği, çok sevdiği abisinin söylediklerini yapmak üzere memlekete dönüyor: Kitap yazmak ve film çekmek. Kaçışın planlanışı, aksilikler, her şey mevcut.
Yahya Kemal'e geldik. Şimdi Yahya Kemal, bir medeniyetin aynası olarak görülür. İstanbul onun için tarihiyle, Çamlıca, Üsküdar, Eyüp gibi semtleriyle bir rüya şehirdir. Kendisinin İstiklâl Harbi Yazıları da oldukça önemlidir, faydalıdır. İstanbul'u kendi estetiğiyle yoğurmuş bir sanat adamı ve Tanpınar gibi adamların da hocası. Ders zamanlarında İstanbul'u gezerlermiş, şiirler okurlarmış, bir sürü sanatsal şey. Demek istediğim, tam kültür bombası bir abimiz. Bir de öbür taraf var ama; Yahya Kemal nasıl bir insandır? Mesela önü alınamaz, çirkinliğe varan boyutlarda bir yemek yeme arzusu olduğundan bahsedilir, bu yüzden de dönemin meşhur karikatürlerinde şişko, çok şişko, en şişko olarak çizilir. Yakup Kadri'yle miydi neydi, düello edecek noktaya gelmiş bir hiç yüzünden, takıntılı bir insanmış. Bir de Nazım Hikmet'in annesiyle olan mevzular var. Galata Köprüsü'ydü galiba, annesi Nazım'ın özgürlüğü için çalışıyor, boynuna bir tabela asmış, protesto ediyor yaşananları. Yahya Kemal, bir zamanlar aşık olduğu bu kadını görünce başını çevirip yoluna devam ediyor. Böyle şeyler var, hoş olup olmadığı insanın kendisine kalmış bir şey. Tanpınar hayranı bir hocamız, bir derste, "Günlüklerini okuduğum zaman çok şaşırdım ve üzüldüm, bu benim bildiğim Tanpınar olamazdı," dedi. Ne bekliyordun ki diyecektim, diyemedim. İdeal bir karakter yaratıyoruz sevdiğimiz yazarlar için ama öyle olmuyor. Sanatla kişiliğin keskin çizgilerle ayrıldığı insanlar var. Tabii bunun yanında sanatı kişiliğe kurban etmemek de gerekiyor. Ben Yahya Kemal'in şiirlerini severim, yarattığı estetizme büyük saygı duyarım ama bana bir yamuk yapsa kedi gibi bir insan olmama rağmen tokatlardım gibime geliyor, tokatlardım ve dönüp arkama bakmazdım bile. Göbeğine kafayı çakardım, bir de döner tekme. İki seksen.

Neyse, Erduran çocukken evlerine Yahya Kemal ve arkadaşları geliyormuş, sofrada şiirler, şarkılar, yemekler, gırla.
Ertem Eğilmez'le kurulan yayınevi, Kemal Tahir'in bazı cozurtmaları, Yaşar Kemal'e yapılan haksızlıklar, bir sürü şey. Ekleyeyim; Yaşar Kemal'in İnce Memed'ini ilk okuyan ve basan, bir anlamda Yaşar Kemal'i edebiyata kazandıran insan Erduran'dır dersek abartmış olmayız.

Anılar her zaman çeker insanı, çünkü ne olduğunu, nelerin yaşandığını gerçekten bilmek isteriz. Erduran'ın anıları bu açıdan kaçmamalı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir