Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
son derece yalın ama güçlü bir anlatım...
“Artık korkmuyorum. Bu benim geçmişim, benim evim. Bir özü var; içinde barınan o karanlık uğursuz güç bana ait ve benden geliyor, yeşil pencereli evden değil. Bedenimde dolaşan kan kadar bana ait. Her küçük şey, hem iyi hem kötü, çok iyi ve çok kötü olabilir.”

Tazecik yayınevimiz Tetes’in ilk kitaplarından biriydi Oxana Timofeeva’nın “Bir Vatan Nasıl Sevilir”i. Bir tür iç monolog - öz kurmaca gibi başlayan metin son bölümde birdenbire biçim değiştiriyor ve baştaki tüm hikâyeleri çerçeveleyen bir zihin egzersizine düşünüyor. Timofeeva’nın bir filozof olduğunu düşününce şaşırtıcı değil, bence aksine şaşırtıcı olan ilk üç bölümdeki olağanüstü güzellik; değme edebiyatçının yazacağından çok daha iyi yazılmış bölümler bunlar. Dupduru bir dil, son derece yalın ama güçlü bir anlatım.

Sibirya’da doğup bebekken Kazakistan’a, ilk gençliğinde ise yine ailesinin işi nedeniyle tekrar Sibirya’ya göçmek zorunda kalmış biri Timofeeva. Bu göç hikâyelerini dinliyoruz kendisinden. Yaşadığı yerleri seneler sonra ziyaret de ediyor ve o geri dönüşlerin kendisinde yarattığı duyguyu anlatıyor bize, en sonda da “nasıl buralı olunur” sorusunu yanıtlıyor. Bu arada söylemem lazım; yaşadığı yerleri o kadar müthiş betimlemiş ki okurken Google’dan her birinin fotoğrafına bakma ihtiyacı duydum. Yanlış olmasın, “çok güzel” yerler tarif ettiği için değil, aksine kuzeyin kasvetini çok iyi aktardığı için.

Son bölümde ise “yeniden yurtlanma” kavramını bitki-hayvan-insan üzerinden didikliyor yazar. Bence dünyamızın içinde bulunduğu vaziyeti ve iklim krizini de göz önüne alarak hepimizin üzerine daha çok akıl yürütmesi gereken bir konu bu, zira kendimizi ne zaman birer göçmen olarak bulacağımız son derece belirsiz.

Bu son kısımdan çok sevdiğim bir pasajla bitireyim: “Görünen o ki kişi gerçekten de bir vatan seçebilir. Kişi kendi halkını, toprağını ve kanını da seçebilir. Kişinin vatanını bir faşiste ya da milliyetçiye dönüşmeden nasıl sevebileceği sorusu, kişinin kendi halkını, toprağını ve kanını nasıl seçeceği sorusuyla doğrudan bağlantılıdır.”

İyi ki okudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
2008 tarihli. Aşağı yukarı 125’inci kitabı Enis Batur’un. En sevdiğim 5 yazar arasında bile değil ama Suya Seng’de yüzerken fark ettim, belki Bukowski’yle birlikte en çok eserini okuduğum usta. Öte yandan, 2000’lerden beri birkaç yıl arayla sindiriyorum 3-5 kitabını. Bazı denemelerini anlamıyorum, bazılarını hızlı geçiyorum ama Batur bu ülke için önemli bir değer, üstelik okuması her daim zevkli. Papağanlardan, edebiyatımızda terliğin yerinden, stand-up’ın kurucusu saydığı Lenny Bruce’dan, Kill Bill filminden, elbette şiirden, okurdan, yazardan bahsediyor. Kimi yerde güldürüyor, kimi yerde kaş zıplattırıyor. Kitabın sonuna doğru şöyle yazmış, hislere tercüman: “Paralel okur en tehlikelisidir. Değişimi, gelişimi, genellikle iri tepkilerle göğüsler, şairi, hem de el üstünde tuttuğu şairi bir kitabıyla, bir dönemiyle, kilitlemeye nasıl yatkındır. “Bir daha o doruk noktasına erişemedi” derken, rakım hesabını tek kendisinin yapabildiğinden, yapabileceğinden neredeyse şüphe duymaz.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir ailenin sürreel serüvenleri
"Artık kış yaklaşıyordu, ama bahar, bir saka kuşu gibi ışıltılı, parlak bahar yine gelecekti, sonra da uzun, sıcak, zerrin sarısı yaz günleri."

Gerald Durrell'ın Korfu üçlemesine devam ediyorum, ikinci kitabı bitirmemle beraber "nasıl gidiliyor ulan bu Korfu'ya" diye bakarken buldum kendimi. Abi Lawrence Durrell'ın peşinden Avignon ve Rodos'a gitmemin ardından anlaşılan bu kez küçük kardeşin peşinden Korfu'da bulacağım kendimi, zira okudukça bağlanıyorum adaya, hayatımın bir noktasında görmeden edemeyeceğim sanırım. Bir yeri olağanüstü atmosferik anlatmak Durrell ailesinde genetik herhalde, hakkımda hayırlısı!

Korfu Üçlemesi'nin ikinci kitabı "Kuşlar, Hayvanlar ve Hısım Akraba". Bu bir devam kitabı sayılmaz: Gerald Durrell ilk kitapta anlattığı aynı dönemi anlatıyor yine, ilk kitapta yer vermediği kimi hadiseleri aktarıyor bu kez. Kitap müthiş komik bir sahneyle açılıyor, ailenin tüm üyeleri (anne ve diğer üç büyük kardeş) ilk kitaba itirazlarını dile getiriyor, bizi ne biçim anlatmışsın filan diye söyleniyorlar, Gerald Durrell da "e iyi, bir daha yazayım o zaman ben" diyip bu sefer herkesin daha da istemediği anıları yazmaya girişiyor!

Yine son derece absürt olayları arka arkaya okuyoruz. Ev ev değil, tımarhane gibi sahiden. Sürekli olarak "sizin yüzünüzden edebiyatımı icra edemiyorum" diye homurdanan ama eve abuk subuk arkadaşlarını toplayıp herkesin huzurunu kaçırmaktan da imtina etmeyen büyük abi Lawrence (son derece huysuz biri oluşuna hiç şaşırmadım, o kitapları yazan adam tam da böyle biriydi zihnimde ve kendisini bu şekliyle sevmiştim zaten), kafayı silahlarla bozmuş sinir küpü abi Leslie, aynı anda hem pek naif hem pek uyanık olmayı başaran, uçlarda savrulan abla Margot, her tür hayvana sonsuz bir merak ve sevgi duyan ve eve sürekli başka bir hayvanla gelen (ayı bile getiriyor!) anlatıcımız Gerry ve tüm bu deliliğin ortasında sürekli örgü örüp "birbirinize kızmayın tatlım" diyen anne Louisa. Sürekli birbirlerine sinirlenen ama bir yandan da birbirlerine büyük bir şefkat ve sevgi duydukları besbelli olan bir ailenin sürreel serüvenleri bunlar.

Mest olarak okuyorum, sırada üçlemenin son kitabı var.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
merhem sürülmemiş yaralar
“Annemin hatasını kabul etmesini istemiyorum, sadece açık açık konuşmak istiyorum, ayrıca anneyle oğul ve anneyle kız arasındaki ilişki farklı çünkü anne, kız çocuğunun gelecekteki kendini, kız çocuğuysa annenin kaybettiği benliğini gördüğü bir aynadır - annem, beni, neler kaybettiğini bilmek istemediği için mi görmüyor acaba?”

Miras ile hepimizi paramparça eden Vigdis Hjorth’ün Annem Öldü Mü’sü dilimize çevrilir çevrilmez başladım okumaya. Genelde yeni çıkanlarla arama biraz mesafe koymayı, kendilerini azıcık demlendirmeyi seviyorum, bir tür “ilk ben okudum” yarışı var gibi dünyada, hiç sevmiyorum bunu ve parçası olmak istemiyorum ama bu kitabı bekletemezdim. Çünkü hem Miras’ı, hem Postane Günlükleri’ni de çok sevmiştim, Hjorth ile yüz yüze tanışıp sohbet edebilmiş ve kendisinden müthiş etkilenmiş biri olarak bu kitabı epeydir bekliyordum.

Miras her ne kadar odağına baba meselesini alıyor gibi gözükse de, o kitabın da temel meselesi annenin yarattığı hayal kırıklığıydı bence. Suçlu babadan yana taraf tutarak kızını belki suçludan daha çok yaralayan anne... Bu kitapta ise 30 yıldır annesini görmeyen bir anlatıcımız var, Johanna. Miras’taki gibi devasa bir mesele yok burada, irili ufaklı onarılamamış şeyler, merhem sürülmemiş yaralar, birikmiş ve kangren olmuş meseleler. Aslında bazı küçük şeyler okuduklarımız ama o küçük şeyler bazen büyük travmalara yol açabiliyor şüphesiz.

Miras’ın en çok eleştirilen yönü anlatıcının sık sık kendini tekrarlamasıydı, ben büyük travmaların böyle yaşandığını, insanın kafasında aynı sesin sürekli aynı şeyleri söylediğini bildiğim için bunu kitabın zayıflığı değil gücü olarak görmüştüm, ama burada aynısını söyleyemeyeceğim. Bu kitapta da çok tekrar var ve bence metne katkı sunmuyorlar. Merakla okudum kitabı ama Hjorth’ün 328 sayfada söylediklerinin hepsini ve daha fazlasını Annie Ernaux Bir Kadın’da 64 sayfada söylüyor mesela - azıcık kelimeyle. Duyguları ve sorgulamaları çok benzer iki metin ama biri çok güçlü, Annem Öldü Mü ise o kadar güçlü değil bence maalesef.

Kitabı sevdim, sevmedim diyemem, çok iyi yazılmış yerleri var ama beklentim bundan çok daha fazlasıydı. Azıcık üzdü.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
hiç bağırmadan çok şey söyleyen bir metin...
“Anneme olan sevgim balta gibi. Çok derin kesiyor.”

Deborah Levy’nin yakın zamanda bir film uyarlaması da yapılan, 2016’da Booker adayı olmuş kitabı Sıcak Süt’ü ne yapacağımı bilemiyorum. Okurken büyük bir haz almadım aslında ama şimdi bu satırları yazarken beni dünyasına epeyce soktuğunu fark ediyorum. Sıcak, basık, yapış yapış, karmaşık, sancılı bir yerlerden yeni dönmüş gibiyim - bir yandan da içimde bir hafiflik; tuhaf.

Anlatıcımız Sofia, annesinin ayaklarındaki sorundan ötürü hayatını ona adamış bir genç kadın. Antropoloji doktorasını tamamlayamamış çünkü yürüyemeyen annesine bakması gerekiyor. Babası aileyi yıllar önce terk etmiş, kendine yeni bir hayat kurmuş. Sofia, annesi Rose’u İspanya’nın bir kasabasındaki bir kliniğe götürüyor, hastalığı bir türlü teşhis edilemeyen anne için son umutları bu klinik. Bu kasabada geçirdikleri zamanı okuyoruz, ikisini de baştan aşağı dönüştüren bir zaman bu.

Okurken mesafelenme sebebim muhtemelen yazarın karakterlerinin hiçbirini bize sevdirmek gibi bir çabası olmamasıydı ki şimdi uzaktan bakınca bunun bende bir tür saygı uyandırdığını fark ediyorum, metnin bu kadar sahici hissettirmesini sağlayan da bu olmalı. Sofia mutsuz, mutsuzluğuyla da mutsuz olan, kendiyle derdi çok biri - okudukça onu bu hale getiren şeyleri anlıyor insan. Rose ise bambaşka bir vaka, Sofia mutsuz olmayı zaten annesinden öğrenmiş. Ama işte bu kasabada başlarına gelenler, tanıştıkları insanlar (ve hayvanlar) önce Sofia’yı değiştiriyor, Sofia da annesini değiştirmeye girişiyor.

Yazarın dilini tarif etmek güç, sanki tam aklında kalmamış bir rüyayı anlatır gibi yazıyor (Sofia’nın tez konusunun hafıza olduğunu düşününce bu dil tercihi daha anlamlı oluyor bence), bu da başta metnin içine girmeyi zorlaştırırken sonra tam aksine sizi o dünyaya hapsediyor resmen, içine alıyor.

Bedenimizle ilişkimiz, hatırlamayı seçtiklerimiz, arzunun ve aşkın dinamikleri, suçluluk duygusunun kudreti... Bir sürü büyük konuda hiç bağırmadan çok şey söyleyen bir metin bu. Üzerimde sahiden tuhaf bir his bıraktı. Sanırım ara ara aklıma gelip, bir süre benimle yaşayacak.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarihin Karanlık Sayfalarına Kısa Bir Yolculuk: Haşhaşiler
Tarihle ilgili kitaplarda genelde iki uç var: ya efsanelerle süslenmiş, sürükleyici ama yüzeysel anlatımlar ya da bilgi dolu ama okurken mesafe koyan metinler. Haşhaşiler: Gizli Bir Örgütün Tarihi biraz ikinci gruba daha yakın.

Heinz Halm, Haşhaşiler hakkında anlatılan popüler hikâyeleri olduğu gibi aktarmak yerine onları sorguluyor. Özellikle “cennet bahçeleri” anlatısının ne kadarının gerçek, ne kadarının dönemin propagandası olabileceği üzerine durması kitabın en dikkat çeken tarafı. Bu açıdan bakınca kitap, sadece bir örgütü anlatmaktan çok, tarihin nasıl yazıldığını da düşündürüyor. Ama okuması her zaman rahat değil. Yer yer akademik bir dil kullanılmış ve bu da metni biraz ağırlaştırıyor. Hikâye gibi akıp gitmesini bekleyen biri için temposu düşük gelebilir. Kısa bir kitap olmasına rağmen bazı bölümler yoğun hissettiriyor. Buna rağmen tamamen koparan bir tarafı da yok. Özellikle olaylara farklı bir açıdan bakmaya zorlaması değerli. Çünkü kitap net yargılar vermek yerine okuru biraz arada bırakıyor. Çünkü kitap sizi etkilemeye değil; düşünmeye zorluyor. Kısa olmasına rağmen, içinde büyük bir tartışma barındırır: Bir topluluk neden “tehlikeli” olarak damgalanır? Ve bu damga ne kadar gerçektir? Belki de kitabın en çarpıcı yanı, kesin cevaplar vermemesi. Onun yerine zihninize küçük şüphe tohumları eker. Ve kitap bittikten sonra kendinizi şu soruyu düşünürken bulabilirsiniz: “Tarih gerçekten ne kadar objektif?”

Sonuç olarak, Haşhaşiler heyecanlı bir macera kitabı değil. Ama zihninizi kurcalayan, sizi sorgulamaya iten bir eser. Eğer tarihe biraz daha derin bakmak istiyorsanız, ince ama etkisi uzun süren bir okuma deneyimi sunabilir. Akıcı bir roman bekleyenler için zaman zaman durağan gelebilir. Genel olarak bakınca, bu kitap “çok sürükleyiciydi” dedirtecek türden değil ama okuduktan sonra akılda birkaç soru bırakıyor. Eğer beklenti daha çok bilgi edinmek ve farklı bir bakış açısı görmekse karşılığını veriyor; ama sadece akıcı bir okuma arayanlar için biraz durağan gelebilir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
dokunaklı bir metin...
“Annem benim için bir kadındı, ama kendi için hâlâ elini tutması, yardım etmesi için annesine seslenen bir çocuktu. Annemin annesi de görmediğimiz o bilinmez alemde bir çocuktu. Ben sonsuz bir çocuk soyundan gelmekteydim.”

Geçtiğimiz sene İsa üçlemesini okuduğumdan beri bir Coetzee kitabı okumamıştım. Coetzee’yi çok seviyorum ama zor, tuhaf metinler yazdığı şüphesiz, dolayısıyla araya biraz boşluk koyarak okumayı tercih ediyorum sanırım farkında olmadan. Ama özleşmiştik şüphesiz zira Utanç ve Barbarları Beklerken gibi iki devasa eser yazmış bu tekinsiz adamı sahiden seviyorum.

Michael K., yazarın okuduğum kitapları arasında en dokunaklı olanlarından biriydi. Doğuştan deforme olmuş bir dudak ve yarık bir burunla dünyaya gelen Michael K., bu dünyadan olmayan, bizim genelde “kıt akıllı” diye kategorize ettiğimiz o insanlardan biri. 30 yaşına dek iyi kötü yaşıyor ancak Güney Afrika’nın kendini bir iç savaşın içinde bulmasıyla beraber onun da dünyası altüst oluyor. Tıpkı Kafka’nın Josef K’sı gibi nedenini bilmediği bir anlamsızlığın içinde sürükleniyor, toplama kamplarına götürülüyor, suçlanıyor, cezalandırılıyor. Ve ısrarla şunu söylüyor: “ben savaşta değilim.”

Ah, canım Michael K. Koca bir toplum aklını kaçırmışçasına silahlara sarılmışken “ben savaşta değilim” diyebilmek kıt akıllılık mıdır sahiden, yoksa bizim anlayamayacağımız bambaşka bir idrak seviyesi midir? Herkes birbirini öldürmeye çalışırken Michael K.’nın yaptığı gibi dağlara çıkıp inatla sebze yetiştirmeye, toprağı yaşatmaya çalışmak delilik değil de müthiş bir direniş biçimi olabilir mi?

Coetzee’nin her eserinde ilk bakışta görünenin ardındakini bulup çıkarabilmesine ve bence topumuza aptal muamelesi yapabilmesine büyük hayranlık duyuyorum. Kurumlarımızın, savaşlarımızın, aidiyetlerimizin, tanımlamalarımızın hepsinin ne kadar boş ezberlerden ibaret olduğunu ortaya koyan bir karakter ve roman Michael K - nitekim kendisini anlamaya en çok yaklaşan kişi olan ikinci bölümdeki anlatıcımız eczacının bakış açısında yarattığı değişiklik de bunun ispatı bence.

Kitabın da sonu olan, Michael K’nın ağzından duyduğumuz son cümleyle bitireyim: “İnsan böyle de yaşayabilir.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çok katmanlı, çok güzel, çok zarif bir metin...
“Anne babanın bir zamanlar anne baban olmadığını bilmek güzeldir herhalde. Bana şu an rahatlatıcı geliyor.”

Amerikalı yazar Richard Ford’un Kanada’sının dilimize çevrildiğini öğrenince epeydir beklettiğim Vahşi Hayat’ını artık okuyayım da kendisiyle bir tanışayım dedim - ve ne kadar iyi ettim yahu. Nasıl da nazik, dokunaklı bir metinmiş bu. Bir kere müthiş başlıyor: “1960 sonbaharında, ben on altı yaşında ve babam da bir süredir işsizken, annem Warren Miller adında bir adamla tanıştı ve ona âşık oldu.” 16 yaşındaki anlatıcımız Joe, annesinin başka birine aşık olmasıyla hayatlarının tepetaklak oluşunu anlatıyor. Dinlediğimiz süreç sadece 3 gün. Ama ne çok şey oluyor o 3 günde ve genç anlatıcımız nasıl soğukkanlı ama bir o kadar da kalpten anlatıyor olanları. Yetişkinleri tamamen anlayamayacağının bilincinde, bununla barışık, dolayısıyla yargılamadan ama kendi duygularını da yok saymadan...

Şu cümleyi unutmayacağım, çünkü bence hepimizin ebeveynlerimizle ilişkimizde bunu fark ettiğimiz, dünyanın merkezi olmadığımızı öğrendiğimiz bir somut an vardır. Kimimiz spesifik olarak hatırlarız, kimimiz o anda sezmiş sonra unutmuşuzdur. Bunu annesinin ağzından işitiyor Joe: “İnsanlar senin istemediğin şeyleri yaptıklarında onların deli olduğuna inanmak istemezsin. Çünkü çoğunlukla öyle değildirler. Sadece sen onların yaptıklarının bir parçası değilsindir. Hepsi bu. Ve belki de olmak istersin.”

Her şeyin bizimle ilgili olmayabileceğini anladığımız o ilk an, ah. Kitapta buna benzer türlü büyük anlar, olanca küçük biçimde, öyle hoş anlatılmış ki. Annenin annelikten istifa etmek istediği anlar, okurken kimi zaman insanı öfkelendiren bocalaması, Joe’nun yine de onu anlaması ve haliyle biz okurların da anlamamızı sağlaması, baba Jerry’nin zayıflığı. Aslında herkesin zaman zaman sorumlulukları olmayan birer çocuk gibi davranmaya duyduğu ihtiyaç...

Çok katmanlı, çok güzel, çok zarif bir metinmiş Vahşi Hayat. İsmi de ayrıca güzel - çünkü içinde bildiğimiz anlamda vahşi bir şey yok, hayata içkin vahşetten başka.

İçinde bir tane lüzumsuz sözcük olmayan bu duru romanı çok sevdim. Şöyle bitireyim: “Sözcükleri bilebilirsiniz ama onları hayatla eşleştiremezsiniz, bunu biliyordum.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
sembollerle bezeli dili o kadar şiirli ve yoğun ki...
"Ama şimdi, artık öldüğüm için, muhtemelen bütün erkeklerin hayatlarında bir kere olsun büyük bir fedakarlıkta bulunma, hayati önemdeki bir şeyden esef duyarak feragat etme, bir kelebeği paramparça etme isteği duyduklarını anlıyorum, kendi kaderlerinin efendisi olduklarını hissedebilmek için yapıyorlar bunu."

Latin Amerika edebiyatının klasiklerinden kabul edilen Kefenli Kadın'ın nihayet dilimize çevrildiğini öğrenince çok heyecanlanmıştım, bekletmeden okudum kitabı ve Şilili María Luisa Bombal ile tanışmış oldum.

Öncelikle; bu kitabın 1930'larda yazılmış olması olacak bir iş değil - hala o kadar yeni, o kadar modern ki! (Bana benzer bir şeyi düşündüren 1881 tarihli Machado de Assis romanı Mezarımdan Yazıyorum geldi aklıma, konusu da kısmen benziyor, merak ediyorum, acaba Bombal da o kitabı okumuş ve benim gibi vurulmuş muydu? Bu metnin ilhamı biraz da oradan geliyor olabilir mi? Asla cevabını bilemeyeceğimiz eğlenceli bulmacalar. Ama Juan Rulfo'nun Pedro Paramo'sunun ilhamını bu kitaptan aldığı söyleniyor mesela.)

Ölümünün ardından tabutta bekleyen bir kadının iç sesini dinliyoruz roman boyunca - her yönüyle müthiş, çok güçlü bir kadın sesi bu, o yıllarda pek de alışık olmadığımız türden. Kadın (Ana Maria) kapağı açık tabut içinde yatarken hayatında iz bırakmış türlü insanlar gelip onu ziyaret ediyor, herkesle hesabını kapamadan öte tarafa geçemeyeceği için sabırla bekliyor; gelenlerle vedalaşıyor ve hesaplaşıyor.

Bombal'ın yer yer Proust'u, yer yer Woolf'u anımsatan, sürrealist unsurlarla zenginleşen, sembollerle bezeli dili o kadar şiirli ve yoğun ki, insan sahiden kendini o tabutun içinde, kadının gözünden geçmişe bakıyor gibi hissediyor okurken. Metnin bunca lezzetli olmasında Seda Çıngay Mellor'un çevirisinin de payı büyük şüphesiz. Bu arada metni İngilizce çevirisinden okuyoruz ama kitabı İngilizceye bizzat Bombal'in kendisi çevirmiş, bu da enteresan bir detay olarak burada dursun.

Çok etkilendim. Şu cümleyle bitireyim: "Kafamda aşkın tatbik edilmesi zor bir erdem olduğuna dair rahatsız edici bir fikir belirmeye başlıyordu, insan istediği gibi sevemiyordu, yapabildiği kadarıyla sevmeye mahkûmdu."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Velhasıl sevdim, çok sevdim...
“Ama burada ‘söze gelmeyeni yazmak için’ hiçbir haritada, hiçbir bellekte çizilmemiş bir yol bulmayı denediğim bu sayfalarda…” Kitaptaki bir öyküden aldığım bu cümle, bu çok acayip kitabın özü gibi. Nasıl tanımlamalı – sanki Proust ve Fuentes’in buluşması gibi diye düşündüm okurken sıklıkla. Proust’un bellek dehlizlerine Fuentes’in ihtişamıyla dalmış gibi bir şey Cartarescu. Yazar her ne kadar bir roman olarak tanımlasa da, 3 novella ve 2 öyküden oluşuyor gibi geldi bana bu kitap, bölümler arasındaki bağlantılar epey soyut zira. Sanırım kitabın en iddialı kısmının REM novellası olduğu düşünülüyor ama ben İkizler kısmını çok daha fazla sevdim. Bu novella sanki insanı yerine mıhlayan bir senfoni gibi kusursuz yazılmış; iniyor, çıkıyor, alçalıyor, yükseliyor ve sonlara doğru tempoyu artırıp müthiş bir final yapıyor. Velhasıl sevdim, çok sevdim. Fuentes tadı derken ne kast ettiğimi anlatmak için de şu alıntıyı ekleyip susuyorum: “Ve orada, ortada ipek koza gibi geceye bürünmüş SEN varsın, hiç kimsenin şimdiye kadar tanımadığı sen; kıvrık, yamuk, saldırı dişleriyle dolu çeneli sen, kabarmış burun deliklerinden ateş püsküren sen, yakıcı yeşim pullu, şeytan kanatlı ve anakonda kuyruklu sen. Pis kokulu kükürtatarlar içinde sen, sen kadın suskunluğunun, iletişimsizliğinin içinde, şiddet ve korku içinde.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir