Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
72. Koğuş
Hapishane hayatı. 1941. Parası olan konuşuyor, olmayan yastıksız, yorgansız, penceresiz koğuşta yaşamaya çalışıyor. Soğuktan donanlar oluyor falan. Bir gün kan davasından hapse düşmüş bir kaptana annesinden 150 Lira geliyor. Büyük para 150 Lira. Yancılar türüyor tabii. Koğuş değiştirmek için yatak satın almak lazım, o da büyük para. Kumara girmeden olmuyor. Kaptan da giriyor en sonunda kumara. Biraz da kıt bir arkadaşımız, kadınsızlıktan kafayı yemiş. Hapishanenin en zengin adamını üttükçe ütüyor. Pencere taktırıyor koğuşa, duvarları badanalatıyor. Derken olaylar, gerisini anlatmıyorum.
Mapus argosu on numara, hapishane günlerinden faydalanmış Orhan Kemal tabii. Onun dışında tipik Orhan Kemal insanları. Özlemişim şahsen.
On numara novella, iki saatte biter.
Yanıtla
7
7
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Böcek
Kim diyordu insan boş bir levha olarak dünyaya gelir, yaşadıkları ve öğrendikleriyle dolar diye? Bunu Recai Bey'e söyleseydi tokadı yer, otururdu zannederim.
Recai Bey eski bir başkomiser. Arkası sağlam bir çocuğu tokatladığı için gözden uzak, masa başı bir işe yollanıyor. İşi, eskiden okumayı hiç sevmediği gazeteleri tüm gün boyunca okumak. Normalde küçücük odada yaptığı başka bir şey yok çünkü, gönül eğleyecek bir tek gazeteler var. Böyle bir adamın buhranları diyerek noktayı koyabiliriz. Lakin koyarsak yazar rüyamıza girer, "Bu kitaptan anladığın şey bu mu?" diyerek kalayı basar. Haklı. Bir insanın hayatı nasıl kayar, her yönüyle önümüzde. Çok fazla olay olduğu için kronolojik olarak ele alıyorum:
Çocukluk: Köydü galiba, küçük bir yerde büyüyen Recai'nin babası dam çökmesi sonucu öldü. Annesi hiç sevmiyordu çocuğunu, çünkü çıkan bir yangında çocuğun ölen kardeşini mangala ittiğini veya kardeşi kurtarmakla uğraşmadığını düşündü, çocuğunu suçladı ve hep aşağıladı. Dayısı bin beter; çocuğu patakladı sürekli. "Baban ayının biriydi," dedi. Babasını hiç bilmiyor çocuk. Matbaaya işçi diye verildi, tecavüzden zor kurtuldu.
Bu noktada Recai Bey'in hayatını kaydıran en önemli etken var: Böcekler. Bir gün kenefe düşüyor, çığlık çığlığa. Böcekler, arılar... Pislik. Nefret ediyor hepsinden. Dayısını, annesini, sonra da bütün insanları böceklerle eşliyor. Roman boyunca sürecek olan böcek izleği burada temelleniyor. Bir sabah hamamböceği olarak uyanmıyor Recai Bey, hamamböceğine dönüşmüş bütün insanlardan nefret ediyor.
Gençlik: Dayısı bunu polis okuluna yazdırıyor. Zaten çocuk sorunlu, bir de polis yap bunu, aferin.

Bundan sonrasını bölümlemiyorum, bölümleyemem. Şimdi böyle bir insan polis oldu. Öğrendiğimize göre çok da hisli bir insan ki belli, hayatını çok hisli olması mahvediyor biraz. Lakin sert olması gerektiğini, en ufak bir çatlak dahi oluşursa ayvayı yiyeceğini düşünüyor. Bu açıdan baktığımızda işiyle yaşamı arasındaki rol karmaşasını bir yana koyalım. Bitmedi. Binnur giriyor hayatına. Heh, bunu ayrı bir şekilde inceleyebilirim.
Kadınlar: Kadınlardan, cinsellikten nefret ediyor. Çocukken hamama gidiyor, hamamda okşuyorlar bunu. Sonra annesi yüzünden tiksiniyor kadınlardan. Polis okulu döneminde kerhaneye götürüyorlar, oradaki kadının orasındaki kılları görünce kusuyor. Sonra Haşmet Hanım var, çalıştığı yerdeki sekreter miydi neydi. Onunla yatıyor yatmasına da ağır sarhoş. Pek de yatmak istemiyor. Oluyor bir kere. Bu noktada olaya gel: kadın regl. Bütün o kan vs. adamın üstüne. Zaten temizlik hastası bir insan, iyice kafayı üşütüyor. Binnur var, kapatması/karısı. Binnur da hayatı zindan ediyor Recai Bey'e. Adamın kadınlardan çekmediği yok açıkçası. Bir de komşu bir kız var. Çorba falan getiriyor bizimkine. Tabii bizimki kafayı cortlatmış, kızın da kevaşe olduğunu düşünüyor.
O kadar çok, o kadar çok ayrıntı var ki yarısına girsem sabaha kadar yazmam gerekir. Süper noktaların üstünde durup bitireceğim.
* Recai Bey'in zaman mefhumu öyle bir kaykılmış ki olan şeyleri olmamış gibi düşünebiliyor, tam tersi de mümkün. Psikolojinin bozukluğuna bir örnek.
* Romanın başında bir böcek öldürme kısmı var, uzun zamandır hiç o kadar bunalmamıştım. On numara.
Recai Bey'e göre bütün insanlar yalancı, sahtekar. Politikacılar şerefsiz, çocuğuna bakmayıp karakolda dayak yedirten anneler sorumsuz, her şeyi Recai Bey bilir, bilmediği hakkında düşünmez, etrafındaki pislikleri, böcekleri tokatlamak için polislikten, sopa çekmekten daha iyi bir yol yoktur ona göre.
İnan çok küçük bir kısmı anlattım, her paragrafı ayrı bir olay bu romanın.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Baharla Gelen
Ah Reha ah. Reha isimli bir gencimiz var. Tıp okumak istiyordu galiba, lakin iktisat okumak zorunda kaldı. Para lazımdı çünkü. Torpille bir bankaya girdi, ardından askere gitti. Kabaca böyle.
Bu Reha'nın iç dünyası. Annesiyle yaşayan bir insan, çocukluk aşkıyla olaylar yaşayan bir insan ve metresinin cazgırlığıyla uğraşan bir insan. Annesine karşı çekinik. Çocukluk aşkıyla oynuyor, pişman oluyor, kendini sorguluyor. Bitimsiz bir üçgen. Metresi de tam metres; kan emici. Tam erkek. Zaten şöyle bir cümle de var:
"Son günlerde ne kadar çok kullanır oldum şu erkekçe sözcüğünü? Bunun üzerinde düşünmem gerek."
Bence biraz geç kaldı, neyse.
Yine geçmişe dönüşler, şimdiyle bağdaşımlar. Reha aslında asker. Niğde'de. Askerdeyken bu geçmişteki olayları, çocukluk aşkı Halide'yi, annesini düşünüyor. Bu noktada şimdiyle geçmişin bir muhasebesi. Askerdeyken hayatı anlamaya çalışan 25 yaşındaki bir gencin baharla gelenin de, kışla gelenin de aynı olduğunu, bekleyişlerin yaşamı tükettiğini anlaması.
Metresi değil de, Halide'yi ele alacağım. Halide konusu mühim. O hemen her erkeğin suçluluk duyacağını düşünüyorum. Hepimizin geçmişte yaptığı hatalar var. İlişkiler konusunda hepimiz toyduk, toyuz.
"Gerçekten çocuk olmak gerek âşık olmak için. İnsanın, bunu anladıktan sonra tekrar çocukluğa dönememesi ne kadar kötü..."
Çocukluğa dönememek bir yana, çocukluğun insanlara duyduğu sonsuz güvenin, saflığın elde edilememesi çok daha üzücü. Reha beyimiz bu Halide'yi götürmek için elinden geleni yapıyor. Ara ara pişman oluyor, ara ara saldırıyor. Halide'nin tek istediği; Reha'nın kendisini birazcık olsun sevmesi. Babası veremden ölmüş, kendisi de veremden çok çeken bir kız Halide. Reha'nın annesi, bir ara işkilleniyor durumdan. Reha bir ara Halide'yi evine davet ediyor, o ara da bir şeyler oluyor. Annesi tam emin olamamakla birlikte oğlunu uyarıyor. Kaba tabirle eve kız atılır mı lan, anneye çaktırma bari. Hamilelik mevzusu var, o daha beter. Böyle kalbimi iki yandan sıkıştırmışlar gibi hissettim.
Genç bir erkeğin kadınlara, hayata bakışı. Bunlar askerlik öncesi tabii. Askerde de Doktor İzak var, en yakın arkadaşı diyemeyiz de askerlik süresince konuşacakları başka kimse yok. Hüseyin Çavuş isimli bir zatın yanına taşınıyor askerde. Adam bir düşkün. Cavidan Hanım var, sadece okumuş, üst seviye erkeklerle yatıyor. Derken askerlik ortamı da tuzu biberi.
Gazeteler, Erhan Bener'in bir diğer takıntısı. Bir diğer felâket tellalcısı.
"Meclis tatile girmiş. Parti liderleri yurt gezilerine çıkmış. Ekmek fiyatlarına zam yapılmış. Bir maden ocağında grizu patlamış, on işçi ölmüş."
Çok fazla not almışım ama onları paylaşıp okuyacaklar için izlekler oluşturmak istemem. Okuyunuz. Süper kitap.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
En Son Kale
Araya sıkıştırdığımız hoş bir kitap.
Altı Yıldız Savaşları mı, her neyse, böyle savaşlar olmuş ve dünya cortlamış. Böyle soylu gibi, kont gibi insanlar türemiş kalelerde. Sekiz tane falan kale var, belki on. Buralarda Köylüler var. Mekler var. Bir de bu soylular var. Bütün işleri Mekler yapıyor, onlar da gezegenlerden getirilmiş köle-işçiler.
Bir gün bu arkadaşlar ortadan kayboluyorlar. Nereye gittiler falan derken bakıyoruz, isyan için toplanmışlar. Beyinleri radyo gibi. Konuşabiliyorlar kafa yoluyla. İşte isyan ediyorlar, kaleleri teker teker indiriyorlar. Son kaleye geldiklerinde bu soylular savaşmak istemiyorlar, çünkü tembel ve kibirleri içinde ölecek kadar soylular. Aşağılanmak gibi geliyor onlara bir zamanlar suratlarına bakmadıkları yaratıklara karşı savaşmak. Fakat içlerinden biri bir şeyler yapıyor derken ortaya güzel bir roman çıkıyor.
Göçebeler ilginç burada. Göçebeler en delikanlı adamlar. Bedevi gibiler.
Kısacık bir şey zaten, otobüste bitirirsiniz. Alın.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tante Rosa
Tante Rosa bir kadındı. Bir kadındı Tante Rosa ve insanlığı, kadınlığından sonra geliyordu.
Rosa evini bıraktı, aforoz edildi, orospu olmaya çalıştı, iş kurdu, dergilerden öğrendi hayatı ve gitti. İsyancı değildi; hiçbir zaman yakındığı, sızlandığı görülmemiştir, duyulmamıştır. Onda çoğu insanda bulunmayan bir özgürlük, belki de tutsaklık vardı: gidebilmek. Bıraktıklarının acı verici olması için onlara bağlı olmalıydı, bağlı değildi. Bir bağı yoktu Tante Rosa'nın.
"Tante Rosa bir kapı dışarı atılmadır."
Tante Rosa, insandan öteydi. Farkında olmadıklarının kendisi için bir önemi yoktu. Çocuklar, koca, iş, yaşlılık. Bunların hiçbiri yoktu onun için.
Yine de, "Tante Rosa olmak, yaşlanmaya, uyuz moruk bir kedi olmaya engel değil." Yaşlanırken hayatına giren erkeklerin bir oyuncak kadar, bir eşya kadar değeri vardır. Bütünleşik bir değer sistemindedir hepsi; hiçtirler. Sonuç hiçliğe çıkar, kendi hariç. Perecvâri eşya sayımlarının gizlediği bir değersizlik duygusu, veya bütün değerlerin aynı ölçüde, aynı biçimde yokluğa karışması. Fakat o bunları hiç düşünmüş müdür? Sanmıyorum. O sadece yaşıyordu.
Tante Rosa'nın ölümü. Bürokrasinin pençesiyle bunalmamış mıyızdır? Demir bir el kalbimi sıktı, sıktı ve sonun gelmesiyle derin bir nefes almayı başardık. Yine de aklımıza düştükçe bir tıkanma duygusu gelir ve gitmez. O da sadece yaşıyordur, gitmeyi bilmez.
11 hikâyeden oluşuyor Tante Rosa. 11 kesit. Hepsinde bir bağ, tümde birleşen aynı Tante Rosa var.
Böyle. Romanla ilgili birçok bilgi var, kitabın sonunda üç inceleme var mesela. Bunları hiç almıyorum, kitabı alanlar okusunlar. Bilge Kitabevi Sahaf'tan 6 TL'ye almışım. 1,5 ay oldu sanıyorum. On numara kitap. Şöyle bitiriyorum:
"Ben unutmam ama, Tante Rosa'nın öldüğünü bir ben unutmam. Onu o dehlizlerden ben soktum çünkü. O Rosa ki her dehlize sokulabilir. O Rosa ki istenirse yaşar ve ölür. O Rosa ki şu şartlarda da bu şartlarda da yaşar. O Rosa ki acıklı da gülünç de olabilir. O Rosa ki ne bir nokta ne bir virgüldür. O Rosa ki başkası tarafından verilmiş bir ad, başkası tarafından çektirilmiş acılardır. O Rosa ki beceriksizliklerde ısrardır. O Rosa ki kimseye bir şey öğretemeyip, kimseden bir şey öğrenemeyendir. O Rosa ki düşünde kendi cenazesine gelenleri görüp kendi ölümüne ağlar. Onlar ki hep kendi ölümlerine ağlarlar, kendi yalnızlıklarına, kendi kadersizliklerine ağlarlar. İşte bütün bunları, o Rosa ile birlikte öldürdüm. Noktayı koyup düğümü çözmek için."
Hanimiş: Eklemeden edemeyeceğim; Tezer Özlü, Nezihe Meriç, Erendiz Atasü, Peride Celal... Hepsi keyifle okuduklarım, lakin Sevgi Soysal, ne bileyim, ayrı bir güzel geliyor. Helal.
Yanıtla
8
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Elif'in Öyküsü
"Kızın yazdıkları eğer doğruysa, önemli bir toplumsal, bireysel, ne bileyim, işte öyle önemli üzerinde durulması gereken bir olayla karşı karşıyayız demektir."
Evet, gerçekten de toplumsal bireysel falan bir şeyler.
Elif kızımız Sivas'ın bir köyünden. Babası, oğlan doğuramadığı için ilk karısını boşamış. Yenisini almış. Yenisi de kız üstüne kız doğurmuş. Elif de bu aradaki kızlardan. Sonra bir tane oğlan olunca adam şenleniyor tabii. Kötü bir insan değil. Kötülüğü basite indirgeyemeyiz sanıyorum. Anlatacağım insanlar köylü; nesillerdir adetlerini, kızgınlıklarını sürdüren insanlar. Kötü deyip geçemiyorum.
Elif'in bir ablası var, Ankara'da yaşıyor. Evlendiği adam da köyün büyük bir ailesinin oğlu. Mahmutoğulları mıydı neydi. Alevilik-Sünnilik çatışması var. Normalde kız vermiyorlar birbirlerine, bunlar evlenmiş ama. Elif köyde okula gidiyor, başarılı bir kız. Sonra bir yaz ablasının yanına gidiyor, buna iş buluyorlar. Bir ailenin yanına giriyor. Bu ailelerin yanına girme de önemli; Elif buralarda şehir hayatını öğreniyor. Köye dönüyor, şeyh amcası hasta bir adam. Herkes sözünü dinliyor İsmail Amca'nın. Romandaki sağduyu kendisidir.
Zibilyon tane olay var romanda, ben keskin olanlarını alacağım:
* Elif'in şehir hayatını tanıması. Haliyle çok büyük bir dünyaya giriyor kız, feleği şaşıyor. Girdiği ilk ev biraz sıkıntılı olsa da ikincide iyi insanlarla karşılaşıyor. O andan sonra şehirden uzak kalamayacak artık.
* Köydeki cinsellik. Babanın çat çat boşanıp evlenmesi, erkek çocuklarıyla kız çocuklarının ilişkileri. Köyde oynaşmaktan, çocuk doğurmaktan başka bir eğlence yok. Bu yüzden hamile kalıp hayatı kararan kızlar, hamile bıraktığı kızla evlenmeyen gençler gırla. Trajedinin kralı yaşanıyor.
* Siyaset. Alevilerin "Halkçı" olması, başka bir kesimin Demirkıratçılığı. Çatışmalar oluyor elbette. Dönemin siyasi ortamını köy açısından izleme.
* Elif'in sonu. Köydeki kızlar gibi olmak istemeyen, kendince aşık olan ve aşk için sonuna kadar giden bir kız.
Beş yıldız bir roman. Erhan Bener'e kısa bir ara, başka şeyler okumalıyım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Oyuncu
18 yılda yazılmış bir roman. Malzemesi bol, yoğun bir roman. Doğaldır.
Kerim Turgut, Elif'in Öyküsü'ndeki Kerim Turgut. Not defterlerini kitaplaştıran adam. İki roman arasında bir bağ yok, bu adam hariç.
Paralel Aynalar diyorlarmış bu anlatım tekniğine. Hani lunaparklarda falan olur. Arkanda, önünde ayna var. Küçük bozulmalar, arkalardaki aynalarda gitgide büyür. Farklı bir insanı görürsün o zaman. Bu da öyle. Pınar Kür de kendi polisiyelerinde kullandı bunu. Oyuncu'da da mevcut bu teknik.
Kerim Turgut bir avukat ve yazar. Bürosunun bir odasında dergi çıkartıyor, kitap yazıyor, üç çocuğu ve iki karısı var. İki karısı demek pek uygun olmadı. Karısı Nihal ve sevgiliden de öte bir şey; Günseli var. Çocukların adları Cüneyt, Erdinç ve Meltem. Bir sülale kitabı olduğu için kadro geniş aslında.
Zaman açısından ele alırsak kitabın başında yer alan Ada'daki ev sahnesi var, ondan yirmi yıl sonraki zaman dilimi ve kitabın büyük bir kısmını kaplayan 65 yıllık bir geçmiş. Romanı zamanlar açısından incelemek isterim, çünkü her zaman diliminin birbiriyle sıkı bir bağı yok. Elbette sonda bir bütün haline geliyor.
İlk gün. Nihal'le Kerim'in 25. evlilik yıldönümleri. Bu kısımda çocukları tanıyoruz. Nihal'in evliliği hakkındaki düşünceleri geliyor ardından.
Nihal, kolejden sonra üniversiteye gitmemiş, Kerim Turgut'un akrabaları ve çevresi tarafından küçümsenmese de yetersiz olduğu görüşüyle dışlanmış bir kadın. Mücadele ediyor haliyle, en iyi yaptığı iş bu. Mücadele ediyor, kocasının yanında olmaya çalışıyor. Kocaya geliyoruz, romanın en mühim ve zannımca tıynetsizlikte bir numara olan Kerim Turgut'a.
Kerim Turgut'un nasıl bir ortamda büyüdüğünü, gençliğini ve sonrasını daha bilmiyoruz. Üçüncü zaman diliminde ortaya çıkacak bu. Şimdilik başka kadınlarla da ilişkisi olan bir adam olduğunu biliyoruz. Önce Hilâl giriyor hayatına, sonra Günseli giriyor. Nihal durumun farkında, fakat Nihal'de de bir kompleks var; eşine yetememe kompleksi. Çok hisli, duygulu bir insan ya ağzına vurdumunun Kerim'i. Böyle tiplere uyuz olurum arkadaş ben. O kadar oku, et, kitap yaz, bilmem ne. Hâlâ çocuklarına, sevgililerine, karına oyunlar oyna. Kendini çözümleyememiş bir insan Kerim Turgut, bu sebeple nereye sürükleneceğini bilmeyen, sürüklendiği zaman da başka bir role bürünerek yaşamını sürdürmeye çalışan bir insan. Bir roller çöplüğü.
25 yıl sonrasında Kerim turgut ağır bir enfarktüs geçiriyor, hastaneye kaldırılıyor. Tabii bu 25 yılda Meltem evlenmiş, Paris'e gitmiş. Mutlu değil. Cüneyt profesör mü olmuş, doçent mi olmuş, öyle bir şey. Nihal boşanma davası açmış kocasına, çünkü Günseli'yle olan ilişki, Kerim'le Günseli'nin arabasının sol görüşlü teröristlerce taranmasıyla ayyuka çıkıyor ve Nihal daha fazla dayanamıyor duruma. Oyuncu bu noktada önemli. Kerim Turgut hastaneye yatınca Günseli boş durmuyor, büroya giderek Kerim turgut'un üzerinde çalıştığı son taslağı buluyor. Adı Oyuncu. Bu noktada paralel aynalar giriyor işin içine. Anlatıcının eseriyle Kerim Turgut'un eseri birbirini yansıtıyor, tabii bakış açıları farklı bu noktada. Üçüncü kısım da Günseli'nin eline geçen dosyayla başlıyor.
Kerim Turgut'un hayatı. Karşı cinsi keşfediş, ilk cinsel deneyim, asker baba ve güçlü sayılabilecek bir anne, babadan sürekli dayak yiyen bir ağabey. Kitap tutkusu, sürekli okuyan bir çocuk. Gençlik arkadaşları, savunulan görüşler ve tutuklanmalar. 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerine içeriden bir bakış. Daha ayrıntı vermeyeyim, zira çok zengin bu siyasi olaylar. Ayrıca Erdinç'in ve kısmen Cüneyt'in evden kopuşlarına temel sağlıyor. İnceden bir aydın eleştirisi de var bu bölümlerde.
Gürsel Aytaç'ın romanla ilgili güzelce bir incelemesi var, okunabilir. Falan.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Keşiş ve Celladın Kızı
Kendisi gazetecilik ve eleştirmenlikten arta kalan zamanlarında deli gibi savaşa koşturduğu için kaybolmuş haliyle. Demek ki savaş kötü bir şey. Hemingway'e bunu söylesen, "O zaman nasıl roman yazardım kanka?" diyebilir. Haksız değil.
Ambrose Bierce'ın eline geçen bir metin var, 17. yüzyıl el yazması. O yazmada bir hikâye var. Bierce da bunu kendince yeniden yazmış. Olay bu.
Keşiş var bir tane, ailesi falan yok. Tanrının çok sevgili bir kulu olmak için manastır gibi bir şeye kapanmak üzere yola çıkıyor. Yolda bir kız görüyor, celladın kızıymış o meğersem. Ondan sonra işte Hristiyanlık eleştirisi ama bu eleştiriyi tüm dinlere yayabiliriz. Kadıyı kime şikayet edeceksin mantığı. Dini vecibelere uyamadığı için dışlanan bir kız, bizim saftirik de onu korumaya çalışırken ceza yiyor, sonra sürgüne gönderiliyor bir dağa. Ot toplasın diye. Orada kızla yeniden karşılaşıyor derken sonu çok acayip. Tanrı emir veriyor buna, gökler açılıyor falan. Tam fantastiğe bağlıyor. Süper.
İncecik kitap zaten, hemen okunur. Okunsun.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Anafor
Bir şirket var, bu şirketin sahibi Büyükhanım. Omuzlarındaki meleklerle konuşan bir fantastik bayan. Hafiften cortladığını tanıdıklar da biliyor, lakin kadın çok güçlü. Servet sahibi. Namazında niyazında. Gençliğinde bir iki ceviz kırmış, kendisine Fransızca öğreten bir adamla işi pişirmiş. Tanıdık bir imam yardımıyla adamın ruhunu falan çağırmayı düşünüyor.
Şirketi yöneten adam, Büyükhanım'ın görümcesinin oğlu Cahit. Zampara bir adam. Annesi bir ipcambazıyla Lübnan'a kaçıyor galiba, orada Cahit doğuyor. Sonra annesi ölünce Cahit Büyükhanım'ın kanatları altına alınıyor, İsviçre'ye falan yollanıyor okuması için. Bir liberal insan Cahit, tam sistem adamı. Paraya ve güce tapıyor.
Sevin, Büyükhanım'ın kardeşinin torunu. Şeker gibi bir kız, kötülüğün yakınından uzağından geçmez. Büyükhanım, Cahit'le bunu evlendirmeyi düşünüyor. Bunun bir abisi var, Emin. Gomonik. ODTÜ'de okuyor, tutuklanıyor falan. Romanın siyasi bir boyutu Emin'in ve Emin'in kankası İlhan'ın üstünden dönüyor.
İlhan, Mardin'de bir tünel inşasında çalışan mühendis. O da şeker gibi bir adam. Kankası Hiram var, Kürt. PKK da bu noktada olaya dahil oluyor.
İlhan'ın baba bir kardeşi Nükhet. Babaları şirketin hissedarı, Nükhet bağlantısı da oradan. Nükhet, Cahit'i seviyor. Sekreter İclal de Cahit'i seviyor gibi. Galip isimli nakliye işlerine bakan adam da İclal'in iplerini elinde tutuyor, katakulliler çeviriyor. Şöyle: Şirketin Avrupa'dan getirttiği malzemeler arasında listede olmayan şeyler de var. Bu malzemeler Irak'a gidiyor, Saddam'ın Cehennem Topu adlı silahı için malzemeler. Ona karşılık Hiram adlı diş hekimi arkadaş da PKK'nın zorlamasıyla bir şeyler yetiştiriyor. Çok karışık lan olaylar. Bu kadarını anlatayım, deli detayları okuyucu keşfetsin.
Bir iki ayrıntı vereyim.
"Bu kız adam olmaz, en iyisi köyüne yollamak!" diye bir laf geçiyor arada. Direkt Elif'in Öyküsü'nü hatırlıyoruz.
Sevin, Cahit'le zaman geçirmek için İstanbul'a gidecek, Ankara'da. Şehirde bir bomba patlıyor, silah sesleri geliyor her yandan.
"Sokaklarda kan gövdeyi götürüyordu ve Sevin, orada balkonun yarı karanlığında, belirsiz, ama en azından maddi sorunlar açısından ona şimdikinden daha rahat koşullar sağlayacak bir yakın evliliğin muhasebesini yapmakla meşguldü. İki sokak ötede, belki de kendisinden genç birtakım insanlar, bir anlaşılmaz savaşta canlarını verirken, bu savaşta doğrudan taraf olmayan başka birtakım insanları da göz kırpmadan öldürebiliyorlardı..."
111'de Hiram'ın Kürt devleti hakkındaki görüşleri önemli. Kürt-Türk kavgasını bitirecek tek şeyin özerklik olduğu görüşü var.
Cahit'in bir sözü: "Öyledir, öyledir dostum! Özal haklı. Büyük düşüneceksin. Büyük işleri hedefleyeceksin. İnsan her zaman, belki de erişemediğinden fazlasını istemelidir ki hiç değilse azı eline geçsin!"
Romanda karakterleri normalde sarsması gereken bazı olaylar var fakat hafif bir dalgadan fazlasını göremiyoruz. Kazalar üstüne kurulmuş bir roman, ölümler üstüne kurulmuş. Güncel meseleler üstüne yazılmış "hızlı" bir roman etkisi bırakıyor insanda. Kadro kalabalık, daha saymadığım çok adam var ama bu adamların üstünde pek durulmamış, zira romanın olayı dönemin sıkıntılarını güzel bir çorba yapmak. Karakterlere inemeyişimiz, bu olayların biraz havada kalmasına sebep oluyor. 300 sayfalık roman rahatlıkla 600 sayfa olabilirmiş, böylece sıkıştırılmışlık duygusu da vermezmiş. Falan.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dönüşler
Dönüşler... Çarkçı bir amcamız var, 47 yaşında. Babası alkolik, ölüyor. Annesiyle ablası var, leş insanlar. Karısıyla kızı var, bunlar da leş. Bunların isimlerini şöyle bir duyuyoruz, o kadar. Pek ilgilenmiyor onlarla, zaten adam gemide çalıştığı için Singapur benim, Finlandiya senin, geziyor. Kızlar mızlar, alkol falan. Singapur'da aşık olduğu bir kız vardı bunun, bırakmak zorunda kalmış. unutamamış onu. Bir dayısı var, arkeolog ve emekli öğretim görevlisi. Yeni Foça'da yazlık evi var, orada yaşıyor.

Bir gün bu dayımızın ölüm haberi geliyor 47'ye, gemideyken. 47 diyeceğim, adının geçtiğini anımsamıyorum çünkü. Dayıdan bir de mektup geliyor. İşte, "Ben ölüyorum falan, evi sana bıraktım, para da bıraktım. Gel, yaşa, işini bırak. Bin Suratlı Billur Top'u kimseye verme, Kızıl Şeytan'a dikkat et. Bir de mezarıma iki çiçek bırak lan hayırsız," falan diyor. Bizimki hemen uzuyor Yeni Foça'ya.
"Dönüşler, felsefi tartışmalarla iç içe geçmiş sürükleyici bir roman olma özelliğinin ötesinde, yerleşik ahlak değerlerini ve cinselliği de çarpıcı bir biçimde sunuyor."

Sunuyor da, ne kadar yetkin bir şekilde sunduğu tartışılır. Her şeyden bir tutam gibi olmuş. Devam edelim.
Şimdi bu dayı kişisinin çok deli teorileri var. Diyor ki bedeni tamamlayan candır, can da ölümden sonra kaybolmaz. Bir çember içinde bütün hayatlar döner, zaman ne olursa olsun aynı senaryolar oynanır. Evet, kısaca, pek kısaca bunu diyor. Hatta Yunus Emre'den, "Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm" alıntısını çok yapıyor.
Erhan Bener'in ve Vüs'at O. Bener'in yaşamlarındaki askerlik olgusuyla ne kadar paraleldir bu, bilmiyorum. Dikkatimi çekti yine de.

Yine Türk-Kürt olayı var. Erhan Bener, böyle ince ince sokuşturuyor dönemin sosyal olaylarını. Türk-Kürt kardeşliği ve çatışması geçiyor kısa da olsa. 47 apolitik bir görüntü çiziyor, site yöneticisiyse kutuplara ayrılmanın farkında.
Bir de fikrimce özellikle tekrarlanan bazı cümleler var. Singapur'daki sevgilinin verdiği Colt, dayının plakları ve kasetleri benzer cümlelerle tekrar anlatılıyor. Erhan Bener'in kitabın adına gönderme yaptığını düşünüyorum, hata olduğunu sanmıyorum bunların.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir