Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
insanın içine içine işliyor...
"Aklını böyle yitirmenin ne olduğunu bilmeyenler atsın bana ilk taşı. Aşktan başka yurdum yoktu artık benim."

Ne metin ama ya, ne metin. Canım Marguerite Duras'ın çok seveceğimden emin olduğum için hazzı biraz daha erteleyeyim diye bekletip durduğum kitabı Hiroşima Sevgilim'i okudum sonunda. Çok seneler önce izlediğim filmini de bunun üzerine tez zamanda yeniden izlemek istiyorum.

Normalde senaryo yahut oyun okumayı çok sevmem ama bu resmen şiir gibi yazılmış bir metin. Diyaloglar, onların arasında Duras'ın aldığı notlar, hepsi öyle lezzetli ki. Senaryonun ardına ilave edilmiş "ekler" kısmı da bir o kadar iyi.

İkinci Dünya Savaşı bitiminde Fransa'da, Nevers'te bir Alman askeri olan ilk aşkının ölümüne tanıklık etmiş olan bir kadın (adamın tabiriyle: "bir kadında bin kadınsın sanki...) ile Hiroşima'yı yaşamış bir Japon adamın birkaç günlük aşk hikâyesini okuyoruz. Kadın aktris, Hiroşima'da geçen barışa dair bir filmde (ki soruyor yazar - Hiroşima'da barış filminden başka ne çekilebilir ki, diye) rol almak üzere kente gelmiş. İşte orada tanışıyor adamla ve daha önce hiç anlatmadığı bu hikâyeyi anlatıyor. İkisi de evli, aşkları süremez ancak bu, tutkuyla sevişmelerine engel değil.

"Yılgının izlerini yılgıyla silmek" diyor yazar bir yerde - bu kitap tam da bunun hikâyesi. Herkesin belleğindeki kendi Hiroşima'ları, delirmeye en yaklaştığımız o anlar, unutmanın ne olduğunu öğrenmek, aşktan ölünmediğini bilmek, toplumsal bellekten bireysel belleğe akıttıklarımız... Küçücük bir metin ancak bu kadar kudretli olabilir. Duras'ın kısa, kesik cümleleri her zamanki gibi insanın içine içine işliyor.

Valla ne diyeyim ya. Böyle yazmak, yazabilmek... Hayranlıktan kelimelerim tükendi.

"Öldürüyorsun beni - öyle iyi geliyorsun ki bana."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
duru bir dil...
“Aileyi tam olarak ne yıkar, bunu hiçbir zaman anlamadım. İki yabancının nasıl olup da birbirini seven iki insana ve birbirini seven iki insanın da nasıl olup bir süre sonra iki yabancıya dönüştüğünü; ortak çocukları olmasına rağmen bir zaman sonra tek amaçlarının neden birbirlerini yaralamak olduğunu da anlayamadım hiç.”

Bence Türkiye’de henüz yeterince üzerine konuşmadığımız bir mesele var: gurbetçilerin, özellikle Almanya’ya giden Türklerin ürettiği edebiyat. 1960’larda göç eden Türklerin orada doğan, her iki kültürü de tanıyarak büyüyen çocukları o özgün ve zor deneyimlerinden süzdükleriyle epey eşsiz bir edebiyat üretmeye başladı; Almanya meselenin farkında, özellikle son yıllarda epeyce konuşuluyor bu mesele. İlk kuşağın yazdığı ve daha çok “göçmen edebiyatı” olarak nitelenen metinlerden farklı olarak, yeni kuşağın metinleri artık sadece göç hikâyelerini anlatmıyor; Almanya edebiyatını dönüştüren, yeni bir dil, yeni ritimler ve yeni bakışlar getiren bir alan olarak kabul ediliyor. “Post-migrantische Literatur” diye anılan bu yeni janra dair filoloji bölümlerinde çalışmalar da yapılmakta.

Neyse evet, 1988 doğumlu Necati Öziri’nin Almanya’da epey konuşulan Vatermal’inin de Türkçeye (Baba İzi adıyla) çevrilmesi de bu nedenle büyük heyecan ve mutluluk uyandırdı bende. Bu kuşağın özgün deneyiminin tüm unsurlarını taşıyan, müthiş duru bir dille yazılmış bir roman bu. Öziri’nin kimlik parçalanması ve aradalık (Almanya’da “yabancı”, Türkiye’de “Almancı” olma hâli ve hem kültürel, hem sınıfsal, hem duygusal aradalık aslında), dil meselesinin yarattığı bariyerler, ırkçılık ve dışlanma deneyimi, bu kuşağın aidiyetlerini tanımlamada çektiği güçlükler, erkekliğin kırılganlığı, şiddet, öfke gibi izleklerin etrafında ördüğü romana bayıldım.

Siyasi nedenlerle Almanya’ya kaçan, orada iki çocuk sahibi olan ama sonra onları da terk edip ülkeye geri dönen hiç hatırlamadığı babası Metin’le konuşan, hasta yatağındaki anlatıcımızdan koca bir kuşağın darmadağın oluşunun öyküsünü dinliyoruz. Çok hüzünlü, çok sahici, çok incelikli bir roman bu.

Çok çok sevdim. Çok tavsiye ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
karakterlerin gözünden bakılan dünya
"Ah, trajediyle başa çıkabilirim ama komediyi hiç kaldıramıyorum."

Vallahi bilemedim; bende mi bir sorun var acaba? Herkesin pek övdüğü, üstelik 2021'de Uluslararası Booker Ödülü'nü kazanmış olan "Vaat", beklentimin çok çok altında kaldı.

Güney Afrikalı yazar Damon Galgut'un kitabı, bir ailenin dört üyesinin ölümleri üzerinden ilerleyen bir anlatı. Yaklaşık 30 yıla yayılmış bir hikâye bu, her bölümde bir cenaze var ve bir yandan da değişen toplumsal ve siyasi dinamikleri görüyoruz. Adı hiç geçmese de Apartheid döneminden başlıyor hikâye, sonra Mandela dönemi, sonra Mbeki iktidarı ve yolsuzluklar, yozlaşma. Kitap adını, mevzubahis Güney Afrikalı beyaz ailenin, hayatı boyunca yanlarında çalışan siyah hizmetli Salome'ye verdikleri ve tutmadıkları bir vaatten alıyor.

Kitaptaki tüm karakterlerin gözünden bakıyoruz dünyaya, Salome hariç. Bunun bilinçli bir tercih olduğu apaçık, haksızlığa uğrayan, mağdur edilen o karakteri konuşturmayarak bunu bizim yapmamızı talep ediyor yazar.

Kitabın anlatıcısı sık sık üslup ve pozisyon değiştiriyor - kimi zaman bir tanrı anlatıcı, kimi zaman ben diye konuşup fikirlerini söylüyor, kimi zaman okura sesleniyor. Kitapla ilgili en övülen şeylerin başında bu devingen anlatım dilinin olduğunu görmüştüm okuduğum incelemelerde - şöyle demek istiyorum: "hiç
Carlos Fuentes okumamış kadar kötüsünüz" :) Yazarın yaptığı işte bu anlamda bir orijinallik olduğunu düşünmüyorum, açıkçası bunu çok iyi becerebildiği görüşünde de değilim. Fuentes bunun şahını Terra Nostra'da ve Doğmamış Kristof'da yapar, açıkçası onların üzerine beni pek heyecanlandırmadı Galgut'un yazım tekniği.

Karakterlerin hiçbiriyle gerçek bir ilişki kuramadım bir de. Tüm öykünün üzerine kurulduğu Amor'a dair bile gerçek, derinlikli bir fikir oluşmadı bende. Bunun ötesinde, çerçevelemek istediği temel toplumsal konularda da (ataerki, şiddet, cinsiyetçilik, ırkçılık, siyaset) sözünü ve fikrini yeterince derinleştiremediğini düşünüyorum yazarın. Yani sonuçta ne kaldı bu durumda elimizde? Pek bir şey değil sanki.

Kötü diyemem ama sıradan bir eser olduğunu düşünüyorum Vaat'in. Okunuyor, akıyor, gidiyor ama iz bırakıyor mu, bence hayır.

Üzgünüm. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gerçekçi aynı zamanda absürt. Hayatın içinden ama metafiziğe uzanan bir akıcı anlatım. On dokuz öykü; hep bir şeyler denenmiş ve bence başarılı da okunmuş. Karakterlerin özlem duyduğu (baba, oğul) hissettiği ağır özlem, ölümün acımasız yüzü çok iyi anlatılmış. Hatta bir yerinde dedim ki Gospodinov eğer böyle devam ederse ciğerimizi alıp gidecek.

Gospodinov ‘un lirik şiirsel bir üslubu var ki o duygunun okura geçmesinde ve yakın hissetmesinde büyük rol oynuyor. Öyküler kafamızda dönüp duruyor ( ki benim de en sevdiğim tarz).

Oyuna katılmayı sahne değişirken rol değiştirmeyi becerebilirsen ; bazen hikayeyi anlamak yerine hissedersen on dokuz öyküden aldığın farklı lezzetten başın dönebilir.

Okunmalı.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu Hikâye Senden Uzun Osman, ilk bakışta sade ama derinliği zamanla hissedilen bir kitap. Hikâye Osman üzerinden ilerlese de aslında hepimizin içinde sakladığı duygulara, yarım kalmışlıklara ve söylenemeyenlere dokunuyor. İnsan ilişkileri, geçmişle yüzleşme ve içsel sorgulamalar kitabın merkezinde yer alıyor.

Yazarın dili yalın ama etkisi güçlü. Okurken bazı cümlelerde durup düşünmek, hatta kendi hayatına dönüp bakmak istiyorsunuz. Olaylar sakin bir akışta ilerlese de duygusu oldukça yoğun. Abartıdan uzak, gerçek ve samimi bir anlatımı var.

Ben bu kitabı okurken şunu hissettim: Bazı hikâyeler gerçekten bir insandan daha büyük oluyor. Bu yüzden kitap bitse de etkisi devam ediyor. Sessiz ama derin bir okuma deneyimi arayanlara kesinlikle tavsiye ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu kitabı bitirdiğinizde elinizde sadece bir başarı hikâyesi değil, bir sorumluluk listesi tutuyorsunuz. Petrov, Johan Vilhelm Snellman önderliğinde Finlandiya halkının cehalete karşı verdiği savaşı öyle etkileyici anlatıyor ki; kendinizi 'Ben ülkem ve toplumum için ne yapıyorum?' diye sorgularken buluyorsunuz.

Atatürk’ün askeri okullarda okutulmasını neden zorunlu kıldığını anlamak zor değil. Kalkınmanın sadece ekonomik değil, ahlaki ve kültürel bir mesele olduğunu hatırlatan muazzam bir eser. Her öğretmenin, her askerin ve her gencin mutlaka altını çizerek okuması gereken bir yol haritası.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir günde bitirdiğim akıcı, hüzünlü, bir o kadar da etkileyici bir kitaptı.

Halim'in mutlu ve umutlu olan dünyası nasıl oldu da birdenbire tersine döndü?
Komşularının ölümüyle Halim 'in dünyası neden alt üst oldu?
Halim'in çok sevdiği çocukluk arkadaşı ona yalan mı söylüyordu?
Ya canından çok sevdiği kız kardeşi Seda ne saklıyordu abisinden?
Örnek aldığı anne, babası yanlış yaparlar mıydı acaba?

Bu soruların cevabını merak ediyorsanız bir an önce okumalısınız bu kitabı. Çünkü kitapta Halim'in sıradan hayatının nasıl değiştiğine, sırların nasıl açığa çıktığına ve bir ailenin çöküşüne tanık oluyoruz.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Daha önce Han Kang’ın Veda Etmiyorum kitabını okumuş ve kendine has, insanı içine çeken anlatımından çok etkilenmiştim. Bu etkileyici üslubuna ek olarak yazarın Nobel ödülü alması, beni Çocuk Geliyor’u da okumaya itti. Ancak kitap, bir katliamı konu alması nedeniyle son derece depresif bir atmosfere sahip. Han Kang bunu nasıl başarıyor bilmiyorum ama o anları gerçekten siz yaşıyormuşsunuz gibi hissettiren, insanın içini fazlasıyla sıkan bir anlatımı var.
Açıkçası, dünyanın neden bu kadar vahşet dolu olduğunu sorgulamaya mecalimin olmadığı, ruhsal olarak yorgun bir dönemden geçtiğim için kitabı 84. sayfada bırakmak zorunda kaldım. Okuyup da karalar bağlamayacak kadar güçlü hissedenler devam etmeli.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
şanslıyız... güzel bir çeviri.
“Adalet, yalnızca muhteva meselesi değildir. Her şeyden önce biçim meselesidir. Adaletin biçimlerine saygı göstermemek, sonuçta adaletin kendisine saygı göstermemektir. Söylediğim şeyi unutmayın: Kusursuz adalet, en kusursuz adaletsizlik olabilir.”

Bu yazı birtakım Javierlerin yazdıkları polisiyelere adadım resmen, Marias ile başladık Cercas ile devam ediyoruz. Sonuç: elden bırakılamayan kitaplar, uykusuz geceler, meraktan kitapları yercesine bir okuma hali.

Okudukça daha çok, daha çok sevdiğim Javier Cercas’ın Terra Alta üçlemesine başlamak için tüm serinin dilimize çevrilmesini bekliyordum; üçleme tamamlandı, ben de tabii ki kendimi tutamadım. Çeviri demişken: bu metinleri Gökhan Aksay’ın muazzam çevirisiyle okuyabildiğimiz için çok şanslıyız, belirtmeden geçmeyeyim.

Katalonya’nın güneyindeki Terra Alta bölgesindeyiz. Normalde ziyadesiyle olaysız bir yer olan bölge bir gün yaşlı bir çiftin evlerinde önce işkence edilip sonra öldürülmeleriyle sarsılıyor, olaylar gelişiyor. Ana kahramanımız genç polis memuru Melchor ile bir yandan cinayet soruşturmasını takip ediyor bir yandan da zamanda geriye gidip Melchor’un zorlu çocukluk ve gençlik yıllarına ve kendini Terra Alta’da bulmasına sebebiyet veren olaylara dair bir şeyler öğreniyoruz.

Kurmaca ve hakikat arasındaki ilişkiye dair Cercas kadar akıl yürüten pek yazar yok, ben de kendisinin en çok bu tarafını seviyorum. (Sahtekar’ın unutulmaz cümlesi bir daha gelsin madem: “Kurmaca kurtarır, hakikat öldürür.”) Bu romanda da daha geride olsa da bunu yapmaktan vazgeçmiyor; kahramanımız Melchor iyi bir okur, özellikle Hugo’nun Sefiller’ine takıntılı, onlarca kez okumuş kitabı ve bunun üstünden sık sık hakikat-kurmaca ilişkisine dair akıl yürüttürüyor yine bize Cercas.

Dikkatli okurlar cinayeti erken çözecektir, bence yazar biraz fazla ipucu veriyor ama yine de son bölüme eklediği hikâyeyle olaylar bambaşka bir boyut kazanıyor. Dilini diğer romanlarındaki kadar ustalıklı ve zengin bulmadığımı söylemem lazım ama yine de çok çok severek okudum. Zaten kendisi benim sayılı “ne yazsa okurum” yazarlarımdan biri, dolayısıyla şaşırtıcı sayılmaz :) Ben şimdi ikinci kitaptan devam o halde.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
acıyla yüzleşme
"Acı bağdır. Acı farktır. Hayatı eklemler."

Sonunda okuyabildim. Elim bu kitaba gitti çünkü son günlerde hissettiklerimizi anlamaya, anlamlandırmaya, yerine yerleştirmeye ihtiyaç duyuyorum herkes gibi - mümkün olabildiğince.

Kore asıllı Alman düşünür Byung-Chul Han'ın Palyatif Toplum: Günümüzde Acı kitabı, her ne kadar pandemi sırası ve sonrasındaki toplumsal deneyime odaklanıyor olsa da, elbette içinden geçtiğimiz felakete dair de sözü var. Biraz düşünmemi, çerçevelememi sağladı. Özellikle geçtiğimiz haftaki tuhaf toksik pozitiflik girişimi ("bir podcast dinledim, iyi geldi" mevzuu mesela) ile kafamda oluşan sorulara yanıtlar buldum bu kitapta.

2 haftadır depremden birinci derecede etkilenmemiş kişilerin "çok üzgünüm, çok kötüyüm, hiçbir şey izleyemiyorum, pek fenayım" filan gibi gönderilerini okuyorum. Bu dışavurma ihtiyacını anlamakla beraber yadırgıyorum da. Evet üzgünüz. Evet acı çekiyoruz. Evet, bir şey izlenecek zaman değil. Evet vakit geçmiyor. Evet; çünkü yas tam da böyle bir şey. Acının, yasın içinde durmak biliyorum ki çok zor, ama gerçekten, bu derece mi zor? Kendi bireysel yas deneyimimden öğrendiğim en temel şey; acının/yasın "halledilebilir" değil, "içinden geçilmesi gereken" bir şey olduğu idi. "Ay hemen çözeyim bu konuyu, geçsin, normal olayım" diyerek değil, içinde durarak, dönüşerek ancak yerini bulabiliyor insan sanki.

Neyse. Sonuçta kitap tam da bu acıyla ilişkimizdeki problemli kısımları didikliyor: belki de en azından zarar görmeden hayatta kalan bizlerin bunları düşünmeye başlamasının vaktidir. Hakikate ulaşmak acıyı yadsıyarak değil, yüzleşerek mümkün çünkü. Ve düzeltilmesi gereken bireysel psikolojik durumlarımız değil, toplumsal dispozitif.

"Günümüzde her yerde algofobi, genel bir acı korkusu hâkim. Acı toleransı da hızla düşmekte. Algofobi sürekli-anesteziye yol açtı. Acı yaratacak her durumdan kaçınılıyor. Algofobi toplumsal alana da uzanır. Acı verici tartışmalara yol açabilecek çatışma ve fikir ayrılıklarına giderek daha az yer verilmektedir. Algofobi siyasete de yansır. Uyum ve uyuşma baskısı artar. Siyaset palyatif bir alana yerleşerek tüm canlılığını yitirir. 'Alternatifsizlik' siyasi bir ağrı kesicidir."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir