Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gulyabani
Hüseyin Rahmi Gürpınar kadınların arasında büyümüş, kadın muhabbetinden ve bir de dikiş dikmekten zevk alan bir abimizdir. Son derece titizdir; eldivensiz sokağa çıkmaz. Eldivensiz odasının dışına bile çıkmaz. Eldivenini hiç çıkarmaz diyelim.

Yanlış hatırlamıyorsam 17-18 yaşındayken ilk yazısını Ahmet Midhat'a yolluyor. Ahmet Midhat yazıyı çok beğeniyor, çağırıyor bizimkini. Karşısında çocuğun tekini görünce, "Yirigit lan," diyor. Gürpınar'da bir ağlama, "Vallahi ben yazdım yaa," diye bağırmalar. Sonradan öpüşüp barışıyorlar.

Gürpınar, üstadının ekolünden ilerlemiş olsa da aralarındaki en büyük fark zannediyorum ki halkı ele alış biçimi. Ahmet Midhat'ın eserlerinde bir eğitme kaygısı, bir su gibi okunayım endişesi. Gürpınar'da ise ironi var, halkın boş inançlarını, leş taraflarını ele alıp yerme var, gülünç yönlerini ortaya dökme var. Felatun Bey'i ele alalım; trajikomik bir adam. Yerin dibine sokulsa da soytarıya çevrilmez. Bir de Şık'taki Şöhret Bey'e bakalım, adam magma civarlarında. Kral soytarısı gibi.

Gulyabani romanımızın esin kaynağı bir hanımnine, kitabın başında Gürpınar'la mektuplaşmaları mevcut. Haminne'nin dediği şu: "Biz yaşlı kadın tayfası senin kitaplarını çok seviyoruz. Bize bir tane öcülü kitap yaz. Şuyundan olsun, buyundan olsun." Ismarlama kitap yani, sınırlar da kadın tarafından çekilmiş. Gürpınar'ın söylediği de şu: "Challenge accepted."
Muhsine adlı kızımız annesini, babasını kaybetmiştir. Komşularca evlendirilir, kocasının hayvanlık dolu hareketlerinden sonra evden kaçar. Çalışmak için bir eve girer, oradan da kaçar. Sonra Ayşe Hanım, annesinin bir dostu, Muhsine'yi Bulgurlu'daki bir köşke götürür, anında arazi olur. Evde bir büyükhanım var, kafayı yemek üzere. Çeşmifelek Kalfa'yla Ruşen Abla da evde çalışan insanlar. Bunlar kafayı yemek üzere değil, çünkü derin olaylar... Bu köşk kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerde konuşlu. Kahya, bahçıvanlar falan evin dışında çalışan insanlar. Bu dört kadın evde kalıyor. Muhsine'nin köşke gelmesiyle de olaylar başlıyor. İşte efendim, geceleri bir kuş bağırışları, hayvan kişnemeleri, davullar, bilmem neler... Muhsine'den önceki iki hizmetçi ortadan kaybolmuş. Muhsine de haliyle korkuyor. Büyükhanım ilginç tekerlemeler ezberliyor ki cinler tarafından sınava çekildiğinde doğru cevapları verip çarpılmasın. Sonrasında Muhsine'ye aşık olan periler var, geceleri dolaptan geliyor bunlar ve Muhsine'yi rahatsız ediyorlar. Hasan var, bir çalışan. Muhsine'ye aşık oluyor, Muhsine de buna aşık oluyor. Hasan bir gece Muhsine'nin yanına geliyor koruma gibi, sonra bunu dövüp götürüyorlar falan. Sonrasında olaylar olaylar...

Ben böyle yüz sene, yüz otuz falan sene önce yazılmış olan kitapları okumayı pek severim. Bize zamanın konak hayatından, zamanın insanlarından, zamanın İstanbul'undan bir pöfürtü estirirler. Konuyla alakalı zibilyon tane tez yazıldığı için zaten dibine kadar inilmiş durumda, lakin insanın kendisinin keşfetmesi ayrı bir zevk. Okumak istediğimiz bir kitabın tanıtımıyla ilgilenmemek, kitapla alakalı yorumları okumamak, direkt kitabı okumak işte. Mesela siz bunu okuyorsunuz, ben sizin blog'unuzu okumuyorum. Tanıttığınız kitabı okuduğum zaman okurum ama, o tamam. İşte öyle bir şey.

Meddah üslubu zaten buram buram tütüyor, ona girmeyeceğim. Zamandan esintiler taşıyan bir iki şeyi alacağım sadece.

"Zavallı saf Hasan, perilere karşı lololo olur mu?"

Asdf, olmaz. "Lolo" olarak da geçiyor, hatta bir kadın şarkısını da yapmıştı. Tartışmayı bitirici bir söz. Biri ben kavga ederken, "Lolo yapma lan," dese muhtemelen dayak yerim, çünkü gülerim ve gardım düşer. Lolo ya. Dfsd.

Meddah dedik. Karagöz, orta oyunu etkisine gel. Hint, hindi kelimelerini yanlış anlayıp bir garip güldürmeçler... Bize şimdi pöf gibi geliyor da insanlar yüzyıllar boyunca bunlarla eğlenmişler kardeş, küçümsemeyelim. Tiyatromuzun temelinde bunlar var.

Kitabın sonunda gulyabani geliyor. Bu Süt Kardeşler'deki olay. Adı Ahu Baba, cinlerin atası. Bir geliyor, boyu konak kadar. Burnu el kadar. Cinleri de ardından geliyor, silahları var. Burada olay kopuyor zaten, cinlerin silahı var? Derken meğersem bir şeylermiş o gulyabani falan. Süt Kardeşler işte.

Cinlerin ezberlettiği tekerlemeler, bir anda aşık olan karakterler derken bir romanın daha sonuna geldik. Ben bunları okumak zorundayım, lakin nispeten eski edebiyatımıza ilginiz yoksa bayabilir. Öyle.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gönül Ticareti
Bizde hikâyenin Küçük Şeyler'le başladığı söylenir. Uşaklıgil'in, "Küçük Şeyler beni delirtti," deyişine bakarsak ne kadar etkili olduğunu anlayabiliriz, zira Uşaklıgil'in hikâyelerinin yaşamın içinden, detaycı anlatımının verdiği tat bir başkadır. Hikâyelerinin romanlarına göre daha başarılı, daha ses getirici olduğunu söylemesi de önemli elbette.

Gürpınar'ın hikâyeciliği de son derece başarılı. Üç beş öykü üstünden gideceğim, gerisini kariler bilir.

Benim Babam Kimdir?

Öksüz bir adam var, bebekken bir cami avlusuna bırakılmış. Büyüyor, önemli yerlere geliyor. Bir gün annesi buluyor bunu, evladım mevladım bir şeyler diyor. Öykünün olayı, bireyin anne-baba çizgisinden uzakta büyümesinin sorgulanması. Gayet hoş.

Çocuğumun Babası


En ilginç öykü bu. Karısının sevgilisini yemeğe çağıran bir adam, diğer adamla karısı, kadın-erkek ilişkileri üstüne konuşur da konuşur. Sonu da sürprizli. Evet.

Kitap genel olarak kadın-erkek ilişkileri üzerine zaten. Bir atla ilgili öykü var falan, araya sıkıştırılmış. Evet, güzel kitap.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zaman Makinesi
Bir başyapıtla karşı karşıyayız. Kutsal kitap. Bilimkurgunun (TDK, yürü git) yüz akı. Canısı.
Bir toplantı var kitabın başında, anlatıcının Zaman Gezgini dediği biri önce üç boyutla, dört boyutla ilgili fikirlerini söylüyor. Dördüncü boyut olan zamanı beş yıl arayla çekilmiş fotoğraflarda görebileceğimizi belirtiyor. Üç boyutta seyahatin mümkün olduğundan, dördüncü boyutta seyahati de kendisinin mümkün kıldığından bahsediyor. Diğerleri karşı çıkıyor, olmaz öyle şeyler, efendime söyleyeyim, kafayı mı yedinler havalarda uçuşuyor. Sonra küçük bir model getiriyor Zaman Gezgini, masaya koyuyor. Zamanda bir yere yolluyor bunu. Geleceğe veya geçmişe gitmiş olma ihtimalinden bahsediyorlar zamanda yolculuk paradoksu açısından. Oradaki bir psikolog diyor ki yolculuk ışık hızına yakın olduğu için geleceğe veya geçmişe gitmişse onu görememiz doğal, çünkü çok hızlı falan. Ben bu açıklamayı anlamadım mesela. Yolculuk ışık hızında, o tamam. Nasıl ışık hızına ulaştığını sorgulamayalım, büyü bozulmasın. Kitap 1890'larda yazılıyor zaten, kuantum muantum bir şey yok o zamanlar. E yolculuk bitince hızı da kesilir? Neyse, zaten bilimden anladığım da TÜBİTAK'ın kitaplarını okumak. İki kilo hava da bence üç litre sudan daha ağırdır. O derece anlamıyorum yani, düşün.
Zaman Gezgini, yaptığı makineyi gösteriyor arkadaşlarına. Ardından bir sonraki hafta tekrar toplanıyorlar, Zaman Gezgini ortalıkta yok. Bir süre sonra geliyor, üstü başı perişan, yüzü müzü çökmüş, yorgun. "Bana bir şey sormayın, hikâyemi anlatacağım," diyor, anlatmaya başlıyor. Bu noktada kitabın olayına geliyoruz.
Zaman hızlanırken eğlence treninde gibi hissetmiş bizimki. Hizmetçisi fişuv diye odaya girip çıkmış. Hızlı gösterim gibi. Sonra tabii ev mev kalmıyor etrafta. Zaman aktıkça renkler değişiyor, dünya değişiyor. Korkunç bir görüntü aslında düşününce; güneşin doğuşuyla batışı, mevsimlerin hızlı değişimi. Bir de ışık hızındayken madde değil, enerji halindeyiz. Bu yüzden Zaman Gezgini de bulunduğu yerdeki şeylerin içinden buhar gibi geçtiğini söylüyor.
Sonrasında kendi zamanına dönüyor bizim gezgin, arkadaşlarına olanları anlatıyor ve cebindeki kurumuş iki çiçeği kanıt diye masaya koyuyor. Olay bu.

Bir günde biter, bence herkes okusun. İyi günler.
Yanıtla
13
46
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Boğaziçi Mehtapları
İstanbul'un Dört Atlısı'ndan biri olan Hisar, gençliğindeki Boğaziçi'nin hayaliyle yaşayan bir adam. Tanpınar da kaçırmamış, "Süper kitap bu, on numara olmuş," diye övgüyü yapıştırıvermiş. Kafalar aynı nasıl olsa.
Yahya Kemal'den gelen bir mazi-şimdi birlikteliğinin duyarlılığıyla yaşayan adamlar bunlar. Geçmişin izleriyle yaşıyorlar, eski günleri özlemle anıyorlar. Ben bir şey itiraf edeceğim; Tanpınar bir derece de, Yahya Kemal'in, Hisar'ın bu geçmişe saplantı dolu bağlılıklarını sevemiyorum. Hiç. Yahya Kemal'in bir beyiti vardır:

"Çok insan anlayamaz eski mûsikîmizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden"

Gerçekten de anlayamıyorum, dsfd. Anlayamamaktan ziyade, o havayı, o ruhu hissedemiyorum. Çok uzun zaman geçmedi, lakin İstanbul, insanlar çok değişti. Bitmek bilmez bir kaos, kalabalık. Hisar, İstanbul'un çok değiştiğinden bahsederken yıl 1942'dir. 70 yıl geçmiş. 70 yılda o incelikten, o ruhtan muazzam ölçüde uzaklaşıldı, o zamanların havasını ancak Haluk Dursun gibi İstanbul aşığı profesörlerin çabaları yaşatıyor. Kısmen. Belediyelerin, derneklerin desteklediği fasıllı boğaz gezintileri yapılmasa o günlerden geriye bir tek balıkçılar kalacak. Bir de kuşlar.
Yaşantılarım, bu mazide kalan İstanbul'a dair hiçbir büyülü sayfa açmadı bende. Tanpınar'ın Beş Şehir'ini, Ahmet Rasim'in Şehir Mektupları'nı vs. okurken Moda'ya, Eyüp'e, Galata'ya, Zincirlikuyu'ya, balıkçılara, şehrin büyük yangınlarına ve bu yangınları izlemek için coşkulu bir şekilde koşturan, hatta yanında çekirdek, içecek vs. götüren kalburüstü insanlara, martılara, vapur düdüklerine, şehrin her bir parçasına göz atabilir, bir asır öncesinin sokaklarında dolaşabilirdik. Lakin Erenköy'deki yalılar artık yok, boğazdakiler de öyle. Bizim için çok büyük, İstanbul için çok küçük bir değişmeyi düşünürsek; artık sokakta oynayan çocuklar da yok. Bu yokluğun yüz katını al, bir asır önceki İstanbul'a koy. İşte Hisar'ın özlediği İstanbul bu. Adamlar şehri çok sevmişler, kaybolan çocukluklarına, gençliklerine kopmaz bağlarla bağlanmışlar. Deyiş yerindeyse adeta hastalıklı bir mazi algısı. Hastalıklı biraz ağır oldu gerçi. Neyse, anlamasak da saygı duyalım, o günlerin İstanbul'unu hayal etmeye çalışalım.

Müşahedat'taki, Eylül'deki manzaralara bakarsak yemyeşil tepeler, pamuk gibi bir deniz, Küçüksu, Göksu, Tarabya, Beykoz gibi dönemin incilerini görürüz. Buralara kayıkla, sonrasında şirketin vapurlarıyla gidiliyor, fakat vapurlardan ziyade kayıklar, sandallar çok daha önemli; Boğaziçi Medeniyeti'nin en önemli parçaları bu kayıklar ve sandallar. Aşk-ı Memnu'daki kayık gezintilerini de unutmayalım. İşte bunların hepsini ilk ağızdan duyuyoruz, yüz yıl öncesinin rüzgarını estiriyor Hisar.
Kitap bölümlere ayrılmış, her bir bölümde Boğaziçi'nin bir parçasını, bir özelliğini görüyoruz.

Hazırlanış adlı bölümün altında küçük başlıklar mevcut. Boğaziçi Medeniyeti başlığında bir Boğaz manzarası var. Fenerler, vapurlar, daha bir sürü şey. Yine sayfa kıvrıklarından gideceğim; Boğaziçi kendi jargonunu oluşturmuş. Mehtap, mehtaplı bir gecede Boğaziçi'nde dolaşan bir kayıkta bir saz takımı peşinden onu dinleyerek yapılan gezinti anlamına geliyormuş. Heybeli'de her gece mehtaba çıkarken her zaman kıyıda oturulduğunu düşünmeyin yani.
Ben ayrıntılar için okudum, eskiden Boğaz'ın nasıl olduğunu gözümde canlandırabilmek için. Yüz kayıklı mehtaplar, suyu ipek gibi yaran kürekler ve akla hayale gelmeyecek bir sürü ayrıntı. Bu konuda Hisar'ın duyarlılığına bir yandan mutlu da oluyoruz, zira böyle bir özlem yaşamasaydı bunca ayrıntıyı böyle zengin bir şekilde veremezdi. Kendisi de kitabın sonunda anlattıklarını dile getirdiği şekilde algılamış olup olmadığını soruyor. Şununla bitiriyor, iyi günler diliyorum:

"Bütün bu kalabalığın arasına belki, arada sırada, tek tük hayaletlerin karıştığı da olurdu. Zira bazen, bir kayık veya sandalın içinde o kadar garip bir kıyafete, öyle yanık tenli ve bakışlı birisine, başka bir cihanın mahluku olduğu hissini veren o kadar uzak diyarlara göre giyimli, o kadar ayrı mânâlara ve şekillere bürünmüş öyle acayip kimselere rast gelinirdi ki bunlar belki sadece uzak eyaletlerden İstanbul'un cazibesine kapılarak gelmiş tebaamızdan bile olsa, göründükleri gibi sahiden birer hayalet olup olmadıklarından ve alelade birer insan olduklarından şüphelenirdim ve şimdi bile emin olamıyorum. Hatta, vereceğiniz hükümden çekinmesem, bundan sonra da emin olamayacağımı söyleyebilirim. Zira hafızamın bu uzak zamanlarına inip bu hissimi hâlâ hiçbir muhakeme ile tashih ve tedavi edemedim."
Yanıtla
1
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ötelerin Çocukları
Nazlı Eray'ı, Hasan Ali Toptaş'ı, hatta Marquez'i bir kenara bırakalım ve Balıkçı'nın önünde saygıyla eğilelim, zira kendisi 1950'de büyülü gerçekçiliğin kralını yazmıştır.
Balıkçı'nın insanlarını biliyoruz; doğayla, özellikle denizle savaşan -sevişen de denebilir- insanlar. Paragöz ağalar. Onca toprağın içinde tarlayla uğraşıp, bakkal dükkanıyla uğraşıp bir süre sonra her şeyi bırakıp çok sevdiği denizine geri dönen amcalar, abiler, gençler... Bu kitabın kahramanları yine onlar, fakat bu sefer yalnız değiller. Mitolojisiyle, dağıyla, rüzgarıyla Anadolu da var. Büyülü gerçekçiliğinin kaynağında, daha doğrusu büyü olayının özünde Anadolu'nun payı pek büyük. Bir iki mitolojik gönderme bulabildim, lakin konuya pek fazla vakıf olmadığım için pek engin malzemeyle dolu olan bu kitaba o tür bir okumayla girişseydim hakkını verebilmem mümkün değildi. Mesela biri bir şeyden kaçmış, Haliç'e gelmiş. Altın Boynuz denmiş Haliç'e. Sen neyden kaçtın, neden Haliç'e geldin, "Neyin boynuzu hocu?" diye niye sormadın. Mesela. Lakin bu konuyla ilgili bir tez yapılmış. "Halikarnas Balıkçısı'nın Eserlerinde Mitolojik Öğeler" galiba, YÖK'ün sitesinden bulunabilir. Okuyacağım, lakin şu aralar değil.
Çok, çok zengin bir kitap. Nereden başlayayım, ne yapayım, çaresiz kaldım. Muhtemelen güzel bir yazı da çıkmayacak ortaya. Deneyeyim.
Romanın biri diğerini kapsayan iki zaman katmanı var. Birincisi aşağı yukarı 1900-1914 aralığı. Kesin bir tarih yok, dönemin sosyal olaylarından çıkarıyoruz bunu. Yüzyıllık Yalnızlık gibi. İkinci zamansa olay örgüsünün yer aldığı, karakterlerin belli bir zaman sıralaması gözetmeksizin ortaya çıkarıldığı kurgusal zaman. Sarmal bir kurgu var. Lan terim bilsem çat diye söyleyeceğim, rahat olacak da böyle kırk takla atıyorum, fark etmişinizdir. Kuramsal bir şeyler okumak lazım dsfd. Bu zaman olayı mesela ne gibi, Magnolia gibi. Kesin bir adı vardır o tekniğin de bilmiyorum. Zaman atlamaları mevcut; ölen bir karakterin ölmediği zamanlara gidip oradaki olaylara dahil olabiliyoruz. Postmodernist bir şeyler bir şeyler, zamanlar. Flashback, flashforward, enkonştır mayntenks. Böyle şeyler.
Devlet-köylü ilişkisi, Ege'nin o güzel doğası, mucize insanları, trajediler, mutluluklar, Osmanlı'nın çöküşü...
Yanıtla
1
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İstanbul Geceleri
Bir başka İstanbul kitabıyla beraberim. Yine zevkle okudum ve Ayverdi'nin anlattığı İstanbul'a içimden gülsem de saygı duydum. İstanbul çok güzel bir yer aslında. İnsanlarla iç içeyiz. Bu kadar iltifat yeterli sanıyorum. Evet. Semt semt ele alınan İstanbul'da her semtin süper bir şekilde anlatıldığını düşündüm, yanıldım. Tamamen taraflı Ayverdi. Ama kitap gerçekten çok güzel. Ayverdi'nin "sevdiği" yerler güzel. En azından.
Giriş bölümünde Ayverdi kitap fikrinin nasıl ortaya çıktığından bahsediyor. İşte yaşanmış olaylar ve İstanbul'un sesleri birleşmiş, sonra bir anda yüzeye fışkırmış. Böyle olmuş. Ayverdi'den de biraz bahsedeyim. Kendi kendini yetiştirmiş bir insan. Kubbealtı Cemiyeti'nin kurucularından. Geleneğe bağlı ve siyasi görüşü de bu yönde. Kitabın içinde zaten açıkça belirtmiş. Geliriz oraya.

İstanbul'a genelden bakarken İstanbul tiryakiliğinden bahsediyor, bir de bu medeniyetin nasıl oluştuğunu inceliyor.

"İstanbul medeniyetini kimler vücuda getirdi? Hangi adetleri hangi insanlar beğenip seçti ve bu kök salan adetler, cemiyetin itiyatları zemininde derinlemesine nasıl yayıldı? Bu ince, bu zarif, bu her biri son derece duygu, değer ve itibar kazanmış görenekleri, yoksa insanlar değil de zaman ve zamanın taksime uğramış ölçüleri, günler, aylar, yıllar, ya da asırlar mı kendiliğinden işledi? Evet, asırlar...

(...) Sanki nesiller değil, asırlar da değil, tabiat kendi kendine yapıyormuşçasına gelişmiş, olmuş ve olgunlaşmış bulduk."

İşte İstanbul'un kaybolan değerleri, musiki, çinicilik, falan. Baştan söyleyeyim de ikide bir aynı şeyi anlatmayayım: Anı kitabı bu. Anıyla romanı ayıran çizginin neresindeyiz, bilmesek de anılardan ibaret. Dolayısıyla yazarın sürekli olarak kendisiyle bir hesaplaşma kaygısı, öze dönüşleri mevcut. Her semtte böyle üç dört dönüş var, "Ey kadın, yine anılara daldın gittin, " gibi. Bunları almayacağım, arada bir dikkat çeken görüşler hariç.
Eski İstanbul'a dair onlarca ayrıntı var. Ben şahsen evinden pek çıkmayan, gezmeyi pek sevmeyen bir adam olarak zevk aldıysam İstanbul'u gezmiş, İstanbul'u gönülden seven okuyucular için kat kat keyif verecek bir kitap, diğer baba İstanbul kitapları gibi. Okunmalı.
Yanıtla
0
8
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Halka Dünya
Olay şu: Yıl sanıyorum 2960 civarı. Romanın sonlarına doğru laf arasında geçiyor insanoğlunun uzaya çıkmasından 1000 yıl sonra diye. Louis Wu adında 200 yaşında bir arkadaşımız var. Kendi doğum günü partisinden sıkılıyor ve bir kabine girip dünyayı turluyor. Ulaşıma gel: Telefon numarası tuşlar gibi yapıyorsun ve hoop, Singapur. Hoop, işte bilmem neresi. İşte bu Louis Wu gezinirken alakasız bir yere gidiyor, bir otel odasına. Puppeteer namında bir tür var, teknolojik olarak çok ileriler ve ölümüne korkaklar. Bilinen uzayı uzun zaman önce terk etmişler, çünkü galaksi çekirdeğinde bir patlama gerçekleşecek ve Dünya ayvayı yiyecek. Neyse, işte puppeteer Nessus -adını insanlar anlasın diye Nessus olarak belirtiyor, yoksa gerçek adı gırtlak yapısının mümkün kıldığı orkestral bir müzik- Louis Wu'yu oluşturduğu bir takıma davet ediyor. Takımın amacını söylemiyor puppeteer, sadece keşfe çıkacaklarını söylüyor. Wu da flâneur bir abimiz olduğu için teklifi kabul ediyor, üçüncü arkadaşı almak üzere bir bara gidiyorlar. Burada kzin adındaki türle karşılaşıyoruz. Bu arkadaşlar zamanında insanlarla fena savaşmış, sonunda kaybetmişler. Kaybetmelerinin sebebi de ticaretin kralını yazmış Kayserili Outsider isimli arkadaşların insanlara muazzam hızlı bir taşıt satmaları. Napolyon mu diyordu savaşta hızın pek mühim olduğunu? Bir de savaşla ticaretin birbirini pışpışlaması gerçekten mide bulandırıcı. Silah satın ve dünya çok daha barış dolu bir yer haline gelsin. Amin.

İşte bu kavgacı ırkı da alıyorlar yanlarına. Bu dev, turuncu kürklü arkadaşın adı Konuşmacı. Fakat şu savaş olayına geri dönelim.

İnsanlarla kzinlerin arasındaki savaşın sonunda koloniler el değiştiriyor, tamamen savaşa yönelik yaşayan kzinlerin nüfusunda oran olarak olmasa da sayı olarak ciddi bir azalma yaşanıyor. Oran olarak da ciddi gerçi; 1/8 oldukça ciddi. Ardından kolonilerdeki kzinlere insan ahlakı öğretiliyor, insani değerler öğretiliyor. Asimilasyon yani. Bak; akademisyenlerce, böyle mühim mühim görevlerde bulunup hım hım, çok mühimim modundaki adamlarca bilimkurgu, fantazya falan pek sallanmıyor ne yazık ki. Kaçış edebiyatı, yok bilmem ne. Oysa dünyaya dair o kadar çok eleştiri, o kadar çok gözlem var ki bu romanlarda. Bunda da ara ara çıkacak, yakaladıklarımı yazacağım.

Üçüncü adam da tamam, dördüncüsü bir kız. Teela. Önce gelmiyor gibi oluyor, sonra geliyor. Uzun Atış adlı gemiye atlıyorlar, istikamet uzay. Yolda katakulliler oluyor, ırklar arasında sıkıntılar, bir şeyler. Biraz zayıf bir roman bu yönden, ırkların özelliklerini karakterler yoluyla vermede pek başarı yok. Diyaloglarda da yok. Tek boyutlu karakterler.
Halka Dünya'nın yapımı, atmosferi, şuysu buysu hakkında sayfalarca bilgi var, akıl yürütme var daha doğrusu, almıyorum. Bir şekilde inmeyi başarıyorlar ve medeniyetin izini sürüyorlar. Çöller var, bazı bölgeler ayvayı yemiş. Derken insanlarla karşılaşıyorlar ama fizyolojileri biraz değişik tabii. İnsanlar bunlara tapar gibi oluyor, sonra beklediklerinin onlar olmadığını anlayınca düşmanlaşıyorlar. Kaçıyor bunlar da. Ondan sonra gemiden ayrılmak zorunda kalıyorlar, uçan binaların olduğu bir yere geliyorlar, Teela'nın şansının kendilerine değil, Teela'ya yardım ettiği ortaya çıkıyor, şu bu derken kurtuluyorlar gibi oradan.
Evet, dediğim gibi üçleme. Diğerlerini de alırız umarım. Kitap böyle. Bence güzel. Ben okudum, sizin okumanızı da isterim. Güzel yani. Dünyaya bak zaten, böyle bir dünyanın olduğu kitabı okumayacan mı?
Yanıtla
3
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Soluma
Soluma daha bir "kentleşmiş" varoluşçuluk içeriyor. Adamımızın derdini anlatmaktan ziyade derdini yaşadığını söyleyebiliriz. Başka bir kentte, İstanbul'da değil artık.

Kanal: Yeni şehrin insanları karşısında küçük valizli bir adam. Yürünecek sokaklar, sıkıntıyla bakılacak binalar çok. Demir Özlü'de bina, sokak betimleri çok önemli. Adam özellikle bakıyor, özellikle yazıyor onları ki şehrin nasıl üste çöktüğünün kanıtı ortaya çıksın.

Oda buluyor kendine arkadaşımız, sonra şehri turlamaya çıkıyor ama asıl amaç kanalı bulmak. Kanala gidecek. Gitmeden bir şeyler içmek için otelin barına oturuyor, birileriyle tanışıyor, o birileri de başka birileriyle tanıştırıyor. Belirip kaybolan insanlar çok, hızlı giden bir trenin camından dünyayı görmek gibi. Bir de illa birileriyle tanıştırılıyor bu adam. Tanıştırmaya çok meraklı bu Avrupalı kardeşler sanıyorum. Ben belki tanışmak istemiyorum mesela. Tipini beğenmedim. İlla tanışacağız. Hadi bakalım.

Baba her gördüğüne kanalı soruyor, kimi burada diyor, kimi şurada diyor, bir türlü kanalı bulamıyor bizimki. Bu yüzden saplantı haline geliyor zaten; adamın hayatı bir arayış, bir kurtuluş çabası. Memleketinden kaçmış, aradığını bulmak için hiç bilmediği bir yere gelmiş.. Arayış sona erince en makulü.

Derine: Bu öyküde adamımız sürekli, "Derine, derine," diyor. Yine sokaklar, bir şeyler. Odası şöyle:

"Ortalık iyice kararmadan odama dönmek istiyordum. Odama; orda, kıpırtısız ama uzun gecenin geçmesini belki de beni sarsan sanrıların yoklayıp yoklamayacağını bekleyebilirdim." (s. 495)

Şimdi dur bir. Odasına gönülden bağlı olan biri olarak, ki odamın adı Küçükodam'dır, gayet küçüktür ve benimdir, anlayabiliyorum abimizi, biraz da olsa. Hani korku filmlerinde hayaletler enerji birikmesinin sonuçlarıdır ya, ben öldüğümde hayaletim garanti bu odada dolanır. Bütün sıkıntılar, bütün şeyler odadadır. Oda bir dünyadır, değilse odanın penceresi dünyaya açılır. Canım odam, seni bırakıp gidebileceğimi pek sanmıyorum.

Böyle. Demir Özlü devam edecek, sırada Gecenin Sonuna Yolculuk var.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Işığın Gölgesi
Erhan Bener'in biyografik romanı. Anlatılan kişi Cemil Eren, ressam.

Anlatım yöntemi acayip; ne olduğunu bilmediğimiz bir varlık var. Ajan gibi, hafiye gibi bir şey. Yukarıdan görev veriyorlar, bu da görevi yerine getiriyor. Son verilen görev de Cemil Eren adlı bir çocuğu izlemek. İnsan önce melek olduğunu düşünüyor, zira duvarlardan geçebiliyor bu anlatıcı, sonra insanların zihninden kolaylıkla silinebiliyor. Neverwhere okudunuz muydu, orada hani alt taraftan olanlar üst taraftakilerce rüya alemindelermiş gibi algılanıyorlardı. Burada da aynı şey var. Anlatıcının yaşlanıp yaşlanmadığını bilmiyoruz, kitabın bir yerinde Cemil Eren'in ya farkına varmadığı, ya da ses etmediği yazıyordu ki Eren bence ses etmiyor. Çocukluğundan beri kendisiyle birlikte olan, kendisini gölge gibi takip eden ve yaşlılığında da aynı yüzle, aynı vücutla yanında olan bir varlık var. Bir süre sonra kanıksıyor sanıyorum. Neyse, melek olmadığını anlıyoruz, çünkü uzay gemisi kullanabiliyormuş anlatıcı. Ya bu teknik bence olmamış, zira ressam olan Cemil Eren'in hayatı kendi sadeliği içinde gayet karmaşık ve daha da önemlisi bütünlüklü. Bir Bilim Adamının Romanı'nda Mustafa İnan ne kadar güzel anlatılmıştı, Oğuz Atay anlatıcı olarak iki üç yerde kendini gösteriyordu sanırım, o da kritik bölümlerde. Burada öyle bir şey yok, daima bu varlığın gözlerinden görmek zorundayız her şeyi. Doğallığı bozuyor bence, uzaylı ne la.
Öncelikle Cemil Eren'in çocukluğu. Cemil, Merzifon'da doğmuş. Baba dediği adam aslında amcası. Bir bankada odacı olan amcayla eşinin çocuğu olmaz, amcanın kardeşinin de çok çocuğu olur. Bir çocuğu veriyorlar, o çocuk da Cemil. Asıl annesiyle babasından kopmuyor Cemil, onlarla da görüşüyor. Böyle garip bir durum var.

Alevî olduğu için, dönem şartları gereğince biraz içine kapanık, suskun bir çocuk Cemil. Bener böyle yansıtıyor. Annesinin üstüne kuma getirilmiş bir çocuk Cemil, bu yüzden asıl babasını hiç sevmiyor, yine de babasının sanatçı yanından oldukça faydalanacak ileride.

Memlekette Tatar çocuklarla oynuyorlar, kavga çıktığı zaman Tatarlar bunlara, "Kızılbaşlar!" diyorlar, bunlar da Tatarlara, "Tatar balası, Allah belâsı!" diyorlar. Ne güzel bir çocukluk. Yaa.

Hikâye şu: Merzifon'dan Erzincan'a askeri okulda okumaya gelen bir çocuk. Para pul olmadığı için parasız bir yerde okumak zorunda Cemil. Abisi var, Kadir, onun da gazı oluyor biraz. Geliyor, deprem olana kadar gayet güzel okuyor.

Deprem çok fena; okul mokul ayakta kalmıyor, birçok arkadaşı ölüyor Cemil'in. Kendi de yıkıntıların içinden zorla kurtarılıyor. Konya'ya yollanıyorlar. Orada bir arkadaşından mandolin çalmayı öğreniyor, sonra kemana geçiyor. Bir yandan şiir yazıyor, bir yandan resme meraklı. Müziği bırakmasının sebebi komutanlar. Bir komutan, kemanı "kadınca bir merak" olarak değerlendirip aşağılıyor. Cemil için müzik orada bitiyor.

Resim askeri liseyle birlikte başlıyor. Resim hocası sadece hoca değil, resimle ciddi ciddi uğraşan bir adam. O başka bir hocayı tavsiye ediyor, o bir sergiye yönlendiriyor derken Eren için -Eren diyorum, çocuk büyüdü- askerliğin sonu geliyor. Bu arada köyde ilk cinsellik deneyimini yaşayıp kurda kuşa yem olmaması için tez elden evlendirilince bir de eş çıkıyor ortaya. Çocuklar, Harp Okulu'ndan ayrılış derken bir sanatçı olarak toslayarak başlıyor hayata.

Muhasebe kursu alıp muhasebecilik yapıyor, tabela boyacılığı yapıyor. Büyük sıkıntı çekiyorlar, iki de çocuk oluyor iyi mi. Yaşamı düzensiz, sürekli iş arıyor, günlük masrafları karşılayacak işler yapıyor, eşi rahatsız bu durumdan. Boşanıyorlar, çocuklar Eren'de kalıyor. Barış ve Zeynep. Biri tiyatrocu oluyor, diğeri heykeltraş. Bunlarla sınırlamak hatalı olur, sanatın her türüyle ilgileniyorlar. Daha buraya gelmedik tabii.

Bir de DP dönemi tutuklamaları başlıyor, Eren'i trene atıp doğruca Haydarpaşa'ya götürüyorlar. Aylarca yargılanmayı bekliyor felaket şartlarda. Aklanıyor, Ankara'ya geri dönüyor fakat bir arkadaşının ayarladığı işine devam edemiyor.

Böyle böyle ilk sergi geliyor, ikinci sergi, üçüncü, dördüncü derken alıyor yürüyor Eren. Seramik çalışmalarına başlıyor, kolaj çalışmalarına başlıyor. Figüratif, non-figüratif çalışmalarına devam ediyor. Ben resimden pek anlamadığım için burada Cemil Eren'in resim anlayışını anlatamayacağım, çok saçma olur. Ya adam beyazın tonlarının ağırlıklı olduğu çerçevelerde yapıyor resimlerini. Beyazdan renkler çıkartıyor denebilir. Dedim gitti. Seramik işinden de artan siparişler yoluyla para kazanmaya başlıyor ciddi anlamda. Yurtdışı bağlantıları, İstanbul'daki sanat camiasına giriş, resim eleştirileri, şu bu. Adını duyuruyor Eren, Almanya'da, ABD'de sergileniyor resimleri. Bodrum'da, Torba'da ev kiralıyor ve orada çalışmalarını sürdürüyor, altı ay da Ankara'daki evinde çalışıyor.

Kadınlarla ilişkileri ilginç, oraya girmiyorum. Eserlerini öven ilk kişinin Bilge Karasu olması sevindiriyor.

Kadınlar, Eren'in sanat-resim hakkındaki görüşleri, dönemin politik olayları ve sanat çevreleri, her şey. Bener Biraderler'le çekilmiş bir fotoğraftan oldukça yakın oldukları anlaşılıyor, Erhan Bener'in olayların çoğuna şahit olduğu, Cemil Eren'in hayatında önemli bir yerde bulunduğu söylenebilir.

Biraz kısa oldu ama böyle. Güzel.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sonbahar Yaprakları
Erhan Bener'in denemelerinden oluşuyor. Dört bölüm. İnsan Çeşitlemeleri, Küçük Şeyler, Yaşasın Edebiyat! ve Eleştiri.
İnsan Çeşitlemeleri'nde dalkavukları, hırsızları, bürokratları vs. inceliyor Bener. Parsadan da var, Menderes de var, Napolyon da var. Çeşitli olaylar üstünden insanlar anlatılıyor, bu. Güzel, gayet okunuyor fakat araya fıkra sıkıştırmacalar, meşhur insanlara ait olduğu düşünülen şehir efsanesi tadında olaylara yer vermeler kahve ortamına döndürüyor güzelim denemeleri, sıkıntı burada. Bu bir yana, Bener'in bürokrat geçmişi sayesinde yaşadığı olayları aktarması gerçekten güzel bir tat katıyor. Bazı anıları var, oha diyor insan. Ülkeyi yönetenler bu kadar kafa yoksunu olamaz. Lakin ki olabilir, hâlâ öyle.

Bu bölümden bir iki örnek: Bener bir gün bir milletvekiline Hz. Muhammed'in deveyle seyahat ettiğinden bahsediyor, kendisinin niye süper bir araba kullandığını, deveyle seyahat etmediğini soruyor. Bu milletvekili mintan giyiyormuş ve Hz. Muhammed'in de böyle giyindiğini söylüyormuş. "Tabii yanıt bulamadı," diyor Bener, biraz cevab veremedi tadında. Ddsf. Said Nursi'nin eserlerinin Kültür Bakanlığı'nca kütüphanelerde bulundurulmasını da eleştiriyor. Kahve falı yardımıyla kötü biteceği baştan belli olan bir evliliği engellemesi de pek ilginç.

Küçük Şeyler bölümü de böyle. Şans oyunları, savaş oyunları, tesadüfler. Falan. Bunlar hakkında yine kişisel veya tarihsel örnekler. Zevkle okunuyor bu bölüm.

Edebiyatlı bölümde Türkçe, sansür, roman-teknoloji ilişkisi. Güzel.

Eleştiri bölümünde de eleştirmen-edebiyat ilişkisi, yanlış anlaşılmak. Böyle şeyler var.

Yani okunabilir gayet, deneme işte.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir