Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Olağanüstü Masallar
Kabus. Borges'in kabusları, uykusuzluk durumlarının uzantısıdır. Olması gerekenin bir türlü olamaması, başka türlü olması, olma türlerine açıklığı anlamımıza bürüttüğümüz dünyayı teşkil eder. Zaman bükülür, kendine veya bir diğerine eklenir ve döngüler oluşur, minik veya devasa. O kadar devasa olur ki sonu yoktur, sonunun olmasının bir önemi de yoktur. Sonsuzlukta geleceğin anısı ve geçmişteki umut birdir. "Bu antoloji bir ana metaforlar, retrospektif kehanetler (Borges'in 'kehanet bellek'i'), olumlu ve olumsuz anıştırmalar antolojisidir de. Çevrimsel bir şekilde birbirlerini kopyalarlar, daha önce aynı şekilde kopyalanmışlardır ve Borges ile Bioy okumalarında onlarla coşkunluk içinde karşılaşıp -burada ve eserlerinde- onları bizim için yinelerler." (s. 6) Yinelemeler farklı masalların içine yerleşir, olan olana dönüşür ve ölümden kurtulunur, tekrarlanan bir şey nasıl ölebilir ki? Ön sözü yazan Anthony Kerrigan, bize bırakılan zaman olduğumuzu söyler, geçmiş ve gelecekle birlikte. Augustinusçu bir şimdilik hali. Şimdinin çeşitlemeleri bir şekilde kayboluş veya ölümle noktalanıyor, şu anın geçip gitmesinin ağıtını mı simgeler, metafor mudur?
Borges ve Casares'in son derece naif ve ser verip sır vermeyen temennisi: "Ey okuyucu, biz, bu sayfaların bizi eğlendirdiği gibi seni de eğlendireceğine inanıyoruz." (s. 13) Düşünmekten eğlenmeye vakit kalırsa...

Dünyanın her köşesinden masalları derlemişler, belli izlekler oluşturmuşlar ve ortaya müthiş bir antoloji çıkartmışlar. Hikâyeler birbiriyle gerçek bağlar kurabilecek kadar bakışımsızdır ama kolektif bilinç(altı) iyi iş görüyor ve rüyaları birbirine iliştirebiliyor.

Ölüm Hükmü: Aynalar için düşlerden daha iyi bir ikamet yok.

İmparator, düşünde kendisine niyaz edenin bir ejderha olduğunu ve Bakan Wei Cheng tarafından başının kesileceğini söyler. Ertesi gün imparator, bakanını satranç oynayarak oyalar ve ejderhanın canını kurtardığını düşünür. Oyun o kadar uzun sürer ki bakan uyuyakalır, iki yüzbaşı ortaya çıkarak imparatorun ayaklarının dibine bir ejderha başı fırlatırlar, gökten düştüğünü söylerler. Bakan da o sırada uyanır, düşünde böyle bir ejderha öldürdüğünü gördüğünü söyler.

Ogrelerin Yok Edilmesi: Bengal masalı. Prensese sırrı açan ogre, kahramanın ortaya çıkıp ölümlerine yol açmasına kadar sözün tek bir sahibi olduğunu düşünüyordu ama prenses mutlaka bir kahramanı da yanında taşımalıdır, dünyasının bir bölümünü onunla paylaşmalıdır ve kendine ait hiçbir şey kalmamalıdır. Tahakkümün sihri yok edişi.

Karşılaşma: Sevgi. Evlenmek isteyen çift kavuşamaz, adam sevdiğinin başkasıyla evlendiğini görmemek için yollara düşer ve kısa bir süre sonra, sevdiği karşısına çıkar. O da kalamamıştır, adamın peşinden gelmiştir. Çocukları olur, yıllar boyunca mutlu mesut yaşarlar ama kadın hükümdar babasının yanına dönmek ister, dönerler. Görülür ki kadın yıllardır komadadır, düşlerinde düşmüştür yola. Hayalle gerçek sarılır, tekilliğe döner. Güçtür bu; ruh öyle bir ıstırabın içine düşer ki paralellerden, aynalardan birini çekip kendine uydurabilir.
Chuang Tzu: Chuang Tzu düşünde bir kelebek olduğunu gördü ama düş gören bir kelebek olmadığından emin değildir, ne de insan olup bir kelebeği düşlediğinden. Dünyalar arasındaki geçiş sert; varlık sadece bilincini kavrıyor da ötesi karanlıkta kalıyor. Kralın Vaadi da böyle bir karanlığın içinde geçer; iki kardeş yıllar sonra düşman olarak karşılaşır ve kimliklerini açık etmeden isteklerini söylerler, uzlaşamazlar ve savaşta birinin canı alınana kadar birini diğerinden ayıracak farklılıklar ortadan kalkmıştır, dünyevi farklar tinselliği hiçbir şekilde desteklemez.

Yapıt ve Şair: Hindu şair Tulsi Das, Hanuman ve maymunlar ordusu hakkında bir şiir yazdı, yıllar sonra hükümdar tarafından hapsedildiğinde onu kurtarmaya gelen bu ordu oldu. Mitlerin gerçeklik payı gerçekliğe yer bırakmayacak kadar az olabileceği gibi uzak, unutulmuş zamanların yaşanmış gerçekliğinden ibaret olabilir.
Tanrıların varlıkları, duvarları olmayan labirent olarak çöl, kilimlerdeki modellerin kitaplara tek bir izlek olarak yansımaları, masaldan doğan masallar... Sonsuz bir yansıma. Okuyun.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yoksullar Geliyor
Duru'nun denemelerini seviyorum, yazarın kendine has mizahı ve nostaljisi her deneyişinde görülebilir. Öyküleri de iyi ama üç beş hususta sıkıntı var, anlatacağım.

İlk mesele öykülerin bilimkurgu olup olmadığı. Eh, bilimkurgusal öğeler olsa da tam olarak bilimkurgu değil, bence. Şimdi adını hatırlamadığım -evet, bilinçli bir tercih- ululardan bir ulu -Clarke olabilir, Heinlein olabilir, Le Guin olabilir- bilimkurguda bilimin insanoğlunu olduğundan başka bir şeye dönüştürmesi, aynı şekilde insanoğlunun bilimi kullanışında cüretkarlığının sınırlarını zorlaması gibi birçok öğenin yer alması gerektiğini, türün bu temeller üzerinde yükseldiğini söylüyordu. Henüz ortaya çıkmamış ahlaki, sosyal vs. problemler için henüz bilinmeyen çözümler üretmek veya üretememek... Bu açıdan bakınca Marslı'yı bilimkurgu olarak göremiyorum, bir survivor hikâyesi olmaktan öteye gidemiyor hatta artırıyorum; bir Cuma eksik teknolojik Robinson Crusoe olmak için. Fantazya diyebilirim sanırım, Duru'nun öyküleri fantazyaya daha yakın.
İki, yeterince yabancılaşamamanın getirdiği özdeşim yoksunluğu. Duru'nun öyküleri yazıldıkları döneme göre iyi, evet ama günümüzden bakınca, bilemiyorum, katharsis için gerekli olan mesafeyi yıkan bir şeyler var. Öykünün içinde versem daha iyi olacaktı ama dayanamadım, şu: "En sonunda bir çıkmaza erişti Öğrenci K. Karşısındaki kapının üzerinde 'ÖĞRETMEN A. yazılıydı. Derin bir nefes aldı. Önünü ilikledi, kapıya vurdu ve içeri girdi." (s. 81) Parodik bir hadise desem değil, Duru'nun mizahından bir tutam desem, anlatım buna müsaade etmiyor bu sefer. Dışarıda kıyamet kopuyor, öğrenciler katlediliyor, tanklarla savaşılıyor falan, bizim eleman bir çözüm bulabilmek için öğretmen adlı yetkili abinin odasının önüne geliyor ve içeri girmeden önce önünü mü ilikliyor? Kapıya da vuruyor, herhalde izin kağıdı falan alacak. Yani iliklerimize kadar işlenmiş bir koşullanma bu, evet ama bunu görmek böyle bir kurguda komik oluyor, ne bileyim. Bundan başka bir de öldürülen adama yapılan açıklama var, aslında okura yapılmış ama Duru bunu iyi yedirememiş açıkçası. Bir parola söyleniyor, karşıdaki parolayı kabul ediyor ve iki dakika sonra öldürülüyor. Kahramanımız adamın kafasını kırdıktan sonra "Parola kuş değildi, mandaydı!" gibi bir açıklama yapıp yoluna devam ediyor. Ölünün, "Eyvallah abi, pardon ya karıştırdım!" deyip tekrar ölmesini beklemiyorsak bu mevzu bizi yanılsamadan çıkartıyor, seyirci konumuna sokuyor. Kurgusal bir zayıflık. Epik tiyatro değil bu sonuçta.

Sürekli, sürekli yinelenen makineli tüfeklerin çatırtısı da bir diğer rahatsız edici etken. Son olarak da dünyamıza gelmeyi başarabilmiş, canavar gibi teknolojisi olan uzaylıların mesajlaşmaları sırasında cümleleri "stop" ile ayırmalarını yazayım. Telgrafla haberleşir uzaylılar, bilirsiniz, en büyük zevkleridir bu. Sarkazm etmeyeyim, eylemeyeyim diyorum ama kendimi kontrol edemiyorum, bütün cinler tepemde, şaka yapmayın dostlarım, bugün biraz var bende.

Dört öykümüz var.

Yoksullar Geliyor: Anlatıcının açıklamaları hakkında bir iki malumatım oldu, aktardım. Araya girip açıklama yapılması hoş değil.

Dünya ayvayı yemiş, şirketler birleşmiş, Şirket adı altında tek bir yönetim ortaya çıkmış. Tolon ve Almo nam iki elemanımız paralı asker gibi dolanıyorlar, İskender Herkül nam bir tiranı alaşağı edecekler. Güç dengeleri, entrikalar, kafa kırmalar, baş kesmeler gırla. Post apokaliptik bir ortamda Conan'ın silahlısı geziyor, seçilmiş kişi oluyor, işin dini yönü de kuvvetli. Eh, orta karar bir kahramanın yolculuğu. Sonuçta yoksullar isyan ediyor, hadi bakalım.

Kamuoyu Oluşturma: Dünyayı işgal edecek olan bazı uzaylılar önden bir hazırlayıcı yolluyorlar. Bu hazırlayıcı, uzaylılar ve dünyalılar hakkında akıl alıcı bir kitap yazıyor ve dünyalıları işgal edilmeye hazır hale getiriyor. Tanrıların Arabaları yazılıyor, milyonlarca kişi okuyor, iş tamam. Hoş bir öykü ama üç bin ışık yılı uzaktan gelmişsin, "stop" nedir ya.

Harita: İki haritacı. Biri uzaylı, evrenin haritasını çiziyor. Diğeri kaptan, Dünya'nın haritasını çıkarmaya çalışıyor. İlginç bir hikâye.

Osmanlı zamanında Reis bir gavur gemisini ele geçirir ve kürek mahkumu bir ecnebiyi kurtarır. Bu adama veremli muamelesi yapılır, çok garip bir görünüşü vardır. Haritacı olduğunu, tepedeki sabit bir yıldızın aslında yıldız olmadığını, gemi olduğunu ve o gemiye dönmesi gerektiğini söyler. İkisi bir anlaşma yapar; uzaylı Reis'e Dünya'nın haritasını gösterir, Reis de elemanı serbest bırakır. Söylememe gerek yok sanırım, Pirî Reis meşhur haritasını böyle çizer. Günümüzde bile konuşuluyor, Kolombo denen gavurun Amerika'yı henüz keşfettiği zamanlarda tam bir dünya haritasının nasıl çizildiği muamma. Belki çözülmüştür, araştırmak lazım. Öykü iyi yani.

Öğrenciler: Duru, öyküyü eşi Sezer Duru'ya ithaf etmiş. Çalkantılı zamanlarda birlikte barikat kurmuş olabilirler, polisle münakaşaya girmiş olabilirler, bilemiyorum.

Darbe zamanlarının alegorisidir aslında. Öğrenci olaylarının dünyayı kasıp kavurduğu zamanlardan bir mevzu. Düşmanına dönüşmek, kontrol altındayken bile kurtulmaya çabalamak gibi pek çok hadise hakkındadır.

Güzel, okunsun tabii.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zikzak Sokak
Kurmacanın büyüsünden bahsedemeyeceğim de daha farklı bir şeyi, sezdiğim bir şeyi anlatamayacağım sanırım. Zamanda geriye gittikçe her şeydeki sihrin artması, anlatamayacağım şey bu. Koca dünyanın tek bir sokağa indirgenmesi, iki. Algılanan yaşamın bir tık ötesine uzanmanın her şeyi çarpık ve çekici bir gerçekliğe taşıması, üç. Mesela bir evin duvarlarından okunan fal, hep aynıdan yılarcasına doğasının dışına çıkmaya çalışan insan, geçtiği belirsiz zaman... Nicolas Bouvier güzel bir önsöz yazmış, Heredot'la başlamasını manidar buluyorum. Plinius'la beraber bu ikisi kendi dünyalarının kabuğunu söylencelerle kırmış, olmayan coğrafyalarla olmayan canavarlar yaratmışlardır, sonrası kıyamet. İş bir noktada kendinden ne kadar öteye gidebileceğine çıkıyor sanırım, başka türlü nasıl düşlenir? Kendinden uzağa düşme çabası, düşülebildiğince. Gaulis'e bakıyorum; kendi kültürünün çok uzağında, kendi insanlığına çok yakın. Kızılhaç'a katılınca Bangladeş, Kıbrıs ve bir zaman sonra acılarını sağaltmaya çalışırken öleceği Lübnan evi oluyor, bir süreliğine. Başa dönüyorum, buralar birbirinden nasıl ayrılacak? Büyük bir dış etken olmadığınca ayrılamayacak, Zikzak Sokak gibi. Savaş çıkınca, ancak o zaman.
Limasol'un küçücük bir sokağı, dil savaşı çıkmasın diye iki dilde de aynı anlama gelen sözcüklerle adlandırılan bir dünya. "Dünyayı bir incirin içinde ya da ayın gölgesinde aramasını bilmeyen, onu hiçbir zaman bulamaz." (s. 8) Kaplumbağa adımlarıyla göreceğiz önce, yoldan geçen ve geçerken bir kamyonun kaza yapmasına yol açıp iki kişinin ölümünden sorumlu, Erdoğan'ın yerden alıp üzerine "Z" yazdığı. Bu tospik ara ara ortaya çıkacak, her şey hızlanırken o aynı hızla yürüyecek, köşelerden çıkacak. O da şaşırıyordur belki hep aynı yere çıkan sokaklara.

Andreas'ın ağzından dinleyeceğiz, babayla adaş bir çocuk. Baba bir Türk kadınla evlenir ki 1950'lerde cesaret isteyen bir iştir, aileyi karşıya almak bile gerekebilir. Çocuk doğar, anne yedi yıl sonra ölür, baba kadınlara aşıktır ve maceralara sürüklenir. Zikzak Sokak'a çıkan yol bir kaderdir, iki mahallenin birleştiği noktadır ve bir yanında Yunanlar, diğer yanında Türkler oturur. Pension Hellas buradadır, kadınların aşklarını makul bir ücret karşılığı sundukları rüya otel. Eskidir ama büyülüdür, yeterli. Kadınları Andreas'ın hayatını biçimlendirirler, cinsel olarak değil de sosyal anlamda. Bir de oraların kadınlarıdır bunlar; sıcak, içten ve bırakılmış. Sonsuz bir sevgiyle dolular. Andreas bu sevgilerin ortasında, geçen zamanı işitiyor.

Adlandırılmamış bölümlerde sokağın, mahallenin, denizin, tepelerin, köylerin ve insanların hikâyeleri var. Berber Kyrios Kostas'ın kafasına göre çizdirdiği şekillerden baktığı fallar tarihi belirler. Resimlerden okunanlar günceli de biçimler; fırtına yorumlandığı zaman fırtına doğar, gökten yağan balıklardan ziyafet çekilir ve hortumlar adayı vurur, şekiller yorumlandıkları ölçüde gerçektir, gerçeği arar.

Andreas okumaz, para kazanmayı öğrenir. Dilsiz'le takılırken eski eşyaları gömüp daha eski bir halde çıkararak sattıklarında zengin olmanın pek de zor olmadığını anlar. Bitkiler toplarlar, Fransız parfümlerini okuturlar, çeşitli işlerden para kazanırlar. Andreas mevzuyu sever, güzel geçen günlerin sonunda sinemaya gider ve zamanın meşhur artistlerini izler. Gaulis eğlenceli adamdır, komik detaylarla anlatıyı zenginleştirir. Bir gün film makinesi devrilir, artistin ağzı karşı evin penceresine yansır ve camdan bağıra çağıra makineyi düzeltmelerini, civarda uyumaya çalışan insanlar olduğunu haykıran kadına bağırırlar: "Çabuk aşağı atla, seni yutacak!" Ansızın sihir. Başka nasıl anlatılır?

Halk Ozanı'nı da birazcık anlatıp bitireceğim. Bu ozan Türk tarafında çalıp söylemez. Yunanlar zamanı öldürürse Türkler eskitir, böyle düşünür ve öldürülecek zamanın dışındaki hiçbir şeyle ilgilenmez. Türklerin dilini bilmediği, yüreği sömürgeleşmediği için o taraflara gidişinin tek sebebi piyango bileti satmaktır. Andreas'ın babası bir mevzudan hapse girdiğinde tellere vurur, hapishaneyi bayram yerine çevirir ve ziyaretçilerin dışarı atılmasına sebep olur. Bir sürü olay, Halk Ozanı gibi pek çok karakter var ve her birinin birbiriyle etkileşimi başka bir olağanüstülüğü doğuruyor, her karakterin farklı farklı yüzlerini görüyoruz. Rengarenk ama birbiriyle uyumlu ipliklerin örülmesi duygusu.

Savaş günleri ışığın söndüğü günler, sokağın dağıldığı. Kırığına dokunmayacağım, yakından tanınan arkadaşların kavga etmesinin uyandırdığı duyguya benziyor. Bizim sesimiz ama düşük, karşı kıyıdaki kardeşlerin sesleriyle karışık. Okuyun.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tortu
Ablam, Arif Hikmet Bey, Konak, Zekiye, Tortu adlı beş öyküden oluşuyor, beşi de Halim'in anlatıcılığıyla kuruluyor. YKY'nin bastığı toplu öykülerden çekip anlatıyorum, alıntıda sayfa sayısı o yüzden uçuk.

Anadolu'nun kasabalarından biri, geniş aile, Halim evin küçüğü, on altı yaşında. Ablası yirmi. Diğer ağabeyleri, halayı bilmiyorum. Anne öleli çok olmuş, babadan haber yok. Babadan niye haber yok, bilmiyorum. Utanılacak bir şey yaptığı için olabilir belki. Ablanın evden kurtulmak için çocuklu bir adama kaçmasına benzer bir şeydir. Halim, büyüdüğü için ablasıyla birlikte saatler boyunca aynı odada kalmamalıymış, hala böyle diyor. Anlatılmayan pek çok kısıt vardır, abla çeyizini hazırlarken bütün bunları düşünmüştür, Halim'le kedilerin doğurduğundan arkadaşların maceralarına kadar her şeyi konuşabiliyordu ama evlilik çağına geldiği için, ailesi en olmayacak kişileri karşısına koca adayı diye çıkardığı için kaçmayı düşünmüştür. Zengin ve yaşlı adamlar onu ürkütmüştür, istediği gibi yaşayamayacağını düşünmüştür ve haberi gelene kadar ortadan kaybolmuştur. Anlaşılır bir şey, anlaşılmaktan öte, yaşanması doğal, şahit olunabilir. Baran bir Anadolu dramı çiziyor; sosyoekonomik tablo. Baskıcı ve ataerkil aile, kaçış, Arif Hikmet Bey'in kurduğu kapitalist sistem, sistemi yıkmaya çalışan insanlar ve yaşadıkları facialar, Baran'ın incelikli anlatısında daha acı bir hale geliyor.
Ablam: Büyümüşler, büyüdükleri zaman çocukluğun sihirli dünyası kaybolmuş. "Birden hüzünlü insanlar oluvermiştik; ailemizin ve kasabamızın öteki insanlarına benzemiştik kısacası." (s. 358) Boyacı Rıfkı istemiş, abla varmamış. İnce, uzun, güzel bir kız. Hayattan başka beklentileri var, beklemeye müsaade etmeyeceklerini anladığı zaman, evdeki gerginlik ayyuka çıktığında, ablayla kardeşin arasına giren sessizlikler uzayınca ve yağmurlar altında yok oluncaya dek ıslanmak istediğinde Nuri'ye kaçıyor. Nuri çok has, nazik ve düşünceli bir insandır, zamanında ağaçlara dadanan bir mahlukun kökünü kurutması için eve çağrıldığı zaman ablayı beğenmiş, tam zamanında da ona mektup yazarak zaten bir çıkış kapısı arayan kıza ışığı göstermiştir. Tabii kıyamet kopar, yer yerinden oynar ama nihayetinde kızı rahat bırakırlar, bir tek Halim'e ablasını görmesi gerektiğini söylerler, merak da ederler kızı azıcık. Halim gider, ablasını ve Nuri'nin çocuklarıyla cebelleşmesini görür. Her şeye rağmen mutludur kız, Nuri'nin sunduğu/sunabileceği yaşamı istediği ortadadır. Tertemiz bir ev, düzen, yeni alınacak eşyalar, badanalı duvarlar, mis gibi bir bahçe ve sevgi, şefkat de.

Nuri'nin yamaları vardır, mesela uzun süredir ortada olmayan karısını boşamaya yanaşmaz. Naif bir insan olduğu için çocuklarına sert çıkmaz, bu yüzden şımarık çocukları için abladan özür diler. Geriye kalanı iyi. Birlikte bir yaşam kurmak için elinden geleni yapar. Sanırım önemli olan bu, yani benim gördüğüme göre öyle olmuyor ama olması gereken budur; elinden geleni yapmak. Nuri, Halim'den de özür diler, sonuçta ailede en yakın olduğu insanı pek de hoş olmayan bir şekilde kaçmaya özendirmiştir ama sevdadandır, başka bir yolun aklına gelmediğini söyler.

Diğer dört öykü, Halim'in büyümesi ve çarklardan birine dönüşmek üzereyken kurtulması etrafında döner. Bu öykünün gruptan biraz ayrık olsa da Anadolu'nun bir yansıması olarak sonradan yaşanacaklara arka plan vazifesi gördüğü söylenebilir. Bir de Halim'in ablası ve eniştesiyle birlikte yaşama isteği üzerinden onun da aileyle bağları koparmaya niyetli olduğunu düşünebiliriz, Arif Hikmet Bey ve imparatorluğuna gidişini bu temele oturtabiliriz.

Arif Hikmet Bey: Kasabanın unutulmuşluğuyla başlar. Filmlerde trenler geçmese bilinmeyecek olanlardan, Maşukiye mesela. Bu kasaba ünsüz. Yaşamın olağan bir biçimde, yıllardır yerinden kıpırdamamış bir taş gibi sürdüğü.

Arif Hikmet Bey olmasa daha da bir şey olmazdı buradan, olmuş. Bey, zamanında kasabayı terk edip işini tutmuş, siyasi bağlantılarını kurmuş, fabrikalarında memleketlilerini çalıştırıyor.

Kasaba zenginleşti, tüketim ürünlerinin çeşidi arttı ama halı tezgahları sustu, boyahaneler kapandı. Kapitalizm eleştirilerinden biri. Bey'in çağırdığı adamlar iyi bir gelecek uğruna evlerini barklarını bırakıp göç ediyorlar, işçi olarak çalışıyorlar ve bir süre sonra ailelerini de yanlarına getirtiyorlar. Kasaba kalkınıyor gibi gözüküyor ama bu göç yüzünden yaşam enerjisini kaybediyor, Bey parasına para katarken yaşam kaynağını kurutuyor. Umrunda değil. Eşiyle paylaştığı derin bir dünyası yok, oğulları, damatları, gelinleri ve kızlarıyla büyük bir ailenin yalnız adamı. Ahlaklı; Halim'i ablasına yazdığı mektuplardan ötürü uyarıyor. Ahlakına bir, kendisine iki, neyse, gurbet duygusu yok çünkü herkes memleketli, bir daha geri dönen de olmuyor. Böyle bir posa çıkarma tesisi Ali Hikmet Bey'in dünyası.

Konak: Halim gidiyor, tanıdığı memleketlileriyle konuşmaya çalışıyor ama insanlar robotlaşmış, sıcak ilişkiler kurulamıyor. Yakındaki kentin boğuculuğu da bir diğer can sıkıntısı. Halim'in kentte duyduğu sıkıntı, Bey'in yanında kaldığı sürenin pek uzun olmayacağını sezdiriyor. İlişkiler derinlikli değil ama Bey, işçilerinin konuşmasını istiyor. Kuru çalışma ruhları köreltir, oysa Bey'in uzun ömürlü kölelere ihtiyacı var. Zorla konuşuyorlar, tatsız, derinliksiz. Zorunluluk. Ceza gibi bir şey. Konuşma, dedikodu yapma cezası. Korkunç. İnsanlar kasabadaki gibi bezgin, iki dünya arasında hiçbir fark yok. Burada para kazanıyorlar ama yeterli değil, bu koşullarda bitiveriyor para. Bey, memlekete yollanacak paralarını da maaşlardan kesinti yaparak yolluyor, bir de Halim'i borçlandırarak ona radyo vs. veriyor. Her şey saat gibi çalışıyor, görünürde. Direnenler var.

Zekiye: Hüseyin Abi'nin kızı. Abi, Halim'i pek seviyor ve onu evine davet ediyor sık sık, kaynaşıyorlar. Halim Zekiye'yi seviyor ama fikirlerine pek anlam veremiyor. Zekiye, Bey'in kurduğu düzenin dehşetiyle çarpılmış, sistemin yıkılmasını isteyen bir kız, kafası parlak. İşçilerin Bey'i tapınırcasına sevmesi, bilinçsizce tutması delirtiyor onu, Zekiye de kentli asilerden yardım alarak eylemlere girişmek istiyor, doğru zamanı bekliyor. Ailesi de tapıcılardan, kızın fikirlerine değer veren yok. Belki Halim verebilir, Zekiye biraz anlatıyor mevzuyu ama Halim'in düşünmeye ihtiyacı var, büyük şehre gelen Feyzo gibi aydınlanması gerek. Düşündüğünü görüyoruz, aydınlandığını değil. Bey'in ablası hakkında söylediklerine hak veriyor ama ablasına da hak veriyor, işin içinden çıkamıyor. Birazcık Kant lazım kendisine, her şey çözülebilirdi kendisi için.

Bey'in etrafında dönen dedikodular ilginç. "İmam-Hatip Okullarının" çoğalmasından memnun değil, iktidar partisini desteklese de partililerin ne kadar aptal olduklarını bilir, ekonomi ve ahlakın çok önemli olduğunu söyler, seçimlerde hangi partiyi tutuyorsa kasabaya haber salar, herkes o partiye oy verir, her şeyin en iyisini o bilir, neler neler. Rol model olarak herkesin olmak istediği kişidir, özümsenmiştir, bir parçası olmak insanları mutlu eder. Tam bir tirandır aslında. Zekiye'nin karşı çıktığı bu tiranlıktır, tüm tiranlardır aslında.

Halim'e derdini anlatır, Halim anlamaz ama Zekiye'yi sevdiğinden çaktırmaz da. Kırılma noktası Zekiye'nin kentli bir dava arkadaşından hamile kalmasıyla ortaya çıkar. Kız dışlanır, Bey'in emriyle imparatorluktan uzaklaştırılacaktır. Halim sevdiği kıza reva görülene karşı çıkar, Zekiye'yi kendisinin hamile bıraktığını söyler. Öyleydi böyleydi derken ikisi de şutlanır. Halim'in gönlü yüceliği Zekiye'yi de etkiler, bir daha iş bulamayacak olmalarına rağmen -Bey'in eli uzundur- başarabileceklerini düşünürler, birlikte her zorluğun üstesinden gelebileceklerine inanırlar. Bu da bir direniştir; her şeye rağmen birlikte olup güçlükleri aşabilmek.

Tortu: Yıllar sonrası. Bunu anlatmayayım, güzelliği eksilmesin.

Anadolu kasabaları, patronlar, işçiler, kabulleniş, isyan... Baran'ın diğer öykülerindeki anlatım yine var; dünyaya hafif gözlerle bakış. Hafif, anlık, derinlikli. Bir o kadar da farklı; bir konsept etrafında dizilen öyküler Baran'da görülen meseleleri derlemiş. İyi bir metin çıkmış ortaya.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kış Yolculuğu
1984 mahsulü bu öykülerden üç adet mevcuttur, üçü de -biri ölüme olmak üzere- çıkılan yolculukları anlatır. Bir anlamda kaçışlar anlatılır. Dönmemecesine kaçışlar, sadece biri böyle bir özellik taşısa da dönüş ihtimali de kaçışın içindedir, uzaklarda olmasına ve görünmemesine rağmen. En temelinde insanın olduğu kişiye dönmesidir konu, şehirler ve insanlar hiçbir şey değiştirmez. Kişi, olduğu kişidir, bu kaçışsız bir şeydir.

Türkân Hanımın Ölümü: Baran'ın nadiren kullandığı değişik bir anlatım tekniğine sahiptir, Türkân Hanım (bundan sonra Hanım diye geçecek) pek çok kişi tarafından farklı bakış açılarıyla incelenir, parçalanır, birleştirilir. Her bir anlatıcı için -haliyle anlatıcı da durmadan değişir- farklı bir başlık kullanılmıştır, bölümler bir kadını yaratma çabasındaki insanların anlatısından ibarettir. İntihar eden bir kadını, kadını değilse de intiharını yaratanlar. Kendilerini de yaratırlar, Hanım'ın onlarla münasebeti belirir, bir de kendilerinden yola çıkarak yaratırlar Hanım'ı.

Epigrafında Michelangelo'nun bir sözü var, ruhunda biçimlenen her düşüncede bir parça ölüm olduğuna dair. Hanım'da da aynı durum var, epigraf metni çırılçıplak bırakıyor, sevmediğim bir durum. Daha imleyici, çağrıştırıcı, itle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmalıcı olmalı epigraflar. Bence.

Okuru öyküye hazırlayan bir ses/anlatıcı konuşur başta, öykünün adından içeriğine kadar pek çok konuda bilgi verir. Hanım'ı oluşturmanın imkansızlığından bahseder ama yine de öykünün dokusunu oluşturan parçalar vardır, o halde öykü de vardır, öykü varsa okur da vardır, o zaman sıkıntı yok.

Anlatıcı, kişileri tanıtır ve sözü onlara bırakır, bir nevi televizyon programı izler gibi okuruz. Diş Hekimi Oğuz Karan ilk sıradadır. Otuzunu geçmiş olmasına karşın -buraya bir anlam veremedim, otuzdan sonra okunmayacağını mı söyler anlatıcı, bilemiyorum- her gece iki saat kitap okur, Proust ve Rilke sever, bir de hastalarına karşı sonsuz bir saygı duyduğu için Hanım'ın çekiciliğine, kadınlığına kayıtsız kalabilen tek insan olduğu söylenir. Belki de bu yüzden olabildiğince objektif bir anlatı kurar; Hanım'ın dairesini, eşyalarını ve yaşamını tarafsız bir şekilde anlatır. Ölüm getirilmediği müddetçe Hanım'ın evine girilemeyeceğini de kendisinden öğreniriz. Hanım, misafirlerinden ölüm haberi almak ister. Birilerinin ölmesi gerekir, sosyallik bu şekilde sürer. Mesela Safiye Günel, komşu. Kocası ölür, Hanım ölü evine süslü püslü gelir, parmaklarında pırlantalar vardır. Ölünün son anlarına şahit olmamasına rağmen allayıp pullayıp anlatır, sanki oradaymış gibi.

Eski kocalar, çocuklar, sevgililer, öğretmenler, konuşulan herkes geçmişin bir köşesini aydınlatır. Hanım hırslı bir çocuk, hırslı bir kadın. İyileşmeyen bir kalp yarası, uçarı bir yaşam ve intiharına yol açan son bir ilişki. Hanım'ın ölümünden sonra iki arkadaşı bir araya gelir, kadının gizemli bir yaşamı sürdürme çabasını övmesine karşılık emekli general bunun hiçbir anlam ifade etmediğini söyler. Hanım'ın yaşamı karanlıklar içindedir ve karanlığı sevmeyenler için oldukça belirsiz, anlaşılmaz ve yerine göre acıtıcıdır. Birini tanımak için onu yaşamak lazımsa, Hanım daha baştan ölüdür. Baştan.

Temmuz, Ağustos, Eylül: Çayağzı'na gelen bir Volkswagen, içinde otuzlu yaşlarını yarılamış bir adam. Kandıra civarı bir köy. Adam eşyalarını indirir, bir oda bakar, oranın yerlilerinden biri kendi evini kiralar. İyi insanlardır, büyük şehri bilirler ve İstanbul'dan gelen bu adama yakınlık gösterirler, mesafe her şeye rağmen korunur. Kaçtığı bir şeyler olan insanlara karşı korunacağı gibi.

Yeni mekan, adam İstanbul'da olsa rengarenk bir evi yadırgayacağını düşünür ama denizle ormanın arasına sıkışmış bu köyde her şey güzeldir. Orada dünya yepyenidir, zevkler bile değişebilir. Adamımız tiyatroyla uğraşmaktadır ve istediklerini yapamadığı için tiyatroya küsmüştür, Çayağzı'na bu sebeple gelir, her şeyi arkasında bırakıp yepyeni bir hayata başlayabilmek için. Başladığını düşünür. Ev sahibinin dul yengesine aşık olur, ev sahibinden icazet alır ve evlilik hazırlıklarına başlar ama ev sahibi hala temkinlidir, adamın bir gün gidebileceğini düşünür, adama da söyler bunu. Nihayetinde adam hazırlık yaparken gazetede bir haber görür, Shakespeare oynanacaktır. Fırsat, nihayet.

Keskin bir dönüş. Adamımızın dünyasını adım adım keşfederken burada herhangi bir çatışmayla karşılaşmayız, karar çok çabuk verilir ve adam İstanbul'a doğru yola çıkmışken eşyalarının bir an önce postaya verilmesini umar. Daha da keskin bir son, öykü böyle biter. Bu son bölüm daha ayrıntılı olabilirmiş, sadece ev sahibinin belli belirsiz öfkesini görürüz, o kadar. Kadınla adamın hallerini pek bilmeyiz, okura sunulmaz.

Kış Yolculuğu: Baran'ın kurmayı pek sevdiği benzer karakterlerinden biri. Adam doğup büyüdüğü kasabaya yıllar sonra dönme ihtiyacı duyar çünkü eşi ve çocukları memlekete gitmiştir, sevgilisi yanında değildir, siyasi meselelerden ötürü bitiremediği okulu ve parmaklıklar ardında geçen yılları ağrımaktadır. Gider. Bulamaz.

Baran'ın ilk dönem öyküleri daha sınırlı mekanlarda geçer; ev, oda, sokak ve benzeri mikro dünyalar. Buradaysa ikinci ve daha uzun süren döneminin tam bir örneği bulunmakta. Kentten kaçış, daha küçük bir mekanda aranan mutluluk ve karşılaşılan umutsuzluk. Baran'ı okumak için ideal bir başlangıç.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arjantin Tangoları
Baran'ın son dönem öyküleri düş ve ölüm ağırlıklı. Düş, bir imgeciğe tutunarak kabuktan çıkabilmek. Ölüm, yaşamaya dair bütün imgelerin yitirilişi. Yenilgiler çok açık, her şeyin uyku/düş etrafında toplanması yolculuğu çağrıştırıyor, sanki bir yaşamın her bir boyutu veda için tek bir düzleme indirgenmiş gibi. Baran'ın vedası mı bu öyküler, bilmem. Veda değilse de vedaya yakın bir burukluk var.
Krizantemler: Yabancı bir ülke, sığınılan otel odası. Bilinmeyen dilin verdiği korku, otelin bulunduğu arka sokaktan ana caddeye çıkılınca geçer, mekan bir sahneye dönüşür ve onca varlık bir oyunun parçaları haline gelir. Baran'ın ilk sahne izleği değil, önceki öykülerinde de var. Gerçeklik burada kırılır, yabancı bir dilin anlaşılmazlığında da kırılmıştı, iki oldu. Üçüncü kırılma adsız karakter dükkanları gezerken, odağı renklendiren detayları incelerken karşısına çıkar, fraklı bir adam. Karakterin cinsiyetini öğreniriz, sonradan eklenen bir taş. Otele gelirler, adamın elinde kızın çok sevdiği krizantemler vardır, adam çiçekleri vazoya koyar ve kapıyı kilitler. Dışarı nasıl çıkacağını soran kıza odanın köşesindeki karanlığı gösterir. Kız soyunup yatağa girmiştir, her şeyi anlar ve ölmek istemediğini haykırır.
Nedir, cinselliğin ölüme ilişmesi? Yabancı bir ülkedeki yabancının metafor ölümü? Fantastik bir son, Azrail'le karşılaşma? Baran'ın anlatısı açık kapılar bırakıyor artık, kesinlikten uzaklar. Belli durumlarda belli insanların yaşamları söz konusu değil artık, belirsizlik ağır bastığından.
Mor Hikâye: Hastane odasından kaçan kadın, hastaneden de kaçan kadın, otobüs, şoför. Konuşurlar. Matruşkalardan bahseder kadın, hangisinin kendisi olduğunu bilmediğini söyler. Her birini farklı bir mora boyar. Hepsi kendisi, bilir ve söyler. Morların hepsi kendisidir. Son bebeği açmaz, içinden başka bir bebek çıkmayacağını bildiği için yok olmaktan korkar. Şoför duraklarda durmaz, hiçbir yerde durmaz, son bebeğin kendisi olduğunu söyler. Bir erkek. Kadının ve erkeğin tozlu özlemi; birbirleri gibi hissedebilmek.
Geçmişe dönüş. Mor bir giysi isteyen, şarabına mor üzümler isteyen kadın, kocasının yetersizliğini derinden yaşar. Yetersizlik, sırf mor bir elbise alınamadığı için. Arzularımız gerçekleşmediği için ötekini suçlamayı makul bulamıyorum, gerçekten çaba gösterilmiyorsa, belki. Belki o da. Beklentiler, beklentilerin karşılanma ihtimalleri, yorucu bir çatışma. Kıyıya gitmek isteyen kadına şoför de yardımcı olamıyor ve kadın çatışmadan kurtulmak için kendi kıyısını buluyor, balkon parmaklıklarından önce bir ayağını, sonra diğerini sallandırıyor. Terlikleri çıkarıyor, bu çok derin bir ayrıntı. Kaldırımın altında kumsal var, intihar edenler için de.
"Bir an önce unutun beni. Tek istediğim, bir zamanlar yaşamış olduğumu unutmak. Eğer dostumsanız, yardım edin, bir zamanlar yaşamış olduğumu unutturun bana." (s. 573)
Mektup Yazmak: Bir diğer kırık. Aşık olunan, sevilen erkekle bir yaşamı kurma çabası. Lokantada bahşiş verirken gösterilen kabalık, yemeklerin yarım bırakılması, hayatın önünde el ele verilen bir mücadelenin içindeki burukluklar.
Kadının inceliğini ve incelikten doğan yanlış görüşü anlıyorum, her şey nasıl görmek istenirse öyle. Diyaloglar yanıltmıyor, adamın kabalığı kolaylıkla seçilebilir ama aşık bir kadın bunları görmez, sadece biriktirir, yığar ve kapıyı kapatır. Aşkın bitmesine yakınken kapı aralanır, sonra tamamen açılır. Son. Baran'ın bir öyküsünde aşık olunan adamla evlenilmemesi gerektiği yazıyordu. Acının muazzam boyutu baskın çıkmaya başladığında aşkı parçalar, yok eder. Aşk dayanıksızdır, sürmez. Böyle bir ilişkide hiç sürmez. Yoksunluk kalır. Sevgi de yiter, yoksunluğa bir ek.
Ağ: Taşrada genç bir İngilizce öğretmeni. Evlerine taşındığı yaşlı çiftin dayatmak istedikleri yaşamı üzerinden çıkarma çabası, virane meskenler, kendi ölülüğünde bir taşra kasabası. Kendi evinden kaçan genç kadın, başka bir hapishaneye girdiğini düşünüp aslında kaçışın mümkün olmadığını anlar. Gerçeküstü bir kaçıştır onun aradığı, kasabaya gelirken rastladığı Motorcu Refik'in yardımıyla oradan kurtulur. Semerkant'ın orta yerinde, denizin en olmayacağı yerde, düşlerden gelen bir kurtuluş. Yağmur başlar, öykü biter, yağmurun çağrışımlarıyla denizin her zaman orada olduğunu anlarız. Deniz, kadının olduğu yerde. Motorcu Refik gibi, diğer her şeyle birlikte.
On öykü daha var, sanırım Arjantin Tangoları Baran'ın en otobiyografik öyküsü. Sanırım. Ailesi, sevgisi, çocukları, her şeyi sözcüklerin arasındaki boşluklara gömülmüş.
Baran'ın en kendi öyküleri. Ve bence en iyi öyküleri.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yıldızlar ve Sen
Mario Benedetti'nin şiirlerinden bir derlemeyi ve bir romanını basmış Ayrıntı, yakın zamanda basılan başka bir şey yok. 1988'de Alan Yayıncılık'ın bastığı öyküler var elimde, Zerrin Günyol çevirisi. Alan'ın Belge'yle doğrudan bağı var, fişinin çekilmesinde dönemin siyasi atmosferinin etkisi tartışılmaz. Edebiyat ve Devrim de Benedetti'nindi, evin bir yerlerine gömülü durumda. Bulup onu da okumam gerek. Neyse, Benedetti Uruguaylı, devrimci hareketlerin destekçisi olduğu için Latin Amerikalı çoğu aydının kaderi olan sürgünlüğü yaşamış, 1973'teki askeri darbeden sonra paramparça olan orta sınıf kökenli aydınlardan. Tanıtım yazısında ülkesine geri döndüğünden bahsediliyor, 2009'daki ölümüne kadar yirmi küsur yıl ülkesinde yaşayabilmiş demek. İngilizceye pek çevrilmemiş, bu yüzden pek tanınmıyor ama İspanyol dünyasında Latin Amerikanın çıkardığı en büyük yazarlardan biri olarak görülüyor. Şiirlerinin, senaryo çalışmalarının, romanlarının, öykülerinin ve incelemelerinin toplamı seksen kitap ediyor. Çalışkan ve devrimci bir yazar; militanlaşan ve üstün ahlakı empoze eden edebiyatı beğenmediğini söylüyor, aydınların insandan uzak edebi çalışmalarını da beğenmediğini söylüyor, beğendiği şey "militanca yaşamak", varoluşun acısını ve sihrini olabildiğince yansıtmak, bunu baskıcı bir rejim ortamında sunmak. Benedetti'nin kendi sesini yaratmış olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim; öyküleri Saki'nin ironik dünyasından Hemingway'in apaçıklığına, açıklığın altında yatan derin gizeme kadar pek çok unsuru barındırıyor, anlatım tekniği olarak çeşitlilik içermese de yenilikçi bir ses var öykülerde.
Birkaç öyküyü biraz anlatacağım.

Yıldızlar ve Sen, bir kentin ve insanlarının darbeyle birlikte değişimini olabildiğince gerçekçi bir şekilde yansıtıp büyülü bir şekilde biten bir öykü. Oliva adlı komiserimiz bir ilkokul öğretmeniyle bir terzinin oğlu. Kendisine pek iş düşmüyor, çünkü kentte suç işlenmiyor pek. En son işlenen suç bir cinayet; kanser yüzünden acı çeken bir kadın, kocası tarafından öldürülüyor. Bunun dışında vukuat yok. Komiser arkadaşlarıyla takılıyor, eğleniyor, yüzler gülüyor, her şey son derece uygar, insancıl. Komiserin arkadaşlarından Arroyo'nun gazetede yazdığı yıldız falları mutluluk dolu bir geleceği müjdeliyor, ütopik bir atmosfer. Darbeyle birlikte distopyaya dönüşüyor. "Bugün Uruguay'da sadece belli kişiler, siyasi gruplar ve sendikalar değildir yasa dışı olan. Mahalleler, köyler ve kentler bile vardır yasa dışı kabul edilen." (s. 8) Oliva hızla değişir, protestocu öğrencileri hapse attırır, insanlara işkence yapar, yıldız falları hızla karamsarlaşır. İnsanlık dışı onca muameleden sonra sıra Arroyo'ya, eski dosta gelir. Oliva, dostunun mekanına gelir ve fallarda öleceği söylenen kişinin yaşayacağını yazmasını ister. Arroyo'ya göre yıldızlar yalan söylemez, silahını çıkarıp ateşler.

Şakacı, baskı altındaki bir toplumun hızla paranoyaklaşması ve paranoya edinen insanın takip edilmediğini sanması üzerine bir öykü. İki arkadaştan biri, telefon görüşmeleri esnasında duyduğu tıkırtılardan ve öksürükten dinlendiğini anlar ama herhangi bir tehdit unsuru oluşturmadığı için dinleyenlerle dalga geçmek amacıyla gizli toplantılardan, eylem planlarından bahseder. Bir gün kendisini içeri alırlar, fena döverler. Salındığı zaman direkt hastaneye yatırılır, ziyaretine gelen arkadaşlarından birinin telefonda duyduğu öksürüğünü ayrımsar. Aslında şakayla başlayan bir mesele gerçek olur, insanlar en yakınlarına bile güvenememeye başlar. Kutuplaşmış toplum. Korkunç.

Çirkinlerin Gecesi okuduğum en etkileyici, derin öykülerden biri oldu. Sırf bu öykü için kitabı bulmalısınız. Basit bir şey; elmacık kemiği çökük bir kadınla çenesi yanık bir adam birbirlerini bulurlar, diğer insanların garip bakışlarından kurtulup karanlık bir odaya çekilirler ve güzel buldukları insanlar gibi sevişip sadece ikisinin anlayabileceği şekilde birbirlerinin yaralarını severler. Fiziksel yara bir metafor olarak okunabilir, insanlar yaralarından sevilebilirler, yara belli bir inceliği gösterir. Sadece bu; gösterir. Yarayı severiz ama ona dokunamayız, öyküde olduğu gibi. Dokunabileceğimizi, geçireceğimizi sanabiliriz. Böyle bir şey çoğunlukla gerçekleşmez. Başka bir zamana, başka insanlara aittir o. Başka insanların arasına katılırız, geride kalırız ve her şey devam eder. Yaranın eşini taşıyan, en azından yarayı tanıyan, anlayan biriyle denk düşebiliriz. Düşebilirsek.

Bayan Bellek Kaybı da çok iyi. Genç kadın gözlerini açar ve hiçbir şey hatırlamadığını fark eder. Bir meydanda oturmaktadır, saat 4.15'tir, hepsi bu. Geçmişine dair hiçbir şey yoktur, oraya nasıl geldiğini bile bilmez. Felix Roldan nam bir adam ona yardımcı olacağını söyleyerek evine götürür, kadına sarkar. Kadın oradan zar zor kaçar ve yaşadığı şeyin utancından kurtulmak için her şeyi unutmak ister. Unutur, gözlerini açar ve hiçbir şey hatırlamadığını fark eder. Saat 7.25'tir. Felix Roldan nam bir adam ona yardımcı olacağını söyler. Utanç döngüsü. İnsanlıktan utanır kadın, öyküyü okuyan her okurun hissedeceği şekilde.

Hayalet de iki numaram. Ölen bir sevgilisinin hayaletini her gün gören bir kadın, bu durumu sevgilisinin en yakın arkadaşı dahil olmak üzere birkaç kişiye anlatır. Kimi anlayışla karşılar, kimi dalga geçmeye yeltenir, sevgilisinin arkadaşıysa yaşamın doğal akışında bir şeye şahit olunmuş gibi düşünür ve kadınla yakınlığını ilerletir. Duyguları değiştikçe, adamla kadın yakınlaştıkça hayalet yavaş yavaş silinir, en sonunda görülmez olur. Bu da bir metafor olsa, desek ki bir yokluğu, birinin yoksunluğunu bir başkasıyla kaparız. Açık kalan kısımlar olur ama kapanmasına asıl ihtiyaç duyduğumuz bölüm bir daha göremeyeceğimiz biçimde ortadan kaybolur. Böyle; yaşantılarımıza bakalım. Bir acının üzeri bir mutlulukla örtülür, bir insanın yokluğu bir başkasıyla dolar. Dolmaz. Doldurulur, olduğunca. İnsanlar beliriyorlar, yaşamımıza giriyorlar ve kayboluyorlar. Birinin yerini bir başkası alıyor, böylece ölüm haricinde mutlak hiçle karşılaşmamış oluyoruz, bir ölçüde kendimizi de kandırarak. Hayaletleri seviyoruz ama bu dünyaya ait değiller, yok olmalılar. Geçmişin kalıntıları bir bir ortadan kalkmalı, geriye hiçbir şey kalmayana kadar.

Diğer öyküler de şahane, denk gelindiği yerde alınmalı bu kitap. Şimdiden elinize sağlık, çünkü ıskalamadınız.

Hiçbir şey kalmayana kadar, gökyüzü hariç.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Azgelişmiş Bir Adam
Küba'ya konuşlandırılmış füzeler ABD'yi cehenneme çevirecekti ama olmadı. SSCB'yle Küba'nın yakınlaştığı uzun süredir biliniyordu ve ABD'nin istihbarat kanalları füzelerden haberdar olur olmaz JFK devreye girdi, Kruşçev'le anlaştı ve nükleer savaşın kıyısından dönülmesini sağladı. Tabii ABD'nin Türkiye'ye yerleştirdiği Jüpiter nam füzeler olmasaydı yaşananların çoğu muhtemelen yaşanmayacaktı ama oldu bir kere, kıyametin eşiğinden döndük. Öncesinde ABD ambargosu vardı, Batista'nın devrilmesinden sonra Castro başa geçmişti ve dış kaynaklı bütün yatırımları kamulaştırmıştı, ABD Castro'yu milyon kez öldürmeye çalıştıysa da başarılı olamadı ve yıllar sürecek ambargo başladı. Sonrasında füze krizi derken Küba yalıtılmış bir ülkeye döndü. İç kaynakların da kamulaştırılması burjuvaziye balyoz darbesi gibi geldi, herkes aynı sınıfta toplanmış oldu. Yurt dışına çıkmak isteyenler için hak verildiğini Felaketzedeler Evi'nden biliyoruz; Guillermo Rosales Kübalıların ABD'de, özellikle Miami'de çektikleri sıkıntıları anlatmıştı. Desnoes, Küba'da kalanların yaşadıklarını anlatıyor, kökü kazınan burjuvazinin tam kalbinden.
Küba'yla iletişim sınırlı, Miami'den her saat başı yapılan beşer dakikalık yayınlarla dış dünyada neler olduğunu öğrenebiliyor Kübalılar, izin verildiği ölçüde. Böyle bir ortamda Küba'ya giden Jack Gelber, bir ay içinde öğrenebileceğinden çok daha fazlasını öğrenmek ister ve Kübalıların yazdıklarına odaklanır. Desnoes'in metnini de bu arayış sırasında bulur, ABD'ye getirir. Söylediğine göre bu metin, ABD'de yayınlanan ilk Küba romanı. Öncesinde hiçbir etkileşim yok. Şöyle bir şey var çünkü: "ABD'nin Küba karşısındaki resmî tutumu, Arapların İsrail karşısındaki tutumuna benziyor: Böyle bir ülke yoktur." (s. 6) Korkunç. Devrimden sonra yazılan bu roman için "önemli bir ilk roman" diyor Gelber ve Desnoes'in hapse atılmadığını söylüyor. Hurdalardan yapılmış ve Castro'ya benzetilmiş bir heykel görmüş, ağzının olması gereken yere kaynana zırıltısı konmuş. "Devrimin ve devrimin sürekliliğinin en büyük desteği olan sanatçılar, onun kimi yanlarını eleştirebilmektedirler." (s. 7) Hoş. Epigrafa baktığımız zaman Desnoes'in kendi yorumunu görebiliriz. Montaigne'den bir alıntı; doğallığı sürdüren ve gelişimlerinde insan aklı payı az olan ulusları barbar olarak görmek. Estrado'dan bir başka alıntı; Latin Amerika'nın okumuş, zengin kişileri İngiliz düklerini andırırken halk hamallara benzermiş. Uçurum büyük, bu uçurum devrimlerle bir anda ortadan kaldırıldığı zaman cümbüşü seyreylemek için bu metnin okunması gerek. Yüzyıllar boyunca süren sınıfsal ayrımın ortadan ansızın kalkması, gündelik yaşamın gerçekliğini paramparça ediyor, bu parçalanmayı izliyoruz.

1973'te Sander basmış önce, Seçkin Selvi çevirisi. Bende Dost'tan çıkan 1987 baskısı var, Seçkin Cılızoğlu çevirisi. Aslında yine Seçkin Selvi. O sıralarda Tanju Cılızoğlu'yla evli olduğu için soyadı öyle. Sonradan tekrar basılmamış ama basılması lazım.

Şöyle bir şeye rastladım: "Uygarlık bu demek olsa gerek: Her şeyi birbirine bağlamasını bilmek, hiçbir şeyi unutmamak." (s. 26) Devrimden sonra unutulacak, ıskartaya çıkacak çok şey olduğu için anlatıcının yaşamını tümden değiştirmesi gerekiyor, bu yüzden kendisini "azgelişmiş" olarak görmesi anlamlı. Kaygıları farklı olsa da benim de -naçizane- bir cümlem vardı, medeniyetimizin kronolojik düzenden seyreden hikâyelerden oluştuğuna, bu durumda barbar olduğuma dair. Bağ bir kez koptuktan sonra şeyleri bir arada tutabilmek neredeyse imkansız hale geliyor. İlk olarak ailesi dağılıyor anlatıcının, eşi Laura'dan ayrılıyor. Laura düz bir kadın, dümdüz. Anlatıcının mobilya dükkanı varken mutlulardı; her yıl Avrupa'ya ve ABD'ye gidiyorlardı, istediklerini alıyorlardı, yaşamları müthişti ama kamulaştırma sonucunda anlatıcının elinde bir şey kalmadı, bağlanan sabit gelir de yaşam standardını korumasına yetmedi, yazmaktan başka yapabileceği pek bir şey yok. İkilemde kaldı; yazmak da kısıldığı kapandan kurtarmadı onu. Özgür yalnızlığında kendisini pek acınacak gibi görüp yazmak istemezken bir süre sonra mevzu tamamen yazmaya dönüyor. "Yapabileceğimiz tek şey, yaşadığımız yaşamı ya da aslında sürdürdüğümüz yalanı kağıda dökmek." (s. 12) Toplum değişme çabasında, en yakın arkadaşlar yazdıklarıyla köşeleri tutma telaşında, insanlar anlatıcının acısını anlayamayacak kadar dumura uğramış durumdalar. Yazdıklarına tarih atmanın pek bir anlam ifade etmediğini söylüyor anlatıcı, bu karmaşanın içinde bütün günler birbirine benziyor. Boğucu, tekdüze. Nesnelere odaklanıyor anlatıcı, nesnelerin gerçekliğine güveniyor. Laura'nın geride bıraktığı eşyalar tarihin var olduğunun önemli bir kanıtı ama günler geçtikçe onların da bir nevi kamulaştığına şahit oluyoruz, anlatıcı birlikte olduğu bir kadına hediye ediyor elbiseleri, eşyaları yavaş yavaş dağıtmaya başlıyor, böylece bir şeyler hissedebildiğini düşünüyor. Kendisi ne kadar incelikli olsa da etrafındakiler pek öyle değil. "Duygularımız bile azgelişmiş: Burada sevinç de, acı da ilkel ve kabadır." (s. 20) Toplumla kurulan en yakın temas, aslında devrimin yıkıcı olduğu kadar yapıcı yönleri de var, birkaç tane. Biri, sermayeyi elinde tutan hödüklerin de "anasını bellemesi". İşin kişisel boyutu. Anlatıcı, tanıdığı öküzlerin çektikleri acıya bakıp keyifleniyor, kendi acısını unutarak. "Sınıfımın olanca bayağılığı mideme tıkılmış gibi bir duyguya kapılırım." (s. 27) İçindeki boşluktan kaçmak da istemiyor zaten, yıkıntıyı sürdürmek ve yeni bir şey oluşturana kadar ne olacağına bakmak istiyor. Değişimin kaydını tutması bu sebepten doğan bir itkinin sonucu.

Kişisel ve toplumsal sorgulamanın yanında tarih boyunca ulusların yapıp ettikleri de bir noktada işe dahil oluyor, olmak zorunda olduğu için. Amerikalıların Ruslar gibi olduğu bir zamanı düşünüyor anlatıcı, kendi zamanından yüz yıl öncesini. Avrupalılar Amerikalıları aşağılar bir zaman, ABD yabanların yaşadığı bir ülke. Henry James'in Daisy Miller'ında incelenen mesele. Anlatıcı, ABD'nin kendi kültürünü dayatacak hale gelmesine üstü kapalı bir hayranlık duyuyor. Hemingway'in evinin olduğu bölümlerde bunu derinden derine hissederiz. Hemingway Kübalılara böcek gözüyle bakmıştır, Küba'nın cennetliği sadece doğasından kaynaklanır, insanından değil. İçi saman dolu hayvanlar, Hemingway'in o sıralarda yaşayan ve rehberlik yapan uşağının söyledikleri, eve dair her şey anlatıcıya bir paryadan fazlası olmadığını hissettirir. Tipik bir sömürge anlayışı Küba'nın belasıdır, bundan kurtulma yollarından biri devrimse ve devrimden sonraki hamlelerse bunların yan etkilerine katlanılabilir. Katlanılabilir mi? Anlatıcı da bir zaman sömürgeci mantığıyla yaşadığı için zor. Birlikte olduğu bir iki kadına bakışı, kadınların yoksulluklarının alttan alta itici bir etki yarattığının sezilmesi anlatıcının iki uç arasında gidip geldiğini gösteriyor. Devrim iyidir ve kötüdür, her şeyin ortasıdır. Bernhard'ın dediklerini hatırlıyorum; sırtlarına geçirecek giysileri olmayan insanların devrimden korkacakları bir şey yoktur, devrim sadece yükünü tutmuş insanların kabusudur. Eh, bir kabusu yaşıyor anlatıcı. Dilini bile kaybediyor ki her şeyini kaybettiği anlamına gelir bu; devrim kendi terminolojisini getiriyor ve sokağın dili birçok yeni terimle doluyor, anlatıcı için yabancılaşmadan başka bir sonuç ortaya çıkarmayan bu durumun içinde yaşamaya çalışmak işkence haline geliyor. "Kafam bir tuzak. Kapana kısıldım." (s. 100)

Adalet, besin kaynakları, sosyal ilişkiler, cinsel ilişkiler, yaşamaya dair hemen her şeyin biçim değiştirdiği bir zamanda kimliğini kollamaya çalışan bir adamın anlatısı. Hoş.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nişan
Nossack'ın Türkçeye çevrilen tek metni. Zeyyat Selimoğlu çevirmiş. Yankı'nın 44 seri numaralı kitabı. Arka kapağa yazılanlardan alıyorum: Öğrenci, fabrika işçisi, gezgin, memur. 1933'ten 1945'e kadar kitapları Almanya'da yasaklı. 1943'te Hamburg'daki evi bombalandığında bütün müsvetteleri ve anı defterleri yok olmuş. Jean Paul Sartre, "Fransa için 'keşfedilmiş' Alman yazar" olduğunu söylemiş. 1957'de Alman Sanayi Birliği'nin kültür ödülünü, 1961'de pek çok ünlü yazarın kazandığı Georg Büchner Ödülü'nü, 1963'te Wilhelm Reabe Ödülü'nü kazanmış. Pek çok metninden sadece birinin Türkçeye çevrilmiş olması eksiklik. Öykülerinde insanın doğayla mücadelesi ve savaşın getirdiği çarpık gerçeklikte var olma uğraşı, doğaya yabancılaşmış olmanın ve savaşın çarpıklaştırıcı yaşam algısıyla yaşamaya çalışmanın getirdiği bulanık, belirsiz bir düzlemde ele alınıyor. Zamanının yeni bir sesi Nossack, günümüzde de yeniliğini koruyor. Değerlendirilmeli bence. Daha çok eseri çevrilmeli Türkçeye. Evet.
Üç öykü, ilki Nişan. Yola koyulmanın yedinci haftasında, uzaklarda anıta benzer bir şey görüyorlar, kar ovasının ortasında. Nişanı anıt olarak da düşünebiliriz, bir şey var orada ve öylece duruyor, heykele benziyor, bir dikit de olabilir, bembeyaz bir ıssızlıkta bir şey. Yolculuğu bildik, belki bir keşif gezisi, yedi haftadır yürüyen topluluk belki bilimsel bir keşif grubu, denedikleri şeyi daha önceden deneyenlerin bir daha geri dönmediklerini öğrenmişler, istikamet bilinmeyen. Niyetlerini bilmiyoruz ama önemli olan nişan. Bir saat boyunca yürüyüp şeyin yanına geliyorlar, donmuş bir adam buluyorlar. Adam ayakta duruyor, öylece donmuş. Gözleri kapalı. "Kafasının içinde kendince güzel bir düşünce olup gülümsediğinin farkında olmayan tek başına biri gibiydi." (s. 8) Gülümsemeyi hoşnutlukla karşılayamıyorlar çünkü haftalardır yürüyorlar, sinirleri bozuluyor, gülümseyişten kendilerince anlamlar çıkarıyorlar ama hepsi de soğuğun ve sessizliğin donukluğunu taşıyor, kendilerini adamla biçimliyorlar, sözcükleri adamın tebessümünden dökülüyor. Anlatıcının Blaise'le kurduğu diyalogdan bir nevi bilim-inanç çatışmasının doğmuş olduğunu görüyoruz. Dini bir niteliği yok bunun, Blaise sayılara, coğrafyaya ve koordinatlara önem verirken anlatıcı bunların sadece gerçekliği biçimleyen şeyler olarak görüyor, önemli olan orada bir başlarına olmaları. Olanlardan çıkardıkları anlamlar çok farklı. Kamp kurduklarında donuk adamla ne yapacaklarını düşünüyorlar, kimi adamı yatırmak gerektiğini söylüyor, kimi gömmek gerektiğini, kimi başka şey. Sonra adamla karşılaşmaları üzerinden bir bahis açılıyor. Biri adamın oraya nasıl geldiğini sorduğu zaman bir diğeri kendilerinin oraya nasıl geldiklerini soruyor, amaçları ve sonrasında da yaşamları sorgulanıyor. Anlatıcı hiçliğe daha fazla katlanamayıp adamın "sırıtışını" paramparça etmeye kalkıyor ama biri engel oluyor ona. "'Tanrıların yapıldığı malzemeden yapılmış bir adamdır bu bana kalırsa. Her zaman için gereklilik duyulan bir şey. Resmini herkese gösterip donmuş bir Tanrı bulmuştuk, diyeceğiz.'" (s. 17) Tartışma külleniyor, iki haftalık erzaklarının kaldığı ve geriye dönemeyecekleri ortaya çıkıyor. Ölümle yan yana duruyorlar, bir süre daha. Adamın belki de bir kas seğirmesi yüzünden gülümser gibi durduğundan bahsediyorlar, en sonunda anlatıcı adamın duruşunu ve yüzünü taklit ediyor, çekilecek fotoğrafta daha iyi bir donukluk oluşturabilmek için.

Sonrasını bilmiyoruz, anlatıcının bunları çok daha sonrasında yazdığını öğreniyoruz ve bitiyor öykü. Nereye yüründüğü, yürünüp yürünmediği, her şey yoruma bırakılıyor. Bir alıntı daha yapacağım bundan, öykünün ruhunu taşıyor belki: "'Başkalarını bundan rahatsız etmeksizin, bir başarısızın hayatını sürdürebileceğim noktaya dek yürümek, geriye doğru.'" (s. 20) Buzzati'nin çölünü beyaza boyarsak aynı ruhu duyabiliriz.

Dorothea, etrafta patlayan tüfekler ve bombalar olduğu zaman bireysel gerçekliğin paramparça olabileceğine dair müthiş bir öykü. Üç farklı başlangıçla ilerleyebileceğini söylüyor anlatıcı ama onca yok oluşun arasında kalan tek ögeyi anarak başlıyor, Dorothea'yı. Sonra 1946-1947 kışını anlatmaya başlıyor. Korkunç bir kış, atlatanlar için bir ölüm kalım savaşı, başlı başına. Yiyecek ve barınak yoksunluğu yüzünden insanların birer birer öldüğü, Hamburg'un bombalanmasından sonraki en sert günler. Anlatıcı yiyecek alabilmek için saatini satmaya karar veriyor ve kendisine salık verildiği üzere neredeyse temellerine kadar yanmış bir eve gidiyor, kapıyı Dorothea açıyor, kocasının orada olmadığını ama geldiğinde saatle mutlaka ilgileneceğini söylüyor. Bir tanışlık duygusu doğuyor aralarında, sanki birbirlerini geçmişin kırık aynasında seçer gibi oluyorlar ama tam da çıkaramıyorlar nerede, ne zaman karşılaştıklarını. Dorothea'nın eşi gelmiyor, adam o eve bir kez daha gidiyor sonra, Dorothea'nın hikâyesini dinliyor. Savaşın dehşeti içinde Dorothea'ya yardım eden bir asker, ailesi kısa süre önce öldürülmüş olmasına rağmen kadını bir başına bırakmıyor ve ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyor. Anlatıcının kendi hikâyesinde de benzer bir durum var, bir kadına yardım etmesine dair. Sonuçta aslında birbirlerini tanımadıkları ortaya çıkıyor ama acılar yüzleri birörnek hale getirdiği için, hikâyeler neredeyse aynı olduğu için, aynı savaşın içinde aynı korku yaşandığı için pek de uzak düşemiyorlar isteseler de. Yaşananların irdelendiği, Tanrı'yla konuşulacağı günün beklendiğine dair müthiş bir sonu var öykünün. Yine bir alıntıyla bitireyim: "Acaba büyük sarsıntılar sırasında hepimiz birbirimize mi benziyoruz? Yoksa böyle anlarda düşüncelerimiz kırık dökük sınırları aşıyor da kendiliklerinden evrene mi saçılıyor? Ve bugün ya da yarın, orada bir yerde, belki yine sarsılmış birinin düşünceleriyle karşılaşıp bizim de katılabileceğimiz bir alın yazısını birlikte yaşıyorlar." (s. 78)

Kıyıda. Ailenin çürütücü etkisi üzerine. Gümrük memurluğundan nasibini alması istenen bir adam, ailesinin örümcek ağı gibi ördüğü yaşamından kurtulmak ister ama gümrük memuru olan eniştesi, annesi, babası onu istemediği bir yaşamın ortasına çekerler. Anlatıcı, Nellie'yle muhabbet ederken bağlarını birer birer gözler önüne serer, çocukluğundan itibaren içine düştüğü çıkmazları anlatır ve en sonunda bir sabah karşı kıyıya geçeceğini, geriye dönüp baktığında her şeyin çok daha iyi olacağını söyler. Karşıya geçme hayali sürer, eyleme dönüşüp dönüşmemesi önemli değildir, çıkış yolunun varlığı bilinmektedir. Yeterli.

Nossack'ın insanları meseleleriyle var olan insanlar, kendilerini açmakta son derece cömertler. Genellikle bir başlarına da değiller, içlerindekinin dengini bir başkasında buldukları zaman sanki bir umuda kapılıyorlar ve anlatmaya başlıyorlar, kendileri için iyi bir sonuca varamasalar bile anlatmanın saadeti var, onunla yetiniyorlar. Güzel bir şey. Nossack iyi bir yazar, çevrilmeli.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gün Işığında
Yankı'nın 20 numaralı kitabı, 1968'de basılmış. 1961'de yayımlanan bir metnin Türkçeye yedi yıl sonra kazandırılmış olması o dönemi de düşününce geç değil, hatta takdire değer. II. Dünya Savaşı'nın Moskova'ya kadar uzandığı cephelerden birinde Rus vatanseverliğinin ulaştığı zirve noktalarından biri ilgi çekici, bunun yanında üç düzlemli anlatının farklı zamanlarında gerçekleşen olayların yarattığı psikolojik dönüşümler çok daha ilgi çekici, sırf bu ikinci mesele için okunmaya değer bir metin bu. Gün ışığının dünyayı kurmasını içeren başlangıç da şahane; ortalık ağarmaya başlıyor ve aydınlığın çatlaklarla yarıklara dolmalarını izliyoruz, bir gün seli akıyor ve dünyayı doldurup görünür kılıyor. Işık yeni sesleri doğuruyor, sesler insanları doğuruyor ama tek bir tanesine odaklanıyoruz, kente yabancı bir adamın yarı asker, yarı köylü görünüşünün altında cephelerin tozu birikmiş, halkın yabancılayışını pek görmüyoruz ama anlatıcının orada olmaması gereken bir adamı anlattığı açık. İşçilere de benziyor bu adam, "herkesin hayran olduğu" Moskova evlerini onaran insanlardan biri olabilir ama değil, onun hikâyesi birkaç yıl öncesine uzanıyor, aradığı evi bulur bulmaz okur da meseleye çekiliyor ama öncesinde tren yolculuğundan sersemlemiş olan adamın bir bankta azıcık kestirmesi gerekiyor, gün tam olarak kendine gelene kadar.

Andrey Sleptsov, uyanır uyanmaz kentin binalarına, dükkanlarına ve insanlarına bakıyor, nihayet vardığını düşünüyor. Bambaşka bir dünya var önünde, savaşta dinlediği şeylerin karşılıklarını sokaklarda dolanarak bulmaya çalışıyor ama yapması gereken iş aklına gelince bir adrese yöneliyor, bulması gereken bir ev var. Evin kapısını açan çocuk annesinin evde olmadığını söylüyor, sonra adamı içeri davet ediyor. Anne gelene kadar çocuğun dünyasını öğreniyoruz, Sleptsov çocuğa "babası" gibi bilgili bir insan olmasını, aydın bir kişi olmasını, kısaca Sovyet insanı olmasını söylüyor. Sırf bu bölüm bile metnin yayın kurulundan geçmesini sağlamış olabilir. Kurmaca tarafından bakarsak, yavaş yavaş aydınlanan bir gizem var ortada. Adamın asker olduğunu çıkarmıştık, çocuğun babasını tanıdığını da öğreniyoruz. Babaya dair anlatılacak bir hikâye var, Sleptsov anneye bir şeyler anlatmak için orada. Nitekim anne ortaya çıktığı zaman Yüzbaşı Neçayev'in kişiliğinin farklı bakış açılarından inşasını izlemeye başlıyoruz. Neçayev öleli iki yıl olmuş, Sleptsov çolaklığıyla köyündeki işlerini halletmek için uğraşmış ve iki yıl sonra Sibirya'dan trene atlayarak onca yol gitmiş, annenin karşısında. Komutanının nasıl bir insan olduğunu anlatacak ve kırılmalara yol açacak, zira savaş insanı değiştirir ve annenin imgeleriyle Sleptsov'un anlattıkları arasında dünyalar kadar fark var.

Sleptsov'un anlattıklarına göre Neçayev son derece soğukkanlı, mantıklı ve iyi bir komutan. Kendisini paylayan mareşalin ruh halini oracıkta çözümleyerek askerlerinin saygısını kazanıyor, adilliği ve başka özellikleriyle de küçük ve sadık bir asker grubu oluşturuyor. Önlerindeki tepeyi alamazsa kellesinin vurulacağını söyleyen mareşal uzaklaşır uzaklaşmaz planlar kuruyor, hazırlanıyor ve ertesi sabah tepeyi alıyor. Askerliğinin yanında insanlığı da iyi Neçayev'in; Sleptsov'a göre komutanı insanların içini okuyabiliyor ve kime nasıl davranacağını iyi biliyor. İlk kırılma anı burada yaşanıyor; bu özelliği annenin zaten bildiğini düşünen Sleptsov kadının geçmişi tekrar kurmasına yol açıyor. Sivil hayatta çok okuyan, utangaç, sıkılgan bir adam olan Neçayev, eşinin gözünde bir "erkek" olarak pek değerli değilken savaştaki hikâyeleri öğrenilince bambaşka bir nitelik kazanıyor, eşinin gözünde tekrar aşık olunabilecek bir adam haline geliyor ama artık çok geç, eşi tekrar evlenmiş ve yaşananlar çoktan unutulmuş. Unutulmuştu, Sleptsov'un ortaya çıkışına kadar. Kadının evlendiği adam da eve gelince hikâyeye ortak oluyor ve eşinin eski eşine hayranlık duymaya başlıyor, hatta adamla yakınlık kuruyor ve eşine bir ölçüde kötü davranıyor, zira Neçayev'in nispeten önemsiz görüldüğü bir yaşam parçası var ve adam, eşinin bir insanı yanlış tanıma veya görmezden gelme biçimine tepki gösteriyor. Hep eş ve anne dedim, kadının adı Olga Petrovna. Petrovna'nın düşündükleri: "O yıllarda kocası, tıpkı askerin anlattığı gibi dürüst, uysal, temiz yürekliydi; davranışlarında şakacı ve yumuşaktı. Sonraları kendi duyarlığı mı aşınmıştı, yoksa Neçayev mi ruhunun duruluğunu, neşeli huyunu, kendine güvenini yitirmişti? Ya da alıştığı, her gün karşılaştığı bu nitelikleri onda görmekten vaz mı geçmişti? Veya tüm bunlar; yaşantılarındaki biteviyeliğin, aile dırıltılarının ve kamu işlerindeki anlaşmazlıkların (her ikisinde de aynı acıyı duyardı) baskısı altında gerçekten gevşemiş miydi? Ve bu parlak artamları bulanıklaşmışsa, sahiden solmuşsa bunun sorumlusu kendisi -Olga Petrovna- olmaz mıydı?" (s. 59) Neçayev mühendis, çok çalışıyor ve evine çizimlerini getiriyor ama bu durum ailesini ihmal edecek ölçüde değil anladığımız kadarıyla, belki de belli bir yaşam standardını koruyabilmeleri için çok çalışıyordu, zaten Rus ekonomisi de o dönemler çok parlak olmadığı için ailesini ayakta tutmaya çalışıyordu adam, bilemiyoruz. Eşini ve çocuğunu çok sevdiğini biliyoruz bir tek, savaş sırasında adamlarına anlattığına göre ailesine duyduğu özlem taşacak hale gelmiş. Kendi çizgisinde yaşarken duyumsadıklarıyla ailesinin yaşamı arasındaki çatlak savaştan da öncesine dayanıyor oysa, Petrovna'nın çok daha önce koptuğu bir nokta var. Tekrardan düşünülmesi gereken. "İnsancıl niteliklerin en güzellerini şaşılacak biçimde ve cömertçe öz varlığında toplayan Neçayev'i nasıl olmuştu da vaktiyle yavan ve sıkıcı bulabilmişti? Hepsi elinden uçup gitmişti artık." (s. 61) Biliyoruz ki bu tür niteliklerin bir önemi yoktur, duyumlar her şeyi irrasyonalize eder, sevginin doğmasında bunların bir payı varsa da sürmesinde pek olmayabilir. Bu zaten sihirli bir andır, anlık bir pişmanlık ve özlem duygusu kabarır, sonrasında hayat sürer. Hayat hep sürer, daima yeniye. Eskinin anlığı onca yeninin içinde kaybolur.

Şahane bir metin bu, denk gelinirse kaçırılmamalı. Sovyet güzellemeleri rahatsız edici değil, kurgusu ve meselesi sağlam. Gayet okunsun.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir